Maddî Sebepler Canlıları Oluşturabilir mi (Tabiat Risalesi Açılımları-5)

Önemli Bilgilendirme: Tabiat Risalesi Açılımları, görsel destekli ve akademik nitelikli “Keşif Yolculukları Risale-i Nur Eğitim Programı”nın “İman Hazinesinin Varlığını Delillerle İspatlamak” isimli ikinci ana bölümünün 1. Hakikat’i olup, “Allah’a İman” hakikatinin mantık ve bilim zemininde akademik olarak ispatı yapılmaktadır. Derslerimizde sunulan hakikatlerin tam olarak hissedilerek pekiştirilmesi için yazımızın sonundaki görsel destekli ders videosunu da izlemenizi tavsiye ediyoruz. Eğitim programının önceki derslerine sayfanın sonundaki “Etiketler” bölümünden ismimize tıklayarak ulaşabilirsiniz

Maddî Sebepler Canlıları Oluşturabilir mi?

Tabiattaki maddî sebeplerin bir araya gelerek canlıları oluşturması mümkün müdür? Meseleyi en genel şekliyle ele alırsak, “Şu eşyanın veya olayın meydana gelmesinin gerçek sebebi nedir?” şeklindeki bir sorunun cevabını temellendirecek bir iddianın, öncelikle üç noktayı ortaya koyması gerekir. 

Birinci Nokta: Meydana gelen olay veya eşya hangi özelliklere sahiptir? Basit bir şey midir? Yoksa karmaşık bir şey midir? Ölçülü bir şey midir, yoksa öyle rastgele oluşabilecek alelade, sıradan bir şey midir? Bu nokta önemli. Tıp, biyokimya, biyoloji gibi bilimler, canlıların yapıtaşları olan elementlerin ne kadar ince ve özel ölçülerde bir araya geldiklerinin ve ne derece sistematik düzenlerle çalıştıklarının yazılı ve onaylı ifadeleridir.

Ciltlerle anlatılabilecek bu konuda bilimsel verilerin teknik detaylarına çok fazla yer vermemize gerek yok. Ancak yine de siz internetin başına geçip, bir arama sitesine “Canlıların Temel Bileşenleri” veya “Canlı Kimyası” yazın ve canlıların yapılarının ne kadar karmaşık, detaylı, hassas, sistematik ve belli ölçülerde bir araya gelmiş olduğunu gözlerinizle görün isterseniz. Bunu hararetle tavsiye ediyoruz. Sonuçlar gerçekten çok ibret verici.

Neyle uğraştığınızı, ne hakkında bir karar vermeye çalıştığınızı çok iyi anlayacaksınız. Canlılığın kendiliğinden ve tesadüfen ya da tesadüfle çalışan evrimsel mekanizmalarla oluştuğunu söyleyen insanların bu sözlerinin, nasıl bir cüretkârlık manasını ifade ettiğini ve bilim adına yalan söylediklerini çok daha iyi anlayacaksınız. O yüzden bir bakmanızı arzu ediyoruz. Oturduğunuz yerden düşünmeyin istiyoruz. Sizlere bir fikir vermek için bunu da aktaracağız: Bedenimizdeki dokular oksijen, hidrojen, karbon ve azottan oluşur. Dişler ve kemiklerdeyse yoğun olarak kalsiyum vardır. Bu beş element beden ağırlığımızın yüzde 98’ini oluşturur. Bakır, demir ve çinko gibi başka elementler yalnızca düşük miktarlarda vardır ama sağlıklı kalmak açısından yaşamsal önemdedirler. İnsan bedeni element yüzdeleri: Oksijen % 65, karbon % 18, hidrojen % 10, azot % 3, kalsiyum % 2, fosfor % 1, öteki elementler % 1.

İkinci Nokta: Meydana gelen olay veya eşyanın gerçek sebebi olarak gösterilen şeyde bu eşyayı meydana getirecek özellikler ve kabiliyet mevcut mudur? (Tabiat, tesadüf, kanunlar ve sebeplerin, incelediğimiz temel özelliklerini ve bu iş için gerekli kabiliyete sahip olmadıklarını hemen hatıra getirelim.)

