Övülmeyi sevmeyi istemek kalbî bir hastalıktır

İnsanın gönül dünyasını yavaş yavaş harap eden, manevi melekelerini birer birer öldüren hastalıklardan biri de övülmeyi sevmek ve her fırsatta methedilmeyi istemektir.

Hep üstün sıfatlarla anılmak, medh ü senâlarla yâd edilmek ve sürekli iyilikler, meziyetler ve başarılarla nazara verilmek arzusu, tedavisi zor bir kalb marazıdır. Müminler arasında da hakkında methiyeler yazılmasını ve övgüler sıralanmasını dileyen insanlar olabilir; fakat, kibir, gurur ve bencillikten kaynaklanan methedilme isteği daha çok müşriklerde ve münafıklarda görülen bir ruh hastalığıdır.

İmanın tadını alamamış kimseler, sadece yaptıklarıyla ve sahip oldukları bir kısım vasıflarla değil, yapmadıkları işlerle ve hiçbir katkıda bulunmadıkları başarılarla da övülmeyi, hiç layık olmadıkları güzel sıfatlarla da vasfedilmeyi arzularlar. Nitekim, Kur’an-ı Kerim böylelerini bekleyen acı sonu hatırlatma sadedinde -meâlen- şöyle buyurmuştur: “Zannetme ki, yaptıklarından ötürü sevinip şımaran, yapmadıkları işlerden dolayı da övülmek isteyen kimseler -evet, sanma ki onlar- azaptan yakayı kurtaracaklar! Onlara hem de can yakıcı bir azap vardır.” (Âl-i İmran, 3/188)

Tefsircilere göre, bu ayet-i kerimeyle o zamanki Ehl-i kitap bilginleri ve münafıklar kastedilmektedir. Zira, bu ayetin sebeb-i nüzulüyle alakalı olarak şu iki hadise rivayet edilmektedir:

Resûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) bir defasında Ehl-i Kitab’ın önde gelenlerine kendi dinleriyle alakalı bir hususu sormuştu. Onlar, hakikatin bilinmesini kendi aleyhlerinde saydıklarından gerçeği gizleyip yalan yanlış bazı şeyler söylemişlerdi. Yaptıkları bu iş çok hoşlarına gitmişti; üstelik verdikleri bu yanlış bilgiden ötürü bir de teşekkür beklemişlerdi. Söz konusu beyan-ı ilahî işte o sözde alimlerin içyüzlerini ortaya koymaktadır.

Diğer taraftan, Allah Resûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ) cihada çıktığında bazı münafıklar değişik bahanelerle Müslümanlardan ayrılır ve geride kalırlardı. Şayet Müslümanlar yenilecek olurlarsa, onlar savaşa katılmadıkları için çok sevinir, insanlar arasında kibirle, gururla dolaşır ve akıllılık, ileri görüşlülük taslarlardı. Eğer, müminler galip gelip ganimetler elde ederek dönerlerse, o zaman da geride durarak orada yapılması gereken işleri üzerine aldıklarını, ayrı kalmış olsalar bile kalblerinin hep cihad meydanında, arkadaşlarının yanında bulunduğunu ve dualarıyla onları desteklediklerini iddia edip zaferden kendilerine de pay çıkarır ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi, takdir edilmeyi, mükafat görmeyi beklerlerdi. İşte, ayet-i kerime yaptıklarından ötürü sevinip şımaran ve yapmadıkları işlerden dolayı bile övülmekten hoşlanan bu münafıkları açığa vurmaktadır.

Peygamberâne tevazu

Oysa, hakiki müminin en belirgin özelliği tevazu ve mahviyettir. İnanan bir insan Hak karşısında gerçek yerinin şuurundadır ve kendini insanlardan bir insan veya varlığın herhangi bir parçası kabul eder. O, kendinde zâtî hiçbir kıymet görmez; hatta ilahî inâyetle fevkalâde bir muameleye tâbi tutulmazsa halkın en şerlisi derekesine düşeceğinden korkar. Dolayısıyla da, methedilmekten hiç hoşlanmaz, övülmekten memnun olmaz. Birisi ona ithafen Firdevsî’nin destanı gibi bir destan yazsa ya da okusa, onu bile duymazlıktan gelir veya hiç üzerine almaz. Benlik hesabına içinde beliren büyük-küçük her çeşit dahilî kıpırdanışa karşı hemen harekete geçip onu olduğu yerde boğma çabası gösterir. Hele lehte de olsa mübalağalı sözleri hiç sevmez; onları büyük birer iddia ve zımnî yalan kabul eder.

Takdir, tebcil ve övgüler karşısında mümince tavır mahviyettir; “Allah’ım hakkımda söylenen bu sözleri dua olarak kabul buyur; bunları benim için gurur ve kibir sebebi kılma ve beni nefsimle baş başa bırakıp ayağımı kaydırma!” diyerek hemen bütün medh ü senâların asıl sahibi Mevlâ-yı Müteal’e sığınmaktır. Evet, takdir beklememek ve övülmeyi hiç istememek bir seviye meselesidir; bazı müminler de yer yer ve zaman zaman yaptıkları ameller ile başkalarının takdirlerini bekleyebilirler. Ne var ki, medh ü senâlar karşısında kalb balansını ayarlayabilme gayretinde olmak bütün müminler için bir vazifedir. Aksi halde, insan nefsine uyar ve kendini şımarıklığa, gaflete salarsa, tebrik ve takdirler onun ayağını kaydırabilir.

ÖZETLE

1- Hep üstün sıfatlarla anılmak, medh ü senâlarla yâd edilmek ve sürekli iyilikler, meziyetler ve başarılarla nazara verilmek arzusu tedavisi zor bir kalb hastalığıdır.

2- Hakiki mümin tevazu ve mahviyet sahibidir. İnanan bir insan Hak karşısında gerçek yerinin şuurundadır ve kendini insanlardan bir insan kabul eder.

3- Medh-ü senâlar karşısında kalb balansını ayarlayabilme gayretinde olmak bütün müminler için bir vazifedir. Aksi halde ayaklar kayabilir.                                          

Paylaşan: Abdülkadir Haktanır

Sende yorum yazabilirsin