Muhyiddin-i Arabî ve Bediüzzaman’ın Yorumu

Bediüzzaman Muhyiddin-i Arabî’yi “harika-ı yı hakikat” ve “dahiye-i ilm-i esrar” olarak ifade veya tarif eder. Bediüzzaman onu bir kartal’a kendisini de bir sineğe benzetir. Ama ondan sonra gelen ifadelerinde farkını da ortaya koymaktan geri durmaz. “ Ben sinek dahi olsam o kartaldan daha yüksek uçabilirim”(9 Lem’a ) Daha yüksek uçmak daha farklı görmektir, yüksekten uçan daha yüksekten görür. Bu yüksek uçmasının nedeni olarak da “Nusus-ı Kur’an’iyeye istinaden bahse girişeceğim “der.

Nusus Kur’an ayetlerinin sarahati demektir. Kur’an ayetlerinin sarahati ona daha yüksekten uçma ve daha gerçekçi görme hassası kazandırmıştır. Bir velinin perspektifi ile bir Kur’an tilmizinin olaylara, eşyaya bakışı farklıdır. Kur’an semadan inmiştir, elbette onun ayetlerine göre bakan lahuti bir yüksek perspektiften görmektedir.

İNCEDEN İNCEYE MUNSİFANE İZAH

Dokuzuncu Lem’a bir eleştiri harikasıdır. Osmanlı âlimleri nakkad demişler eleştirmene, Nakkad ‘da altının ayarını iyiden iyiye ölçen demektir. Bediüzzaman da bir nakkaddır, burada Muhiddin-i Arabî’nin cevherini bir altın ayarı belirlemek gibi inceden inceye munsifane izah eder.
Eleştirilerinden biri “ Kardeşim bil ki Hazret-i Muhiddin aldatmaz fakat aldanır “ İkinci eleştirel yorumu “ Hadidir ama her kitabında muhdi olamıyor” “Gördüğü doğrudur, fakat hakikat değildir” Bu lem’adaki bahis özel bir bahisten Muhiddin-i Arabî’ye dönük genel eleştirel yorumlardır.

Daha sonra bahsi yukarıdaki çekirdek cümlelerden genişletir.”Vahdet ül vücud meşrebince eşyanın vücudunu hayal görüyor. O zat harika keşfiyatıyla ve müşahadatıyla ve mühim bir meşrep sahibi ve müstakil bir meslek ihtiyar ettiğinden bilmecburiye zayıf tevilatla, tekellüflü bir surette, bazı ayatı meşrebine meşhudatına tatbik ediyor, ayatın sarahatini incitiyor.

Sair risalelerde cadde-i müstakime-i Kur’an’iye ve minhac-ı kavim-i Ehl-i Sünnet beyan edilmiştir. O zat-ı kudsinin kendine mahsus bir makamı var, hem makbulindendir. Fakat mizansız keşfiyatında hudutları çiğnemiş ve cumhur-ı muhakkikine çok meselelerde muhalefet etmiş.

ELEŞTİRİLERDE DENGE VE ÖLÇÜ
Bu paragraf bir klasik olabilecek Bediüzzaman eleştirisinin miyarıdır, ölçüsüdür, kıyasıdır. Eleştiri dengedir,

Bediüzzaman hesap meydanında Allah’ın kulunun değerini belirlerken iyiliği ile kötülüğünü mizanında tartıp iyiliği ağır gelse- galibiyeti mağlubiyeti noktasında- o kulunu affedecektir, yolunda ifadelerde bulunur.

Bediüzzaman mutasavvıfları, muhaddisleri, ulemayı bahsin gereğine göre insan ve konuyu iyiden iyiye tartıp dengeledikten sonra yorum yapar. Mizaca dayalı, eleştiriler yapmaz.

