Mehmet Akif ve Bediüzzaman

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ VE MEHMED AKİF ERSOY

Bediüzzaman ve M.Akif iki güzel insan. Bu gönüldaşlar,  âlem-i İslam da gördükleri hastalıkları bedenlerinde hissetmiş ve tedavi çarelerini düşünmüş iki Lokman hekim…

Şan, şöhret ve makamdan kaçmış mütevazi ve alçak gönüllülükte hüsn-ü misal olmuş, hakikatı haykırmada hiç kimseden korkmamış iki  büyük kahraman…

Milletimize fikir ve manevi sahada öncülük etmiş değerleri hayattayken anlaşılamamış, fakat onlar doğruluğuna inandıkları her konuda taviz vermeden hayatlarını geçirmiş milletimizin en zor anlarında ümit kaynağı olmuş kıymetli simalaramızdandır.

İnsan gerek Risale-i Nur’ları gerekse Safahat’ı okurken aynı duyguları hissediyor ve aynı mesajları alıyor. En azından ben bu hissiyata sahip oluyorum. Aşağıda yazacağımız örneklerde sizlerinde aynı şekilde düşüneceğiniz kanaatindeyim. Çünkü bu iki değer, yaşadıkları devirde dine ve manevi değerlere olan lakaytlığa şahit olmuş bundan son derece endişe duyarak Kur’an’a müracaat etmişlerdir. M.Akif bunu;

Kur’an’dan alarak ilhamı

Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı

beytini kaleme almasına sebep olurken, sanki bu çağrıyı duyan Bediüzzaman da külliyatındaki bütün hakikatleri Kur’an’dan alarak Kur’an’ı;

“Şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi.. ve âyât-i tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedîsi.. ve şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri… Ve zeminde ve gökte gizli Esmâ-i İlahiyenin mânevî Hazînelerinin keşşâfı.. ve sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakaikın miftahı.. ve şu İslâmiyet âlem-i mânevîsinin güneşi, temeli, hendesesi.. ve avalim-i uhreviyenin mukaddes haritası… ve insana hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubûdiyet, hem bir kitab-ı emir ve davet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bütün insanın bütün hâcât-ı mâneviyesine merci’ olacak çok kitabları tâzammun eden tek, câmi’ bir KİTAB-I MUKADDES.” olduğunu muazzam bir tarifle ifade etmiştir.

Bizim en ciddi meselelerimizden olan milliyetçilik konusunda Bediüzzaman müstakil bir risale kaleme almıştır. O yazdığı risalede milliyet fikrini müsbet ve menfi olmak üzere ikiye ayırarak ayet ve hadislerin kesin bir şekilde, menfi milliyeti ve fikr-i unsuriyeti kabul etmediğini, müsbet ve mukaddes İslamiyet milliyetinin, ona ihtiyaç bırakmadığını ifade etmiştir. “ Evet, acaba hangi unsur var ki, üç yüz elli milyon vardır? Ve o İslâmiyet yerine o unsuriyet fikri, fikir sahibine o kadar kardeşleri, hem ebedî kardeşleri kazandırsın? Evet, menfi milliyetin tarihçe pek çok zararları görülmüş. Ezcümle, Emevîler, bir parça fikr-i milliyeti siyasetlerine karıştırdıkları için, hem âlem-i İslâmı küstürdüler, hem kendileri de çok felâketler çektiler. Hem Avrupa milletleri şu asırda unsuriyet fikrini çok ileri sürdükleri için, Fransız ve Almanın çok şeâmetli ebedî adâvetlerinden başka, Harb-i Umumîdeki hâdisât-ı müthişe dahi, menfi milliyetin nev-i beşere ne kadar zararlı olduğunu gösterdi.” diyen Bediüzzaman İslam dünyasında Emevileri ve Avrupa’da da Fransız ve Almanları tarihte örnek göstererek bu fikrin geçmişte çok ağır ve elim neticeler verdiğini müşahhas örneklerle ortaya koymuştur.

Aynı şekilde M.Akif Safahat’ta sanki  Bediüzzaman’ın nesir olarak ifade ettiklerini manzum olarak bakın nasıl terennüm etmiştir.

Hani milliyetin İslam idi… Kavmiyyet ne!

Sarılıp sımsıkı dursaydı a milliyetine.

