Sema Denizinde Bir Uzay Gemisi: Dünyamız

(Tabiat Risalesi Açılımları-24)

 

Önemli Bilgilendirme: Tabiat Risalesi Açılımları, görsel destekli ve akademik nitelikli “Keşif Yolculukları Risale-i Nur Eğitim Programı”nın “İman Hazinesinin Varlığını Delillerle İspatlamak” isimli ikinci ana bölümünün 1. Hakikat’i olup, “Allah’a İman” hakikatinin mantık ve bilim zemininde akademik olarak ispatı yapılmaktadır. Derslerimizde sunulan hakikatlerin tam olarak hissedilerek pekiştirilmesi için yazımızın sonundaki görsel destekli ders videosunu da izlemenizi tavsiye ediyoruz. Eğitim programının önceki derslerine sayfanın sonundaki “Etiketler” bölümünden ismimize tıklayarak ulaşabilirsiniz.

“Tabiat Risalesi Açılımları” kitabımızın bir parçası olan bu yazımızdan sonra fantastik bir yolculuğa gerçek anlamda giriş yapmak isterseniz kitabımızı okuyabilirsiniz. “Tabiat Risalesi Açılımları”nın (seminer videolarını seyrederek okuyabileceğiniz) Görsel/İnteraktif kitabına ulaşabileceğiniz adres:

http://risaleinuregitimprogrami.com/2015/10/25/tabiat-risalesi-acilimlari-gorselinteraktif-kitap/

Yazı dizimizin bu bölümünde Allah’ı inkâr ve ibadeti terk eden insanın hem kendine, hem Allah’a, hem yaratılmış her şeyin varlık gayelerine karşı ne derece büyük bir suç işlemiş olacağının farkına varması gerekliliğini ele alacağız. Bu mesele o kadar önemli bir noktadır ki, bunu iyi kavrayan biri, bunun neden cehennemi gerektirdiğini çok iyi anlar ve tüm kalbi ve aklıyla böyle büyük bir cezanın gerekliliğini kabul eder.

Daha önce de bahsi geçtiği gibi, Allah’ın varlığını inkâr etmek; masum, zararsız ve basit bir fikrî tercih olmaktan çok uzak kalıyor ve tüm kâinatın ve içindekilerin boşu boşuna, gayesiz, kıymetsiz, anlamsız olduğunu itikat etmek anlamına geliyor. Böyle gören ve kabul eden biri, tüm kâinata ve bütün ilahî isimlere uzanan dehşetli bir hakaret suçu işlediğinin acaba farkında mıdır? Bu kadarla kalmayıp, inkârının derecesine ve etrafına ne kadar sirayet ettirdiğine göre kâinatın yaratılmasındaki ilahî maksatların gerçekleşmesine zarar verdiğini acaba hiç düşünmekte midir?

Şöyle bir misal düşünelim. Bir gemiye kaptan tayin edilen birine yüklenilen birçok sorumluluk ve görev vardır. Öncelikle geminin bir rotası ve gideceği bir hedef vardır. Gemi kaptanı, gemiyi bu hedefe zamanında ve güvenle ulaştırmaktan birinci derecede sorumludur. Hem gemi personeli de talimatlarını kaptandan alacaklardır ve gemiye yönelik vazifelerin iş bölümü de kaptan tarafından düzenlenecektir. Gemi sahibinin elde edeceği kazanç da, gemiye yüklemiş olduğu malların hedefe güvenle ve zamanında ulaştırılmasına bağlıdır.

Şimdi böyle bir durumdaki gemi kaptanının sarhoş olup, âdeta aklını kaçırmışçasına o geminin önemli bir ticaret gemisi olduğunu, belirlenmiş bir hedefinin bulunduğunu, hatta sahipli bir gemi olduğunu inkâr ettiğini gözümüzde canlandıralım. Kendisinin kaptan olduğunu kabul etmesin ve o gemideki çok önemli görevlerini reddetsin. Bununla da kalmayıp, tüm personelin de kendisi gibi başıbozuk ve serseri, kaçak yolcular olduklarını iddia etsin.