Yukarıda iki yönlü eleştiri yapılmış, hem olumlu hem de olumsuz yönler nazara verilmiş, talebeleri böyle eleştiri yapıyor mu acaba, kimin adını ansan ilk akla gelen onun hakkında onu yıkmak için üretilmiş cümledir. Ona söylemediğinden ona söylemek istediğini söyler. Cadde-i müstakime-i Kur’an’iye, Kur’an’ın istikametli caddesi. O istikametli caddede yürümüyor demiyor, ama Kur’an’ın caddesinin istikametli olduğunu söylüyor. Sonra burada kavim kelimesini kullanıyor, minhac-ı kavm-i ehl-i Sünnet, ehl-i sünnet kavminin yolu, ehl-i sünnet yolunu bir kavim olarak ifade ediyor. Irka dayalı tasniflerin yersizliğini ifade ediyor. Ne yazık.

Daha sonraki cümleler de eleştirinin düalist karakterini yansıtır.

”İşte bu sır içindir ki o kadar yüksek ve harika bir kutup, bir ferid-i devran olduğu halde, kendine mahsus tarikatı gayet kısacık, Sadrettin-i Koneviye münhasır kalıyor gibidir, ve asarından istikametkarane istifade nadir oluyor. Hatta çok muhakkikin-i asfiya, o kıymettar asarını mütalaa etmeye revac göstermiyorlar, hatta bazıları men ediyorlar.” (Dokuzuncu Lema )

MÜHİM BİR SUAL VE ASFİYA MAKAMI

Bediüzzaman Dokuzuncu Lema’da bahsi genel yorumlarla inşa eder, On Sekizinci Mektupta ise ayrıntıya girer, ayrıntıdan hareket eder, Muhyiddin-i Arabi ve benzeri sofiyyunun eserlerini zikreder ve keşfiyatlarının hakikat derecesini sünnetin mizanlarına göre ortaya koyar.

”Fütuhat-ı Mekkiye sahibi Muhyiddin-i Arabi (Ks) ve İnsan-ı Kamil denilen meşhur bir kitabın sahibi Seyyid Abdülkerim (Ks) gibi evliya-yı meşhure, küre-i arzın tabakat-ı seb’asından ve Kaf Dağı arkasındaki arz-ı beyzadan ve Fütuhat’ta “ meşmeşiye “ dedikleri acaipden bahsediyorlar, “gördük” diyorlar. Acaba bunların dedikleri doğru mudur ?

Doğru ise hâlbuki bu yerlerin yerde yerleri yoktur. Hem coğrafya ve fen onların bu dediklerini kabul etmiyorlar.

Eğer doğru olmazsa bunlar nasıl veli olabilirler? Böyle hilaf-ı vaki ve hilaf-ı hak söyleyen nasıl ehl-i hakikat olabilir.

Elcevap; O n l a r ehl-i hak ve hakikattırlar, hem ehl-i velayet ve şuhuddurlar. Gördüklerini doğru görmüşler, fakat ihatasız olan halet-i şuhudda ve rüya gibi rüyetlerini tabirde verdikleri hükümlerinde hakları olmadığı için kısmen yanlıştır. Rüyadaki adam kendi rüyasını tabir edemediği gibi , o kısım ehl-i keşif ve şuhud dahi rüyetlerini o halde iken kendileri tabir edemezler. Onları tabir edecek , “asfiya “ denilen veraset-i nübüvvet muhakkikleridir. Elbette o kısım ehl-i şuhud dahi asfiya makamına çıktıkları zaman kitap ve sünnetin irşadıyla yanlışlarını anlarlar, tashih ederler, hem etmişler. “(Külliyat 1/ s 383)

TAASSUP VE İNKÂR NOKTALARI

Bediüzzaman konuyu açıklamak için iki arkadaştan birinin gördüğü rüyanın diğer arkadaşı tarafından hakikat yönünden yorumunu yapar. Bu zatların gördükleri rüyaların Kitap ve Sünnet’in mizanları ile tartılması ile hakikatın ortaya çıkacağını izah eder. Bediüzzaman ilimle dini kavgadan kurtardığı gibi ki bu kavga kitaplı dinlerin hepsinde önemli bir savaştır, bu yüzden nice insanlar canlarından olmuşlardır. Bediüzzaman yüze yakın ilmin verileri ile Kur’an’ın gösterdiği kâinat arasında uyumlar tespit etmiş, birilerini taassuptan diğerlerini de inkardan kurtarmıştır.