“Arnavutluk” ne demek? Var mı şeriatte  yeri?

Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri!

Arap’ın Türk’e; Laz’ın Çerkez’e, yahut Kürt’e

Acem’in Çinli’ye rüçhanı mı varmış? Nerde!

Müslümanlıkta “anâsır”mı  olurmuş? Ne gezer!

Fikr-i milliyeti tel’in ediyor Peygamber

En büyük düşmanıdır rȗh-ı Nebi tefrikanın;

Adı batsın onu İslama sokan kaltabanın!

Şu senin akıbetin bin bu kadar yıl evvel.

Sana söylenmiş iken doğru mudur şimdi cedel?

diyerek menfi milliyetin  zararlarını adeta ruhunda hissederek mezkȗr beyitleri kaleme almıştır.

Bunun yanında Bediüzzaman bizim en büyük düşmanımızın cehalet, zaruret ve üçüncü olarakta ihtilaf’ı saymıştır.

Fikirlerini hiç kimseden çekinmeden anlatan bu iki mümtaz şahsiyet  dinlenilmediği vakit veya anlaşılamadığı zamanlarda da aynı duyguları paylaşmıştır. Mesela Bediüzzaman şarktaki aşiret reisleriyle olan muhavere ve münazaralarında o yüksek fikirleri idrak edilmediği vakit ;

Ey muhataplarım! Ben çok bağırıyorum. Zira asr-ı sâlis-i aşrın (yani on üçüncü asrın) minaresinin başında durmuşum; sureten medenî ve dinde lâkayt ve fikren mazinin en derin derelerinde olanları camiye dâvet ediyorum.

İşte ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslâmiyeti bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz. Tâ ki, hakikat-i İslâmiyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvüc-sâz edecek olan nesl-i cedid gelsin! derken

M.Akif’te benzer şekilde sözleri anlaşılmadığında;

-Siz, ey heyakil-i bȋ-ruhu devr-i mazinin

Dikilmeyin yoluna kârbân-ı âtinin

Nedir tarȋkını kesmekte böyle isti’cal?

Durun, ilerlesin Allah için şu istikbal

Yani; Ey mazi devrinin ruhsuz heykelleri

Gelecek kervanın yoluna dikilmeyin

Yolunu kesmekte acele etmek nedir?

Allah için durun şu istikbal ilerlesin demiştir.

Hülasa edecek olursak Bedizzaman Said Nursi ve Mehmet Akif Ersoy soysal hayatta gördükleri eksiklerin temel sebebini İslami esaslardan ayrılmaktan kaynaklandığını düşünürler. Zira Bediüzzaman ve Akif milletin hastalığının kaynağını za’f-ı diyanete(dini hassasiyetlerde zayıflamaya) bağlarlar. Bu duygu ve düşünceyle halka güven verip harekete geçirmek için bazı ayet ve hadisleri Bediüzzaman nesir olarak Akif’te manzum olarak asrın idrakine uygun şekilde yorumlaya çalışmışlardır. Yukarda mezkur olunan misaller bu ortak düşüncenin bir-iki örnekleri nevindendir.

Hamiyet sahibi bu iki kahraman simanın eserleri okunduğunda hep aynı dertle dertlendiklerine şahit olacaksınız…

Ahmet Gözütok

www.nurnet.org

Macaristan’dan bir hizmet haberi

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekatuhu

Macaristanın başkenti Budapeşte’de Kuran-ı Kerim Mealinin Macarcaya çevirilmesi hizmetine muvaffak olan ve yaklaşık 1,5 yıldır irtibatta olduğumuz Ahmet Barışçıl ve Halima Zsuzsanna’nın davetlisi olarak 07 ocak- 14 ocak tarihleri arasında Budapeşte’ye hizmet maksatlı bir seyehat yapmak nasip oldu. Bu meal projesinde 3 yıldır birçok zorluğa ve kısıtlı imkanlara rağmen sebatla gayretlerini eksiltmeyen bu kardeşlerimiz, Macaristan’da bulunan tüm müslümanların bu meal üzerinde ittifak etmesi ve Türkiye Diyanetinin Avrupa temsilcilikleri eliyle mütalaa edilip umumi kabul görmesi üzerine 08 Ocak Cumartesi günü saat 15:00’te Danubius Astoria Otel’in konferans salonunda bir tanıtım toplantısı organize ettiler. Bizim de Cemaat olarak davet edildiğimiz programa Türkiye’den, Macaristan’dan ve Avrupanın dört bir yanından müslim-gayrimüslim 300’e yakın davetli katıldı.

