Ramazan’da Çile mi Çekiyoruz?

Hindistan’da Budistler şöyle düşünüyorlar: “Çile çekmek insanı olgunlaştırır. Mademki bu dünyada çile çok, öyleyse biz kendimizi çileye alıştıralım.” Bu düşünceyle öyle az yerler ki, bir deri bir kemik kalırlar. Tahtaya çiviler çakıp üstünde yatarlar, sadece bir elbiseleri vardır. Böylece kendilerine eziyet ediyorlar, çileye alışıyorlar. Budistler biliyor ki çile çekmekte ruhu güçlendiren bir şeyler var… Amma onların çektiği çilenin Allah katında bir değeri yoktur…

Mesela Almanya’da bir hanım dedi ki: “Ben Müslüman oluncaya kadar çok güzel yerlerde yaşadım, çok rahat yataklarda yattım. Müslüman olunca tövbe ettim, işte şimdi betonun üstünde yatıyorum.” Dedim ki: “Boşu boşuna kendine zulmetme; bunun bir faydası yok. Yatağa, yorgana niye küsüyorsun? Haramlara küs. Müslüman olmadan evvelki kötü alışkanlıklarını terk et. Helal dairede en güzel şekilde yaşa. Senin bu yaptığın, indirilen dine uymak değil, uydurulan dine uymaktır.” Kadın şaşırdı, başını önüne eğdi…

Çile, manevi yönümüzü kuvvetlendirir. Kişide ruhi gelişmeler olabilir. Mesela yakın bir arkadaşımın hastalandığını, dışarıya çıkamadığını, birtakım eziyetler çektiğini duydum ve buna çok üzülmedim. Çünkü hastalık ona Allah dedirtecek, onun günahlarını dökecek, o arkadaşta ruhen gelişmeler olacak. Buradaki sır, o acıyı arkadaş kendisi icat etmedi, Allah verdi… Bakınız kayısılar, üzümler, incirler güneşin narında öyle bekliyorlar ki, kemale ersinler…

Şimdi Ramazan ayındayız. Bazıları “oruç tutmak işkence gibi” diyor. Hayır, benim için oruç tutmak Allah’ın lütf-u inayetidir.

Çünkü aç kalmıyorum, oruç tutuyorum. Arada büyük fark var…

İslamiyet’in esası, Allah’a itaat etmektir. Müslüman için, ibadetin zevki ve rahmeti, zahmetinden çoktur. Üstad Bediüzzaman, 17. Lem’a’da buyuruyor ki: “Hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalp ve ruhun derece-i hayatına gir.

Müslümanlar, Ramazan ayında, kalp ve ruhun derece-i hayatına giriyor. Açlık bedenin sükutu, ruhun şahlanmasıdır.

1940’lı ve 50’li yıllarda Türkiye’de komünist hareketleri hızlanmıştı. Herhangi bir insan komünizm gibi batıl davaya hizmet ederken, bin bir müşkülatla karşılaşırken ben neden hak davaya hizmet etmeyeyim diye düşünürdüm? Hapse girdiğimde kaldığım koğuşta katiller, uyuşturucu tüccarları, dolandırıcılar, soyguncular vardı. Diyordum ki: “Allah’ım! Kaderimde hapis yatmak varsa, Allah için, din için hapis yatmak çok iyi. Sana binlerce kere şükrolsun Rabb’im…” Böylece rahatlıyordum. Çektiğim acıya şükrediyordum.

Bir gün arkadaşlarla Beykoz’a derse gittik. Arkadaşlar dediler ki: “Ağabey eve çok geç kalıyoruz, uzak yer.” Ben de arabayı kahvehanenin önünde durdurdum. Arkadaşlar, dedim, kahveye bakar mısınız, tıklım tıklım. Oradan hareket ettik, bir meyhanenin önünde durdum, camlara tül perde çekmişler amma içki içenler görülüyor. Dedim ki: “Arkadaşlar bakın, bu saatte içmeye gelmişler.” O zaman meseleyi anladılar. Dediler ki: “Ağabey biz dersten erken çıkmışız. Günah işleyenler hâlâ otururken, biz saat on bir olunca aman kalkalım, geç kaldık diyoruz.” İstiğfar ederdik.

Evet çok geniş bir dünyamız var. Nedir o dünya? Mesleğimiz, paramız, evimiz, ailemiz, akrabalarımız, planlarımız, hayallerimiz… Bu çok geniş dünyamız, ölmekle son bulacak. İyisi mi biz Peygamberimiz’in buyurduğu gibi, ölmeden evvel ölelim. Yani, haramlarda ölelim, helallerde dirilelim…

Hekimoğlu İsmail / Zaman Gazetesi

Sende yorum yazabilirsin