Bediüzzaman’ın ikinci eleştirel ve ayıklayıcı faaliyeti tasavvufun kalb coşkunluğu ile rüya ile gördüğü keşiflerle yine ilimler arasında kurduğu paralelliklerden baktığı bir tasavvuf tashihçisi ve sağlıklı yorumcusudur. Çok kabaca tasavvuf ve tahkik mesleğini karşılaştırmak yanlış bir şey bu bir kitap olacak kadar geniş ve çok insaflı kırıp dökmeyen bir eleştirel ve rafine bir yorum gerektirir.

KİTAP VE SÜNNETİN DÜSTURLARI

Bediüzzaman tasavvufun keşfi ile coğrafya ve astronominin bakışı arasında bağlantı kurarak yine tashih ve telif görevini ifa eder. “ Küre-i arzın tabakat-ı sebasına dair bazı ehl-i keşfin Kitap ve Sünnetin mizanıyla tartmadan beyan ettiği tasvirat , yalnız C o ğ r a f y a nokta-i nazarındaki maddi vaziyetten ibaret değildir.

Mesela, demişler “ Bir tabaka-i arz cin ve ifritlerindir. Binler sene genişliği var” Halbuki bir iki senede devredilen küremizde o acip tabakalar yerleşemez. Fakat alem-i mana ve alem-i misalde ve alem-i berzah ve ervahta küremizi bir çamın çekirdeği hükmünde farzetsek ondan temessül ve teşekkül eden misali şeceresi o çekirdeğe nisbeten koca bir çam ağacı kadar olduğundan, bir kısım ehl-i şuhud seyr-i ruhanilerinde arzın tabakalarından bazılarını alem-i misalde pek çok geniş görüyorlar, binler sene bir mesafe tuttuklarını görüyorlar. Gördükleri doğrudur. Fakat alem-i misal sureten alem-i maddiye benzediği için iki alemi memzuç görüyorlar, öyle tabir ediyorlar. Alem-i sahve (uyanık aleme) döndükleri vakit mizansız olduğu için meşhudatlarını aynen yazdıklarından hilaf-ı hakikat telakki ediliyor… Demek bütün ahval ve keşfiyatın ve ezvak ve müşahadetın mizanı Kitap ve Sünnettir. Ve mihenkleri Kitap ve Sünnet’in desatir-i kudsiyeleri ve asfiya-i muhakkikinin kavanin-i hadsiyeleridir. “( Külliyat 1/s 384)

PEYGAMBERLİK GÜNEŞİNİN YILDIZLARI: SAHABELER

Muhiddin-i Arabi ile ilgili kitaplarda o ve onun gibi düşünenler batın ilminden haberdar, diğerleri ise zahir ve kışır, yüzeysel yorumcular olarak yorumlanıyor ve Vahdet-i Vücud mesaili yüksek bir yere konuyor, diğerleri ise gereken itina ile yorumlanmıyor.

Bediüzzaman vahdet-i Vücud’u da tahlil eder. “ Vahdet-i vücut ise, bir meşrep ve bir hal ve bir nakıs mertebedir. Fakat zevkli ve neşeli olduğundan, seyr-i sülukta o mertebeye girdikleri vakit çoğu çıkmak istemiyorlar, orada kalıyorlar, en münteha mertebe zannediyorlar.”(Külliyat 1/ 384)

Vahdet-i vücut meşrebi , Dört Halife, Hamse-i Ali Aba, Sahabeler, Ehli Beytin İmamları , Dört İmam, Müçtehidin ve Tabiinde sarihan görülmüyor. Bediüzzaman bunları “Şems-i Risaletin yıldızları ve en karib vereseleri “ diye niteler.(Külliyat 1/3849

“Hiç kimsenin haddi değil daha ileri gidebilsin. Belki Cadde-i Kübra onlarındır” (aynı yer) der. Benzer bir ifade ile, “ Cadde-i Kübra elbette velayet –i Kübra sahipleri olan Sahabe ve asfiya ve Tabiin ve Eimme-i Ehl-i Beyt ve Eimme-i Müctehidinin caddesidir ki , doğrudan doğruya Kur’an’ın birinci tabaka şakirtleridir. “(aynı eser s 385)

