Mehmed Feyzi Efendi’nin (Rahmetullahi Aleyh) Ali Ulvi Kurucu İle Hacda Yaptığı Sohbet: İslâm Garip Başladı Yine Garip Olacak

1970 yılı haccında Arafat’ta, Ali Ulvi Kurucu ve bir grup hacının ziyâreti münasebetiyle, Mehmed Feyzi Efendi’nin (Rahmetullahi Aleyh) yaptığı sohbettir. (Teyp kaydından yazıya geçirilmiştir.)

Ali Ulvi Kurucu, Mehmed Feyzi Efendi’ye (Rahmetullahi Aleyh) birtakım bilgiler aktarırken Mısır ulemasından bir zâtın, Türk milleti hakkındaki kanaatlerini nakleder. O zât şöyle söylemektedir:

-“Türk milleti, yüz elli seneden beri, hususan kırk elli seneden beri yağmur gibi belalara giriftar olmakta: buna rağmen imanını kaybetmemiş. On hacı gönderemeyen ülke, bu sene elli yedi bin hacı gönderdi. Demek ki bu millet büyük bir dua almış. Allah yolunda çok şehid vermiş. Cenab-ı Hakk’ın din-i mübini uğrunda, çok ihlasla kan dökmüş. Bu millet için ve bütün alem-i İslâm için bu makamât-ı mukaddesede dua ettim. Eğer, Türk milletinin başına gelen felaket, başka bir milletin başına gelseydi perişan olurdu.”

Ali Ulvi Bey’in bu şekildeki anlatımlarından sonra, Mehmed Feyzi Efendi Rahmetullahi Aleyh Hazretleri sohbete başlar:
-“Her Arefe günü bu fakir, İslâmiyet lehinde bir fütühat hissediyorum. Hiç olmazsa, onların bazı entrikaları akim kalıyor. İnşâallah, bu defa da perişâniyetleri vardır.
Zaten Allahu Teala buyurdu:

اَلْيَوْمَ يَئِسَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ د۪ينِكُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِۜ اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ د۪ينَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَت۪ي وَرَض۪يتُ لَكُمُ الْاِسْلَامَ د۪ينًاۜ

“Bugün kafirler, sizin dininizden ümit kesmişlerdir. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı beğendim.” (Maide Sûresi, 3. Ayet-i Kerime ve Meali)
ayetinin fütuhatını nasıl ki Haccetü’l-Veda’da görüyoruz ondan itibaren daima bunun timsali her arefede var. Çünkü kafirlerin son hacca kadar ümitleri varmış: “Müslümanları kandırabiliriz” diyerek… O gün, ümitleri kesilmiş, me’yus bir vaziyette bir tarafta bakıyorlarmış. Aralarında me’yus olduklarını müşavere etmişler. Hemen, Resûl-i Ekrem deve üzerinde hutbe irad buyururken bu ayet nazil oldu:

İslâmları dinlerinden usandırmaktan me’yus oldular. Madem hakikat böyledir:
فَلَا تَخْشَوْهُمْ
“Onlardan korkmayın.”
وَاخْشَوْنِۜ
“Benden korkun.”
اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ د۪ينَكُمْ
“Bugün dininizi tamamladım.” yâni “Ahkame dinikum. Bugün, işte dininizin ahkamını ikmal ettim.”
وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَت۪ي
“Nimetimi, üzerinize itmam ettim” ki. “gerek bâtınî, gerek zahiri nimetimi…” demektir.
وَرَض۪يتُ لَكُمُ الْاِسْلَامَ د۪ينًاۜ
“İslâm dinini, būtün edyan içinde intihab, ihtiyâr ettim.” buyurur. Eğer tâbir caizse o gün, bir “kemal günü”. “yevm-i kemâl”, “yevm-i tamam”, “yevm-i intihâb”dır. O bir nokta, mesned oluyor.
Şimdi, oradan bir pergel cevirelim. Şöyle: Sahabe devri, tabiin devri… Artık, Emevilerin, Abbâsilerin ve Şanlı Türklerin devri.
Gelegele şimdi, şu güne kadar geldik. Fakat, seyir, amudî değil dâirevî, kürevî. Henüz, daire kapanmıştır.

