Sistemli Hizmet Adamı: Hafız Ali (r.a)

Isparta Kahramanları Sempozyumu tebliğidir

A-KISA BİYOGRAFİSİ
1899 yılında Isparta’nın Atabey ilçesine bağlı İslamköy’de dünyaya geldi.   Küçük yaşlarda Kur’an’ı hıfz etti. İslamköy’de Hafızlık bir gelenek halinde devam ediyordu. Daha sonraları genç bir hoca olarak erken yaşlardan itibaren insanlara Kur’an öğretmeye başladı.
 
Ümmühan Hanım ile evlendi. Eşi de kendisi gibi, Risale-i Nur’ları yazarak ve anlatarak büyük hizmetlerde bulundu. Ümmühan Hanım, Hafız Ali’nin vefatından sonra, bütün yükü üstüne almışçasına, çok daha büyük hizmetler yapmaya başladı. Bu evlilikten çocukları olmadı. Oturdukları evin yerine, daha sonraki yıllarda Yatılı Bölge Kur’an Kursu yapıldı.
 
Risale-i Nur’u tanımadan önce, birkaç yıl süreyle Afyon’un Dinar ilçesinin köylerinde imamlık yaptı. Hafız Ali Ergün, çok sayıda İslamköy’lünün Kur’an öğrenmesine vesile oldu. Aynı hizmet ve cevvaliyeti Risale-i Nur’u tanıdıktan sonra da devam etti. İslamköy’de çok sayıda kişinin Risale-i Nur’ları yazmasına ve okumasına vesile oldu.
 
İslamköy’de çok önemli hizmetlere imza attı. 1943 yılında Isparta’da tutuklanarak Denizli Hapishanesine gönderildi. Burada da Üstad’ı Said Nursi’ye çok yakın durmaya ve hizmetlerinde bulunmaya gayret etti.
 
Hafız Ali, istikamet ve ihlas üzerine bir hayat yaşamak için büyük gayret gösterdi. Kırk beş sene devam eden hayatına çok büyük hizmetler sığdırarak Üstad’ın yerine ve O’nun bedeline 1944 yılında Denizli’de kırk beş yaşında bulunduğu bir sırada şehid olarak ecel şerbetini içti. Dünya külfetinden kurtuldu ve cennet bahçelerine doğru yol almaya başladı.
 
1943 yılında Denizli Mahkemesine sevk edildikleri zaman, yolda yaşanan bir olayı Refet Barutçu şöyle anlatmaktadır: “Bizi karanlık bir hayvan vagonuna doldurdular. Kalabalıktan oturacak yer yoktu. Başımızda iri yarı insafsız bir başçavuş bulunuyordu. Eline aldığı büyük bir dengi Hafız Ali’nin üzerine fırlattı. Hafız Ali az kalsın eziliyordu. İşte Denizli hapsine Hafız Ali böyle gitmişti. Ve oradan şehid olarak çıktı.”(1)
 
Said Nursi Denizli Hapsine girdiği sırada o zamanlar altmış beş yaşında bulunuyordu.  Denizli hapsi çok büyük sıkıntılarla ve çilelerle geçen Nurun İkinci Medrese-i Yusufiyesidir. Alınan talimat gereği bu hapishaneye giren Üstad ve Nur Talebelerine rahat vermemek için çok özel bir gayret gösterilmiş ve her gün ve her saatleri zulüm ve işkencelerle doldurulmuştur.
 
Hafız Ali’nin, Denizli Mahkemesi’ndeki müdafaası da, O’nun Risale-i Nur hizmetine ve Üstad’ı Said Nursi’ye sadakatinin çok güzel bir numunesi gibidir. Hafız Ali, Denizli Ağır Ceza Mahkemesinde yaptığı kahramanca savunmasında, şunları ifade etmektedir:
 
“Ben Isparta hâkim ve müddeiumumiliğinde (savcılıkta) hak ve hakikatin bütün bütün aksine olarak Risâle-i Nur’a karşı asılsız bir ittiham gördüğümden Risâle-i Nur’dan kaçmak değil; belki o ittihamdan çekinmek için sordukları suallere ‘Ben değilim’ dedim. Hatta o müddeiumumî kanunsuz bana yemin vererek ‘Risâle-i Nur’da yazılı Hafız Ali sen değil misin?’ dedi. Sükût edip yemin etmediğim halde sorgu hâkimliğinde hamiyet-i İslâmiyeyi taşıyan âlî bir vicdan hissettiğimden adalet ve hakikatın tecelli edeceğini ümit edip ‘Risâle-i Nur’da yazılı Hafız Ali benim’ dedim. Ben Risâle-i Nur’u hakaik-i imaniye ve Kur’âniye ve kevniyeyi kat’î bürhanlarla izah edip insanların yüzünü ahirete çeviren, dünyadan ziyade ahireti sevdiren mukaddes bir eser bulup ondan binlerce menfaat görmüşüm.
 
Gariptir ki: Bu sır iddianamede keşfedilip dünyayı unutturacak derecede telkinat-ı diniye verilmiş diye yazılı olduğu halde hem siyasî cemiyetçi, hem tarikatçı, hem de halkı hükûmet aleyhine teşvik ediyorlar diye olan ittihamlarla nasıl kabil-i te’lifdir?
 
“Evet, ben, Risâle-i Nur’un hemen ekser parçalarını anlayarak okuduğum gibi Üstadım Said Nursî’nin de on iki seneye yakındır en gizli ve en ince esrarına kendimi vâkıf biliyorum.’’
 
“Ben ne Risâle-i Nur’da ve ne de Üstadımda emniyet ve âsayişe zarar verecek bir emare, bir meyil görmediğim gibi âsayiş ve emniyetin temel taşlarını onlardan öğrenip müddet-i ömrümde mahkeme safahatını ancak bu def’a gördüğüm gibi; şu benim gibi suçlu olarak huzurunuzda bulunan cemaat-i nuraniyenin de ifadelerinden benim gibi olduklarını da anladım.’’
 
‘’İşte böyle sırf ahireti için, Kur’an’ın i’caz-ı maneviyesinden gelen Risale-i Nur’u okuyup kendi istifadesine çalışan bir ehl-i Kur’an’ı ve ehl-i ahireti cezalandıracak bir kanun tasavvur etmediğim gibi, ittiham edildiğim “siyasî cemiyetçilik” ve “tarikatçılık” ve “halkı hükûmet aleyhine teşvik etmek” gibi suçlarla hiçbir alâkam olmadığından yüksek mahkemenizden beraetimi taleb ederim.’’ (2)
 
Said Nursi ve talebeleri Denizli’ye getirilmeden önce, mahkûmlarla, adliye ve hapishanenin yetkililerinin de hazır bulunduğu bir toplantı yapılmış ve buraya getirilecek tutukluların çok tehlikeli olduğu ifade ile onlara rahat verilmemesi için telkinlerde bulunulmuştur.
 