UZUN TETKİKAT ÇOK YÜKSEK VE GENİŞ NAZAR GEREKLİ

Bütün farklılıklarına rağmen hakikat ehli Muhittin-i Arabi’yi kabullenmiştir, şayet onun mesleğinin ehli hakikat mesleğiyle farkı tam olarak açıklansaydı “onun için gayet büyük bir sukut, ağır bir hata olurdu” der Bediüzzaman. Ama aradaki farkın açıklanması da güç bir iştir, bunu de bildirir, kendisi o farkı tam hissetmiştir. “Hazret-i Muhyiddin’in meşrebiyle ehl-i tahkikin meşrebinin mabeynindeki esaslı fark ve onların mehazlarını göstermek, çok uzun tetkikata ve çok yüksek ve geniş nazarlara muhtaçtır.”(9 uncu Lem’a)

Çok uzun tetkikat, çok yüksek ve geniş nazarlı eleştiriler ancak bahsi netleştirebilir, demek ki Bediüzzaman yapılan eleştirilerin bu üç esastan mahrumiyetini ifade eder. Tedkikat, yüksek ve geniş nazar. Bu kimsenin ortaya koyamadığı farkı kendisi bir örnekle anlatır. Her konudaki eleştiride bunlar yoktur, tahkik etmeden, yüksek ve geniş nazarı olmadan yapılan eleştiriler, iddiacılıktan ve dedim dediden öteye gitmiyor.

SAHABELERİN DERECELERİ ÇOK YÜKSEK

Bediüzzaman, onun meşrebini ehl-i sünnetin mizanları ile değerlendirmekle birlikte, onu sahabeye yakın bir mevkide görür. Bir zaman kalbime geldi,

“Niçin Muhyiddin-i Arabî gibi hârika zâtlar Sahabelere yetişemiyorlar?”

Sonra, namaz içinde “Sübhanerabbiyelâlâ” derken, şu kelimenin mânâsı inkişaf etti, tam mânâsıyla değil, fakat bir parça hakikati göründü. Kalben dedim: “Keşke, birtek namaza bu kelime gibi muvaffak olsaydım, bir sene ibâdetten daha iyi idi.” Namazdan sonra anladım ki, o hâtıra ve o hal, Sahabelerin ibâdetteki derecelerine yetişilmediğine bir irşâddır.”(sözler 450)

Bediüzzaman İbni Arabî’nin ervahlar ile görüştüğünü nakleder. “Belki ciddî olarak ve ciddî bir maksad için Muhyiddin-i Arabî gibi zâtlar ki, istediği vakit ervâh ile görüşen “(Sözlers 355)Allah indinde o kadar büyük bir itibarı vardır ki Kâbe’de tavaf ederken ikinci asırdaki bir büyük veli ile görüşmüştür. Yani Allah kâinatta geçerli kanununu bozarak onu kimsenin iktidarı dâhilinde olmayan bir buluşmaya hazırlar.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın bastığı Füsus ül Hikem’in önsözünde , çevirmen Nuri Gençosman isabetli bir yorum yapar, şeyhin ifadelerinin anlaşılması hususunda, bu da Bediüzzaman’ı teyid eder. “Abdülkerim Kuşeyri’nin Risale-i Kuşeyri’si, Kaşani’nin Istılahat-ı Sufiyesi , Seyyid Şerif Cürcani’nin Kitab üt Tarifat’ı gibi öğretici mahiyette olan ana eserleri tedkik ve tetebbu etmeden Şeyh-i Ekber’in metinlerinden bir mana çıkarmak cidden imkansızdır”(Füsus ü l Hikem, MEB Yayını, s 10)

YAVUZ SULTAN SELİM VE İBN-İ ARABÎ

İbni Arabî’nin fikirleri İslam dünyasında ve batıda büyük reaksiyon yapmıştır, çevirmen buna da bir nebze işaret eder. “ Her havsalaya sığmayacak kadar ince derin olan meseleler Şeyh’i asırlarca hırpalamak isteyen bir zümreye fırsat ve silah vermiştir. Bu reaksiyonu Voltaire bile şu acı nükte ile ifade ediyor. “Müslümanlar içinde bir adam çıkmış, onu da kendilerinden saymıyorlar” ( Füsus ül Hikem, MEB yayını, s 13) Nuri Gençosman 43 Füsus ül Hikem şerhinin ismini ve müelliflerini verir.