Türkiye’den bizimle birlikte Fatih Camii imamı Hafız Osman Şahin Hoca, TRT Haber ekibi, TRT Tasavvuf Musikisi Korosu ve İHH temsilcisinin de davetli olduğu programa Macaristan’dan Fas, Tunus, Mısır, Irak, Katar, Malezya Büyükelçileri, Macar Jobbik partisi milletvekili Gyöngyösi Marton, kutsal metinler hususunda Macaristan’da çok önemli bir yere sahip olan ve Arap diline mükemmel derecede hakim olan Protestan kilisesi rahibi Nemet Pal, Viyana’dan Büyükelçilik Din Hizmetleri müşaviri Seyfi Bozkuş’ta katıldılar.

Program Osman Hocamızın muhteşem Kur’an tilaveti ile başladı. Seyfi Bozkuş, Irak’ın Macaristan büyükelçisi Dr. Kasim Asker Hasan, Gyöngyösi Marton, Nemet Pal memnuniyetlerini, takdirlerini ve bu çalışmada emeği geçen herkese teşekkürlerini ifade eden birer konuşma yaptılar. Meal çalışmasında çok yoğun emeği bulunan ve yaklaşık 8 yıl önce hidayetle şereflenen Macar asıllı Halima Zsuzanna’ da mealin çeviri sürecinden bahsederek misafirlere teşekkür etti.

Milletvekili Gyöngyösi Marton program vesilesiyle gecede bulunmaktan mutluluk duyduğunu söyleyerek Macar toplumunun yüzünü artık batıdan doğuya çevirmesi gerektiği, müslümanlarla ilişkilerin Macaristan için ne kadar önemli olduğun konularından bahsetti. Akşam namazı için kısa bir ara verilirken Fatih Camii imamı Hafız Osman Şahin hocamızın okuduğu ezan-ı Muhammedî salonun da ötesinden adeta Budapeşte sokaklarında yankılandı ve Akşam namazı gruplar halinde sahnede kılındı. TRT Tasavvuf Musikisi Korosunun sunduğu kısa ilahi dinletisi özellikle Macar misafirlerin adeta gönüllerini mestetti.

Programı medyadan TRT, Anadolu Ajansı ve Macar Hirlap gazetesinden yetkililer takip etti. Türkiye’de de aşağıda linklerini verdiğimiz medyada geniş yer buldu ve 08 ocak akşamı TRT Ana haberde yayınlandı.

Programın bizim açımızdan çok hizmete medar olduğunu ifade etmeliyiz. Davetlilerin birçoğuyla tanışma, Risale-i Nurları tanıtma ve Türkçe, Macarca, İngilizce ve Arapça Risale-i Nur’lardan hediye edebilme fırsatımız oldu. Macar Jobbik partisi milletvekili Gyöngyösi Marton ile tanıştık ve Türkçe olarak telif edilen, yaklaşık 50 dile çevirilen, tüm dünyada kalabalık bir okuyucu kitlesine sahip olan, tamamının Macarcaya çevirilmesi için çalışmaların devam ettiği ve Kuran-ı Kerimin manevi yüksek bir tefsiri manalarını nazara vererek Risale-i Nurlardan bahsettik.

Kendisi de Macarların Türk asıllı olduklarını ve Avrupalıların İslamiyete gerçek manada muhtaç olduğunu her ortamda ifade ettiğini söyledi. Bahsettiğimiz eser ile Macaristan’da özellikle Macar müslümanlara İslami  noktada hizmet etmeyi arzu ettiğimizi ve bu maksatla Samsun Araştırma ve Kültür Eğitim Vakfımızın Budapeşte’de bir temsilciliğini açmayı istediğimizi ve kendisinden bu hususta yardım talep ettiğimizi izah ettik. Mr. Marton bunu memnuniyetle karşıladı, elinden gelen yardımı yapacağını söyledi ve bize “Selamun Aleyküm” diyerek ayrıldı.