Özellikle o zamanlar Denizli Hapsi’nin ağalarından olan ve cinayettenmahkûm bulunan Denizli’nin Beylerbeyi Köyü nüfusuna kayıtlı Süleyman Hünkâr’a bu konuda özel görevler verilmiş ve teşvik edilmiştir. Fakat Süleyman Hünkâr, Said Nursi ve talebelerini tanıdıktan sonra onların hizmetine girmiş, Denizli hapsinde yapılacak zulümlerin nispeten hafiflemesine vesile olmuş ve burada Meyve Risalesinin yazılması sırasında büyük hizmetlerde bulunmuştur.
 
Hafız Ali’nin Üstad Said Nursi ile olan maddi ve manevi münasebetleri gerçekten çok üst düzeyde bulunuyordu. Hapishanede, Üstad’ı Said Nursi’nin en ufak bir hizmeti için büyük bir dikkat ve gayret gösteriyor ve adeta O’nu bir gölge gibi takip etmeye çalışıyordu. Bu hapishane günlerinde bir ara rahatsızlanan Hafız Ali’ye Said Nursi, geçmiş olsun makamında şu mektubu göndermişti:
 
“Aziz kardeşim Hâfız Ali. Hastalığına merak etme. Cenâb-ı Hak şifa versin. Âmin. Hapiste her bir saat ibadet on iki saat ibadet yerinde bulunmasından, çok kârlısın. İlâç istersen, bir kısım dermanlar bende var, sana göndereyim. Zaten ortalıkta bir hafif hastalık var. Ben mahkemeye gittiğim gün, herhalde hasta oluyorum. Belki sen bana yardım etmek için, eski zamanda birbirinin bedeline hasta olması ve ölmesi gibi harika fedakârlık gösteren zatlar gibi, benim bir parça rahatsızlığımı aldın” (3)
 
Denizli Hapsinde, görevlilere verilen özel bir talimat gereği, Said Nursi, büyük bir baskı ve tarassut altına alınmış ve adeta aldığı nefeslere bile karışılmak istenmiştir. Burada tarassut-u mutlak(hücre hapsi) altında bulunan Said Nursi’nin, talebeleri ve diğer mahkûmlarla iletişimin kesilmesi için her yola başvurulmuştur
Bu durumdan çok rahatsız olan ve bir şeyler sezen Hafız Ali’nin gözü ve kulağı devamlı surette Üstad’ın bulunduğu koğuşun üzerindedir. En ufak bir ihtiyacı olursa ve O da fırsat bulursa, anında Said Nursi’nin hizmetine koşmaktan en ufak bir tereddüt göstermemiştir.
 
Teneffüse çıktığı zaman sürekli olarak Üstad’ın bulunduğu koğuşun penceresinin altına giderek, Üstad’ın bir ihtiyacının olup olmadığını anlamaya çalışırdı. Özel bir talimat alan bazı görevliler, böyle bir dehşetli ortamda fırsatını buldukları bir sırada Said Nursi’yi öldürmek kastı ile O’na şiddetli bir zehir vermişler ve kapısını da kapatarak, ölüme terk etmişlerdi.
 
Hafız Ali bu sırada yine pencerenin altından geçerken inilti seslerini duyar ve hemen Said Nursi’nin koğuşuna koşar. Bu arada hapishanede bulunan diğer Nur Talebelerine de haber verir.  Said Nursi’nin koğuşunun kapısın açmak istemeyen gardiyanlara kapıyı zorla açtırdıkları zaman, Üstad Said Nursi’yi zehirin etkisiyle yerde kıvranırken görürler.
 
Said Nursi’yi bu şekilde, sekerat halinde ve vefat etmek üzere iken bulan Hafız Ali ve arkadaşları telaşla sağa sola koşmaya başlıyorlar. Kendisine verilen dehşetli zehirin ölümle burun buruna getirdikleri Üstad’larına yardım bulma maksadıyla, gardiyanları ve hapishane müdürünü çağırırlar ve daha sonra muayene etmek için bir doktor da hapishaneye getirtilir.
 
Üstad’ı bu şekilde gören doktor, yapacak bir şeyleri olmadığını ve artık hastanın son safhaya geldiğini söyler. Herkes, çaresiz ve ümitsiz bir bekleyiş içine girer. Hapishanede bulunan bütün Nur Talebeleri dua etmeye ve Kur’an okumaya başlarlar. Çok sevdiği Üstad’ını bu şekilde vefat etmek üzere gören Hafız Ali, ağlamaya başlar.
 
Hafız Ali bu arada mahpuslara bir vakit namazını kıldırır ve cemaate kendisinin yapacağı duaya hep beraber âmin demelerini talep eder.  Hafız Ali içten ve samimi bir şekilde dua etmeye başlar: ‘’Ya Rab, Âlem-i İslam’ın bu zata ihtiyacı var. O’nun yerine benim canımı al ve ömrümü O’na bağışla:’’ Mahkûmlar ve Nur Talebeleri hep beraber bu duaya ‘’Âmin’’ derler. Kısa bir zaman geçtikten sonra Üstad yavaş yavaş canlanmaya ve Hafız Ali, zehirlenme belirtileri ile hastalanmaya başlar.
 
Üstad’ın iyileşme sürecine girmesi ile birlikte durumu ağırlaşan Hafız Ali, Denizli Hastanesine yatırıldı. Hafız Ali, 17 Mart 1944 tarihinde hastanede zehirlenme teşhisiyle vefat etti. Üstadın Hafız Ali ile ilgili olarak sarf ettiği sözler, yazdığı mektuplar, unutamadığını ısrarla ifade etmesi, bu büyük Zat’a verdiği önemi ve makamı hakkında bize ipuçları veriyor.
 
Said Nursi, bu konu ile ilgili olarak bir mektupta, şu görüşlere yer veriyor: “…Gizli düşmanlar beni zehirlediler. Ve Nur’un şehid kahramanı merhum Hafız Ali benim bedelime hastahaneye gitti ve benim yerimde berzah âlemine seyahat eyledi, bizi meyusâne ağlattı.’’(4)
 
Üstad Said Nursi’nin Hafız Ali Ergün’e olan muhabbet ve alakası gerçekten çok dikkat çekicidir. Risale-i Nur’da buna işaret eden çok sayıda mektup bulunmaktadır. Çünkü Hafız Ali, Üstad Said Nursi ve Risale-i Nur’a çok büyük bir sadakat ve hizmet aşkı ile bağlanmıştı. Bu hizmetin başarısı ve terakkisinden de başka hiçbir düşünemiyordu. Bu hususa işaret eden bir mektupta Said Nursi şunları ifade etmektedir:
 
“Aziz, sıddîk kardeşlerim. Ben merhum Hâfız Ali’yi unutamıyorum. Onun acısı beni çok sarsıyor. Eski zamanlarda bazen böyle fedakâr zâtlar, kendi dostu yerine ölüyorlardı. Zannederim, o merhum benim yerimde gitti. Onun fevkalâde hizmetini eğer sizler gibi o sistemde zatlar yapmasaydı Kur’an’a, İslamiyet’e büyük bir zâyiat olurdu. Ben, onun vârisleri olan sizleri tahattur ettikçe, o acı gidiyor, bir inşirah geliyor.”(5)
 