Şimdi meseleyi çözümlemeye çalışıyoruz. Bir sebebin neticeyi meydana getiren özelliklere sahip olması, tek başına yeterli değildir ve o sebebin o neticeyi vücuda getirdiği anlamına gelmez. Mesela bir resmi yapanın kim olduğunu arıyor olalım. Rastgele bir ressamı seçip, sırf o resmi yapma kabiliyetine sahip diye onun yaptığını kabul edemeyiz. Acaba bir ressamın tuvalin başında durması, tuvalde sergilenen resmi yapmış olması için yeterli midir? Değildir değil mi? Çünkü onu resmin yapanı olarak kabul etmemiz için, gerekli resim kabiliyetiyle beraber, o resim yapılırken resmin başında olması, bizzat resmi yapması ve yaparken görülmesi de gereklidir. Fakat bu kaide maddî sebepler için geçerlidir. İlahî kudret gibi temassız etki edebilen sebeplerin istisnaî durumlarını üçüncü noktada ayrıca inceleyeceğiz. Bunlara bu maddî âlemde de örnekler var. Yani dokunmadan işleyen, göze görülmeyen, gözlemleyemediğimiz etki sahibi sebepler vardır ve bu özelliğe sahip olan sadece yaratıcı değildir.

Resim kabiliyeti olan herhangi birinin resim yapılırken tuvalin başında durması, o resmi yapmış olduğuna delil olmaz demiştik. Peki ya resmin başında duran kişi, ressam da değilse ve sanattan anlamayan, resim kabiliyetinden mahrum, elleri olmayan kötürüm ve kör bir adamsa! Böyle bir şey düşünün. Bu kötürüm, kör ve cahil adamı, sadece resmin yapılması esnasında tuvalin yanında duruyor ve tuvalle birlikte görünüyor diye, ısrarla resmin yapıcısı olarak gören ve bunu hararetle iddia eden bir adam çıksa! O kör ve cahil adamı âdeta elinden tutup getirse ve “Bu yaptı bu resmi!” dese.

Acaba bu adamın sırf gerçek ressamı kabul etmemek için ve belki de ressama olan düşmanlığı ve kıskançlığı sebebiyle, delice bir inatla böyle bir iddiayı ortaya atmış olabileceği, eğer böyle değilse yani kastı yoksa ve masumsa, aklının noksanlığına hükmedilebileceği düşüncesi acaba herkesin aklına gelmez mi ve bu gülünç durum aynen birilerinin “Kör ve cahil tabiat yaptı bunu!” demelerine benzemez mi?

İşte aynen bu misal gibi, sanatlı olarak yaratılan her bir canlı, beraberinde bir takım sebeplere bağlı olarak, yan yana meydana geliyorlar. Fakat sırf aynı anda birlikte bulunmaları ve o canlının meydana gelmesinin o sebeplerle birliktelik şartına bağlanmış olması, o sanatlı eşyanın sebepler tarafından icat edildiğine tek başına delil olamaz. Evet, bir eşyanın varlığı, çok sayıda şartın bir arada olmasına bağlı olabilir. Bir tek şartın yokluğu, o eşyanın yokluğunu netice veriyor diye; o tek şartın eşyanın var olması için yeterli sebep olduğu söylenemez. Yani, bir şeyin “basit şartı”, o şeyin “gerçek sebebi” ile aynı şey değildir. Bir bahçeyi sulamazsanız kurur. Buna bakarak suyun bahçedeki bitkilerin yegâne varlık sebebi olduğu söylenemez. Biz bunu söylüyoruz.

Bir televizyondaki görüntülerin ortaya çıkması, açma düğmesine basma şartına bağlıdır. Ama böyle diye televizyonu yapan ve çalıştıranın o sihirli düğme olduğuna inanmak; ancak televizyon üreten fabrikalardan, elektronik mühendislerinden ve televizyon içindeki çok sayıdaki elektronik parçanın varlığından yani medeniyetten habersiz ilkel bir insanın veya en iyi ihtimalle bir düşüncesizin işi olabilir.

