Mübalağanın Zararı!

Mübalağa: Bir şeyi çok büyük veya çok küçük göstermek. Bir şeyi olduğundan fazla veya eksik göstermek.

* Haddini aşmak. * Edb: Bir şeyi ifade ederken ya olduğundan fazla veya olduğundan çok noksan göstermek.” Habbeyi kubbe, kubbeyi habbe yapmak.” Manalarına Gelmektedir.

Biz insanların aczimize, hüsn-ü zannımıza istinaden verdiğimiz sun’i ve hakiki olmayan verilen makamlarla kendisini o yüksek makamda kendini muhafaza etmek ve ona da hüsn-ü zanla bakanlar için mübalağlar olmakta yapılmaktadır.

Bu yapılan hüsn-ü zan için tehlike büyüktür. Çünkü verilen makam-ı kazin olan yalancı makamla o abi, bu hoca, bu şeyhim.. gibi şeylerle ne derse desin o yukarıda bulunan makam-ı kazib sahibi direkt olarak kabul edilmektedir.

Halbuki bize üstadımız diyor ki: “Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mehenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor.

Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mehenge vurunuz.

Eğer altun çıktı ise kalbde saklayınız. Bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz gönderiniz.[1]” bu gerçekten çok muazzam hakikatleri veciz bir suretle ifade edilmiş olan hakikat hazinesidir. Görüp, okuyup, anlayıp, tatbik edene.

Daire-i Nuriyeye girmiş ve sokulmuş olan başka defterler, başka emeller sahibi olanlar var. Bu komiteye karşı üstadımız bizzat teyakkuza sevketmiş ihtiyati tedbirler uygulamıştır. Külliyatın bir çok yerinde bunu belirtip ifade etmiştir.

Bu komiteye karşı ise bizler Nurculuğun Yolu olan Lahikalarla yürüyerek bu dehşetli zındıka, münafık ve saftirik hücumları geri püskürtebiliriz. Aksi halde bizleri keskin virajlarda şarampole yuvarlayacaklardır.

Bu 3 kısmı tesbit, teşhis ve bertarafında lahikalar baştacımız ve mihmandarımızdır. Lahikasız hizmet eden denize yüzme bilmeden giren gibidir. Her an boğulmakla karşı karşıyadır.

Farz edelim ki birisi çıksa bir yerden ders okuyup kafasına göre kalabalık ve kendisine hüsn-ü zanla bakan bir cemaate izahta bulunsa.. karşıında onlarda “bu abimiz bir bildiği vardır” derse, yanlış, yalan, iftira ve düzmece hezeyanlarını savurmaya devam ederken o şahsın sözlerini yutsa kabul etse üstadımın bu beyanlarına muhalefet etmez mi?

Neticede nurculuktan hatta islamiyetten çıksa suç kimde?

“Nev’-i beşerde envaen dalalete düşen fırkaların sebeb-i dalaletleri, imamlarının kusurudur.[2]” bu ifadeyi ben mi yanlış okuyorum, okuyupta görmeyenler mi görmüyor anlamıyorum.

Sarih açık bir beyan ama bizler muhabbet gözüyle gözümüz kör olduğu için bu makam-ı kazib sahiplerine itimad edip. Abidir, hocadır bir bildiği varır deyip onun anlayışına girip üstadımızın anlayışından çıkmaktayız. Bu hal olunca Nurculuk sadece o anlayıştır şeklinde düşünüp okyanusun kapasitesini çay bardağına sığdırıyoruz. Bunun neticesinde ise sıkıntılar, taassublar, istibdadlar, kin, öfke, garez, iğbirar.. gibi şeyler tezahür etmektedir.

Nurculuk kimsenin anlayışına sığmayacak kadar büyüktür. Kimsenin anlayışına sığacak kadar küçük değildir.

Müteaddid mana mertebesi var olduğu kadar meşrebler vardır.

Birisinin makam-ı kazibine aldanarak ona aldanmamak gerektir. Bir söz mü söyledi hemen bunu müteala ve muhakeme etmek gerekir. Hak mı batıl mı, altın mı toprak mı, itibara değer mi değmez mi?

Ama bizlerde ne var abi dedi. Hoca dedi. Direkt içeri almaktayız. Ama üstadımız ne diyor biz ne yapıyoruz. Teoride biliyoruz ama uygulamada ise sıkıntı tezahür ediyor. Sonra bakıyoruz istikametli nur hizmetinden uzaklaşmış ne görür ne de görünür yerlere girmiş oluruz.

Zaten zındıka konitesi ve münafıklar içeri girdiklerinde bu cemaatte müvazene ve istikametle bulunan kimler bunu tesbit eder ve bunlarla uğraşır. Genç ise bunu ifsada vakıf ise şehir şehir dolaştırıp yurt dışına ve içtimai ise ona muhtelif şekillerde tuzaklar kurarlar bunları tasfiye ederler.

Bugün birisi makam-ı kazib sahibi olsa umum nur cemaatinin kaidesine muhalif bir şeyler beyan etse bizde buna ses çıkartmayıp bir şeyler demesek meslek-i nuriyeyi müdafaa etmesek bizler mes’ul oluruz.