Programdan sonra davetlilerden oluşan yaklaşık 60 kişilik bir grup ile bir Türk lokantasında akşam yemeği yedik ve burada da semeredar tanışmalar ve sohbetler devam etti.

Ahmet Barışçıl ve Macar asıllı müslüman arkadaşları tarafından bir buluşma mekanı, ders verme, namaz kılma ve Cuma günleri de camii olarak kullandıkları kiralık dairede, bu vesilelerle tanıştığımız otuzdan fazla Macar müslüman kardeşlerimiz ile sonraki bir hafta boyunca birlikte olma imkanı bulduk. Bazılarının çileli, bazılarının ibretli, bazılarının kerametvari, bazılarının ise hüzünlü ama hepsinin çok farklı hidayet hikayelerini dinledik. Bu hamiyetli insanlar İslamiyet nurunu bulduktan sonra etraflarına bu nuru neşretmek için çok zor şartlarda hizmet etmeye çalıştıklarını sevinçle müşahede ettik. Bizim de inşallah yakın zamanda Risale-i Nur yolu ile Budapeşte’de kendi hizmetlerini tekmil etmeyi niyet ettiğimizi duyduklarında çok sevindiklerini ve bize kucak açtıklarını gördük. Bizim ziyaretine giderek birebir dinlediğimiz bu hidayet öykülerinden bir tanesini misal olarak anlatmak istiyoruz.

Bahsedeceğimiz Katolik Macar asıllı Müslüman amcamızın ismi Taha ve şimdi 58 yaşında. Taha amca Mastırını vergi-maliye alanında yapmış bir Avukat, aynı zaman da şair ve yazar. İslamiyetle şereflenmediği dönemde büyük kısmının yahudilerden oluştuğu finans patronlarına, banka sahiplerine, birçok işadamına danışmanlık yapıyormuş. Bundan yaklaşık 15 yıl önce oğlu Riki (şimdiki ismi Yasin) ile birlikte Hristiyanlığın hak din olmadığını gerçek manada görmüşler ve dinleri araştırmaya karar vermişler. Taha amca Yahudiliği araştırmak için bir yıldan uzun bir süre İsrailde kalmış ve İbraniceyi de öğrenmiş. Ancak bir dinin tek bir ırka saadet vermek için gelmiş olamayacağı, insanlığa zulmetmeye cevaz veremeyeceği, tahrif edilmiş Tevratta gördüğü ırkçılık ve buna benzer birçok butlan sebebiyle Yahudiliğin de hak din olmadını oğluyla birlikte kabul etmişler.

Daha sonra Taha amca oğlu Yasin’i doğu dinlerini araştırması için Nepal’e göndermiş. Bir müddet Nepal’de tapınaklarda kalan Yasin, Budizm, Hinduizm vb. dinlerin toplum hayatına bir nur, bir hidayet ve bir reçete sunmadığını, bu dini yaşamak isterlese herkesten uzak bir tapınakta rahip olmaları gerekeceğini babasına anlatmış. En sonunda ingilizce Kuran-ı Kerim meali ve bazı tefsirler alıp islamiyeti araştırmaya başlamışlar.

Yasin’in ifadesi ile “diğer dinlerde hakikatin bazı parçalarının bulunduğunu ancak hakikatin kendisi olmadığını, hakikatin bir bütün olarak İslamiyette bulunduğunu” müşahede edip birlikte hidayete ermişler. Taha amcanın İslamiyeti seçmesinin ardından bütün işverenleri ile tek tek bağları kopmuş, bazı iş başvurularını da bu eski patronlar engellemişler. Taha amca elinde kalan parası ile Budapeşte’nin yaklaşık 150 km. kuzeyinde Slovakya sınırında ve tabiri caizse dağ başında bir ev satın almış. Arabayla üç saatte ancak varabildiğimiz bu köy benzeri yerde yeniden evlenmiş ve hayatını İslamiyete göre yeniden dizayn etmiş. Şimdi yeni eşinden Habil, Meryem ve İlyas isimlerinde üç çocuğu var. Eşi de iki yıl önce müslüman olmuş ve bu dağ başında maddi noktada kıt kanaat ama manevi açıdan mutlu ve huzurlu bir hayat geçiriyorlar.