İbni Arabi 10 kasım 1240’da bir Cuma gecesi yetmiş beş yaşında vefat etti. Gasil ve kefenleme işleri bittikten sonra kalabalık bir cemaatin katıldığı cenaze namazından sonra Zeki oğullarının Kasiyyun dağının eteğinde Salihiye köyündeki aile mezarlığında toprağa verildi. Fakat zamanla sahipsiz ve bakımsız kalan bu türbe harap olmaya yüz tutmuşken Mısır seferinden dönen Yavuz Sultan Selim 21 Ramazan 923 ‘de Şam’a gelmiş , İbn-i Arabi’nin türbesinin civarına bir cami yapılması emrini vermiştir. Bunun üzerine İbni Arabi’nin kabri üzerine bir türbe ve caminin kuzey tarafına bir tekke inşa edilmiş ve buraya büyük vakıflar yapılmıştı. Rivayete göre “Sin şine dahil olunca açığa çıkar kabr-i Muhiddin diyen İbni Arabi kabrinin Yavuz tarafından tamir edileceğini önceden haber vermiştir. (Prof. Dr Süleyman Uludağ, İbni Arabi s 57)

İbni Arabi’nin eserleri hakkında muhtelif rivayetler yapılmaktadır,”Süleyman Uludağ bunların dört yüz olduğunu kabul etmek icab eder” der.

İBN-İ ARABİYİ MÜDAFAA EDEN ÂLİMLER

Muhiddin-i Arabi üzerinde İslam dünyasının âlimleri ikiye ayrılmıştır, birileri yere göğe koymayıp büyük bir veli olduğunu söyler, diğer kısım ise onu adeta din dışı bir şahıs olarak anlatırlar. Yavuz Sultan Selim onun hakkındaki yorumlardan rahatsız olmuş onun savunulmasını iki âlime havale etmiştir. Bunlar, Şeyh Mekki Efendi ve Ahmet Neyli Efendi’dir. Eserin birinci babında “ulema ve meşayih-i kışri” denen âlimlerin ünlü şeyhi anlamadığını ifade eden yorumlar vardır. Burada birinci sınıf, İbn-i Arabi’yi eleştirenleri adem-i fehm ve ulema-yı kışri olarak yorumlamak sağlıklı değil. Bunlar Mekki Efendi ile Neyli Efendi’nin kitabında görüyoruz. ” İbni Arabî’nin aleyhinde olup onu anlayamayan, fikirlerini eleştiren ve çoğunluk itibariyle onun küfrüne inanan kimselerdir. Bunların çoğu zahir uleması denilen fıkıhçı ve selefi imamlarıdır. Bu zevat tarafından şeyhin eserlerine karşı reddiyeler yazılmış, fikirleri çürütülmeye çalışılmış ve bazen en kolay yol seçilerek onun küfrüne hükmedilmiştir. Bunlar, İbn-i Teymiye , İbn Kayyum el Cevziye , İbn-i Kesir , Burhanettin el Bıkai, Alaattin Buhari , Ali el Kari, İbrahim Halebi , Ebus Suud Efendi gibi alimlerdir. “(İbni Arabi Müdafaası, s 35)

Bu sayılan âlimleri Şeyhi korumak için suçlamak da doğru değil.

İBADETTE CİDDİYET

Tedbirat-i İlahiye isimli eserinde şeyhin insanı adeta tanrılaştıran yorumları eserin birçok yerinde görülür, bunun yanında etkileciyi bir tasavvufi-ilim amel değerlendirmeleri vardır. Abdesti anlatırken abdest alan kişinin hissetmesi gereken şeyleri sıralaması abdese bir derinlik verir. “ Abdest aldığın vakit hilaftan huruca sayet; ve abdesti tam al ki, o abdesti bir kimse namaz için alır ve itmam eder.