وَلٰكِنْ رَسُولَ اللّٰهِ وَخَاتَمَ النَّبِيّ۪نَۜ
“Fakat o Allah’ın Rasûlü ve Peygamberlerin sonuncusudur.” (Ahzab Sûresi, 40. Ayet-i Kerime ve Meali)
sırrıyla, bu dâire mâdem kapanmamıştır: pergel ikmâl edecek. Dâire, dâire olacak. Mebde ile müntehâ ittisal ettiğinde, dâire tamam olur. Ve illâ, eksik olur. Dâire noksan kalır. Öyle bir hal olacak ki, inşaallahu Teâlâ, mebde ile müntehâ arasında bir mümâselet oluşturacak.

Hem mebde, hem münteha birleşecek.
Dâire-i İslâm devam ediyor. Nokta-i merkeziyye: Mekke-i Mükerreme, Medine-i Tahire’dir. Dairenin herhangi bir noktasından bir hat çekilse. Nokta-i merkeziyyeye uğrar. Ne aranırsa, orda olacak.
Şimdi, bu daire mâdem açıktır, kapanmamıştır: Öyle bir hac olacak ki, Haccetü’l-Veda’nın bir timsali, Lâakal yüz yirmi dört bin evliya mevcut olacak sahâbe adedince…

Bir zaman bu fakir demiştim ki, -buna bir mesnedim yok- “Yüz bin Türk haccetmedikçe kıyamet kopmaz!” demiştim.
O vakit on bindi. (Türklerden hacca gidebilen.)

وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ
“Rabbinin nimetine (ihsanına) gelince onu minnet ve şükranla an.” (Duha Sûresi, 11. Ayet-i Kerime ve Meali)
Elhamdülillah, bu adet çoğaldı.
Inşaallah, Cenáb-1 Hak yalancı çıkarmaz.
(Bu sohbet, 1970 yılında Arafat’ta yapılıyor ve o sene Türk hacılarının adedini, Ali Ulvi Kurucu Beyefendi elli yedi bin olarak ifade ediyor. Mehmed Feyzi Efendi Rahmetullahi Aleyh Hazretleri’nin beyan ettiği rakamı Türk hacılar, 1976 haccında ilk defa aşıyorlar.)

Efendim. Millet-i Ahmed, Millet-i Muhammed için gayet beşaretli bir durum var.
Şimdi, tashih ettirmek için benim arz edeceğim bir mes’ele daha var. Ama, tashih için arz ediyorum:
Resûl-ü Ekrem Efendimizin:
بَدَأَ اْلاِسْلاَمُ غَرِيباً وَسَيَعوُدُ غَرِيباً
“İslâm garib olarak (eşsiz) başladı tekrar başladığı gibi garip hale dönecektir.” (Müslim, İman, 232, 145; Tirmizî, İman, 13 – 2631)
buyurdukları hadisin anlamı, fukahânın ıstılahında yerleşmiş. Meselâ: Istılâh-ı fukahâda. “garib”:
بعد عن الوطن
“Vatanından uzak olmuş” kişidir. Mesâil-i fikhıyye sadedinde bu suretle mânâ veriliyor.
Şimdi, Fakir, istilâh-ı ehl-i hakikate göre olan manayı almak istiyorum.
Ehl-i hakikat istılâhında:
كل شئ ما بين جنسه عديم فهو غريب
“Herhangi bir şey ki, cinsi mâbeyninde adîmu’n-nazirdir; o şey garibdir.”
Biz, şimdi bu mânâyı esas alıyoruz. Çünkü, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in bu hadis-i şerif beyan etmeleri, mesâil fikhiyyeden bir mesele hakkında değildir. Hadisin vürudu, belki, İslâm’ın mebde’den, müntehaya doğru seyrini beyan ediyor.