Bu durumdaki bir insanın, kendisine yüklenilmiş vazifeleri inkâr edip reddetmesi, basit bir düşünce özgürlüğü sayılabilir mi? Masum bir fiil olarak görülebilir mi? Onun sorumsuz tavrı ve delice düşüncesi yüzünden, tüm mürettebat vazifelerini ihmal etse, geminin düzeni bozulsa ve hedefe zamanında ulaşamamakla birlikte, rotanın yanlış yere çevrilmesi sebebiyle çok tehlikeli bir fırtınaya yakalanıp, içindeki kıymetli mallarla birlikte batsa, gemi sahibinin tüm sermayesi ziyan olsa ve elde edeceği tüm kazanç kaybedilse, o sarhoş kaptana nasıl bir ceza verilmesi icap eder?

Bu misalin kusurlu penceresinden hakikatin yüzüne bakmaya çalışalım. Sema denizinde bir uzay gemisi gibi seyreden dünyamızın şu şekilde yaratılmasının en büyük hedef ve neticesi, insanın kulluk ve ibadetidir. Her tarafta ihtişamıyla görünen ilahî idareye karşı iman ve itaatle karşılık vermesidir. Bütün yaratılmışların varlıklarının nihaî neticesi ve sebebi de, bu ilahî maksadı karşılamaya hizmet etmek içindir. Her şey Allah’ı zikretmek ve üstlendikleri vazifelerin manevî dilleriyle O’ndan bahsetmek ve O’nun varlığını bildirmek ve tanıttırmak için O’na ve ilahî sıfatlarına aynalık yapmak gibi yüksek vazifeler üstlenmiştir. Bu vazifelerin mükemmel bir şekilde yerine getirilmesi, ancak idrak sahibi, anlayışlı bir muhatabın bu vazifeleri anlayıp, takdir edip, ilahî dergâha kendi namına takdim etmesiyle mümkün olacaktır.

İşte bu ilahî geminin kaptanı olmak şerefi kendine verilmiş olan o insan, bu ilahî geminin vazifelerini, geminin kendi emrine verilmiş olduğunu, geminin bir sahibi olduğunu ve kendi üzerine yüklenmiş sorumlulukları inkârla reddetse, kendisi ve bir gemi mürettebatı gibi emrine verilmiş tüm yaratılmışlar hakkındaki ilahî maksatların gerçekleşmesine mani olsa, suçunun büyüklüğünü acaba hangi terazi tartabilecektir, insafla cevap verecek vicdanınıza soruyoruz.

Gemideki mallar ve hedeflenen kazanç ise, insanın ebedî bir hayatı kazanması için eline verilmiş olan ömür sermayesinden kinayedir.

Diğer taraftan bu kusurlu misalimiz, kendini tanıttırmak ve sevdirmek için şu koca kâinatı ve bu dünyayı böyle muhteşem bir şekilde, tabir yerindeyse müthiş bir masrafla ve devasa bir sermaye ortaya koyarak yaratan ve bu muazzam faaliyetinin neticesi olarak istediği ve çoklukla ebedî âlemde şaşaalı bir şekilde kendini gösterecek ve gerçekleştirecek ilahî hedeflerini bir derece anlayabilmemiz ve akıl gözümüze yakınlaştırabilmek için, teleskop görevi üstlenmiştir.

İnsanın kendi özel dünyasının manevî şeklini oluşturan, kişisel inançlarıdır. Ne şekildeki bir dünyanın varlığına inanıyorsak ve etrafımızda cereyan eden hâdiselerden ne mana çıkarıyorsak, bizim şahsî kâinatımız ve dünyamız da o şekle bürünür.

İşte kâinatın yüksek maksatlarını inkâr etmek, nasıl ki kâinatın vazifesine ve büyük hukukuna dehşetli bir hakaret manasını içinde taşır. Aynen bunun gibi, ibadeti terk etmek de, kâinatta çok sayıda vazifeler ve gayeler üstlenerek manen ibadet eden eşyanın yaratımının mükemmelliğini inkâr etmek ve ilahî hikmetlere karşı durmak gibi çok dehşetli bir manayı içinde taşır.

Çünkü o hikmetli ve mükemmel yaratım, insanın o yaratımı görüp ibadetle karşılık vermesiyle anlam kazanır ve gerçek manasını ifade eder. Düşünsenize yeryüzünde insanın istifadesi ve şükretmesi için sunulan nimetler, Allah’ı inkâr eden veya ibadet etmeyen birinde, nasıl mükemmel manalarını gerçekleştirebilirler?