Ve harekâtından her bir harekete bed’de besmele çek!
Ve ellerini terk-i dünya ile yıka!
Ve zikir ve tilavet ile mazmaza et.
Ve revaih-i ilahiyenin şemiyle istinşak eyle !
Ve burnunu huzu ve tarh-ı kibir ile temizle .
Ve vechini haya ile ve kollarını dirseğine kadar tevekkül ile yıka!
Ve kulakların söz dinlemek ve onun en güzeline ittiba etmek için mesh et.
Ve ayaklarını kesb-i müşahade-yi ita için yıka! Badehu layıkı olduğu üzere Allah’ı Taalaya sena eyle.
Ve sana sünen-i Huda’yı vazıh kılan O’nun Resulü( Sallallahu Aleyhi Ve Sellem )üzerine salâvat getir.
Ve seccadende Rabb’inin huzurunda tahdit ve teşbih olmaksızın dur!
Ve vechin ile Kâbe’ye teveccühün gibi, kalbini O’na tevcih eyle
Ve tahkik eyle ki vücutta O’ndan gayri bir şey yoktur. Ve sen zarureten muhlis olursun “(Muhiddin-i Arabi, Tedbirat-ı İlahiye s 430)

BEDİÜZZAMAN ESER BAŞKA MÜESSİR BAŞKA DER

Diğer örnekleri almak istemedim, çünkü Şeyh’in cümleleri adeta insanı ilahlaştıran bir kudsiyet ile yorumlamaktadır, bu da Bediüzzaman’ın eser başka müessir başka, yansıma başka yansıyan başka yorumlarına terstir, Güneşin aynadaki yansıması güneş değildir, eser müessir değil onun zat, sıfat, esma, efal sıralamasına göre görünmesidir. Şeyh bu basamaklara riayet etmez. Öyle görmek ona şahsi bir coşku verir, ama şer’i değil.

Onun en meşhur eseri Füsus’ül Hikem de de bu yolda yorumlar çoktur. Onu sevenlerin yorumları anlaşılır hale getirmekten ziyade Şeyhi eleştirenleri zahir uleması gibi göstermesi onun yanlışlarına ortak yapmaktadır.

Bediüzzaman ise yanlışı tashih eder. “Mesela bir aynada güneş görünüyor. Şu ayna güneşin hem zarfı, hem mevsufudur. Yani güneş bir cihette onun içinde bulunur ve bir cihette aynayı ziynetlendirip parlak bir boyası, bir sıfatı olur. Eğer o ayna fotoğraf aynası ve güneşin misalini sabit bir surette kâğıda alıyor. Şu halde aynada görünen güneş fotoğrafın resim kâğıdındaki görünen mahiyeti, hem aynayı süslendirip sıfatı hükmüne geçtiği cihette hakiki güneşin gayrıdır. Güneş değil belki güneşin cilvesi başka bir vücuda girmesidir. Ayna içinde görünen güneşin vücudu ise hariçteki görünen güneşin aynı vücudu değilse de ona irtibatı ve ona işaret ettiği için onun aynı vücudu zannedilmiş.

HER MEVCUDUN MAHİYETİ BİR AYNADIR

İşte bu temsile binaen “aynadaki hakiki güneşten başka bir şey yoktur” denilmek ve aynayı zarf ve içindeki güneşin vücud-ı haricisi murat olmak cihetiyle denilebilir. Fakat aynanın sıfatı hükmüne geçmiş münbasit aksi ve fotoğraf kâğıdına intikal eden resim cihetiyle güneştir denilse, hatadır. “Güneşten başka içinde başka bir şey yoktur “demek hatadır. Çünkü aynanın parlak yüzündeki akis ve arkasında teşekkül eden resim var. Bunların da ayrı ayrı birer vücudu var. Çendan o vücutlar güneşin cilvesindendir, fakat güneş değiller. İnsanın zihni, hayali, bu ayna misaline benzer. Şöyle ki ,

İnsanın ayine-i fikrindeki malumatın dahi iki veçhi var. Bir vecihle ilimdir, bir vecihle malumdur. Eğer zihni o maluma zarf saysak o vakit o malum mevcut, zihni bir malum olur. Vücudu ayrı bir şeydir. Eğer zihni o şeyin husulüyle mevsuf saysak zihne sıfat olur, o şey o vakit ilim olur; bir vücud-ı haricisi vardır. O malumun vücut ve cevheri dahi olsa, bununki arazi bir vücud-ı haricisi olur.

