Nimetleri Vereni Bilmeli, O’na (cc) Şükretmeliyiz

Her nefeste büyük rızıklarla nimetleniyoruz. Görmek, duymak, akıl sahibi olmak, hissetmek, yiyip içebilmek, konuşabilmek paha biçilemez nimetlerden. Denizdeki balıkların denizi fark etmemesi gibi pek çok insan, içinde yüzdüğü nimetlerin farkında değil. Bir Müslüman’a yakışan ise sahip olduğu nimetleri fark edip başta bu nimetleri vereni hatırlayarak O’na (cc) şükretmek. Nimetleri birer emanet olarak kabul edip onları titizlikle korumak.

Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi (KSÜ) İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İdris Şengül, nimetlerden ancak nimetlerin sahibinin emir ve yasakları, öğütleri çerçevesinde faydalanılabileceğini söylüyor.

İnsanın nimet karşısındaki konumunun ve sorumluluğunun ne olduğu konusunu, iki temel gerçekten hareketle ele alıp değerlendirmemiz gerekir. Biri nimetin, ihsan ve ikramın asıl sahibi ve yaratıcısı olan Allah Teâlâ’nın ulûhiyetini, yaratıcılığını ve Rabb’lığını ilgilendiren hakikatlerle alakalı gerçeklerdir. Diğeri de; insanın farklı yaratılış özellikleri, istidatları, ilim ve idrak ile alakalı harika donanımı sebebiyle, varlık içinde başka hiçbir yaratığa verilmemiş üstün konumu çerçevesinde uhdesine verilen teklife, emanete, hilafete yani Yüce Allah’a karşı sorumlu oluşuna yakışır en ideal bir tavrın sergilenmesi ve ortaya konmasıyla ilgili hakikatlerdir. Şüphesiz insan Ahsen-i Takvîm’de yaratılmış mümtaz bir varlıktır. Bu farklı konum ve sorumluluğu sebebiyledir ki, yoktan var edilişinden başlayarak sayılamayacak derecede sayısız nimetlerle donatılması karşısında bütün bu nimetlerin sahibini tanıması, bilmesi ve ulûhiyette başka hiçbir varlığı ona eş koşmaması gerekmektedir. Aksi takdirde Kur’ân’ın ifadesiyle insan, insanlığını kaybedecek, aşağıların en aşağısı mertebeye hak kazanacaktır. Tabiatıyla insan için bu düşüş, varlık ve imkân sahası içinde daha büyüğü ve kötüsü olmayan ve olmayacak olan bir düşüş olacaktır.

Nimet karşılığında insandan ne isteniliyor?

Nimetler karşısında her şeyden önce insandan istenilen şey, nimetin sahibini bilmek, tanımak ve O’na (cc) karşı layık olduğu şekilde samimi kulluk tavrını sergilemektir. Marifetullah merkezli kulluk bilinci içinde gerek fert olarak gerekse toplumlar, milletler olarak insanın yaratılış gayesine uygun bir hayatı gerçekleştirmektir. Söz konusu ideal hayatı gerçekleştirirken de ölçüsü yine nimetlerin sahibi olan, yaratan ve dolayısıyla en iyi bilen Allah’ın en son mesajı Kur’ân-ı Kerîm ve Kur’ân’ı bizzat yaşayan Hz. Peygamber (sas)’in sünnet-i seniyyesi olmalıdır.

Verilen nimetlerin ne kadar farkındayız?

İsa aleyhisselam bir ağacın altında dua eden birini gördü. Dikkatlice baktığında adamın ayakları sakat bir kötürüm olduğunu anladı. İki gözü de görmüyordu. Vücudunda ise bars hastalığı olduğu anlaşılıyordu. Ama adam bütün bunlara rağmen ellerini kaldırmış şöyle dua ediyordu:

  • Ey nice zenginlere vermediği nimeti bana ikram eden Rabb’im! Sana ağaçların yaprakları sayısınca şükürler olsun!

Hazreti İsa kötürüm adama yaklaştı:

Ayağın yürümüyor, gözün görmüyor. Bedenin de sıhhatli görünmüyor. Buna rağmen çoğu zenginlere verilmeyen nimetlerin sana verildiğini düşünmekte, bunun için de büyük bir mutlulukla şükretmektesin. Hangi nimettir nice zenginlere verilmediği halde sana verilen? Kapalı gözleriyle sesin geldiği yana yönelerek dedi ki:

Efendi! Allah bana öyle bir kalp vermiş ki, o kalple O’nu tanıyorum. Öyle de bir dil vermiş ki, o dille de O’na şükrediyorum. Halbuki, dünyanın serveti elinde olan nice zenginler var ki, kalbinde O’nu tanıma sevinci, dilinde de O’na şükretme mutluluğu yoktur. Ama gel gör ki, ayakları topal, gözleri kör, bedeninde hastalıklar bulunan bu kötürüm adama Rabb’im, bu sevgiyi ihsan eylemiş, bu nimetin farkına varma tefekkürünü lütfeylemiş. Bunu düşününce kendimi tutamıyor da:

 Nice zenginlere vermediği nimeti bana veren Rabb’ime ağaçların yaprakları sayısınca şükürler olsun! diye sevinç duaları etmekten kendimi alamıyorum. İsa aleyhisselam:

Ver şu elini öyle ise! diyerek adamın elinden tutar, görmeyen gözlerinden öper.

Peygamber’in dudaklarının değdiği gözler açılır. Karşısındakinin İsa aleyhisselam olduğunu görünce heyecanlanan adam:

Sen şu ölüleri dirilten, hastalara şifalar bahşeden mucizelerin sahibi peygamber değil misin? der.

Belli olmuyor mu? deyince:

Gözlerimden belli oluyor da ayaklarımdan henüz belli değil, der. Tebessüm eden Hz. İsa:

Sen hele bir ayağa kalkmayı dene! deyince, silkinen kötürüm adam dimdik ayağa kalkar. Ayakları üzerine dikilebildiğini anlayınca söylediği ilk sözü şu olur:

Ey Allah’ın Nebisi, sendeki bu mucizeler de O’ndan değil mi? Öyle ise izin ver de geç kalmayayım, O’na bir şükredeyim, diyerek başını secdeye koyarak der ki:

Rabb’im! Seni tanıyan bir kalple, şükreden bir dil nimetinin şükrünü yapmaktan acizken, şimdi gören bir çift gözle, yürüyen iki de ayak lütfettin. Artık bilemiyorum nasıl ödeyeceğim bu nimetlerin karşılığını?.

Halk, gösterdiği bu mucizelerden dolayı İsa aleyhisselamın elini öpmek ister. Ama Allah’ın Nebisi işaret eder: Benim değil, şu secdedeki kötürüm adamın elini öpün!..

Zeynep Kaçmaz / Zaman Gazetesi

Sende yorum yazabilirsin