Muhatabın Seviyesine Göre Mevzu Seçilmeli

Esselamu aleyküm

Değerli okuyucularım! Okuyacağınız bu yazının günümüz için Ehemmiyet taşıdığına inandığım için sizinle de paylaşmaya karar verdim. Çünkü bu devirde vatandaşlarımızın Allah’a inancı zafiyete uğradığı için, Allah’ın varlığını ve birliğini delilleri ile anlatmaya çalışırken. Allah’ı sıfatları ile tanımanın ehemmiyetini bazi temsillerle izah ettim.

Bu yazıyı yazarken günümüzde geçerli olan “mantalite” denilen ispat yolunu seçtim. Çünkü bugün dışarıdan gelen materyalist felsefesi, vatanımızda yaşayan insanlarımızın bir çoğunun, bilhassa okul çağındaki öğrencilerin akıllarını gözlerine indirdiği için, onlarda mevcut olan taklidi imanı, bir çoğundan aldı, götürdü. Artık tahsilli gençlerimiz inanç meselesini akıl gözüyle, görmeden kabul edemiyorlar.

Bugün bir kimse, dini bir kitap yazmaya kalktığı zaman, bu asrın fen ve felsefesini tahsil edenleri karşısına almazsa, yani onlara da bir şey vermeye çalışmazsa; emeği İlimden kültürden yoksun kimselerle sınırlı kalır. Her ne kadar şimdiki idare gençlerin dindarlığına ehemmiyet veriyor, ama bir asra yakın uzun bir devir okulda din değil, tabiat ve maddecilik felsefesi hakim idi. Biz önce öğretmenleri ve profesörleri delillerle ikna edebilirsek, o zaman öğrencileri de tabiat batağından kurtarmak mümkün olabilir.

Evet! Yirminci asırda yetişen neslin imanı ne kadar yara aldığını anlamamız için, bu idareden önce yetişen entelektüel tabakanın fertlerinden, Risale-i Nurlardan hisse alabilenlerin dışında ki tahsilliler, camiin kapısını bulup namaz kılanlar çok az olduğunu sizde takdir edeceksiniz.

Evet! Allahın sanatlarını tabiata veren materyalist fikirliler, maneviyattan haberleri olmadığı için, inkâra saptıklarını görmemezlikten gelemiyoruz. Bununla beraber, İmanımızdan gelen şefkatimiz, onların yardımına koşmamızı bize emrediyor. Onlara küsmek değil, şefkatle davranmak icap ediyor. Bugünkü inkârcılar tahsil görmüş kimseler oldukları için, onları da medeni sayıyoruz ”Medenilere galebe çalmak ikna iledir, söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir.” kaidesine uyarak, Allah’ın varlığını kabul edemeyenlere de deliller göstererek ikna ederiz ümidini taşıyarak yazmaya çalışacayız.

Bugün bizi bir husus çok sevindirmektedir: Hak yolda yürüyen cemaatlere bağlı olanlar, günden güne olgunlaşıp ön yargılı davranmaktan kurtulup meselelere objektif bir nazarla bakabiliyorlar. Bu kardeşler, kabiliyetleri nispetinde, bağlandıkları cemaatle hayatlarını devam ettirirken, başka cemaat mensuplarını tenkit etmeye ihtiyaç duymuyorlar. Böylece düşmanların oyunlarına gelmekten kurtulup, ehli sünnet olan öteki cemaatlerle de kardeşliğini koruyarak neticeye varma sevinci ile günden güne ilerliyorlar. Çünkü, geç de olsa, anladılar ki, ehli sünnet dahilinde olan cemaatler, Ordunun karacısı, havacısı ve denizcisi gibidir. Onların tümü Orduya hizmet ettiği gibi; Ehli Sünnet vel-cemaat olanların tümü de, Allahın dinine hizmet ederler Fıkıh, ilmihali, ve Kur’an’ı Kerimi ders vermek ve almak gibi meseleler, her Müslüman’ın öz be öz meselesidir. Fakat her zamanın hastalığı farklı olduğuna inanmamız lazım. Bugünün Müslüman’ının en mühim meselesi olan, imanını tehlikeden kurtardıktan sonra, öteki meseleler ile meşgul olunabilir. Bu sebepten biz Nur talebeleri,Kur’an ve fıkıh meselerini ihmal etmeden Risale-i Nurlari okumayı ön planas aldık. Bu hususta Üstadımızın ifadesi şöyle: ( Herkes benim davam daha güzeldir diyebilir, Fakat güzel yalınız benim davamdır demeye kimsenin hakki yoktur.)