Misalimizle İlgili Ara Not: Dr. Yamina Bouguenaya Mermer, “Risale-i Nur’da Sebep-Sonuç İlişkileri” isimli makalesinde aynı misalimizi bakınız nasıl ele almıştır: “Bir televizyon cihazının düğmesine basıldığında, ekranda bir görüntü belirir. Ne zaman düğmeye bassak, karşımıza görüntü çıkar. Düğmeye basılmadığında ise, ekranda hiçbir görüntü belirmez. Materyalist bilimcilerin olumsuz yaklaşım mantığına göre, ‘Ekrandaki görüntüyü düğme yapar.’ Bunun ‘ispat’ı ise, düğmeye basılmazsa ekranda görüntü çıkmamasıdır. Düşünmezler ki, yayın dışarıdan yapılmaktadır, görüntüyü neşreden düğme değildir. Düğme yalnızca televizyon cihazındaki düzenin bir parçasıdır. Televizyonu yapan, düğmeyi, ekranda görüntünün belirmesi için kastî olarak cihaza yerleştirmiştir. Birisi size, ‘Düğmenin görüntüyü sağladığını kabul etmiyorsan, düğmeye basmadan görüntüyü çıkart da görelim’ derse, bu ne kadar mantıklıdır? Televizyon cihazının düzeni, onu düğmesiz çalıştırmayı imkânsız kılmaktadır. Çünkü o şekilde yapılmamıştır. Siz düğmeyi kullanmadan televizyonu çalıştıramayınca, o kişi size ‘Gördünüz mü, görüntüyü sağlayan düğmedir’ dese, bu kişiye yalnızca gülünür.”

Bizim hiçbir ateiste şahsen düşmanlığımız yok. Bu fikirlerin insan onuruna ve insanın yüksek idrak kabiliyetine yakışmadığına inanıyoruz sadece. Ayrıca eşyayı sebepler ve tabiatla izah etmeye çalışmanın, o ilkel ve medeniyetten habersiz insan konumuna düşmek olduğunu ifade ediyoruz. Çünkü o muhteşem ilahî kudretin karşısına pervasızca dikilip; göz önünde işleyen, muazzam bir ilim ve teknolojiyle yapılan ve ruh programıyla çalışan canlı makineleri basit ve şuursuz sebeplerle açıklamaya cesaret etmek; o sihirli düğme safsatasına inanmaktan bin kat daha fazla bir cehaleti ve düşünce, sanat, bilim ve teknoloji ürünlerinin tamamını ifade eden medeniyet kavramından uzaklığı ifade etmez mi ve o misalden çok daha ilkel bir tavır sayılmaz mı? Belki de böyle asılsız bir iddianın bilim adamı olan bazı insanlarca ileri sürülebilmesinin gerçek psikolojik nedeni (bilimsel nedeni değil), sanatkârı kabul etmemekteki ısrarları nedeniyle o kör, kötürüm ve cahil sebeplere mecburiyetle yaratıcılık vermelerinden kaynaklanan hezeyanlardır diye aklımıza geliyor.

Üçüncü Nokta: Eşya veya olay ortaya çıkarken sebep ve neticenin göz ile görünen eşzamanlı bir birlikteliğinin olup olmadığı konusunun incelenmesi gereklidir.

Normal şartlarda bir maddî sebebin bir şeyi netice verebilmesi için, göz ile görülebilen eşzamanlı bir birlikteliklerinin bulunması lâzımdır. Fakat iki özel durumda olay böyle gerçekleşmez:

Birinci Durum: Zaman/mekân birlikteliği tek başına yetmez ve her durumda neticeyi oluşturan etki sahibi bir sebep olmayı gerektirmez, belki sadece yan yana bulunuyorlar. Bu durum yukarıda ikinci noktanın içinde incelenmişti. (Bir resim yapılırken yanında bulunan ressamın, o resmi yapan ressam olma şartının bulunmaması gibi.)

