Kendine Güvenmek Kavramı (Risale-i Nur Eğitim Programı-15)

Kendine Güvenmek Kavramı (Risale-i Nur Eğitim Programı-15)

Keşif Yolculukları Risale-i Nur Eğitim Programı Dersleri-15: Kendine Güvenmek Kavramı (23.Söz, 2.Mebhas, 1.Nükte)

Eğitim Programı Bilgilendirmesi: 5 Kasım 2016 16.00 Cumartesi günü, Yazarlar Birliği Sümer-1 Sok. No: 11/9 Kat:4 Kızılay/ANKARA (Keşif Yolculukları-20: Ebedî Hayatın Varlığının İspatı – 10.Söz İzahı) Daha önce hiç olmadığı kadar farklı bir şekilde ebedî hayatın gerçekliğini hissetmek için ve âhiretin varlığını kesin olarak ispatlayan Risale-i Nur’un Onuncu Söz’ünü daha önce hiç anlamadığınız kadar bambaşka bir düzeyde anlamak, zevk etmek ve muazzam bir manevî hazla keyifle deneyimlemek için programımıza katılımınızı bekliyoruz. İhtişamlı müziği ve etkileyici görselleriyle 4 dk. 20 sn.lik tanıtım videosunu tam ekran ve hd izleyin. Fragman Video Adresi: https://youtu.be/-C2bFanrwfQ Önceki derslerimize aşağıdaki eğitim takip sayfasından ulaşabilirsiniz. http://risaleinuregitimprogrami.com/egitim-programi/

Eğitim programımızın 3.Keşfi olan Risale-i Nur’un 23.Söz’ünün incelendiği bölümde; insanın sahip olduğu yüksek değeri ve kâinatın gerçek mahiyetini ortaya çıkartıp görünür hale getiren imanın güzellikleri, şimdiye kadar eşine rastlanmamış bir üslupla ve insaf sahibi herkesin kabul edeceği bir netlikte gösteriliyor. Bu yazımızda ise, insanın hayvandan farklı olarak neden sürekli öğrenmeye ve kendini geliştirmeye muhtaç olduğunun derin sırrı, saklı olduğu yerden ustalıkla dışarı çıkarılıyor. Sunulan hakikatlerin tam olarak hissedilerek pekiştirilmesi için yazımızın sonundaki görsel destekli ders videosunu da izlemenizi tavsiye ediyoruz.

23.Söz, 2.Mebhas, 1.Nükte (Kendine Güvenmek Kavramı) – İzah Metni

Meleklerin “Yeryüzünde karışıklık çıkaracak ve kan dökecek bir tür mü yaratacaksın?” diye hayretlerini gizleyemeyip, hikmetini sorma makamında yaratılışına şaşırdıkları bir canlı türü insanlık. Melekler, insanın kötülük potansiyelinin ne derecede büyük olduğunu görmüş ve bu nedenle böyle bir soru sormuşlardı. Olayın anlatıldığı Kur’ân ayetinin devamında Cenâb-ı Hak: “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim” demişti. Meleklerin bilmedikleri şey, insanın yapacağı tüm kötülüklere değecek, terazinin diğer kefesinde ağır basacak kadar kıymetli ve insanın varlığını yokluğuna tercih ettirecek olan bir şeydi: İnsanın güzel, doğru, kıymetli ve iyi işler yaparak, maddî ve manevî anlamda kendini geliştirme imkânı ve potansiyeli. Kur’ân’da en güzel şekilde yaratıldığı ifade edilen ve çok kapsamlı ve çeşitli kabiliyetler verildiğinden; meleklerin bile imrenerek baktıkları en yüksek mertebelere çıkabilecek ve hayvanlardan da aşağı derecelere düşebilecek bir özelliğe sahiptir insan.

