Kur’an Ayında, Kur’an Sevdalılarını Yâd Etmek..

Zübeyir Ağabey, imanımızı kurtarmaya vesile olan ağabeylerimizden biriydi.

Kendisini ziyarete gittiğim günlerden birinde dedi ki: “Kardeşim, Allah ölüm anını meçhul bırakmıştır. Bunun sebebi şudur: Her zaman Allah’a itaat edelim ki, ölüm bizi Allah’a itaat ederken yakalasın.” Onun bu sözünün unutamam.

Nasıl ki asmalar, kökleriyle çamur yer, dallarıyla bize tulumba tatlısı gibi üzümler veriyor. Aynı şekilde, bu ağabeylerimiz de tahkiki iman hizmetinde hapse girdiler, tevkif edildiler, işlerinden atılanlar oldu amma yaşayışlarıyla bize örnek oldular.

Mesela Ömer Nasuhi Bilmen hocamı ziyarete gittiğim günü unutamam. Yatağını yere sermişler. O da yatağın içinde oturuyor. Yorganı da sırtına almış. Dedi ki: “Evladım, tefsirin son cildini yazıyorum, dua ediyorum, bu tefsir bitsin de ondan sonra öleyim.” Çok hastaydı ve zayıflamıştı fakat tefsir yazmaya devam ediyordu…

O zaman düşündüm ki, alimleri ziyaret etmek hem maddeten hem de manen insanlara tesir eder. Gezdiği yerler, konuştuğu insanlar kişiye tesir eder. Kahveye gidip oturmaktansa, derse gidip uyumak daha iyidir…

Harf inkılabı olunca Kur’an yazısı yasaklandı. Eskimez yazıyla yazılmış ne kadar kitap varsa, hepsi toplatılır çuvallara doldurulur, götürülüp yakılırdı. Tekkeler, zikirhaneler, zaviyeler kapatıldı. Zikretmek bile yasaklandı. Mesela zikredecek kişiler, odaya darbuka benzeri müzik aletlerinden koyuyorlardı, ev basıldı mı, hemen bir tanesi başlardı, “camo gitti askere, alır gelir tezkere…” diye darbuka çalıp türkü söylemeye. Köyse jandarma, şehirse polis içeri girer, ne yapıyorsunuz, diye hesap sorar, “memur bey, aramızda bir eğlence düzenledik” der, kurtulmaya çalışırlardı. Göz korkutmak için orada bulunan dinî kisve taşıyan şahsı alıp götürürlerdi. Artık onun ne zaman geleceği bilinmez…

Unutamadığım bir hatıram vardır… Ezan Türkçe okutulduğunda camide cuma namazı kılınıyordu. Birisi kalktı, “Allahu ekber” diyerek kamet almaya başladı. Polisler hemen onu yakaladılar. İkincisi kalktı kamete devam etti, onu da yakaladılar. Üçüncüsü kalktı, kameti tamamladı, onu da yakaladılar. Yani bir kamet için üç kişiyi hapse attılar, zulmettiler…

Yasaklara ve baskılara rağmen gizli gizli dağlarda, ağaçların arasında eğitim ve öğretim devam etti. İslamî öğretim yasaklandı diye dinimizden vazgeçecek değiliz ya. Dinsiz kalacak değiliz ya. Biz de dindar olmanın yollarını aradık. O yasaklar gelirken Allah’ın onlardan haberi yok mu? Allah’ın izni olmadan sinek kanadını oynatamaz.

Üstad Bediüzzaman’ın 80 senelik ömrü hapishanelerde, sürgünlerde geçti. Hakkında defalarca asılsız dedikodular yapıldı, haksız iddialarda bulundular, deli dediler, yalnız bıraktılar, defalarca zehirlediler, aç bıraktılar…

Amma Üstad’ımız, çalışmalarını hiçbir zaman, hiçbir şartta durdurmadı. Onun bu hali bizlere de örnek oldu. Hakim-i mutlak Allah’tır. Bazı arkadaşlar tevkif olmaktan çok korkuyorlardı. Onlara diyordum ki: “Arkadaşlar, polis bizi götürünce yine geliyoruz amma Azrail götürünce gelmek yok artık; ona göre çalışalım, gayrete gelelim.

Bakınız, Halid bin Velid (ra) hasta döşeğinde yatarken ağlıyor. Diyorlar ki: “Ey yüce sahabi, sen her türlü savaşa katılmış bir adamsın. Hiçbirinden korkmadın da ölümden korktuğun için mi ağlıyorsun?” “Hayır” diyor, “Yatakta öldüğüm için ağlıyorum…

Evet, her türlü zorluklarına rağmen ben o zor günleri mumla arıyorum. Keşke bugün de dinim için öyle zahmetlere katlanabilsem…

Dinim beni kurtardı; ben de dinime daha çok hizmet edebilsem…

Hekimoğlu İsmail / Zaman Gazetesi

Sende yorum yazabilirsin