Risale-i Nur’da hadis müdafaası üzerinden bazı düşünce ve teklifler (1)

Kendisine peygamberinden bir haber ulaşan günümüz Müslümanlarından önemli bir kısmının zihninde hemen bir “acaba?” sorusu beliriyor, haberin doğruluğu hakkında tereddütler haberin peşini hiç bırakmıyor, neye inanıp neye inanmayacağımız konusunda gelgitler yaşanıyor.  

Bazılarımız daha da ileri gidiyor; haberi kendi aklının ölçüsüyle değerlendirdikten sonra böyle bir hadisin olamayacağı kanaatine varıyor ve peygamberine din öğretmeye kalkışıyor.

Böylesi bir ortamda bizde çalışmamızda evvelâ “ümmetin bugün ıslahının çözümü olarak” gördüğümüz “Nübüvvet tavrı” üzerinde durduk. Hadislerin değişmeyen değerine değindikten sonra, “Neler yapılmamalı?” ve “Neler yapılmalı?” başlıkları altında tekliflerimizi sıraladık.

Risale-i Nur Enstitüsü tarafından yayınlanan Köprü dergisinin 140’ıncı sayısında yayınlanan ve dergideki diğer yazılarla birlikte bu yazının da PDF’sine http://www.rne.com.tr/kopru-dergisi/ adresinden erişebileceğiniz yazı şöyle:

Hz. Musa’nın kavmi, Peygamberlerine “Allah’ı gözümüzle görmedikçe biz sana inanmayız”[1] demiş ve bu yüzden onları yıldırım çarpmıştı. Allah Teâlâ’nın “en hayırlı ümmet”[2] olarak övdüğü ümmeti de aynı duruma düşürmek için gösterilen çabalar, ümmetin tamamında değilse de bir kısmında Peygamberiyle ilgili ciddî şüpheler ortaya çıkardı. Kendisine Peygamberinden bir haber ulaşan günümüz Müslümanlarından önemli bir kısmının zihninde hemen bir “acaba?” sorusu beliriyor, haberin doğruluğu hakkında tereddütler haberin peşini hiç bırakmıyor, neye inanıp neye inanmayacağımız konusunda gel-gitler yaşanıyor. Bazılarımız daha da ileri gidiyor; haberi kendi aklının ölçüsüyle değerlendirdikten sonra böyle bir hadisin olamayacağı kanaatine varıyor ve Peygamberine din öğretmeye kalkışıyor.

Vak’alar tek tek incelendiği zaman, durumun o kadar vahîm bir şekilde görünmeyeceği açıktır. Çünkü ayrıntılar resmin bütününü dikkatlerden saklamakta, tek bir hadisin metni veya senediyle ilgili olarak ortaya atılan iddiaların etkisini hangi ölçekte göstereceğini kestirmek büyük çoğunluk için kolay olmamaktadır. Bir de, bu konudaki iddiaların tamamının yüzyıllar boyunca beşerin en kurnaz beyinleri tarafından tasarlanmış bir disiplin halinde geliştirilen Oryantalizm kaynaklı olduğu dikkate alındığında, ümmetin ne kadar ciddî bir tehdit karşısında bulunduğu takdir edilecektir.

Bu durumda, her bir iddiayı tek tek ele alarak çürütmek bir yol ise de, oyunu hasmın kaideleriyle oynamaktan başka bir anlama gelmeyecektir. Çünkü siz bir iddiayı çürütürken yenisi ortaya atılacak, siz yenisine cevap yetiştirirken onu da yenileri takip edecek ve bu iddiaların her biri, ne kadar mukni şekilde cevaplandırılmış olursa olsun, insanların zihinlerinde birer iz bırakacaktır. Ayrıca, kitle iletişim araçları ve özellikle sosyal medya kanalıyla hızla yayılan iddialardan her birinin peşine bir araştırmacı hassasiyetiyle düşüp de işin aslını doğru kaynaklardan tahkik etmek, herkesten beklenecek birşey değildir.

NÜBÜVVET TAVRI

Bu problemin tek bir çözümü varsa, o da “Bu ümmet önceden neyle ıslah olduysa şimdi de onunla ıslah olur” diyen İmam Malik’in gösterdiği çözümdür. Ve bu ümmet, ilk Sahabîlerden bugüne kadar, bu sayede “asla dalâlette ittifak etmeyen”[3] bir ümmet olagelmiş ve “en hayırlı ümmet” sıfatına liyakatini bilfiil ispat etmiştir. İşte o çözüm “Nübüvvet tavrına teslimiyet”ten ibarettir.