Üstad Said Nursi’nin Hafız Ali’ye ne kadar önem verdiği, bu kıymetli zatın vefatından sonra yazdığı taziyenamede de görülmektedir.  Nur Talebelerine “Güzel ve tam yerinde bir tâziyenâme”  başlığı altında bir mektup göndererek taziyede bulunan Said Nursi, şu dikkat çekici ifadeler kullanıyordu:
 
“Aziz, sıddık kardeşlerim. Ben hem kendimi, hem sizi, Risâle-i Nur’u tâziye ve merhum Hâfız Ali’yi ve Denizli mezaristanını tebrik ediyorum. Meyve Risâlesinin hakikatini ilmelyakîn ile bilen bu kahraman kardeşimiz, aynelyakîn ve hakkalyakîn makamına çıkmak için, kabre cesedini bırakıp melekler gibi yıldızlarda âlem-i ervahta seyahate gitti ve tam vazifesini yapıp terhisle istirahate çekildi. Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, Risâle-i Nur’un bütün yazılan ve okunan harfleri adedince defter-i a’mâline hasenat yazdırsın, âmin. Ve onların sayısınca onun ruhuna rahmetler yağdırsın, âmin. Ve kabrinde Kur’ân’ı, Risâle-i Nur’u ona şirin ve enis arkadaş eylesin, âmin. Ve Nur fabrikasına onun yerine on kahramanı ihsan edip çalıştırsın, âmin, âmin, âmin. Siz dahi benim gibi duâlarınızda onu yâd ediniz. Bin lisan onun lisanı yerine istimal edip, o kaybettiği bir hayat ve bir dil yerinde mânevî bin hayat kazandı diye rahmet-i İlâhîden ümitvarız” (Şualar, sayfa 290-291)
 
Merhum Hâfız Ali’yi aynen hayattaki gibi Risâle-i Nur’la meşgul olarak en yüksek bir ilimde çalışan bir talebe-i ulûm vaziyetinde ve tam şehidler mertebesinde ve tarz-ı hayatlarında biliyorum ve o kanaatle ona ve onun gibi Mehmed Zühdü’ye ve Hâfız Mehmed’e bazı duâlarımda derim. Yâ Rabbî! Bunları kıyamete kadar Risâle-i Nur kisvesinde hakaik-i imaniye ve esrâr-ı Kur’âniye ile kemâl-i ferah ve sevinçle meşgul eyle; âmin. İnşaallah.” (6)
 
“Risâle- i Nur ‘un mânevî avukatı” Ahmed Feyzi’nin kahraman Nur kardeşi Hafız Ali’nin vefâtı üzere yazdığı ve “Âlem-i melekûta bir arîza” başlıklı “çok hakikatli bir mersiye”, “Şehid, mağfûr Hâfız Ali Efendinin ruhâniyet-i âliyelerine ithafı”yla, “Sevgili Kardeşim” başlığıyla şöyle başlar:
 
“Tarihî ve cihanşümul büyük dersimizi bitirip mümeyyiz heyetinin numaralarımızı okuyacağı günün arefesinde senin mübeccel varlığının aramızda bulunmamasından müteessir olarak sınıfımızın elhak birincisi olan zât-ı âlinizin son şerefli geçit resmimizde hakikat ve hidayet bayrağını önümüzde dalgalandırmak üzere, teşrifiniz için hadsizliğime rağmen bu mektubumu yüksek huzurunuza iblâğ ediyorum.”
 
“İçinde bulunduğumuz yüksek hakikatin hakikî manzarasını bütün azamet ve şumuliyle herkesten evvel kavramış onun hakikî mânâ ve hedefini herkesten evvel görmüş ve anlamış ve bu uğurda bütün fâni icablara elveda ederek varlığını tamamen ona vakf etmiş ve en nihayet sevgili Üstadının ve onun büyük dâvâsının uğrunda kendini onun yerine kurban etmiş olan zât-ı âlinizin bu hidayet ve Nur ordusu için hazırlanmış olan, zafer bayramında başkumandanımızın alemdârlığını yapmak üzere ordumuzun önünde livâ-i hidayeti taşımanız elbette herkesten evvel sizin hakkınızdı.”
 
“Sen adeta bizim ızdırârımızı dergâh-ı rubûbiyete iblâğ için urûç ettin (yükseldin). Üstadın bir sefîr-i mânevisi oldun. Senin sevimli fatıranın unutulmasına bizim için hiçbir imkân yok. Senin beşûş ve mültefit çehren, şefkatli ve mütevâzi nazarların bizim hayalimizde daima canlı bir varlık olarak yaşayacaktır…”
 
“İşte sevgili kardeşim! Ben bu dersten anlıyorum ki, müdafaa edilen hakikat doğrudan doğruya hakikât-i İslâmiyenin kendisidir. Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki‘’kâfirler hoş görmese de Allah nurunu tamamlayacaktır” (Saff Sûresi, 8)
 
Nur’un manevi avukatı Ahmet Feyzi’nin bu mektubu, birçok hakikati ifade ediyor, yürekten kopan samimi ve içten duyguların adeta bir tercümanı olan birçok güzel manayı ihtiva ediyor. Çok iyi bir hatip olan Ahmet Feyzi’nin, belagatinin çok güzel numunesi olan bu mektubun, merhum ve mağfur Hafız Ali’nin ruhuna, rahmetlere vesile olmasını temenni ediyoruz.
 
Denizli’nin yetiştirdiği aziz Nur talebelerinden birisi olan şair ve Muallim Hasan Feyzi Yüreğil, Hâfız Ali’nin kabrini ziyaretten sonra “Şehid-i mağfur Hâfız Ali Efendi’nin kabr-i şerifini ziyaret’’ başlığı altındahislerini aşağıda iktibas ettiğimiz manzumede çok edebi bir şekilde ifade etmişti:
 
“Ey nur yolunun yolcusu, ey ruh-u münevver
“Bu medfen-i pâkin ola ruhun gibi enver.
“Ey ölmeyen, ey fidye-i üstad-ı mübarek
“Razı ola Allah Teâlâ ve tebarek
“Gönderdi selâm, bak sana Hazret-i Üstad
“Hem ruh-u azizi dedi her dem ola dilşâd
“Kur’ân-ı Kerim uğruna fanideki hizmet
“Bahş eyledi şimdi sana sonsuz ebediyyet
“Yerlerde beşer, gökte bütün nurlu melekler
“Her gün sunuyor ruhun için arşa dilekler
“Bu makbereler fahredecekhaşre kadar hep
“Emvata okut nüsha-i enver, aç yine mektep
“Ey menba-i envâr ve ey hâfız-ı esrâr
“Ey canını canana veren zat-ı fedakâr
“Hafız diye ben namını duydum o huzurda
“Medhin okunur hem de bugün meclis-i nurda
“Sun kevser-i safi, bize sensin yine saki
“Bahş eylemiş Allah sana bir âlem-i baki
“Sormam sana bir şey ne bugünden ne de dünden
“Bir nokta okut sen bize esrar-ı ledünden” (7)
 
B-HAFIZ ALİ VE RİSALE-İ NUR HİZMETLERİ
 
Hafız Ali Ergün, Risale-i Nur hizmetleri için kendi köyü olan İslamköy’de çok hummalı bir faaliyette bulundu. Çok kişi, bu şekilde O’nun vasıtasıyla Risale-i Nur’ları tanıdı ve yazmaya başladı. İslamköy’ü adeta bir fabrika ve bir matbaa haline çevirerek, Risale-i Nur’un yazılarak yayılmasında olağanüstü bir çalışmaya vesile oldu. Said Nursi de bu büyük ve muhteşem çalışmalardan dolayı, İslamköy’ü ‘’Nur Fabrikası’’ olarak isimlendirdi ve Hafız Ali için de ‘’Nur Fabrikasının sahibi’’ tabirini kullanmaya başladı.
 