Taha amca birkaç yıldır bir kitap üzerinde çalışıyor. Yazdığı bu kitap üç bölümden oluşuyor ve ilk bölümde Avrupalının mantığı ile neden İslamiyetin hak din olduğunu, bu mantıkla neden kendisinin İslamiyeti seçtiğini ve neden Avrupalıların da İslamiyeti seçmek zorunda olduklarını anlatıyor. İkinci bölümde Avrupalının tarihten beri yaptığı en büyük hatalardan biri olan din ile bilimi ayrı görme hatasını delillerle yıkıp, bilimin insanı dine ulaştırdığını anlatmaya çalışıyor. Üçüncü bölümü ise yazdığı şiirlere ayırmış.

Risale-i Nurlardan ve Üstad Bediüzzaman’dan da uzun uzun sohbet ettiğimiz Taha amca Risale-i Nurları okuduğunu, istifade ettiğini söylüyor. Biz de Taha amcanın Risale-i Nurlardan daha çok istifade ederek bu yolla çevresinde İslamiyeti anlatmaya çalıştığı insanlara bu noktada daha faydalı olabilmesi duasıyla kendisini Samsun’a davet ettik. İnşallah ortanca oğlu Habil ile birlikte bu yaz bir müddet misafirimiz olacaklar.

Bir haftalık yoğun ve akıcı bu ziyaretlerin ardından bir kez daha müşahede ettik ki: “Avrupa, bir İslâm devletine hâmiledir, günün birinde onu doğuracak.” Cenab-ı Hak bu manaya hizmette gayretimizi, şevkimizi ve hamiyetimizi ziyadeleştirsin. Bu hizmetlerde bizi ve bütün Nur talebelerini muvaffak eylesin. Bütün ağabeylerimizden de bu meyanda dular taleb ediyoruz.

Samsun Yurtdışı Hizmet Heyeti

Bağcılar Salı Dersi

İstanbul-Bağcılar Nur Dersanesinde Salı akşamları dersler devam ediyor. Derse katılanlara baktığımızda 7’den 70’e her yaşta insan görmek mümkün. Risale-i Nur, adeta Kuran güneşinden aldığı parıltıları dinleyenlerin kalp ve gönüllerine nakş ediyor. Saat 20:00’de başlayan sıralı kitap okumalı (dönerli) derste herkese aynı kitap dağıtılıyor ve güzel okuyanlar bir parça sırayla okuyor. Ardından çay veriliyor ve neşeli muhabbetlerden sonra açıklamalı ders başlıyor. Yaklaşık 40 dakika süren dersten sonra ise tekrar bir ara veriliyor ve meyve dağıtılıyor. Ardında kısa bir lahika mektubu okunarak ders tamamlanıyor.

Mütefekkirâne o çeşit sohbet-i imaniye, zemin yüzünün bir manevî ziyneti ve medar-ı şerefi olduğuna işareten biri demiş: Semâvât zemine gıpta eder ki, zeminde hâlisen lillâh sohbet ve zikir ve tefekkür için, bir-iki adam, bir-iki nefes, yani bir-iki dakika beraber otururlar, kendi Sâni-i Zülcelâlinin çok güzel âsâr-ı rahmetini ve çok hikmetli ve süslü âsâr-ı san’atını birbirine göstererek Sânilerini sevip sevdirirler, düşünüp düşündürürler.

Görünen âlemlerle görünmeyen âlemlerin gündemleri birbirinden çok farklıdır. Birinde manşetlere çıkan haber, diğerinde hiç işitilmeyebilir. İman ilimlerinin açtığı kapıdan âlemlerin her ikisine birden bakanlar ise, kâinatın asıl gündemini yakalamakta gecikmezler.

Baharın yaklaştığı günlerden birinde karları tebessümüyle eriten bir kardelen, kozasından çıkmış bir kelebek, bu âlemdeki pek çok insanın dönüp de bakmayacağı, baksa da görmeyeceği, görse de o akşamki bir televizyon programının tek bir sahnesi kadar bir değer vermeyeceği işlerdendir.