Nübüvvet tavrına teslimiyet, Sahabenin en önemli özelliğidir; zaten bu yüzden Cenab-ı Hak Resulüne bizi değil de onları muhatap etmiştir. Kur’ân-ı Kerim’in Peygambere itaati Allah’a itaat ile eş tutan emirlerini en güzel şekilde onlar anlamış, anladıkları gibi yaşamış ve bu sayede hak dini daha sonraki nesillere hiç bozulmadan ulaştırabilmişlerdir. Sonraki nesiller de, bugüne kadar hiç kırılmayan bir çizgi halinde, Nübüvvet tavrına tam bir teslimiyet içinde öncekilerden aldıkları emaneti bugüne kadar ulaştırabilmişler, bu arada “Ümmetim dalâlette ittifak etmez” hadis-i şerifinin en parlak şahitleri olan ilimleri, bilhassa usul ilimlerini tedvin ederek Nübüvvet tavrını sahih bir şekilde koruyabilmişlerdir.

Nübüvvet tavrı, hayatın bütün alanlarını kaplayan ve his tavrı, kalb tavrı, akıl tavrı gibi bütün tavırlara dosdoğru istikameti gösteren mutlak tavırdır. His tavrının gösterdiği şeyi akıl tavrı denetler ise de, en nihayetinde akıl tavrı da Nübüvvet tavrına tâbi olmalı, onun terbiyesi altında kıvamını bulmalıdır. Zira akıl, bizi Nübüvvet tavrına ulaştırmak için vardır, yoksa onun yerini almak için değil.

İ’lem: Dallı budaklı, meyveli bir ağacın canlılığını, yemişini ve kuvvetini anlamak için ona iki şekilde bakılır.

Birisi: Kök tarafından bakmaktır ki, bu kolay, basit, doğru ve sağlam bir bakıştır.

İkincisi: Meyvelerin ve dalların tarafından bakmaktır ki, birinci yoldan hariç bir şekilde sadece bu taraftan bakış, sonu dalâletlere varan sakat bir yoldur.

Bunun gibi, İslâmiyet de kökleri semâda, dalları kesret ufuklarına yayılmış bir ağaçtır ki, onu tanımak için iki bakış açısı ve onun dairesine girmek için iki yol vardır.

BİRİNCİ NAZAR

Aslının bulunduğu taraftan bakıştır. Köklere kadar uzanmayı başaran bir bakış, orada büyük bir havuz görür ki, sâfi kaynağı vahy-i mahzdır. Oradan âfâkî ve enfüsî âyetler sağıldıkça havuz da büyür. Meyvelerin can suyu ve gıdası bu mümteziç havuzdan gelmektedir. Bu durumda, meyvelerden bir tanesinin canlılığını ispat etmek, onun diğer kardeşlerini ispat için kâfidir. Hattâ o tek meyvenin canlılığı, bütün ağacın canlılığına delâlet eder. Onun için, bir meyvenin canlılığını ispat etmek pek kolaydır; sadece onun ağaçla irtibatlı olduğunu görmekle pek çabuk bu neticeye varılabilir.

Meyvenin canlılığının iptali ve yok olması ise zor ve uzun bir iştir. Onun ağaca bağlılığı devam ettiği müddetçe böyle birşey mümkün olmaz. Ve o ağacı kökten söküp atmadıkça da o meyveye hayat akıtan kaynağı kurutmaya kimsenin gücü yetmez.

Şu nazar, velev meyveler arasında kuru ve cansız bir taneye rastlayacak olsa bile “Bu dışarıdan girmiştir” diye hükmeder ve onun ölümünü haricî sebeblere havale eder.