Eser metninde Allah’ı inkâr etmese de, ibadeti terk eden birinin, yaratılmışların ibadetlerini de görmeyeceği ve göremeyeceği ifade edilmiş. Çünkü “iştirak ettiği ve bir parçası olduğu ilahî düzenin ve hikmetin işleyişini fark etmekten doğan, kâinatın manevî şeklini değiştiren ve onu perişaniyetten kurtaran iman”ın gözüyle kâinata baktıran ve o imanı bir hayat tarzı hâline getiren ve her hadiseye iman gözüyle bakma alışkanlığını geliştiren ve bu tavrı sabit hâle getiren ancak ibadettir.

Her insan, kâinatı kendi gözünden gördüğünden, ibadet etmeyen birinin de, kâinatı gerçek anlamda ibadet ediyor olarak görmesi veya itikaden inansa bile, yaşam tarzı ve tepkilerini buna göre tam manasıyla şekillendirebilmesi ve inancına tam uygun davranış şekilleri ve duygusal tepkiler geliştirebilmesi, gerçekten çok zordur, neredeyse imkânsızdır.

İster istemez, nasıl yaşıyorsa öyle inanmaya başlayacak olan bu insanın gözünde yaratılmışların hikmetleri ve yüksek vazifeleri birer birer gizlenmeye başlayacağından, ilahî hikmetin ve o yüksek vazifelerin takdir edilmemesinden dolayı, onlara bir karşı duruş ve onların yüksek hukuklarına bir manevî zulümde bulunmak manası çıkar ki, bu da inkâr suçunda olduğu gibi şiddetli bir cezayı gerektirir.

Bu meselenin anlaşılmasındaki dengeyi de korumak gerekli. İman, ibadetsiz ve amelsiz de olsa kıymetlidir, zaten o yüzden imanla kabre girebilen birinin eninde sonunda mutlaka Allah’ın affıyla cennete gireceği müjdesi verilmiştir. Fakat işte tam da burada o kadar ince bir bağlantı var ki! Çoğu durumda imanla kabre girebilmek, ancak ibadeti yerine getirilen ve büyük günahlardan sakınılan bir yaşantı içerisinde mümkün olabiliyor. Çünkü sağlam ve kesin, samimî bir inancın gerektirdiği bir yaşantının mevcut olmaması, o imanı şüpheli ve tehlikeli bir duruma sokuyor.

Fakat nefse kanarak ve pişmanlık hissiyatıyla işlenen günahlar bahsimizden hariçtir ve affa kabiliyetleri vardır. İmana taban tabana zıt bir yaşam tarzını bilerek, isteyerek ve pişman olmadan, çekinmeden ve rahatça yaşamakla beraber, o imanı son nefeste koruyabilmenin birlikte bulunabilmesinin ise oldukça düşük bir ihtimal olduğunu, çoğu insana nasip olmayan istisnaî bir durum olduğunu iyi bilmeli ve meseleye bu pencereden bakmalıyız.

Esas itibarıyla misalimizin üzerinden meseleyi düşünecek olursak, geminin sahibini ve o gemideki kaptanlığını inkâr etmek ile o gemideki vazifelerini terk etmek ve o vazifeleri umursamamak arasında pratikte bir fark görünmemektedir. Her ikisi de kaptanlık vazifelerinin terkiyle ve gemiyi rotadan saptırmakla gemiden beklenilen maksatların yerine gelmemesine, yani aynı neticeye sebep olmaktadırlar denilebilir.

Bu ince manayı herkesin kendi vicdanında hissedeceğini düşündüğümüzden, ancak bu kadar izah edebildik. Allah hepimizin ibadetlerimizdeki kusurlarını affetsin ve O’na lâyık bir kul olma şuurunu hepimize nasip etsin.

 “Sema Denizinde Bir Uzay Gemisi: Dünyamız” Eğitim Programı Ders Videosu:

https://youtu.be/9aGR1RIHmqU

Görsel destekli ve akademik nitelikli “Keşif Yolculukları Risale-i Nur Eğitim Programı”mızı www.kesifyolculuklari.com veya www.risaleinuregitimprogrami.com adreslerinden sistematik olarak takip edebilirsiniz, eğitim programının ders müfredatı olan metin ve görsel/interaktif kitaplarımıza ulaşabilirsiniz.  

Ediz Sözüer

Sende yorum yazabilirsin