Ölüme Nasıl Hazırlanılır?

Allah Teâlâ hikmetli kitabı Kur’an-ı Kerim’de,

“O ki hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır…”(Mülk, 67/2)

buyurarak hikmeti gereğince, kudreti ile, dünya hayatında ölümü icat ettiğini, yarattığını bildirmektedir. Bundan, dünya hayatının da ölümün de hikmetli olduğu; abes ve gayesiz olarak meydana gelmediği anlaşılmaktadır. Dünya teklif ve amel; ahiret ise hesap ve mükafat yeridir. Din böyle demekte, akıl buna hükmetmekte, müminler de buna böyle inanmaktadırlar.

Ölümün hikmeti insanın imtihanında gizlidir. İnsan, iyi ya da kötü her işlediği şeyin karşılığın görecektir. Ancak bu, burada değil de ahiret aleminde olacaktır. Kur’an-ı Kerim’de yer alan bu açıklamaya göre, Allah açısından ölümün bir gayesi vardır. Ancak bu şuurdan uzak yaşayan insan Ona kavuşmaktan korkmakta, kendi çevresindeki insanların ölmeleri ile ürpermekte ve feryat etmektedir.

Aslında ölümün insanı korkutmasının altında yatan gerçek sebep, ölümün mahiyetinin bilinmemesi, insanın emellerini gerçekleştirmeye imkân vermemesi ve onu sevdiklerinden ayırmasıdır. Bütün semavi dinler insanı bu sıkıntılı durumdan kurtarmak için “öldükten sonra dirilmeye iman” düşüncesiyle gelmiş ve bunda ittifak etmişlerdir. Hatta peygamberlerin daveti, Allah’a imandan sonra ahirete imana ve onun için hazırlık yapmaya olmuştur.

Dirilten ve öldürenin kendisi olduğunu belirten Cenab-ı Hak, ölümün belli bir süre ile yazılı olduğunu ve herkesin ölümünün Onun iznine bağlı olduğunu bildirmektedir. Hiç kimse abes olarak, boş yere yaratılmadığı gibi kimse ölümden kaçamayacaktır. Allah (c.c.) bunu,

“(Habibim) sen de öleceksin, onlar da ölecekler.”(Zümer, 39/30)

şeklinde ifade eder. Ölüm karşısında müsavi olan insanlar hiçbir adaletsizliğe uğramadan “zerre kadar hayır yapmışlarsa onu, zerre kadar şer yapmışlarsa onu(n karşılığını) göreceklerdir.”(Zilzal, 99/7, 8)

Gazâlî’ye göre, ölüm karşısında insanlar dört gruba ayrılır:

1. Hayatın fânî ve geçici olduğunun farkına varamamış; hayatı dünyevî zevklerden ibaret görenler. Bunlara göre ölüm, zevk ve safanın sona ermesi, korkulan âkıbetin başa gelmesi demektir.

“De ki, kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır…”(Cuma, 62/8)

âyeti bunların durumunu anlatır.

2. Yaptıklarının âkıbetini bilen ve tövbe edip kulluk yoluna yönelmeye çalışanlar.Bunlar için de ölüm istenmeyen ve hoşa gitmeyen bir hadisedir. Çünkü henüz hazır değildirler. Ölümün aniden onları yakalama tehlikesi vardır. Bunlar Allah’a kavuşmak isterler, ancak ölümün gecikmesini dilerler.

3. Allah’ı bilen ve O’na aşk ile bağlı olanlar. Bunlar Allah’a kavuşmak için can atarlar ve ölümün gecikmesinden şikayet ederler.

4. İşi Allah’a havale edenler. Bunlara göre O, neyi murâd ederse, istenmeye ve sevilmeye layık olan O’dur.

Kula düşen, ölümü unutmamak, ona hazırlık yapmak ve Allah’ın rahmetinden ümitli olmaktır. Şartlar ne kadar ağır olursa olsun, ölümü temennî etmek doğru değildir.

Ölümün hakikati tehdit ve korkutma değil, ebedi ve daimi bir hayatın mukaddimesi olduğuna göre göre ondan korkmaya gerek yoktur. Hatta her yönüyle nimet olan ahiret saadetine ulaşmak ancak ölüm vasıtasıyla olduğuna göre, bizim için ölüm bir nimettir. Çünkü kendisi vasıtasıyla nimete ulaşılan sebep de nimettir.

Her insan, kendisi için takdir buyurulan vakit dolduğunda, içinde bulunduğu şu fâni ve zâil dünya hayatından, asıl yurdu olan ahirete intikâl edecektir. Peygamberler de dahil olmak üzere hiçbir varlık, bu takdirin dışına çıkabilmiş değildir. Kur’an-ı Kerim’de de

“Her nefis ölümü tadıcıdır.”

“De ki: Sizin hakikaten kaçıp durduğunuz ölüm (yok mu?) o, size elbette gelip çatıcıdır. Sonra (hepiniz) gizliyi de âşikârı da bilen (Allah)’a döndürüleceksiniz de O, size yaptıklarınızı haber verecektir.”

“Nerede olursanız olun, velev tahkim edilmiş yüksek kalelerde bulunun, ölüm size çatıp yetişicidir.” ve

“… Her ümmetin bir süresi vardır. Süreleri gelince ne bir an geri kalırlar, ne de ileri giderler.”

buyurularak ölümden kurtulmanın mümkün olmadığı ifade edilmektedir.

Hakikat bu olduğu hâlde çokları, ölümü unutarak hiç ölmeyecekmişçesine bu dünyaya sarılmaktadırlar. Hâlbuki ölümü hatırlamak, bir hadis-i şerifte de beyan edildiği üzere lezzetleri yok eder ve böylelikle dünyaya olan muhabbeti, ahirete olan iştiyaka dönüştürür. Her Müslüman’ın, fırsat elde iken vakit kaybetmeden geleceği kesin olan ebedî dünyası için, bu dünyada şimdiden hazırlık yapması gerekir. Nitekim bununla ilgili olarak Allah Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

“… Azıklanın. Muhakkak ki, azığın en hayırlısı takvadır. Ey kâmil akıl sahipleri benden korkun.”(Bakara, 2/197)

İnsan, ahirette dünyada ektiğini biçecek, işlediklerini karşısında görecektir. Burada nefislerine uyup keyiflerince yaşayan ve hazırlıklarını yapmayanların hâlini Kur’an-ı Kerim şöyle tasvir eder:

“Nihayet onlardan her birine ölüm gelip çatınca (tekrar tekrar) şöyle diyeceklerdir:

‘Rabbim, beni (dünyaya) geri gönder, tâ ki ben zâyi ettiğim (ömrüm) mukabilinde iyi amel (ve hareket) de bulunayım.’

Hayır hayır onun söylediği bu söz (hakikatte) boş laftan ibarettir. Önlerinde ise diriltip kaldırılacakları güne kadar (kalmalarına mani) bir engel vardır.”(Mü’minûn, 23/99, 100)

Hiç kimsenin öleceği zaman belli değildir. Dolayısıyla hayatlarını şuurlu ve her an ölüme hazırlıklı yaşayanlar olduğu gibi, yer yer gaflete düşenler de vardır.

Farz olan ibadetleri yapmak ve günahlardan sakınmakla ölüme hazırlıklı olmak gerekir…


Sorularla İslamiyet

Sende yorum yazabilirsin