Bu bakış, iman ve İslâm nazarının tâ kendisidir, Nübüvvet tavrına teslim olmuş dosdoğru ve kolay bir bakıştır. Allahım, bizi bu nazarla rızıklandır ve onun üzerinde sabit kıl![4]

HADİSİN DEĞİŞMEYEN DEĞERLERİ

İslâmın müntesiplerinden tam bir teslimiyet istemesi, mahiyetinin gereğidir. Çünkü o, insanları gerek fert, gerekse toplum olarak yaratılış amaçlarına uygun bir seviyeye yükseltmek ister. Eğer “İnsanlar kendi akılları ve hür iradeleriyle karar versinler; dinin onlara sunduğu çözümlerden uygun bulduklarını alsınlar” denecek olursa, ortaya çıkacak olan sonuç, aşağı yukarı bizim bugünkü halimizdir. Tam bir teslimiyetle Allah’ın Resulüne tâbi olmanın sonucu ise, bütün bir İslâm medeniyetidir ve bu medeniyet de varlığını ilk asır Müslümanlarının Nübüvvet tavrına teslimiyetine borçludur. Sahabîler Allah’tan ve Resulünden gelen emirler arasında akla uyan-uymayan ayırımı yapmadıkları gibi, o gün için akla uygun görünmeyen hükümlerin doğruluğundan emin olmak gibi bir gayret içine de girmiyorlardı. Meselâ o gün için makul olan şey, savaşmayan kimseye mirastan pay vermemek idi. Ama Kur’ân-ı Kerim kadına da mirastan pay ayırınca, o zamanın Müslümanları hiç tereddütsüzce buna uydular, bu emrin nedenini, niçinini araştırmak ihtiyacını hissetmediler. İtiraz edenlere ise cevapları hazırdı ve bütün hayat felsefelerini özetliyordu: “Biz böyle emrolunduk.” Bugünün aklına gelince, miras konusunda çocuklar arasında cinsiyet ayırımı yapmayı doğru kabul etmiyor ama anneyi mirastan mahrum bırakmayı makul buluyor; yarınki aklın bu konuda ne söyleyeceğini ise kimse bilmiyor.

Mekke müşrikleri, bütün ilâhları terk ederek tek bir ilâh ile yetinmeyi makul görmüyordu. Şuayb kavmine göre makul olan şey, herkesin kendi malında dilediği gibi tasarruf etmesiydi ve terazide hile yapmak da bunun şümulündeydi. Lût kavminin makul bulduğu hayâsızlığı bugünün sapık medeniyeti de makul buluyor; bir yandan cinsel sapıklıkları “hastalık” sınıfından çıkarırken, diğer taraftan da sapıklığı sapıklık olarak görenleri hasta ilân ediyor.[5]

Nübüvvet tavrının en önemli bir özelliği, ilkelerinin değişmezliğidir. Onun fazilet olarak öğrettiği şey her zaman fazilettir; çirkin bularak reddettiği şey de her zaman için çirkin ve merduttur. Beşeriyet tavrında ise böyle bir ayar bulunmaz; bir günün ahlâksızlığı başka bir gün için cesaret, daha başka bir gün için de özgürlük haline gelebilir. Ve bu değişim de genellikle kötülüğün yaygınlaşması istikametinde cereyan eder ve beşeriyeti maneviyatta sürekli bir düşüşe mahkûm bırakır. Eğer dinî konulara yaklaşımda Nübüvvet tavrına tam bir teslimiyet olmazsa, sürekli olarak değişen telâkkiler burada da tesirini gösterecek ve her zamanın keyfine uygun inanç modelleri ortaya çıkaracaktır.

“BEŞER-RESUL” KAVRAMI!

Zamanımızda bazı ilâhiyat mühendisleri tarafından sıkça seslendirilmeye başlayan “beşer-resul” kavramı her ne kadar Kur’ân’da birçok defalar tekrarlanan bir deyime dayanıyorsa da,[6] asıl maksadından çok uzak bir yönde kullanılan ideolojik bir slogan özelliğini taşımakta ve Hz. Peygamberin (s.a.v.) söz ve davranışlarındaki her türlü olağanüstülüğü reddederek başarılarını bütünüyle şahsî zekâ ve tedbirine bağlamakta, böylece ortada teslim olunacak bir Nübüvvet tavrı bırakmamaktadır. Kur’an Araştırmaları yapmak üzere kurulmuş bir merkezin ilk yayınları arasında müsteşrik Montgomery Watt’ın iki ciltlik “siyer”ini almış olması bu bakımdan dikkat çekicidir. Bu kitabı başından sonuna kadar okuyan birisi hiç şüphesiz Hz. Peygamberin dehâsına karşı büyük bir hayranlıkla dolacak; ancak bu hayranlık, İlâhî takdire ve Peygamberimizin mazhar olduğu ve Kur’ân-ı Kerimde de bir kısmına sarih bir surette atıfta bulunulan İlâhî inayete hiçbir yer bırakmayacaktır. Bedir ve Uhud savaşlarını anlatan bölümlerden aldığımız şu ifadeler bu hususu açıklıkla ortaya koymaktadır:

Hz. Muhammed, Kureyşlilerle karşılaşmak amacıyla bir sefer düzenlemiş olmamasına rağmen, şartların Müslümanların lehine olduğunu görünce, saldırmaya istekli olduğu izlenimini uyandırmıştı. Şans Bedir’de savaşmaktan kaçınmasını zorlaştırdığında – ya da başka bir deyişle Ensârı savaşmaya ikna etmesine yardım ettiğinde – soğukkanlılığını korudu ve en iyi şekilde fırsatı değerlendirdi. . . . Zafer Medine’de, Hz. Muhammed’in belki de son birkaç ayda herhangi bir şeyi başaramayacakmışçasına kötüleşmekte olan konumunu önemli ölçüde güçlendirmişti. . . . Hz. Muhammed bazı sıkıntıları bertaraf etmek için zafer coşkusunu kullandı. . . . Böylece Hz. Muhammed’in başlıca rakibi olan Abdullah bin Ubey, muhtemelen 700 kadar müttefikini kaybetmiş oldu.

Bununla beraber, savaşın en önemli sonucu, Hz. Muhammed’in kendisinin ve yakın ashabının peygamberlik görevine olan inançlarının pekişmesiydi. Zorluk ve eziyet yıllarından ve Medine’de işlerin iyi gitmediği düşünülen sıkıntılı aylardan sonra bu şaşırtıcı zafer gelmişti. Bu, ümitsizlik zamanlarında onlara dayanak olan imanın intikamıydı. Tabii olarak bunu mucizevî birşey olarak, Kur’an’ın belirttiği üzere (8:17) Allah’ın işi olarak kabul ettiler: “Sen öldürmedin, Allah öldürdü, attığın zaman sen atmadın, Allah attı…”[7]

Bedir’den sonra, mü’minler arasında, askerî üstünlüklerine dair büyük bir güven patlaması olmuştu. Kur’ân’ın 8:65. âyeti mü’minlerin genel tavırlarının bir tasviri olarak kabul edilebilir:

“Ey Peygamber, inananları savaşa teşvik et. Sizden sabreden yirmi kişi olursa, iki yüz kişiye üstün geleceklerdir ve sizden yüz kişi olursa inanmayanlardan bin kişiye üstün geleceklerdir.”

Mekkelilerin karşısına çıkma konusundaki tereddüdünden de anlaşılacağı üzere, Hz. Muhammed şüphesiz burada bir mübalâğanın olduğunu anlamıştı. Ancak Kureyşlilerin öteden beri gelen şöhretlerini dengelemek ve Müslümanların morallerini güçlendirmek için muhtemelen böyle konuşmanın gerekli olduğunu hissetmişti. Kur’ân’ın 3/126. âyetinde zımnen ifade edilen şey de (her ne kadar esas kastedilen meleklerin [gönderilmesine dair] vaad olsa da) bu olabilir:

“Allah onu size yalnızca güzel bir haber [büşra, müjde] olarak kıldı ki kalpleriniz böylelikle huzur bulsun.”[8]

Devamı yarın

ÜMİT ŞİMŞEK

[1] Bakara sûresi, 2:55.

[2] Âl-i İmrân sûresi, 3:110.

[3] İbni Mâce, Fiten: 8.

[4] Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nurî Tam Tercümesi (çev. Ü. Şimşek), İstanbul, Nesil Yayınları, 2006, s. 114.

[5] Bkz. “Batı Medeniyeti Sapıklığı İşte Böyle Akladı” (https://yazarumit.com/bati-medeniyeti-sapikligi-boyle-akladi/); “Homofobi Tabiri Nasıl İcad Edildi?” (https://yazarumit.com/homofobi-tabiri-nasil-icad-edildi/).

[6] Misal olarak bkz. İsrâ sûresi, 17:93-94.

[7] Montgomery Watt, Hz. Muhammed Medine’de, çev. Süleyman Kalkan, İstanbul: Kuramer, 2016, s. 36-37.

[8] A.g.e., s. 48.

Sende yorum yazabilirsin