Birinci nüktede, insanın sınırsız ihtiyaçlarını karşılayabilecek olanın, ancak nihayetsiz bir kudret ve her şeyi gören ve bilen bir ilim sahibi olabileceği ve ibadet etmeye lâyık olanın da yalnız O olacağı, mükemmel bir edebî üslupla ifade ediliyor. İbadet etmeye yanaşmayan ve kendi ilmine ve kudretine güvenen insan ise, kendisi gibi aciz yaratılmış olanlara muhtaç olacak ve onların kendisine zarar vermelerinden korkacaktır. Hâlbuki bu kâinatın, her şeye gücü yeten ve tüm yaratılmışların ihtiyaçlarını karşılayan bir sahibi varsa, elbette zarar ve menfaat vermek de, gerçek anlamda yalnızca onun elinde olmalıdır. Böyle olduğu halde, menfaat ve zararı başkalarından bilmek, onlara bir çeşit kulluk yapmak anlamına gelecektir. Sadece O’na müracaat eden bir insan, kimseye minneti olmayan ve şuur sahibi bir ilahî muhatap olacağından, bütün yaratılmışların üstünde bir konum alacaktır.

İnsan, birçok canlı cansız varlığı, kendine hizmet eder bir vaziyette hazır olarak karşısında bulmuştur. Böyle olmayanları ise, görünüşte az bir çabayla, güya kendi ilmi ve kudreti sayesinde kendine boyun eğdirir ve emri altına alır, kendi menfaatine hizmet ettirdiğini zanneder ve der ki: “Kâinatta en kudretli canlı benim ve kudretimin büyüklüğü nedeniyle tüm varlıkları emrim altında çalıştırıyorum”. Hâlbuki durum bunun tam tersidir. Güneş, ay, dağlar, deniz, yağmur, rüzgâr, bulut, madenler gibi koca unsurları kendi hayat şartlarına hizmet eder şekilde, hassas bir denge ve düzen içinde işler tarzda hazır olarak önünde bulan insanın, bu sistemi oluşturmakta elbette bir katkısı olmamıştır.

Bu dünyayı bize bir ev gibi yapan kudret tarafından “tavanımıza bir lamba gibi takılmış güneş”in, dünyamıza biraz yakınlaşması veya uzaklaşması halinde gerçekleşecek felaketlerin hayatın sonunu getireceğini ya da başlangıçta böyle olsaydı, hayatın hiç başlamamış olmasına sebep olacağını modern bilim sayesinde bilmek, bize bir anlam ifade etmeli artık.

Diğer taraftan, küçücük bir tohumu atıp sulamak, tarlayı sürmek gibi insan faaliyetleriyle ortaya çıkan sanatlı ve faydalı meyve ve sebzelerin gözümüze, damak tadımıza ve ihtiyaçlarımıza tam uygun şekilde yapılmaları, elbette insanın kendi ürünü sayılamaz. Ortada, zaten tüm parçaları ve planı önceden tasarlanmış ve üretilmiş bir yap-boz’un veya uçak maketinin dağınık parçalarının, biraz uğraş sonucu bir araya getirilerek, olması gereken şeklinin bulunması gibi bir netice vardır. Medeniyet namına ne varsa, bu alanda insanoğlunun tüm yaptığı işte budur. Yap-boz’un parçalarını bir araya getirmek. O kadar. Daha fazlası değil. Düşünün, yapılan tüm yemekler, dünyada zaten var olan bitki ve hayvan unsurlarının; icad edilen tüm medeniyet harikaları ise, zaten var olan işleyiş kanunlarının hangi düzende bir araya getirileceğinin keşfinden ibaret değil midir? Bunda bile yalnız başına bırakılmamıştır insan. Bu keşiflerde, ilahî yardım ve ilham, yine yardımcı olmuştur.

Diğer taraftan, insanın bir şeyi yapma, meydana getirme, icad etme, hayır işleme gibi faaliyetlerde hem payı azdır, hem de kudreti azdır. “Yıkmak kolay, yapmak zordur” meşhur bir sözdür. Tahrip etmek, yıkmak, bozmak, kötülük etmek gibi faaliyetler, çoğu zaman fazla bir beceri, güç ve çaba istemediklerinden kısa bir zamanda, çok geniş bir dairede icra edilebilirler. On insanın maddî, manevî gelişimini ve yetişmelerini sağlamak için ne kadar büyük bir çaba, zaman, masraf ve insana ihtiyaç vardır. Hâlbuki on milyon nüfuslu bir şehrin üzerine bırakılan bir tane atom bombası, o şehri tamamen tahrip etmeye yeter. İşte insanın, şerde ve tahripte, az bir kuvvetle yapabildikleri ve hayır ve tamirde, ne kadar çok çaba ve zamana ihtiyacı olduğunun kıyası.

