O Bahçe…

1955 yılında ben ve arkadaşlarım maaşa geçince, esnaflar, tüccarlar hemen bizimle meşgul olmaya başladı. Arkadaşlar dükkâna girince, ilgi alaka göstererek onlara, gelirlerinin üzerinde fiyatlara, senetle mal satarlardı.

Ev alanlar, mobilya alanlar, elbise alanlar… Onlara, “Almayın!” derdim. “Hanım küsüyor” derlerdi. “Falan kişilerde var, bizde neden olmasın?” diyormuş hanımlar. Böyle başladılar geçinememeye… Adam senetle alıyor, ödeyemiyor, bu sefer de icra geliyor.

1969’da, gazetedeki yazıları yazan Hekimoğlu İsmail’in ben olduğumu tespit ettiler. Kapıya bir heyet geldi. Evde arama yapacaklarını söylediler. “Hemen bize misafir odasını göster!” Evin durumu şöyle: Buzdolabı, çamaşır makinesi, büfe, halı… Bunların hiçbiri yok. Sade bir ev. Ortada en ucuzundan tahta sandalyeler ve tahta masa, yerde kilim, birkaç sedir…. İçlerinden biri dedi ki: “Bir yazarın evi böyle olamaz! Bu adam yazar falan değil. Gidelim!

Eşyamın azlığı çok faydalı oluyordu. Mesela sık sık beni sürgün ediyorlardı. Hatta hanım oturur ağlardı, bıktım taşınmaktan diye. Her tayinde bize harcırah veriyorlardı. Diyelim ki 150 lira maaş alıyorum: 100 lira da harcırah veriyorlardı. Eşyaları sandığa, hurca doldururdum, trene atlar giderdim. Harcırah bize kalırdı. Bu sebepten tayin olmak benim için bir zahmet değildi. Sürgün edilmekten de korkmazdım. Böyle olunca dinî çalışmalarımı kim önleyebilir? 5. Şua’da diyor ki: “Deccal, israfı teşvik eder. Onun tuzağına düşenler maddeten ve manen kötü durumlara düşer.

Sosyal hayatın en tehlikeli halini yani israfı, dindarlar da teşvik etmeye başladı. Araba aldılar, benzin parasını arkadaşlarından istediler, dostluklar bozuldu. Mobilyaları yenilemek için borçlara girdiler, ödeyemediler işleri bozuldu….

Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir; gittikçe artıyor yalnızlığımız

O haller içinde eşim de beni bırakıp gidebilirdi. Amma gitmedi. 1960’lı yıllarda dindar olmanın bedeli şuydu: Eşim gidebilir, işten atılabilirim, maaş alamam, emeklilik yanar… Bedeli buydu dindar olmanın. Amma şimdi düşünüyorum, ne güzel günlerdi… Hayalen her şeyimi kaybettiğime inanıyordum. Sadece Allah’a imanım kalmıştı. Nasıl ki çocuk başını annesinin göğsüne yaslar, onun kucağında uyursa ben de Esmaü’l Hüsna’ya başımı dayamış, öylece kendimden geçmiştim.

Zamanla gördüm ki eşyaları mükemmel olan, güzel bir hanıma sahip, mesut olan kimselerin de başına öyle felaketler geldi ki, onlar dünyaya geldiklerine adeta pişman oldular. Hayatları allak bullak oldu. Ya hanımlarından yahut evlatlarından hayır görmediler.

İslam’ın derdini kendisine dert edinip o yolda çile çekenlere, Allah bir başka dert vermedi, Elhamdülillah. Üniversite tahsilim yok, aileden gelen bir zenginliğim yok, ticari tecrübem yok. Dünyanın en basit bir insanıyken, Allah her şeyi verdi bana…

Sonra ihtiyarladım. Bir köyde bir bahçe aldım. Çok hoşuma gitti. O bahçede çalışacağım, yorulacağım, dinleneceğim, gölgesinde oturup meyvelerini yiyeceğim diye düşünürken, kader “hayır” dedi. Beni felç etti. Şimdi o bahçeye gitsem de elimi uzatıp bir tek meyveyi koparamıyorum… Bir gün oturup, hemen şehre dönüyorum. Anladım ki benim hakkım o bahçe değil. Benim hakkım şehre dönüp Müslümanlara faydalı olacak yazılar yazmak… Hastalığım artsa, yataktan kalkamaz olsam, yine yapacağım iş budur…

O yemyeşil bahçeden Cağaloğlu’nun yokuşuna attı kader. Çok şükür…

Hekimoğlu İsmail / Zaman Gazetesi

1 tane yorum yapılmış

  1. Nabi dedi ki:

    Her dönemde dindar olmanın, davayı omuzlamanın ağır bedelleri olmuş. Ne mutlu hakikati basiretine çakıp ehl-i imanın saadet-i ebediyesine çalışabilenlere..
    Aziz ağabey, siz maddeten felçli azalarınızla, biz manen felçlilere şifaya vesile oluyorsunuz. Allah ebeden razı olsun.

Sende yorum yazabilirsin