Fakat nakış nakış İlâhî isimlerin dokunduğu hiçbir hadise, gözden kaçırılacak kadar önemsiz olamaz bu kâinatta. Ve bir Risale-i Nur talebesi bunu bilir. Onun keskinleşmiş duyuları, manevî âlemlerde haber teşkil edeni, manşetlere çıkanı, izleyici toplayanı kaçırmaz. Bir ibretli bakış, bir tefekkür, bir zikir, dünyanın kalabalığı arasında kaybolup gidecek bir küçük hadise değildir; bunu bilir Risale-i Nur talebesi. Her an, nice “sıradan” insanların zikir ve fikirleri rengârenk çiçekler halinde açar ve bu gezegenin manevî simasını bir bahar sahnesine çevirir. Açan çiçeklere onların müştakları doluşur. Görünen âlemlerin yasaları, bir başka biçimde, görünmeyen âlemlerde işler. Biri kelebekleri çağırır çiçeklerin, diğeri melekleri. İman ilimlerinin talebesi, dünya ve içindekilerden daha hayırlısını bulmuş, onlardan daha kalabalık bir dost topluluğu edinmiştir.

http://www.feyyaz.org/icerik/bulundugunuz-bolgedeki-risale-i-nur-derslerine-katilmak-ister-misiniz

Mü’minler nasıl kardeş olur?

‘SOSYAL HAYAT’ denildiğinde aklıma ilk gelen sure, tereddütsüz, ‘˜Hucurat’tır. Bu kısa sure, yalnızca ikibuçuk sayfa ve onsekiz âyetten ibaret olmakla birlikte, sosyal hayatta yüzyüze gelinen en temel problemlere temelli çözüm getiren ölçüler içermektedir; ve bu bakımdan, mü’minâne bir sosyal hayatın belkemiği hükmündedir. Gıybet, suizan, alaycılık, tecessüs, milliyetçilik, yargısız infaz.. gibi sosyal hayatı zehirleyen bir dizi probleme çözüm getiren surenin, hepimizin ezberine kazınmış ‘Mü’minler ancak kardeştirler’ mealindeki âyeti de içermesi, elbette bir rastlantı değildir. ‘˜Mü’minlerin ancak kardeş olduğunu’ bildiren bu sure, getirdiği emirler ile, mü’minler arasında kardeşliğin nasıl tesis olunacağını da bilfiil gösterir.

Kendi hayatımızda bizatihî tecrübe ettiğimiz üzere, bir kardeşlik ikliminin canlanması ve de canlı kalması, gıybetin, suizannın, birbirimizin özel hayatına tecessüs yoluyla müdahalenin uzağında durmayı gerektirir. Keza, ait olduğumuz alt-kimliklere üstünlük atfetmek suretiyle üretilmiş her türden milliyetçiliğin, yahut söylentilere kapılıp insanlar hakkında olumsuz ve haksız yargılar verme gibi tavırların da uzağında olmayı iktiza eder. Bu açıdan, ‘Mü’minler ancak kardeştirler’ buyuran bu surenin diğer bütün âyetlerini, ‘˜mü’minlerin nasıl kardeş olacağının’ yolunu gösteren âyetler olarak okumak mümkündür, hatta gereklidir.

Bu noktada Kur’ân’daki her bir âyetin birbiri ardısıra gelişinde bir hikmet, bir anlam, bir ‘nazm-ı mâânî’ olduğunu gözönünde tuttuğumuzda ise, bu surenin ‘Mü’minler ancak kardeştirler’ buyuran 10. âyetinden bir önceki âyet, özel bir anlam taşımaktadır. Bu dokuzuncu âyet, mü’minlere, mü’minlerden iki topluluk ihtilafa düştüğünde ‘hemen aralarını bulup onları barıştırma’yı emretmektedir. Dahası, eğer ‘aralarını bulmak’ mümkün olmuyor ve haksız olan taraf hakkı sahibine iade etmemekte ısrar ediyorsa, âyet, hakkı teslim edinceye kadar bu tarafla mücadele emrini vermektedir. Bir ihtilaf vuku bulduğunda mü’minlerin arasını bulmayı ve hakkı sahibine iade edilmesini sağlamayı mü’minler topluluğunun boynunun borcu kılan bu âyetin, mü’minlerin ‘ancak kardeş olduğunu’ bildiren âyetten hemen önce gelmesi, elbette, derin bir hikmeti barındırır. Ki insan bizatihî kendi yaşadıklarına veya hayat seyri içinde gözlemlediği olaylara bakarak bu hikmeti bir ucundan kavrayabilir.