Üstad Barla’da yazdığı risaleleri, Nur Postacıları vasıtasıyla Bedre’de bulunan ve Nur İskele Memuru olarak vasıflandırdığı Hoca Sabri’ye gönderirdi. Bu yeni yazılan kitaplardan ve risalelerden sabaha kadar uyumayarak kendisi için bir nüsha yazan Hoca Sabri Arseven,  bu risaleleri Nur Postacıları vasıtası ile İslamköy’de bulunan Hafız Ali’ye göndermektedir. Hafız Ali, bu nedenle devamlı bir intizarla, Bedre’den gelecek yeni bir risalenin hasreti içindedir.
 
Kitap gelme işi biraz gecikirse, evinin damının üzerine çıkarak yirmi kilometre kadar uzakta bulunan Bedre’ye yönelen Hafız Ali, Hoca Sabri’yi kast ederek ‘’Keçeli İmam indallah mes’ulsün’’ diye bağırır. Bu sesi duyan ve hasret ifadelerini anlayan Hoca Sabri,  ‘’yine Hafız’ı kızdırdık’’ der, işi hızlandırır ve yeni çıkan risaleleri bir an önce Hafız Ali’ye ulaştırmaya çalışır.
 
İslâmköy’ü kendi köyü olan Nurs gibi gören Bediüzzaman, bu beldeye ve İslamköy’ü Nur talebelerine büyük bir alâka gösterdiğini şu ifadeleri ile gayet açık bir şekilde göstermiştir: ‘’Hafız Ali’nin mektubunda, İslamköy’ündeki hocalara muhabbete ve dostluğa karar vermesi bizi memnun eyledi. Evet, İslamköyü, nasıl ki Risale-i Nur’a pek ziyade alâkadarlıkta imtiyaz ve sebkat kazanmış; öyle de, ben orada iken, sair hocalara nispeten İslamköyü hocaları dahi daha ziyade insaflı ve Risale-i Nur’u takdir ettiklerini gördüğümden, bu havalideki hocaların lâkaytlıklarına karşı onları hüsn-ü misal gösteriyorum. İnşaallah onlardan zarar gelmez. Ben İslamköyünü, Nurs köyü gibi biliyorum; o hocalara da akrabam nazarıyla bakıyorum, onlara da selam ediyorum. Evet, onların insafı ve Risale-i Nur’a karşı dostluklarıyla, Nur fabrikası o köyde dağdağasız teessüs etti tahmin ediyorum.’’(8)
 
Hafız Ali vefat ettikten sonra Denizli kabristanına defnedildi. Üstad Hafız Ali’nin vefatı üzerine “Gizli düşmanlarım beni zehirlediler. Nurun şehit kahramanı merhum Hafız Ali benim bedelime berzah âlemine gitti” ifadelerini kullanması da çok ilginçtir.
 
Denizli hapsinin bir meyvesi olan Meyve Risalesi, hapsin zor ve ağır şartlarında yazıldı. Bazen kibrit kutularına, bazen ambalaj kâğıtlarına yazarak talebelerine yazdıklarını ulaştıran Said Nursi, bu kıymetli eserde tevhit inancına dair muhteşem hakikatleri yazıya dökerek, Denizli Hapsini İkinci Medrese-yi Yusufiyeye çevirdi.
 
Üstad manevi âlemde, bir seyr-ü sefer sonucu mazlumen şehid olan talebesi Hafız Ali’nin kabrine giriyor. Sual meleklerinin suallerini ve Hafız Ali’nin Meyve Risalesinin hakikatleri ile verdiği cevapları müşahede ediyor ve mesrur oluyor. Bu durumu da Risale-i Nur’un sadık ve hakiki talebelerinin imanla kabre gireceklerine dair bir delil olarak ifade ediyor. Ve ekliyor: “Hafız Ali, berzah âleminde nurla iştigal ediyor.’’
 
Said Nursi’nin konu ile ilgili ifadeleri şu şekildedir:
 
“Sarf ve nahiv ilmini okuyan bir medrese talebesinin vefat edip, kabirde Münker ve Nekir’in: “Men Rabbüke” (Senin Rabbin kimdir?) diye suallerine karşı, kendini medresede zannedip nahiv ilmiyle cevap vererek, “Men mübtedâdır, Rabbüke onun haberidir. Müşkül bir meseleyi benden sorunuz, bu kolaydır” diyerek, hem o melâikeleri, hem hazır ruhları, hem o vâkıayı müşahede eden orada bulunan bir keşfü’l-kubur velîsini güldürdü ve rahmet-i İlâhiyeyi tebessüme getirdi. Azaptan kurtulduğu gibi, Risale-i Nur’un bir şehid kahramanı olan merhum Hâfız Ali, hapiste Meyve Risalesini kemâl-i aşkla yazarken ve okurken vefat edip kabirde melâike-i suale mahkemedeki gibi Meyve hakikatleriyle cevap verdiği misilli, ben de ve Risale-i Nur şakirtleri de, o suallere karşı Risale-i Nur’un parlak ve kuvvetli hüccetleriyle istikbalde hakikaten ve şimdi mânen cevap verip onları tasdike ve tahsine ve tebrike sevk edecekler inşaallah.”(9)
 
Üstad’ın manevi evladı ve varislerinden Mustafa Sungur’un da Üstad’ın Hafız Ali ile ilgili olarak anlattıkları konusunda bir hatırası şu şekildedir: “Bir gün hususi bir dairede Üstad ve birkaç talebesi Merhum Hafız Ali ile ilgili bahis okuyorduk. Üstad birden–elini göğsüne koyarak- bize hitaben şöyle dedi: “Kardeşlerim, Ben kasemle sizi temin ederim (Veya: Ben size kasem ederim) ki, Ben gördüm ki, Hafız Ali, Mahkeme’de Meyve Risalesiyle (elini sağa-sola kaldırıp işaret ederek) müdafaasını yaptığı gibi, Münker-Nekir meleklerinin sorularına da aynı şekilde Risale-i Nurla cevap verdi.” (10))
 
Üstad Said Nursi, Denizli Hapsinden tahliye olduktan sonra hiçbir yere uğramadan doğruca kabristana gidiyor ve Hafız Ali’nin kabrini ziyaret ediyor. Kabrin başında uzun süre kalan ve dua eden Üstad’ın ağzından şu kelimleler dökülüyor:’’ Bu şehid âlem-i berzahta bir yıldız gibi parlıyor.’’ O zaman Üstad ile kabristanda bulunanların gözleri gayr-ı ihtiyari olarak semaya dönüyor ve ikindi vaktinde gökyüzünde parlayan ve adeta onlara gülümseyen parlak bir yıldızı hep beraber müşahede ediyorlar.
 