Evet, şuurlu Müslüman, Peygamberimiz (a.s.m.) ın “Siz düşmanın silahıyla silahlanınız.” Sözüne aykırı hareket edemez. Nasıl ki maddi sahada düşmanlarımız kıtalar arası füzeyle savaşırken, biz yukarıda geçen Hadis-i Şerifi görmezlikten gelip, benim Peygamberim (a.s.m.) kılıçla savaşmıştır, ben de ona uyarak kılıçla savaşırım desek Allah’ın bu dünyadaki hikmet kanununa zıt hareket ettiğimiz için mağlup düşeceğimiz bellidir.
Aynen onun gibi, manevi sahada da, düşmanlar bizden aldıkları fen ve felsefeyi bize karşı silah yapıp imanımıza saldırdıkları bir zamanda, bir Müslüman, Bediüzzaman Hazretlerinin bu zamanın ihtiyacına cevap veren Risale-i Nur eserlerinden istifade etmezse, zarar edeceği bellidir. Bu eserler uluslararası ilim dünyası tarafından kabul gördüğü bir zamanda, Müslüman Türk te bu eserlerden istifade etmeye kendini mecbur hissedecek. Çünkü karşımıza dikilen ateist, “ben Allah’a inanmıyorum, sen de bana (ayeti keri,me-i kast ederek) O’nun Sözünü okuyorsun” Yanı: (Var olmayan adamın sözünü kimseye anlatmak gibi bir şey) Üniversitede ateist olan öyle diyeceğini bildiğimiz için, ona Ayet okuyamıyoruz. Ona, ancak fen bilgilerinden hazırlanan delillerle cevap vermek gerektiğini bilmek mecburiyetindeyiz. ( Ayeti kerime ve Hadisi şerif Müslümanlara okunur. Üstadın ifadesine göre: Bu sebepten asrın derdine göre bu güne kadar 350.000 cilt tefsir basılmış. Hocanın biri bana: Abdülkadir bey biliyormusunuz bana biri ne dedi? Ne dedi Hocam? Ben Allaha inanmiyorum dedi. Ben ona: Peki sen ona ne cevap verdin? Hoca ona: Nasıl inanmazsın, bak Allah Kur’ani Keriminde: KULHUVALLAHU EHAD ila ahir buyuriyor dedim diyor. Ben hocaya: Hocam sen ona İHLAS suresini okudun işi hallettinmi dedim. Peki ona ne diyeyim diyor? Ona Risale-i Nurdan cevap verecekdin dedim. O bana peki, Ona Nurların neresinden okuyayım? Ben yok öyle olmaz. Sen önce kendine okuyacan sonra öyleleri karşına çıktımı cevabiniş bilecen dedim.

İşte, bunun için Allah’ımız yirminci asrın hastalıklarını iyi keşfedip, Âyet ve Hadisleri, ana kaynak yaparak zamanın ihtiyacına cevap verebilecek 14 cilt Risale-i Nur Külliyatını yazabilecek Bediüzzaman gibi bir zatı bize göndermiş ve fenni delillerle iman hakikatlerini ispat etmiş. Biz de bu eserlerden istifade etmeye kendimizi mecbur hissediyoruz. Bunun için ben doğum yerimde büyük zatlardan aldığım bilgileri Risale-i Nurları anlamama bir hazırlık kabul ederek, yarım asırdan fazla Risale-i Nurlardan aldığım dersleri bilgilerimle birleştirerek vatandaşıma faydalı olmaya çalışıyorum. Bu yazıma ilaveten başımdan geçen bir hadiseyi de sine nskledeceğim:

Bildiğiniz gibi bu fakir Balkanlara hizmete gidiyorum. Tarih veremeyeceğim bir sefer oralara gidişimde: Doğum yerim olan Sırbistanın Preşova Belediyesinde bulunuyordum. Tanıdıklarımızdan birinin vefat haberini aldım. O esnada Hoca efendilerden biri bana: Başsağlığına gelirmisin gidelim? Evet gelirim deyince hemen gittik. Hernekadar orada yaşayanlardan daha önce üniversite bitirenler halk kısmının alt tabasına itibar etmiyorlardı, ama: Sırplarla Kosovadakilerin savaşından sonra yalınız 3 Belediye sırplar altına kalıp Kosovaya giremediklerinin, gariplik hisederek; Entelektual tabaka da alt tabanın ölüm ve dügünlerine iştirake kendilerini mecbur gördüklerinden, gittiğimiz cenaze merasimine bir kaçtane Prof. Okul Müdürü ve Belediye başkanıda vardı. (Anti parantez Bunuda unutmayalım ki Cenaze merasimlerinde çok iyi ders yapılabiliniyor.) Ben orada misafir olduğum için hocaların bana karşı hürmetlerinden, Konuçmayı bana bıraktılar. Ben başladım konuşmaya: İnsan nedir olüm nedir. Konuştuklarımı ispatlamak için Risale-i Nurlardan deliller getirerek konuşmam yarım saatten fazla sürdü. Proflar la müdürlerin yüzleri karardı Alt tabaka Müslümanlar bana karşı hepsi gülümsiyordu.Hatta belediye başkanı dayanamadı kalktı gitti. Biz daha bir müddet konuştuktan sdonra bizde o hoca ile kalktık. Çıktıktan sonra hoca bana ne yaptın o Proflar agızlarını açmadilar? Halbuki her hangi mecliste biz konuşurken, ağzımızı kapatıp bizi konuşturmazlar dedi. Hocaya dedim: Ben mecliste sizin gibi Ayet Hadis okumuyorum inkӑr edilmez deliller önlerine süriyorum. Risdalşe-i Nurlasrı tenkit eden bir hocaya demiştim, anlat bana Ateiste hangi Ayeti okursun? Cevap yok.

Abdülkadir Haktanır

www.NurNet.org

Sende yorum yazabilirsin