İkinci Durum: Bazı sebeplerin, netice ile aynı mekânda bulunduğu ve eşyaya doğrudan etki ettiği gözlemlenemeyebilir. Siz bunu çıplak gözle göremeyebilirsiniz. Gama ışınları, elektrik akımı, elektro manyetik kuvvet gibi. Böyle özel durumlarda, eşzamanlı ve gözle görünen bir birlikteliğin olmaması, etki sahibi gerçek bir sebep olmaya mani değildir. Belki gerçek sebep, perde arkasındadır ve görüş sahanızın dışında olan gizli bir işleyicidir! Böyle sebeplerin varlığını nasıl anlarsınız? Örneğin elektrik akımının varlığını nasıl bilirsiniz? Etkisiyle değil mi? Bakın bilgisayarınız, televizyonunuz, elektrikli sobanız çalışıyor. Bir şey var ki bunları çalıştırıyor. Neden “Ben elektriği görmüyorum, o zaman elektrik diye bir şey yoktur” demiyoruz? Çünkü eşya üzerindeki eserlerini, tesirlerini görüyoruz.

Ateizm taraftarı Richard Dawkins, bir yaratıcı fikrini neden beğenmediğini ve bir yaratıcı düşüncesinden bile rahatsız olduğunu şu gerekçeyle anlatıyor: “Bir yaratıcı düşüncesi kabul edilemez. Çünkü görünmüyor. Bir yaratıcı düşüncesini kabul ettiğimizde, biz tekrar başladığımız noktaya geri dönüyoruz ve bilinmeyen ve daha karmaşık bir sebep ile izah etmeye çalışıyoruz. O yüzden kabul edilemez.” Fakat bilimsel izahlara bir bakın nasıl şekillenmişler? Mesela bir oluşumu elektromanyetik kuvvet ile izah etmeye çalıştığımızda da tekrar geri dönüyoruz ama. Dikkatinizi çekti mi? Üstelik elektromanyetik kuvvet de hem görünmüyor, hem gerçek mahiyeti bilinmez bir meçhul, hem de elektromanyetik kuvvetin bilimsel açıklamaları, başladığımız noktadan daha karmaşık noktalara götürüyor bizi! Peki bu nasıl bilimsel oluyor diye sormamız gerekmiyor mu? Dawkins’in bu gerekçesinin bilimsellikten ne kadar uzak olduğunu biraz dikkat eden herkes anlayabilir ve eşyanın bir yaratıcısının olduğu düşüncesi kabul edilebilir mi, edilemez mi ve bilimsel düşünceye yatkın mıdır, değil midir açıkça görebilir.

Örneğin bu yazdığımız satırlar bilgisayar ekranında görünüyor. Fakat yazıları o ekran yazmıyor. Ekranın dışında bulunan ve klavye kullanan bir insanın elleriyle o yazı yazılıyor. İşte bakınız, ekran ve yazıların eşzamanlı ve gözle görünen birlikteliklerine rağmen, aralarında gerçek bir sebep-netice ilişkisi bulunmuyor. O yazıları, ekran kendisi yazmıyor! Hâlbuki bundan iki yüz sene önce, birine o ekranı gösterebilseydiniz, ekranı etki sahibi bir sebep zannedecekti. Ondan beklenir böyle bir şey. Teknolojiden haberi yok çünkü.

Bir ateistin de ilahî teknolojiden haberi yok! O kadar ilkel bir beyne sahip. (Aşağıdaki ara nota bakınız) Peki neden öyle zannediyor? Çünkü o yazılar, ekranda meydana çıkıyor ve üzerinde görünüyor!

“İlkel Beyin” Tabiriyle İlgili Ara Not: Burada bir hakaret manası çıkmasın. Çünkü öncelikle şahıslara değil, fikirlere karşı olmak gerektiğinden bahsetmiştik. Hem ayrıca tüm insanlık olarak bizler, kâinatın sırlarını ilahî vahyin rehberliği olmadan kendi başımıza, sadece aklımızı kullanarak anlamakta ilkel insanlar gibiyiz. Hiçbirimizin diğerinden farkı yok. Fark sadece “ilahî vahyin rehberliğinden yararlanmayı akıl etmek ve sadece kendi aklına güvenmenin yetersizliğini fark etmek” noktasında kendini gösteriyor.