Yine Hafız Ali’nin mezarı başında Üstad ayrıca ‘’Hafız Ali, Mahkeme-i Kübra haşrinde Nur Talebelerinin bayraktarı olacaktır’’ ifadelerini kullanıyor. Bu ifadeler daha sonraları Nur Talebeleri tarafından Hafız Ali’nin mezar taşına şu ifadelerle kaydediliyor: “Haşirdeki mahkeme-i kübrada Nur talebelerinin âlemdârı’ Nur fabrikası sahibi fidye-i üstad-ı mübârekmenba-i envar Hafız Ali Ağabey (Ergün)”
 
Said Nursi’nin, bu sözleri Peygamber Efendimizin (ASV) şu hadisi üzerine söylemiş olması kuvvetle muhtemeldir. ‘’Haşir gününde önce Peygamberler sıra ile kendi ümmetlerinin başında Haşir meydanına gelirler. Daha sonra benim ümmetim de asırlara göre bölük bölük, kafile kafile haşir meydanına gelecektir. En son olarak da Mehdi ve şakirtleri haşir meydanına dâhil olacaklardır.’’
 
Bu hadise istinaden diyebiliriz ki, her Peygamberin yanında bir bayraktarı ve aynı şekilde bölük bölük, kafile kafile gelen Ümmet-i Muhammediyenin(ASV) de her bölüğünün başında âlimler ve onların yanında birer bayraktar bulunacaktır. Tabii ki Hazret-i Muhammed(ASV) en önce ve Ashab-ı Kiram (R.A)’ın başında gelecektir. Hazret-i Üstad’ın da yanında bu ifadeye göre üzerinde ‘’Risale-i Nur Talebeleri’’ yazılı sancağı taşımakla Hafız Ali görevlendirilmiş olacaktır.
 
İşte fedakâr ve mağfur şehid Hafız Ali böyle bir şerefle şerefyap olacak.  Cenab-ı Hak bizleri o kalabalığın, cemaatin içinde veya kenarında bile olanlardan eylerse bizler için büyük bir şeref ve mazhariyet olacaktır.
 
Said Nursi’nin Hafız Ali ve o sistemde bir başka önemli talebesi olan Hasan Feyzi hakkında taşıdığı muhabbet ve takdir duygularını, Mahkemedeki müdafaasında şu ifadelerle dile getirmektedir:
 
‘’Yani, mahkemeye dedim: Kusur varsa bütün o kusur benimdir. Nur talebeleri hâlis ve mâsum olup imanları için Nurlara çalışmışlar. İşte o ehl-i vukuf dahi Nurcuları kurtarıyorlar. Bütün kusuru bana veriyorlar. Ben de onlara, “Allah sizden razı olsun” derim. Yalnız, merhum Hasan Feyzi ve merhum Hâfız Ali’yi ve o iki mübarek şehidin sisteminde ve vârislerinden iki üç zâtı benim suçuma şerik etmişler. Fakat bir cihette sehvetmişler. Çünkü o zatlar, kusurda değil, belki hizmet-i imaniyede benden ileri ve benim hatalarımdan müberrâ olarak, zaafiyetime merhameten inayet-i İlâhiye tarafından bana yardımcı verilmişler. (11)
 
Bir ahir zaman âliminin, beklenen müçtehidin bir talebesi hakkında bu kadar sitayişkâr sözlerde bulunması şayan-ı hayret ve dikkattir. Bir Isparta kahramanı olmak neymiş, nasılmış mücessem ve müşahhas bir örneği Merhum Hafız Ali Ergün’dür.
 
C-HAFIZ ALİ SİSTEMİ VEYA NUR FABRİKASI
 
Merhum Hafız Ali Ergün, yapmış olduğu hizmetlerle İslamköy’ü bir ‘’Nur Fabrikası’’ haline getirdi.  Bu şekilde risaleler bir matbaada çoğaltılıyor gibi yazılmaya başlandı. Çok sayıda insan Hafız Ali’nin teşvik ve desteği ile Risale-i Nur’ları elle yazmaya başladı. Adeta iman tekniğe meydan okudu.
 
Böylece Hafız Ali, Said Nursi’nin ifadesi ile ‘’Nur Fabrikasının Sahibi’’ olarak isimlendirildi. Hüsrev Altınbaşak’ın sevk ve idare ettiği ‘’Gül Fabrikası’’ ekolü ile birlikte, Risale-i Nur’a büyük hizmetlerde bulunan iki büyük hizmet ekolünden birisi olarak büyük dua ve takdire mazhar oldu.
 
Kendine mahsus, hiçbir şeye alet edilemeyen, hiçbir beklenti içinde olunmayan, tamamen içten samimi ve ihlaslı bir hizmetin Isparta’da en önemli köşe taşlarından birisi olarak temayüz etti. Bu özelliklerinden dolayı, Said Nursi Hafız Ali’nin bu hizmetini ‘’Hafız Ali Sistemi’’ diye ifade etmeye başladı. Bu hizmet tarzı ile ve Hafız Ali ile birlikte hizmet eden ve aralarında Kâtip Osman, Tahiri, Hafız Mustafa ve Büyük Ruhlu Küçük Ali gibi birçok Nur Talebesi de Üstad Said Nursi’nin ifadelerinde ‘’Hafız Ali sisteminde’’ diye isimlendirildi ve taltif edildi.
 
Bütün bunlardan çıkarabileceğimiz ve Üstad’ın ‘’Hafız Ali Sistemi’’ diye isimlendirdiği hizmet siteminin özelliklerini şu şekilde sıralamak mümkündür:
 
1-Hafız Ali sisteminin en bariz vasfı fedakârlıktır. Hafız Ali, hizmetin ve Üstad’ın selameti için canını feda etmekten zerre kadar çekinmemiş ve bunu fiilen göstermiştir. Denizli Hapsinde zehir verilen ve ölüme terk edilen Üstad için ettiği dualar ve bunun ardında yaşanan hadiseler, bu önemli hususu çok net bir şekilde göstermektedir:
 
“Eyyühe’l- Üstadü’l-Muhterem, hayatımın her safhasından kıymetli ve o hayatı, pervâne-misâl, bir emrinin infâzına ateşte yakmaya her an hâzır olduğum kıymetli Üstadım. Üstadım, bize emânet olarak ve ne zaman alınacağı meçhul olan hayatın ve her zaman emrine âmâde ve hazır olduğum Cenâb-ı Mün’imin, o emânet üzerine ne gibi emri vâki olsa, inşaallah, bilâtereddüt emânetini iâdeye hazırız. Evet, Üstadım, belki de boyumdan aşan ve belki dâhilimin de siyah çamurlara mezc olduğu ve tefessüh etmeye başladığı bir zamanda Hızır gibi yetişip ve misl-i Lokman, Kur’ân-ı Hakîmin şifâhanesinden lemeân eden muâlecelerle (ilâçlarla) tedâviye başladınız. Hayat ismine lâyık bir hayat bahşına vesilesiniz. O hayatı ihsan edene ve vesile olan uğruna, o hayatı ifnâ etmemek kâr-ı akıl değildir” 