İşte bu iki temsile göre kâinat bir aynadır. Her mevcudun mahiyeti dahi birer aynadır. Kudret- i Ezeliye ile icad-ı ilahiye maruzdurlar. Her bir mevcut bir cihette Şems-i Ezeli’nin bir isminin bir nevi aynası olup bir nakşını gösterir. Hazret-i Muhittin meşrebinde olanlar yalnız aynalık ve zarfiyet cihetinde ve aynadaki vücud-ı misali nefiy noktasında ve akis aynı münakis olmak üzere keşfedip başka mertebeyi düşünmeyerek “Lamevcuda illa hu “ diyerek yanlış etmişler. “Hakaik ü’l eşya sabitetün “ kaide-i esasiyeyi inkâr etmek derecesine düşmüşler.

Amma ehl-i hakikat ise veraset-i nübüvvet sırrıyla ve Kur’an’ın kat’i ifadatıyla görmüşler ki ayine-i mevcudatta kudret ve irade-i ilahiye ile vücut bulan nakışlar onun eserleridir “Heme ezost”tur(Her şey ondandır); Heme ost değil(Her şey o değil ki la mevcude illa hu desin”. Eşyanın bir vücudu vardır ve o vücut bir derece sabittir. Çendan o vücud vücud-ı Vacibe nisbeten vehmi ve hayali hükmünde zayıftır, fakat Kedir-i Ezeli’nin icad ve irade ve kudretiyle vardır.

Esma-i İlahiyeden Hallak, Rezzak gibi isimlerin mazharları vehmi ve hayali şeyler olamaz. Madem o esma hakikatlidirler. Elbette mazharlarının da hakikat-ı hariciyeleri vardır. “(9 Lema )

Bediüzzaman’ın burada kullandığı örnekler, Şeyhin sözlerini zikretmeden onlara göndermede bulunur, çünkü onun eğitim anlayışı yanlış örneğin zihindeki yaralayan tesirini bildiği için onu zikretmemektir.

KİTAP VE SÜNNET VE HAKİKAT EHLİ

Şeyhi koruyanların tamamı medrese ehlini ilm-i zahir ve kışır uleması ve ilm-i batından habersiz göstermeleri, kitaba, sünnete uymayan yorumları tashih için gayret yerine sadece itiraz edenleri suçlamaları manidardır. Ayrıca Bediüzzaman’ın yorumları bu konudaki en ideal ve hakikat ehlinin, kitab ve sünnetin hakkını verdiği halde gerek bizde gerek başka ülkelerde yapılan yorumlarda onun bu isabetli yorumlarını âlim dediğimiz zatların görmemesi gariptir.

Pencereler risalesinin başında âlemin yaratılışını anlatır.

Âlem altı günde yaratılmış, o ağacın esasatını hikmetinin düsturları ve ezeli ilminin kanunları ile ortaya koymuş. Mahlûkatın her taifesini düzenlemiş, semayı yıldızlarla zemini çiçeklerle süslemiş, esmalarını tecelli ettirmiştir. Sonra her menzilden, her tabakadan, her âlemden, her taifeden, her fertten, her şeyden kendini gösterecek, yani vücudunu ve vahdetini bildirecek pencereler açmış.

Allah kendi sanatını görüp, seyretmesi için kullarına pencereler açtığı gibi, asıl büyük tevhid penceresini Resulullah açmıştır.