Olayı bilimsel olarak, akıl ve mantık temelinde incelemek istersek ne yapmamız gerekir? Bu noktada yapılması gereken, o ekranda yazı yazma kabiliyetinin olup olmadığına bakmak ve bunun çıkarımını yapmak. Bu kadar basit. Bunu -günümüzde yaşayan- en basit zihinli bir insan yapamaz mı? Elbette yapabilir. Fakat iki yüz sene öncesinden gelmiş bir profesör yapamaz. Modern teknolojiden anlamıyor çünkü. Günümüzde yaşayan ve modern teknolojiden anlayan beş yaşında bir çocuk bu çıkarımı yapar ama. Böyle çarpıcı bir farklılık var bakın. Yazının kaynağının ekranın dışında olması ve yazıların bilgisayardan gönderilen, maddî bir vücudu olmayan ve gözle görülmeyen elektrik sinyalleri aracılığıyla ekranda belirmesi, hâdiseyi ekranın içinden seyreden birine göre sebebi manevî olan bir olaydır denilebilir. Çünkü gerçek sebep, maddî gözle görünmüyor. Böyle bir şey hayal edin, çizgi filmlerdeki gibi ekranın içinde küçük adamcıklar olduğunu düşünün. Bu çok ince noktaya dikkat rica ediyoruz.

Demek ki, maddî bir âlemde olduğumuz hâlde, çıplak gözle görünmediğinden ancak eserleri ve etkileri ile ve yaptığı işle tespit edilerek varlığına hükmedilen elektrik sinyalleri gibi manevî sayılabilecek bir sebebin eşyaya maddeten etki etmesiyle, eşyanın maddî şekli değişebiliyor. Elektrik diye süslü bir isim verilerek, bu kuvvetin yaptığı her şey izah edilmiş. Bunun doğruluğunu nereden biliyoruz? Eserleri var, etkileri var, yaptığı somut bir iş var. Bu tespit ediliyor. Dolayısıyla varlığına hükmediliyor. Neden yaratıcı için aynı şey söz konusu olmasın ki? Yaratıcının varlığı en azından bir bilimsel model olarak veya alternatif bir bilimsel yorum olarak bilim dünyasında neden yer etmesin? Bu kadar mı akıl ve mantık dışı yaratıcı çıkarımı?

O hâlde, maddiyat cinsinden olmayan ve kâinatın içinde maddeten bulunmayan ilahî bir kudret elinin maddenin parçacıklarına etkisi de, maddî eşyanın oluşumunun ve şekillenmesinin manevî ve gerçek sebebi olabilir. İşte o ekran, nasıl ki yazıların sadece bir görünme yeri ise; kâinat da, ilahî kudret kaleminin yazılarının göründüğü üç boyutlu, yüksek çözünürlüklü dev bir ekrandır.

Ekrandaki yazılar ise, düzenli ve sanatlı olarak şekil verilen tüm eşyadır. Maddenin temel parçacıkları ve atomlar ise, kalemin ucundaki mürekkep gibidir. İlahî kudretin yönlendirmesiyle şekil alır. Ekranın içindeki küçük adamcıklar ise bizleriz!

Denilebilir ki: “Evet, olabilir, mümkündür. Fakat her mümkün, gerçekleşmez. Bunun böyle olduğuna nasıl hükmedeceğiz?”

Cevap: Çalışmamızın girişinde tespit edildiği gibi eşyanın oluşumu için aklen dört ihtimal görünmektedir. Tabiat Risalesi’nde “sebepler, tabiat ve kendi kendine oluşma” olarak ifade edilen bu üç ihtimalin gerçekleşmesinin imkânsızlık derecesinde zor olduğu, her bir ihtimal için üçer maddelik izahlarla delillendirilmiştir ve böylece geriye kalan dördüncü ihtimalin gerçekliği, zarurî ve kesin olarak ortaya çıkartılmıştır. Ayrıca eserde “Bütün eşya, azametli bir kudrete sahip bir tek kişinin icadıdır” olan dördüncü ihtimalin zorunluluk derecesindeki kolaylığı ve gerekliliği de ortaya koyulmuştur.