Üstad Bediüzzzaman, daha mektubun sonuna gelmeden bu cümleye koyduğu “hâşiye” ile “Benim bedelime şehid olacağını hissetmiş. Kuvvetli ihlâsın kerâmeti olarak haber veriyor. Haber verdiği gibi şehid oldu”  notunu düşmüştü. (12)
 
2-Bir başka önemli sistem özelliği de, Üstad’ın Risale-i Nur’da va’z ettiği prensiplere tamamıyla tabi ve bağlı olmasıdır. Kendisinden hiçbir şey ilave etmemiş ve Üstad’ı Said Nursi, neleri söylemişse, onları aynen ve hüve hüvesine uygulamaya çalışmıştır. Kendisi din âlimi sayılabilecek bir imam olduğu halde, Üstad Said Nursi’ye tam bir kanaat ile bağlanmıştır.
3-Hafız Ali, hizmeti hayatının en önemli prensibi haline getirmiş, hizmet ile ilgili herhangi bir gecikme veya aksaklığa hiç bir tahammül göstermeyerek, Nur Fabrikasının çarklarının tıkır tıkır dönmesi için büyük bir gayret ve hatta telaş göstermiştir. Hoca Sabri’nin kitapları göndermede gecikmesi üzerine yaptığı feveran, bunun delilidir. Yine Said Nursi’nin hizmet tarzını bir sistem olarak ifade ettiği ve bu yönü ile Hafız Ali ile büyük paralellik gösteren Zübeyir Gündüzalp de ‘’Risale-i Nur’a ait en küçük bir hizmeti, hayatın en büyük meselesine tercih ederim’’ diyerek Nur hizmetine verdiği önemi çarpıcı bir şekilde ifade etmiştir.
 
4- Üstad Said Nursi ile çok yakın bir münasebet kurmuş, maddi ve manevi olarak adeta Onunla birlikte yaşamış ve her solukta Onunla birlikte olmaya çalışmıştır. Kastamonu Lahikası’nda geçen ve Üstad’ın duasıyla dahi ne kadar alakadar olduğunu gösteren mektup, bu hususta önemli bir örneği teşkil etmektedir.
 
5-Hafız Ali, büyük bir gayret ve enerji ile çalışmış, yaşadığı köy olan İslamköy’ü ve çevresini adeta bir ‘’Nur Fabrikasına’’ dönüştürmüştür. Onun gayretleri ve çalışmaları sayesinde yüzlerle ifade edilebilecek sayıda insan Risale-i Nur’ları yazmaya başlamış, iman ve Kur’an hakikatleri bu sayede çok sayıda muhtaç insana ulamıştır.
 
6-Hafız Ali Sisteminin en bariz özelliklerinden birisi de, iman ve Kur’an hizmetinin her şeyin önünde olmasıdır. Risale-i Nur’ları kendisinden sonra yazmaya başlayan ve üç ay gibi kısa bir sürede güzel hattıyla temayüz eden Hüsrev Altınbaşak’a olan gönülden tebrik ve takdir duyguları, bu güzel düşüncenin en bariz bir ispatıdır. Hafız Ali için önemli olan iman ve Kur’an hizmetinin en iyi şekilde ve insanları etkileyecek bir güzellikte yapılmasıdır. Bunun, kimin tarafından yapılması önemli değildir. Herhangi bir şahsi rekabet veya kıskançlık içinde olmadan, hizmetin en mükemmel bir şekilde ifa edilmesi, bu sistemin en önemli vasıflarındandır.Said Nursi’nin ifadelerinde, Hafız Ali’nin bu yüksek hasleti şöyle ifade edilmektedir:
 
Üstad Bediüzzaman, Hafız Ali’nin ihlâsını örnek olarak gösterdiği mektubunda şunları kaydeder:
 
“Kardeşlerimizden İslâmköylü Hâfız Ali Efendi, kendine rakip olacak diğer bir kardeşimiz hakkında gösterdiği hiss-i uhuvveti, çok kıymettar gördüğüm için size beyan ediyorum: O zat yanıma geldi; ötekinin hattı, kendisinin hattından iyi olduğunu söyledim. ‘O daha çok hizmet eder’ dedim. Baktım ki, Hâfız Ali kemal-i samimiyet ve ihlâsla, onun tefevvukuyla iftihar etti, telezzüz eyledi. Hem Üstadının nazar-ı muhabbetini celb ettiği için memnun oldu. Onun kalbine dikkat ettim, gösteriş değil, samimî olduğunu hissettim. Cenâb-ı Allah’a şükrettim ki, kardeşlerim içinde bu âlî hissi taşıyanlar var. İnşâallah bu his büyük hizmet görecek. Elhamdülillâh, yavaş yavaş o his bu civarımızdaki kardeşlere sirayet ediyor.” (13)
 
‘’Hafız Ali’nin ihlâsından gelen ifadesi ve Hüsrev’i fevkalade ihlas noktasında takdir etmesi ve Hüsrev de, gayet büyük ve bâki bir hissesini bırakıp, benim eskiden beri tekrar ettiğim bir dâvâm ki, -Risale-i Nur’un hakikî şakirtleri, hizmet-i imaniyeyi her şeyin fevkinde görür; kutbiyet de verilse ihlas için hizmetkârlığı tercih eder-beni o dâvâda bilfiil tasdik etmesi cihetinden, bütün kuvvetimizle bu gibi kardeşlerimizi tebrik ediyoruz. (14)
 
Nur’un Birinci Talebesi Hulusi Yahyagil’in bu konudaki ifadeleri şu şekildedir: ”Bir Nur Talebesi, kardeşinin eksikliğini tamamlayacak, gediği varsa kapatacak, söküğü varsa dikecek, yarığı varsa tamir edecek. Allah yardım etsin. Dikkat edin, eğer bir kardeşinin yüksek sıfatları var, güzel hizmetleri var, güzel hususiyetleri var da, o kardeşinin o meziyet ve kabiliyetlerinden rahatsız oluyorsan, sen çok çiğsin. Daha doğrusu kelek ve kabaksın. Git kendini tekmil et, anlıyor musun? Kardeşinin meziyetinden, kabiliyetinden dolayı içinde bazı mikroplar nüksediyorsa senin mesleğinde, senin dünyanda nâkıslık var. Kendi niyetini düzelt.
 
Bakın Hüsrev Abi gelmiş, Hafız Ali Ağabeyi üç ayda geçmiş. Hüsrev Ağabeyin hattı çok güzel, Hafız Ali Ağabeyin hattını Osmanlıcada üç ayda geçmiş. “Seni geldi geçti” deyince “Memnun oldu” diyor Üstad: “Kalbine nazar ettim, sun’i değil, ciddi lezzet aldı ve memnun oldu. İstikbalde bu his büyük hizmet verecek.”
 