Eser metninde, küfür yani inkârla, yani basitçe hakikati kabul etmemek suretiyle, ne kadar büyük ve tüm kâinata ve bütün ilahî isimlere uzanan dehşetli bir suç işlendiği, hayranlık uyandırıcı bir üslupla anlatılmış. İnkâr, tüm kâinatı ve içindekileri, kıymetsizlikle ve anlamsızlıkla ve boşu boşuna, gayesiz olarak var olmakla itham etmektedir. Böyle görmek ve kabul etmek, tüm kâinata ve kâinatta faaliyeti görünen bütün ilahî isimlere dehşetli bir hakarettir. Bu durumdaki inkâr, basit bir fikrî tercih olmaktan çıkıyor. Kâinatın içindeki tüm yaratılanların ve bütün ilahî isimlerin hukukuna bir tecavüz, bir zulüm hükmünü alıyor.

İnsanın, fark etmesi ve itiraf etmesi gereken bir şey vardır: “Bu vücut benim değil. Bu hayatı başkası bana vermiştir. Dolayısıyla aklımla ve kuvvetimle elde ettiğimi ve benim olduğunu düşündüğüm ne varsa, tüm bunları kazanmak için sahibi olmadığım ve kendi başıma idare edemediğim bu bedeni kullanmak zorunda olduğumdan, bunlara sahiplik dava edemem. Hiçbir şeye gerçek manada ‘Benimdir’ diye sahip çıkamam. Çünkü “Bunun sahibi ve idare edicisi benim’ diyecek hiç bir şeyim yok”. İşte bu farkındalıktan sonra insan, yapacağı tüm hayırlı, olumlu işlerde Allah’ın yardımına, kudret ve iradesine müracaat edecek ve kötülükten, tahripten vazgeçecek ve ayette ifadesini bulan: “Allah onların kötülüklerini, iyiliklere (günahlarını, sevaplara) dönüştürür” sırrı, kendisinde parlak bir şekilde açığa çıkacaktır.

“Kendine Güvenmek” Kavramı Hakkında Küçük Bir Not:

Modern dünyada sık kullanılan bu çürük kavram, çok yanıltıcı ve yanlış yönlendiricidir. Bir yemeği yemeyi istediğinde bile, sadece kaşığı ağzına götürmeyi arzu etmekten başka bir rolü olmayan ve bu faaliyetten ve ondan sonraki karmaşık işlemlerden (kaşığın ağza götürülme işleminin beyin, göz ve el arasındaki müthiş bir işbirliğiyle gerçekleştiğinden ve yutkunma refleksiyle nefes borusunun kapanıp, yemek borusunun açılması düzeneğinin işleyişinden) haberi olmayan veya refleks olarak yaptığı ve düşünmeden gerçekleştirdiği nefes alma faaliyetinin karmaşık mekanizmalarını bilmeyen, modern bilimin keşfettiklerini okuyarak bu konularda bir parça bilgisi bulunsa da, bu işleyişleri iradesiyle yürütme, kontrol ve idare etme anlamında belki yüzde bir payı ancak bulunan insan, hayatında gerçekleştirmeyi hedef aldığı birçok şeyi yapmak konusunda, nasıl “kendine güvenecektir” Allah aşkına?  İradesini kullanarak işletmekte, yalnızca yüzde bir pay sahibi olduğu bedenine mi, mahiyetini bile bilmediği ruhuna, aklına, kalbine mi? Dışarda mücadele etmesi gereken koca bir dünya olduğu da düşünülürse, nasıl bir “özgüven”den söz etmek mümkündür ki?

Bu yaklaşımla, o bedenin sahibi ve işleticisi olduğu gibi, şu koca dünyanın da kudretine nihayet olmayan hikmet ve şefkat sahibi olan, her menfaat ve zarar bizzat kendi elinde bulunan birine, yani “Allah’a güvenmek” ve her türlü yardımı da O’ndan istemek, acaba size de daha mantıklı gelmiyor mu artık?

Keşif Yolculukları Risale-i Nur Eğitim Programı Görsel Destekli Ders Videosu:

Kendine Güvenmek Kavramı (23.Söz, 2.Mebhas, 1.Nükte)

https://youtu.be/l9rHoV_ITeI

Ediz Sözüer

Sende yorum yazabilirsin