”Tevhidin konuşan bir delili olan Zat-ı Ahmediye Aleyhissalatüvesselam risalet ve velayet cenahları ile, yani kendinden evvel bütün enbiyanın tevatürle icmalarını ve ondan sonraki bütün evliyanın ve asfiyanın icmakarane tevatürlerini tazammun eden bir kuvvetle, bütün hayatında, bütün kuvvetiyle vahdaniyeti gösterip ilan etmiş ve âlem-i İslamiyet gibi geniş, parlak, n u r a n i b i r p e n c e r e y i marifetullaha açmıştır” (Külliyat s 1/ 317)

ÂLEM-İ İSLAM PENCERESİ

İnsanlar âleme açılan pencerelerin olmadığı dönemlerde sağlıklı düşünememişler, penceresi olmayan bir evde insanın bunaldığı gibi onlar da kâinat içinde bunalmış, olmadık şeyler yapmışlardır. Nasıl ki Resulullah a l e m i is l a m i y e t p e n c e r e s i n i açmış o zaman bütün insanlar o pencerelerden gördükleri kadar Allah’ı tanıma ilmini okumuşlar.

Onlardan biri Bediüzzaman’dır, özellikle gözlem pencerelerinden oluşan bir dünya kurmuştur.

Biri de Muhittin-i Arabi’dir. Bu zatlar öyle bakmışlar ki onların bakıp gördükleri diğer sıradan insanları da etkilemiştir.”İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbani, Muhyiddin-i Arabi, Abdülkadir Geylani, gibi milyonlar muhakkikin-ı asfiya ve sıddıkin o pencereden bakıyorlar, başkalarına da gösteriyorlar.”(aynı eser ) Bu gibi zatlar ve özellikle Bediüzzaman p e n c e r e l e r a ç a n adamdırlar, insanlığı penceresiz bir kainatta bunalımdan kurtaran bu şahıslardır. Ama onların hepsi Fahr-i Kâinatın gözünden gördüğü pencerelerden âleme bakarlar. İlk pencere inşacısı O ‘dur. ‘

MANEVİ GÜNEŞ: PEYGAMBERİMİZ (A.S.V.)

Bediüzzaman Âlem-i İslamiyet penceresini peygamberimizin açtığını ve İslamın önemli şahısları o pencereden hakikatı gördüklerini söylediği gibi, başka bir değerlendirmesinde Peygamberimizi güneş, yine aynı zatları bunlar arasında Muhyiddin-i Arabi de o güneşten istifade etmişler ve insanlığı aydınlatmışlardır. !“

Bütün bu asırlar o Asr-ı Saadetin güneşinden Ebû Hânife, Şâfiî, Ebû Yezid, Cüneyd-i Bağdadî, Abdülkadir-i Geylânî, İmam-ı Gazalî, Muhyiddin-i Arabî, Ebû Hasen-i Şâzelî, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbânî (radiyallâhü anhüm ecmaîn) gibi binlerce nurânî ziyâdar yıldızlar ayrılıp âlem-i beşeri tenvir etmişlerdir”(Mesnevi s 28)

Prof. Dr. Himmet Uç

Kaynaklar

Bediüzzaman Said Nursi , Külliyat 1,Nesilİ,stanbul 2002

İbn ü l Arabi ,Füsus ül Hikem(çeviren Ekrem Demirli) kabalcı, İstanbul,Eylül 2008

İbn ül Arabi , Fusüs ül Hikem, MEB çevirisi(Nuri Gençosman)

İbn ül Arabi , Tedbirat-ı İlahiye, İz Yayıncılık,İstanbul 1992

Sarp, Erk , Ulaş, Felsefe Lügati , Bilim ve Sanat.Ankara 2002

Süleyman Uludağ, İbn Arabi, TDVY,Ankara 1995

Şeyh Mekki Efendi , Ahmet Neyli Efendi, İbni Arabi Müdafaası,Gelenek, İstanbul 2004

3 tane yorum yapılmış

  1. seyithan dedi ki:

    bu yazıyı ancak bediüzzaman ve muhyiddin-i arabi gibi zatlar alkışlar.benim gibi ilmi nakıs şahısların haddi değil…ALLAH razı olsun

  2. Hamdi murat Değerli dedi ki:

    Maaşallah,Barakallah..

  3. eymen akca dedi ki:

    Gayet güzel, derli-toplu bir çalışma olmuş. Allah bereketli ve daim eylesin. Âmin.

Sende yorum yazabilirsin