Sevmeliyiz, ama nasıl?

     “Biz muhabbet fedaileriyiz, husûmete vaktimiz yoktur”1 diyerek muhabbete yani sevgiye değer veren, sevgiyi önemseyen Bediüzzaman Hazretleri “Muhabbet şu kâinatın bir sebeb-i vücûdudur”2 buyurmaktadır. Muhabbet öyle basit bir şey olsaydı şu kâinatın var olmasının sebebi olur muydu? Evet, bu kâinatın var olmasının sebebi “Levlâke levlâke lemâ halaktü’l-eflâk” Hadis-i Kudsisinde ifade edilmiştir.3 Yani, “Sen olmasaydın (Ey Habîbim) şu kâinatı yaratmazdım” diyen Mahbub-u Bâki olan Allah’ın Habîbine, Resûlüne (asm) olan muhabbeti değil mi?  

     “Evet Sultân-ı Levlâke Levlâk, öyle bir reistir ki bin üçyüz elli senedir saltanatı devam ediyor. Birinci asırdan sonra her bir asırda lâakal üç yüz elli milyon tebaası ve raiyeti vardır. Küre-i Arz’ın yarısını bayrağı altına almış ve tebaası, kemal-i teslimiyetle ona her gün salât û selâm ile tecdid-i biat ederek emirlerine itaat ederler.”4 Allah’ın böyle bir Zâta (asm) göstermiş olduğu ulvî ve yüce bir muhabbet biz mü’minler için en değerli bir hazine olmaz mı? Çünkü bu muhabbetle var olacak sahil-i selâmet. Bu vesîle ile Dârüsselâma edileceğiz dâvet. Allah aşkıyla yanan bütün sâlih kullar bu dâvetin coşkusuyla bekler ölümü güler yüzle elbet. Bu dâvetten kim uzak durmak isterse bilsin ki kalbinde noksandır muhabbet. Allah’ın Habîbine duyduğu bu muhabbetle var oldu Hayat-ı Ebed. Bizi de O’nun vesîlesiyle halk etti Sultan-ı Ebed. Her dâim lâyıkıyla yaşamalıyız bu muhabbeti ki biz Mü’minlerin olsun bir farkı elbet…  

     Allah’a ve Habîbine muhabbet beslediğimiz ve sevdiğimiz gibi birbirimizi de sevmeliyiz. Peki, birbirimizi sevmeliyiz, ama nasıl? Tabiî ki Allah nâmına sevmeliyiz ve Allah’ın rızasını gözetmeliyiz. “Neden Allah nâmına olmalı, öyle bir şart mı var?” diye sorduğumuzda bu soruya farklı cevaplar alabiliriz. Her insan istediği gibi sevebilir, fakat biz Müslümanlar özellikle de muhabbet fedâisi olan Nûr Talebeleri birbirlerini Allah nâmına sevmeli. Allah nâmına sevmeli ki değerli olsun ve kıymetlensin, ahirette de bâkî ve ebedî bir sevgi olsun. 

     “Allah nâmına olmazsa eğer ne olur, bir zararı mı var?” diye merak edenimiz olacaktır. Muhabbetimiz Allah nâmına olmazsa eğer mecâzi olur, bu fâni dünyaya münhasır kalıp geçici bir muhabbetten ibaret kalır. Hele ki muhabbetimiz gayr-ı meşrû ise; fâni olduğu gibi bu muhabbetten dolayı da merhametsiz bir azaba müstahak oluruz. Zarara kendi rızamızla girdiğimiz için de merhamete lâyık olamayız. Zira “Gayr-ı meşrû bir muhabbetin cezası merhametsiz bir azap çekmektir”5 buyurmaktadır Bediüzzaman Hazretleri. Kısaca muhabbetimiz Allah nâmına olmadığı zaman bu muhabbetten zarar görüyoruz.

     Allah kalbimize sonsuz sevebilme istidâdı yani kabiliyeti vermiş. Bu sayede sevdiğimiz zaman sonsuz sevebiliyoruz. Ama biz insanların ömrü kısa ve her vakit Azrail (as)  ruhumuzu teslim alabilir. Yazık olmaz mı kalbimizin bu muazzam yeteneğini fâni bir mahbup için kullanmaya? Allah bize, Kendisini sonsuz sevelim diye bu yeteneği vermiş. Çünkü o Allah ki Mahbub-u Bâkîdir, Ezelî ve Ebedîdir. Allah’ın dışında olan her şey yani mâsiva ise fânidir. Bu yüzden mâsivayı değil, Allah’ı sonsuz seveceğiz. Eşimizi, ailemizi, akrabalarımızı, yaratılan her şeyi Allah nâmına seveceğiz. Meselâ eşimize “seni seviyorum” değil de, “seni Allah nâmına seviyorum” diyeceğiz. Böyle dediğimiz zaman hem eşimiz memnun olur hem de Allah râzı olur inşâallah. Ayrıca muhabbetimiz hiç bitmez ve giderek de artar. Böyle bir fırsatımız varken sevdiklerimize mecâzi ve geçici bir muhabbet beslemek akıl kârı değildir. 

     Rabbim bizleri Mahbub-u Bâki olan Zatını sonsuz seven, mecâzi aşktan uzak duran ya da mecâzi olan aşkı hakîki aşka inkılâp eden ve mâsivayı Allah nâmına seven kullarından eylesin inşâallah. (Âmin)

Said YÜKSEKDAĞ

said_yuksekdag@hotmail.com

Twitter: @SaidYuksekdag

 

Dipnotlar:

1) Tarihçe-i Hayat, Said Nursî,  Yeni Asya 2013, s. 94.

2) Sözler, Said Nursî,  Yeni Asya 2013, s. 574.

3) Hadîs-i kudsî: Aclûni, Keşfü’l-Hafa, 2:164; Ali el-Kari, Şerhü’ş-Şifa, 1:16.

4) Mektûbat, Said Nursî, Yeni Asya 2013, s. 304.

5) Sözler, Said Nursî, Yeni Asya 2013, s. 1033.

 

Sende yorum yazabilirsin