En başta, âyetin sözünü ettiği ‘ihtilâf‘ hâli, bir duygusal-zihinsel kilitlenme durumuna işaret eder. Bir tarafta haksızlığa uğradığını düşünen bir mü’min veya mü’minler topluluğu vardır, öte yanda yapılanın haksızlık olmadığını düşünen bir mü’min veya mü’minler topluluğu. Bir taraf, uğradığı haksızlığın giderilmesi konusunda ısrarlıdır, öte taraf ortada haksızlık diye bir durumun olmadığı konusunda. Âyet, böyle bir durumda, olayın doğrudan tarafı olmayan diğer mü’minleri ˜bizi ilgilendirmez, kendileri halletsinler, ne halleri varsa görsünler’ gibi bir tavırdan uzak durup ‘taraf olmaya’ çağırmaktadır. Olayın doğrudan tarafı olmayan mü’minler, ille de o tarafa veya bu tarafa meyledecek değillerdir; ama ‘çözümden taraf’ olacaklardır: ‘Hemen aralarını bulun, barıştırın.’

Ara bulup barıştırma deyince akla gelen en kolay çözüm ise, kendi hayatımızda defalarca tecrübe ettiğimiz üzere, bellidir. Böyle bir durumda, olayın doğrudan tarafı olmayan üçüncü kişiler, arabuluculuk gibi bir görev üstlenseler bile, maalesef bunu daha ziyade ‘güçlü’den yana kullanırlar. Genelde, haksız da olsa güçlüye karşı pek ses yükseltilmez ve haklı da olsa zayıftan olanları ‘sineye çekmesi’ rica edilir. Âyetin istediği ‘ara bulup barıştırma’ hâli ise bu değildir. Zira bu, hakikat-ı halde, bir ‘barış hâli‘ değildir. Böyle bir durumda, haklı olduğu halde uğradığı haksızlık telafi edilmeyen mü’min, içten içe tepkisini ve rahatsızlığını sürdürecektir. Üstelik, yalnız doğrudan kendisini haksızlığa maruz bırakanlara karşı değil, uğradığı haksızlığı sineye çeken ve ona da sineye çekmesini öneren üçüncü kişilere karşı da bu tepkisi genişleyecektir.

Öte yandan, böyle bir durum, haksız tarafta ‘yapılanın yapanın yanına kâr kaldığı’ duygusu uyandırarak, yeni haksızlıklara, yeni mağduriyetlere, ve bir bütün olarak toplum içinde adalet-eksenli yeni incinmelere zemin ihzar edecektir. Mağdurun haksızlığa uğradığı ama buna seyirci kalındığı duygusuyla yaşadığı, haksızın yaptığının yanına kâr kaldığı duygusu edindiği ve yeni haksızlıklara yeltenebildiği, böylece ‘haksızlığa talip’ olanların cesaret bulduğu ve yeni mağduriyetlerin zuhur ettiği bir ortamda ‘kardeşliğin’ tesisi ve tahakkuku ise kesinlikle mümkün değildir. İşte bu bakımdan, ‘Mü’minler ancak kardeştirler’ buyuran Rabb-ı Rahîm, bir önceki âyette, bu kardeşliğin gerçekten tezahür ve tahakkuk etmesi için, mü’minlere ara bulma ve haksızlığı giderme emrini vermektedir.

İki mü’min veya iki mü’minler topluluğu arasında bir çatışma varsa, mü’minler arabulucu olacaklardır. Ve eğer gerilim taraflardan birinin diğerine karşı haksızlığından kaynaklanıyorsa, hak yerini buluncaya kadar, haksız tarafa karşı mücadele edecek ve ancak haksız taraf haksızlıktan rücu ettiğinde yine adaletle aralarını bulacaklardır. Ve bütün bunları yaparken ‘kıst’ı, yani hak olanı, makul olanı, insaf ve adaletin gereğini gözeteceklerdir.