Pascal’ın çok düşündürücü bir sözü vardır: “Görmek isteyenler için yeterince ışık, görmek istemeyenler için yeterince karanlık vardır.” (Blaise Pascal. Fransız matematikçi, fizikçi ve Hristiyan düşünür.) İşte imtihan sırrının ve ilahî hikmetin çok güzel bir ifade şekli. Aklın ister istemez mutlaka kabul edeceği derecede kesin ve maddesel bir delil yok. Olmaz da, beklemeyin böyle bir ispat. Böyle bir delil ne size, ne kimseye yok. Çünkü aklımıza kapı açılacak, fakat irade elimizden alınmayacak ki, inanmamızın bir ayrıcalığı olabilsin. Bilmediğimize, görmediğimize inanacağız hepimiz. Ama aklımız görüyor. Elektrik akımının varlığını aklen görebildiğimiz gibi… Akıl gözü göre göre inkâr etmek söz konusu olduğu zaman sorun oluyor. İmanî meselelerde mutlaka kabul etmek zorunda kalacağımız somutlukta bir delil ve ispatın olmayacağı ve böyle bir şeyin beklenilmemesini özellikle vurguladığımız bu ifadelerimiz, hakkında açıklık getirilmesi gereken çok önemli bir konuya temas ediyor.

Bizim Tabiat Risalesi izah metinleri çalışmamızda ortaya koyup tespitini yaptığımız iki şeydir:

Birincisi: Eşyanın oluşumunu maddi sebeplerle ve tabiatla veya kendi kendine meydana gelmesi ile açıklamaya çalışmanın, bilimsel nitelikten uzak, çok zor ve içinden çıkılmaz bir yol olduğu. (Bunu bilim adamları ve evrim taraftarları da kabul ediyor. Örneklerini ilerde göstereceğiz.)

İkincisi ise: Eşyanın oluşumunu bir yaratıcı ile izah etmenin, bilimsel düşünceye daha uygun ve akla yatkın, çok daha makûl ve kabul edilebilir bir yol olduğu ve içinde zorunluluk derecesinde kolaylıklar barındıran bir alternatif ihtimal olduğu ve eğer bilimsel olarak kabul edilecek bir model varsa, bu modelin bilimsel nitelikte kabul edilmeye çok daha lâyık olduğunun tespiti.

Bu noktada bir kavram tespitine ihtiyaç var. İspatlamaktan neyi anlıyoruz? İspatlamak ne demektir? Bir iddianın kesin bir delile sahip olması neyi ifade eder? Aklî delil ile somut gerçeklik arasındaki fark nedir?

Öncelikle, bir şeyin somut ve görsel bir gerçekliği yoksa bile, aklî bir delili ve ispatı pekâlâ olabilir. “İspat” ise, bir iddianın doğruluğunu delil göstererek apaçık meydana çıkarmak manasını ifade ediyor. Şimdi, imana temas eden konularda elinizle tutup gözünüzle göreceğiniz, deneysel biçimde doğruluğunu teyit edeceğiniz tarzda deliller yok. Fakat bu noktadan hareketle ve böyle diye, bu meselelerin akla uygunluklarının olmadığını veya kesinlik içeren mantıkî delillerinin bulunmadığını ve bilimsel açıdan konu dışı bırakılması gereken sırf felsefî meseleler olduklarını söylemek, hakikate karşı çok büyük bir haksızlık ve bilimsel olarak da hatalı bir hüküm olur.

Burada vereceğimiz misal, çok yaygın kullanılan bir misaldir. Fakat meselenin mahiyetini ve temel mantığını anlamakta oldukça yardımcı olmaktadır. O yüzden bu misalin üzerinde önemle durulması gerektiğini düşünüyoruz. Şöyle düşünelim: Bir ressamın, perde arkasından, bize sadece kalemi görünecek şekilde çalıştığını farz ettiğimiz durumda, o resmi bir ressamın yaptığını nereden anlarız? Ressam görüş alanımızın dışında diye, resmi boya ve fırçadan mı bilmeliyiz? Hâlbuki incelediğimizde görürüz ki, o boyaların ve fırçanın kendi kendine işleme ve sanat kabiliyeti bulunmuyor. İşte bu durum bize, o sanat kabiliyetine sahip bir ressamı arattırır ve varlığını sanki görmüşüz gibi aklen kabul ettirir.