7-‘’Hafız Ali Sisteminin’’ bir diğer önemli özelliği de mahviyet, bir buz parçası nev’indeki şahsiyetini ve enaniyetini kardeşlik ve şahs-ı manevi havuzu içine atıp eritmek, kardeşlerinin muvaffakiyeti ile şakirane iftihar etmek şeklinde ifade edilebilir. Said Nursi’nin altıncı maddede belirtiği, hizmetteki başarılı kardeşinin hizmet ve başarısından ‘’ciddi olarak lezzet almak ve memnun’’olmak düşüncesi, ancak böyle bir anlayışın neticesi olarak gelişebilir.
 
Said Nursi, talebelerinden Refet Bey’e yazdığı bir mektupta, Hafız Ali’de bulunan uhuvvet ve mahviyet özelliklerinden sitayişle bahsetmektedir:
 
‘’Sakın birbirinize tenkit kapısını açmayınız. Tenkit edilecek şeyler kardeşlerinizden hariç dairelerde çok var. Ben nasıl sizin meziyetinizle iftihar ediyorum, o meziyetlerden ben mahrum kaldıkça, sizde bulunduğundan memnun oluyorum, kendimindir telakki ediyorum. Siz de Üstadınızın nazarıyla birbirinize bakmalısınız. Adeta, her biriniz ötekinin faziletlerine naşir olunuz. Kardeşlerimizden İslâm Köylü Hâfız Ali Efendi, kendine rakip olacak diğer bir kardeşimiz hakkında gösterdiği hiss-i uhuvveti, çok kıymettar gördüğüm için size beyan ediyorum:
 
O zat yanıma geldi; ötekinin hattı, kendisinin hattından iyi olduğunu söyledim. “O daha çok hizmet eder” dedim. Baktım ki, Hâfız Ali kemal-i samimiyet ve ihlâsla, onun tefevvukuyla iftihar etti, telezzüz eyledi. Hem Üstadının nazar-ı muhabbetini celb ettiği için memnun oldu. Onun kalbine dikkat ettim, gösteriş değil, samimî olduğunu hissettim. Cenab-ı Allah’a şükrettim ki, kardeşlerim içinde bu âli hissi taşıyanlar var. İnşaallah bu his büyük hizmet görecek.’’ (15)
 
8-Hafız Ali Ergün, Üstad’ı Said Nursi ile hem maddi ve hem de manevi yönden şiddetle alakadar idi. Risale-i Nur hizmetleri ile birlikte, bu hizmetin mümessili ve tercümanı olan Said Nursi’ye olan muhabbet ve bağlılığı had safhada bulunuyordu. Bunu teyid eden bir olayı, Said Nursi şu şekilde anlatmaktadır:
 
‘’Hafız Ali kardeşim, Bir zaman Barla’da Cuma gecesinde dua ederken, senin “Âmin” sesini iki defa sarihan işittim. Arkama baktım, dedim: “Hafız Ali ne vakit gelmiş?” Dediler: “O burada yoktur.” Ben şimdi o vakıadan diyebilirim ki, üç dört saat mesafeden duama âminini işittirmesi, otuz günlük mesafeden buradaki zayıf davet ve duama kuvvetli ve tesirli bir âmin hükmünde olan yazıların imdadıma yetişmesi çok mânidar bir tevafuktur.’’ (16)
 
9-Hafız Ali, Üstad’ı Said Nursi’nin Risale-i Nur Talebelerine ısrarla tavsiye ettiği ve her vesile ile hatırlattığı; tevazu, fedakârlık, ihlâs, mahviyet ve fena fi’l-ihvan gibi hasletlere çok bariz bir şekilde sahip olması da çok önemli bir özelliktir.
 
‘’Cenab-ı Hakka hadsiz şükrediyorum ki, bu acip zamanda, sizin gibi halis, muhlis, mahviyetli, fedakâr kardeşleri bize ihsan eylemiş.
 
Bu defa Hüsrev’in, Hafız Ali’nin, Hafız Mustafa’nın, Küçük Ali’nin birbirine hitaben yazdıkları dört mektuplarını okudum. En derin kalbimde bir sürur, bir hiss-i şükran, bir memnuniyet hissettim. Bu çok kıymettar kardeşlerimin ne derece âli himmet ve yüksek ruhlu, Risale-i Nur hizmetinde ne derece fedakâr olduklarını anladım. Ve Risale-i Nur böyle kuvvetli ve halis ellere tevdi edildiğinden, bize kat’î kanaat verdi ki, Risale-i Nur mağlûp olmayacak. Bu kuvvetli tesanüt onu daima yaşattırıp parlattıracak.
 
Evet, kardeşlerim, sizler, ihlas sırrını tam muhafaza ediyorsunuz. Bu kadar esbab-ı tefrika içinde vahdetinizi muhafaza, hakikaten bir harikadır. Hafız Ali’nin hakikaten müstesna bir mahviyet ve tevazuu içinde ihlâsı ve fena fi’l-ihvan düsturunu muhafaza etmesi ve Hüsrev’in hakikaten tedbirce bana ihtiyaç bırakmayacak bir derecede tedbir ve dirayeti ve Hafız Ali gibi yüksek ihlâsı ve mahviyeti, Hafız Mustafa’nın hizmet-i Nuriyede büyük iktidarı içinde kuvvetli bir sadakati ve fedakarâne teslimiyeti ve hem Abdurrahman, hem Lütfü, hem Hafız Ali manasını taşıyan büyük ruhlu Küçük Ali, Risale-i Nur hizmetini dünyada her şeye tercihan hayatının en büyük maksadı yapması ve sebeb-i ihtilâfa karşı kuvvetli mukavemeti bulunduğunu bu dört mektubunuz bana bildirdi.’’ ( 17)
 
Hafız Ali’nin Hüsrev Altınbaşak ile birlikte Risale-i Nur’un en önemli özelliklerinden biri olan ‘’mahviyet ve kardeşlik’’ ile ilgili olarak Said Nursi’nin bir başka ifadesi de şöyledir:
 
‘’Hafız Ali ile Hüsrev’in birbirleriyle ciddi bir mahviyet içinde kardeşlik irtibatları, Risale-i İhlâsın tam sırrına mazhar olduğunuzu bana ihsas etti, ümitlerimi fevkalade kuvvetlendirdi.’’ (18)
 
Özellikle nifak ehlinin Nur ve Gül Fabrikaları arasında bir ihtilaf ve çekişme görüntüsü vererek, iman ve Kur’an hizmetini zayıflatmak düşüncelerine karşı, Said Nursi’nin bu konuda, kardeşlik ve muhabbet duygularını nazara veren ve bunları kuvvetlendirmeye yönelik çok sayıda mektubu bulunmaktadır. Onlardan bir tanesi de şu şekildedir:
 