Rabb-ı Rahîm’in meselâ ‘Haksızlığa uğrayandan anlayış göstermesini rica edin, tahammül tavsiye edin, durumu idare etmesini isteyin’ demeyip, ‘haksızlık çözülünceye kadar’ haklı tarafla birlikte ve onun lehine mücadeleyi niye emrettiğini ise, âyetin devamından son cümlesi bildirmektedir: ‘Çünkü Allah muksıt’ları [adaleti gözetip zulmü giderenleri] sever.’ ‘Mü’minler ancak kardeştirler ‘hükmü, işte bu âyetten sonra gelmektedir: ‘Mü’minler ancak kardeştirler. Onun için, iki kardeşinizin aralarını düzeltin ve Allah’tan korkun ki, rahmet olunasınız.’

Velhasıl, kardeşliğin aramızda kök salmasını istiyorsak, adaleti aramızda bir esas yapmamız; ve gördüğümüz bir haksızlığı suskunlukla karşılamamamız gerekiyor. Gerçekten ‘˜kardeşler’ olmak istiyorsak, öncelikle ‘˜adaletle işgörüp zulmü giderenler’den olmamız gerekiyor. Haksızlık karşısında suskunluk ise, hem mağdurun suskunlara karşı incinmesi, hem de haksızın haksızlığa devamına imkân vermesi suretinde, kardeşâne bir hayat-ı içtimaiyeyi yıpratıyor ve zedeliyor.

Metin Karabaşoğlu / Zafer Dergisi

İngiltere’de Yapılan Okuma Programı

Esselamu aleyküm aziz ağabeyler

Burada bu günlerde başlamış olan yılbaşı tatili vesilesiyle tertip edilen okuma programlarından haber vermek istedik. Elhamdülillah lise talebeleriyle ilk program yapıldı, toplamda 17 kardeşimiz iştirak etti, bu kardeşlerimizin çoğu İngiltere doğumlu. Bazıları nurları biliyor aileleri vesilesiyle bazıları ilk defa katılıyor. Çok istifadeli oldu, okuma programı Londra dışında yapıldı. Bir Brighton da bir yer kiralandı. Kardeşlerle ilgilenen ağabeylerin gayretleriyle kardeşler namaz, tesbihat gibi temel konularda bayağı bir ilerleme kaydetti, hatta dönerken bize hemen “bir dahaki program ne zaman olacak” diye soruyorlardı.

Nasipse üç dört ay sonra ‘easter’ tatilinde de bir program düşünüyoruz. Çocukların ailelerinden de çok güzel geri dönüşler oldu, “Allah sizden razı olsun” dediler, çok memnun oldular. İnşallah bu gençler ileride buradaki hizmetin temelini oluştururlar.

Bu mesele âlemimizde çok ehemmiyetli. Çocuklar nurlara ciddi muhatap oldular, bizleri şaşırtacak derecede, neredeyse Türkiye’deki köklü programlar gibi, hele böyle ilk defasında iştiyakla okumaları bizleri çok şevklendirdi. Duanızı eksik etmeyiniz.

Bu akşam yani 24 Aralık 2010 akşamı da bulunduğumuz Nur dershanesinde kalan master yapan arkadaşlar ile ve Londra dışından iştirak eden diğer kardeşler ile bir programımız daha başlıyor. Vakti müsait olan elinden geldiği kadar katılmaya çalışacak, kardeşler bu program için kendilerini ayarladılar. Bir kısmı programdan sonra Türkiye’ye gidecek, yine duanızı rica ediyoruz. Şu anda herkes iştiyakla okumanın başlamasını bekliyor. Bu program için de farklı bir yere gideceğiz.

Bizim dershanemizde de bu tatil vesilesiyle genç esnaf kardeşlerle bir programımız daha var, işi çok acil olanlar gündüz işi bitince iştirak edecek, vakti müsait olanlar da bütün burada bulunmak ve burada kalmakla tam bir program yapacak. 26 Aralık günü İngiltere’de resmi ve gayri resmi her yer tatildedir. Belediye otobüsleri bile çalışmaz. Bu günde Nur dershanesinde bulunan arkadaşlar ve yine en azından bir gün iştirak edecek ağabey ve kardeşlerle bütün gün okuma ders, mütalaa ve yemekler ile tam gün bir program olacak. Binler selamlar, duanızı rica ederiz.

İngiltere Nur Talebeleri

 

 

www.nurnet.org

Editörden not: Bu yazı Aralık ayında gelmişti biraz geçte olsa yayınladık, istifade etmeniz temennisiyle.