Size soralım: Bu misalimize göre bir ressamın varlığının görsel ve maddesel bir delili, yani “deneysel anlamda bilimsel bir delili” olur mu? Elbette olmaz ve olamaz. Çünkü deney ve gözlem sahanızın dışında bir etki edici var. Fakat böyle diye, o ortada görünen işi, gerçek etki sahibi olma özelliğini gösteremeyen ve o işi yapabilecek kabiliyet kendisinde bulunmayan nesnelere vermek, herhâlde perde arkasında sanattan anlayan maharetli bir ressamın bulunduğuna hükmetmekten daha fazla bilimsel değildir. “Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir, göz ise maneviyatta kördür.” (Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur, Mektubat.) Yani, eşyanın üzerindeki sanat, gözle görülmeyen, ancak akıl ve kalple anlaşılabilen ve takdir edilebilen manevî, soyut bir gerçekliktir.

Her ne kadar maddesel ve görsel delilimiz mevcut değilse de, maddî gözümüzle gördüğümüz sanat eserinin varlığı, ressamın varlığına yeterince güçlü ve kesin bir delil niteliğindedir ve bu gözle görülen işin, yani sanat eserinin varlığının, ressamın varlığının doğruluğu için “bilimsel nitelikte delil” olarak görülmesi ve ressamın varlığının delillendirilmesi yolunda kullanılması, gayet kabul edilebilir ve akıl gözüyle doğruluğu görülebilir mantıkî ispatlar özelliğindedir.

İşte bir yaratıcının varlığı hakkında, “eserden eser sahibinin varlığına intikal etmek” temelinde şekillenen aklî deliller de aynen bu özelliktedirler. Hem gayet güçlüdürler, hem akıl ve mantık uyumlulukları muhakkaktır; hem de kesinlik derecesinde ispat etme niteliğine sahiptirler. Bizim söylediğimiz ve iddia ettiğimiz budur.

Dinin hakikatleri, teorik (nazarî) ve aklî delilleri olan ve delillerin birbirlerine kuvvet vermeleriyle ve zıtlarının imkânına ihtimal bırakmayan sağlamlıklarıyla; mutlak gerçekliklerine hükmedilebilecek nitelikleri kendinde bulunduran, temel olarak nazarî (teorik) fakat netice itibarıyla kesin hakikatlerdir.

İman hakikatlerinin gerçekliğine yönelik tümevarımsal mantıkî çıkarımların, bilimsel düşünceye ve bilimsel delillendirmeye uygunluğu ve yatkınlığı, bizce şüphesizdir.

Bir sonraki yazımızda Tabiat Risalesi’nde ele alınan dokuz adet imkânsızlığın ilk maddesi olan ve sebeplerin eşyayı oluşturmalarında ortaya çıkan ilk imkânsızlığın anlatımında kullanılan ve meseleyi kökünden kavrayan meşhur, mükemmel ve eskimez misale tekrar bakacağız. Bu misalde bir eczanedeki yüz civarındaki kavanozun içindeki maddeler kullanılarak, canlılık özelliği olacak bir karışım, bir formül meydana getirilmek isteniyor. Sonra bakıyoruz ki, etrafta canlılık özelliği gösteren çok sayıda karışım yapılmış. Bu karışımların özel ölçülerle, hassas bir ayarla bir araya getirilerek oluşturulduklarını, içeriklerini detaylıca incelediğimizde anlıyoruz. Böyle bir neticenin rüzgârın esmesiyle, kavanozlardaki maddelerin birbirine rastgele karışmasıyla oluşamayacağını elbette biliyoruz. Misalimizi biraz geliştireceğiz ve kendimizi “Fantastik Bir Bilim Kurgu Öyküsü”nün içinde bulacağız.

 “Maddî Sebepler Canlıları Oluşturabilir mi” Eğitim Programı Ders Videosu:

(Yazımıza ait bölüm, videonun 33.48-49.22 dakika/saniye arasındaki kısımdır)

https://youtu.be/VD8EDsF3iH4

Görsel destekli ve akademik nitelikli “Keşif Yolculukları Risale-i Nur Eğitim Programı”mızı www.kesifyolculuklari.com veya www.risaleinuregitimprogrami.com  adreslerinden sistematik olarak takip edebilirsiniz, eğitim programının ders müfredatı olan metin ve görsel/interaktif kitaplarımıza ulaşabilirsiniz.

Ediz Sözüer

NurNet.Org

Sende yorum yazabilirsin