Yani, nasıl adîmu’n-nazir (benzeri olmayan) bir din olarak mebde’de zuhúr ettiyse, münteha tekrar adîmu’n-nazir bir din olarak bütün edyan içinde netice bulacağını mebde ile müntehânın ittisâlini beyan sadedindedir. Yoksa ki, mesâil-i fıkhiyyeden bir mesele hakkında değildir ki fukâha istilâhıyla buna tevcih edilsin! Çünkü hem bu şekildeki tevcih, avâma göre yeis veriyor.
“İslâmiyet garib olarak başladı, garib olarak neticelenecek” gibi bir mânâ, yeis veriyor. Bu ise kuvve-i mâneviyyeyi kırar.
Demek, hadis-i şerifi ehl-i hakikat istilâhı üzere tevcih, daha münâsib oluyor. Kuvve-i mâneviyye vermek için…

Zâten de Mesnevi’de bir mısrâ var: Mevlânâ Hazretleri, Şems’e (Güneşe) “garib” diyor:
خود غریبی در جهان چون شمس نیست
شمس جان با قیست اورا أمس نیست
“Hakikaten dünyada güneş gibi garip bir şey yoktur. Can güneşi bakidir. Onun için (dün) yâni geçmiş zamanın itibarı olmaz.” (Mesnevi-i Şerîf, beyit: 120)

Şems’in garib olması, kevâkib içinde adîmu’n-nazir olmasındandır. Yoksa, bizim bildiğimiz “bîkes” mânâsına değil.
İşte, din-i İslâm da bütün edyân içerisinde adîmu’n-nazir bir din olduğu için; adîmu’n-nazir bir din olarak zuhûr etti. Tekrar, seyrini adîmu’n-nazir bir din olarak tamam edecek. Sırr-ı hatmiyyet zuhûr edecek. Zâten, Nüzûl-u İsâ Aleyhisselam da, daire-i nübüvveti temhir içindir. Bu hikmete binaen Mehdi Âl-i Resûl Aleyhisselâm’ın zuhûru da dâire-i velâyeti temhir içindir.

Resûlullah Hazretleri, Hâtemül-enbiyâdır. Yani, onun risâletiyle, nübüvvetiyle, dâire-i nübüvvet temhir edilmiştir. Bir kıraata göre:
خاتم انبيين
[Hatimi’n-Nebiyyin]dir. Bu da mütevâtir kıraattır. O vakit, “mühürleyici” demektir. Kendisi irtihal buyurdular. İsâ Aleyhisselam vekili olarak; Mehdi Âl-i Resûl Aleyhisselâm da onun evlâdından tekrar vekili olarak, o daireyi bizzat Fahr-ı Âlem hesabına temhir edecekler. O daire kapandıktan sonra, artık, bir müddet yaşama var. Ama, artık bir daire çizmiyor. Nes-nas denilen bir kavim yaşayacak. Fakat ne insâniyet, ne İslâmiyet, onlardan hiçbir eser yok. Çünkü, daire çizmez bir daha.

Ama, henüz dâire kapanmazdan evvel, menfi seyir ve merhaleler geçilip, inşaallah mebde ile münteha ittisal edecek. Pek parlak ittisâl edecek! Fakat bu yine, nokta-i merkeziyye olan makamât-ı mübârekede zuhûr edecek. İnşaallahü Teâla.

Lâakal, o hacda yüz yirmi dört bin evliyâ bulunacak. İnşaallah. Ama, diğer halkın hesabını Allah bilir. Bunu, tashih için arz ettim, zât-i âlînize (Ali Ulvi Kurucu Bey’e hitap ediyor).

Not: Ali Ulvi Kurucu Bey, bazı hadis kitaplarının şerhlerinde bunu teyid eden açıklamalar gördüğünü ifade etmişlerdir.

(Rafet Küllüoğlu, Mehmed Feyzi Efendi’den Feyizli Sözler Sohbetler, s. 87-94 arasındaki sayfalardan muktebes olarak düzenlenerek alınmıştır.)

Abdulkadir Çelebioğlu

Cevap Yaz