Belâgat yerine mübalagat ve yalan ve ifrat-perverane keşmekeşler..[3] içimizde var oldukça daha çok hezeyan sahipleri çıkacaktır ve hezeyanlara kapılarak istikametini kaybedecekler olacaktır.

sîga-i mübalağa ile bir zalûmiyettir veya bir sarhoşluktur ve bir nevi divaneliktir.” [4] bu mübalağa bir hastalıktır ama sebebi ise insanda var olan içindeki makamı bir aynada görmek isteğidir.

sîga-i mübalağa ile cehûldür.” [5] ve “Mübalağa ihtilâlcidir.” [6]

meyl-ül mübalağa ile, hayali hakikata karıştırmaktır.”[7] Mübalağa ile boyalanan sıbgalanan kimse aslen cahildir, cerbeze sahibidir yani hayal ve hakikatin arasını arasındaki çizgiyi, ayracı görememektedir.

Mübalağa sahibi ve her şeyde mübalağa yapan adamın halini üstadımızın şu sözüyle ifade edelim: “O mübalağa ise; dağ tepesinde bir kartopu gibi yuvarlamakla tâ hayalin yüksek zirvesinden lisana kadar tekerlense, sonra lisandan lisana yuvarlanıp giderken kendi hakikatının çok parçalarını dağıtmakla beraber, her lisandan meyl-ül mübalağa ile çok hayalâtı kendine toplar, şape gibi büyür.” [8]  bu misal ne güzel ifade etmiş bu hakikati.

Bir kar tanesi yuvarlanmaya başlayınca dağ eteğine indiğinde tane artık kocaman bir kütle olmuştur. Yani yanına mübalağacıları almış bir cemaat teşekkül etmiştir.

Mübalağacıların durumu ise;      cehl-i Mürekkebin hemşiresi ve nazar-ı sathînin annesi olan ülfet, mübalağacıların gözlerini kapatmıştır.” [9]  zırcahil, bilmediğini biliyorum  zanneden, ülfet etmiş artık anlayışsızlaşmış, sadece yüzeysel okuyup hakikatin derinliklerine inmek gibi bir gayesi olmayan ve üstünkörü geçip taklitçilik makamında kalmış kendi nurcu kimliğini meşrebini olauşturamamış mübalağacıların durumudur.

Birsi çıkıp bir fikir beyan ettiği zaman “hakkı tanıyan, hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Zira, hakkın hatırı âlîdir. Hiçbir hatıra feda edilmemek gerektir!”[10] ve “Kimin hatırı kırılırsa kırılsın, yalnız hak sağ olsun.”[11]

Ahir zamandayız hak batıl karması zamanı yani. Amma velakin bu karma içinde bizde karma olursak halimiz harab olur. Kah dağ zirvesinde kah kuyu dibinde buluruz kendimizi. Nitekim üstadımız bu meselenin ehemmiyetine dair: “Gördüm ki, tünel kapısı yerine çok delikler görünüyor. O uzun şimendiferden o deliklere adamlar atılıyorlar.”[12] Ve “Ne Görür, Ne De Görünür Yerlere Sokulmuşlar. Perişan Olup Gitmişler.”[13] Yani çok yol var ama nereye gittiği belli olmayan çok yol vasıtaları var. Bu yollara sapıp istikameti kaybetmemenin yolu ve selametle yollardan geçip istikamete tutunmak ise “Ancak Bir Sultanla Çıkarsınız.”[14] Kaidesine tabi olmakladır.

Birisi çıkar bu yazınla beni/bizi kastediyorsun derse derim ki o halde kendinden kork istikameti kaybetmişsin. Mizan ve müvazenen yok. Kendini düzelt olduğun yeri tahlil ve tashih et.

Netice-i Kelam ise; “bir müfside, bir dessasa hüsn-ü zan edebilirsiniz. Delil ve akibete bakınız.”[15] ve“Hadd-i evsatı gösterecek, ifrat ve tefriti kıracak yalnız felsefe-i şeriatla belâgat ve mantık ile hikmettir.”[16]

“Bu âhirzaman çok çalkalanıyor, bu fitne-i âhirzaman acib şeyler doğuracağını ihsas ediyor.”[17]

Risale-i Nur Araştırma Merkezi (RAM)

Muhammed Numan ÖZEL

www.NurNet.org

[1] Münazarat ( 14 )

[2]Mesnevi-i Nuriye ( 136 )

[3] D.H. Örfi ( 38 )

[4] Mektubat ( 266 )

[5] Mektubat ( 332 )

[6] Muhakemat ( 31 )

[7] Muhakemat ( 32 )

[8] Muhakemat ( 50 )

[9] Muhakemat ( 49 )

[10] Münazarat ( 15 )

[11] D.H. Örfi ( 36 )

[12] Sözler ( 326 )

[13] Sözler ( 169 )

[14]Mesnevi-i Nuriye ( 205 )

[15]Münazarat ( 15 )

[16]Muhakemat ( 27 )

[17] Barla Lahikası ( 339 )

Sende yorum yazabilirsin