‘’Hafız Ali kardeş, senin mektubundaki tevazuun ve ihlasın ve Hüsrev’e ait medhin ve Risale-i Nur talebeleri bir tek vücut hükmündeki kanaatin, senin hakkında büyük bir ümidimi ve hüsnü zannımı tam kuvvetlendirdi. Risale-i Nur’un iki Lütfü’leri ve Mustafa’ları ve Hafız Ali’leri, Küçük Sabri olan Nureddin ile beraber has talebeler dairesinde, Ramazan feyzine, manevi kazançlara inşaallah hissedar kabul edildi. Her bir sayfalarını birer kıymettar hediye hükmünde olan nüshaların yüzünden, ben sana çok, hem pek çok borçlu kaldım.’’(19)
 
10- Hafız Ali, hizmette özellikle insanların fıtratına, eğitimine, sosyal statülerine uygun olarak onlarla muhatap olur ve Risale-i Nur’ları,  onların idrak ve kabiliyetlerine uygun şekilde anlatılması konusunda gayret göstermiştir. Bu şekilde bir hizmet metodu ve sistem ile Risale-i Nur’un insanlara daha iyi anlatılabileceği ve gelebilecek itiraz ve tenkitlerin de bu yöntem sonucu en alt düzeye ineceği şüphesizdir. Konu ile ilgili olarak Üstad Said Nursi’nin bir mektubu, izlenecek metod konusunda da bize bazı ipuçları vermektedir.
 
‘’Sabık üç tevafuku yazdıktan sonra, büyük Hafız Ali’nin gayet güzel mektubuyla, Hulusi-i sâlis Abdullah Çavuş’un manidar mektubu ve Hulusi Beyin ve Kâtip Osman’ın kıymetli mektuplarını aldım. Hafız Ali’nin mektubunda yazdığı şu fıkra, Konya âlimlerinin Risale-i Nur’u yazmakta ve takdir etmekte olduklarını ve tefsir sahibi Hoca Vehbi’nin (r.h.) Risale-i İhlâs karşısında mağlubiyetle beraber, Risale-i Nur’a karşı hayran ve takdirkâr olması münasebetiyle, Hafız Ali demiş: “Risale-i Nur’un bir kerametidir, öküze et ve arslana ot atmaz. Öküze ot verir, arslana et verir. O arslan Hocanın en evvel İhlâs Risaleleri eline geçmiş.”  İşte, Hafız Ali’nin bu mektubunu aldığımdan ya altı, ya yedi gün evvel, Karadağ’dan inerken, birden diyordum: “Yahu, ata et, arslana ot atma; arslana et, ata ot ver.”  Bu kelimeyi beş altı defa hoşuma gitmiş, tekrar ediyordum. Ya Hafız Ali benden evvel yazmış, bana da söylettirdi veyahut ben evvel söylemişim, ona yazdırılmış. Yalnız bu garip tevafukta bir farkımız var. O, “öküze ot” demiş, ben “ata ot” demişim.’’  (20))
 
11-Bu sistemin en önemli özelliklerinden birisi de feragattir. Nefsin ve manevi dahi olsa şahsi çıkarların geri plana atılmasıdır. Said Nursi, bütün hayatı boyunca maddi ve manevi her türlü haz ve menfaatten feragat ettiği gibi, Nur Talebelerinin de bu konuda gereken fedakârlıkta bulunmaları için sürekli teşvikte bulunmuştur. İman ve Kur’an hakikatlerinin insanlar tarafından tereddütsüz kabul edilebilmesi için, bu hizmete talip olan insanların tam bir feragat-ı nefs içinde olmaları gerekmektedir. İnsanların şüphe, tereddüt ve tenkitlerinin önüne geçmesinin de en önemli yollarından birisi budur:
 
‘’İki üç gün evvel, Yirmi İkinci Söz tashih edilirken dinledim. Gördüm ki, içinde hem küllî zikir, hem geniş fikir, hem kesretli tehlil, hem kuvvetli iman dersi, hem gafletsiz huzur, hem kudsi hikmet, hem yüksek bir ibadet-i tefekküriye gibi nurlar var. Bir kısım şakirtlerin ibadet niyetiyle risaleleri, ya yazmak veya okumak veya dinlemekliğin hikmetini bildim. Bârekâllah dedim, hak verdim. Bu mektuptaki beş altı meseleyi yazarken, Nur fabrikası sahibi Hafız Ali’nin mektubuyla, ihlasta ve çalışmakta ve ince düşünmekte mümtaz Hasan Âtıf’ın mektubunu aldık. Hafız Ali’nin mektubunda, Risale-i Nur şakirtlerinde sırr-ı ihlasın ne derece yüksek bir terk-i enaniyet ve hazz-ı nefsîdenteberri etmek gibi, ihlasın en yüksek seciyeleri Risale-i Nur şakirtlerinde tezahür ediyor diye bir delil oldu. Ezcümle: Hafız Ali diyor ki: Hüsrev kardeşimiz kendi kalemiyle yazılan “mu’cizâtlı Kur’an’ı fotoğrafla tab’ına taraftar olmaması ve demir harflerle müsaade oluncaya kadar beklemeye taraftar olması, onun fevkalade ihlâsına ve nefsin huzuzatından teberrisine kat’î delildir. Çünkü fotoğrafla tab edilse, onun kendi hattı olduğu için, binler Kur’an nüshalarını kendi eliyle yazmış gibi âlem-i İslamın manevi nazarında ve uhrevî sevap cihetinde büyük ve masumâne ve zararsız bir makamı terk edip, ihlasın sırrı için, hazzını unutarak, demir harflere taraftar olmuş. Ve gösterdiği yanlışlar düşmek sebebi ise, demir harflerde üç defa tab’a girmek noktasında dahi o yanlışlar bulunabilir. Elhâsıl: Hafız Ali’nin ihlâsından gelen ifadesi ve Hüsrev’i fevkalade ihlâs noktasında takdir etmesi ve Hüsrev de, gayet büyük ve bâki bir hissesini bırakıp, benim eskiden beri tekrar ettiğim bir dâvâm- ki, Risale-i Nur’un hakikî şakirtleri, hizmet-i imaniyeyi her şeyin fevkinde görür; kutbiyet de verilse ihlâs için hizmetkârlığı tercih eder- beni o dâvâda bilfiil tasdik etmesi cihetinden, bütün kuvvetimizle bu gibi kardeşlerimizi tebrik ediyoruz.’’(21)
 
Bu yazıyı Merhum Hafız Ali’nin Üstad’ına olan bağlılık ve sadakatinin numunesi olan bir ifadesi ile bitiriyoruz:
 
‘’İnşaallah, o yevm-i mev’ûdu, duanız himmetiyle göreceğiz. Ve biz görmezsek, fütuhat-ı azîme nâil olan eserleriniz, pek bâlâ bir mevkide kahramanâne müşahede edecekleri şüphesizdir. Cenab-ı Hak sizden ebedî râzı olsun. Dua-yı âciziyeden başka bir mütalâa dermeyan edemeyeceğimden, o hususu, fikr-i âlî, kalb-i sâfî kardeşlerime havale edip, el ve eteklerinize yüzlerim sürerek, kırık dökük sözlerimden affınızı dilerim. (22)
 
 
1-  Şahiner, Necmeddin, Son Şahitler,  1. Cilt, s. 312-313
2-  A.g.e., s. 396-397
3-  Nursî Bediüzzaman Said, Şuâlar, s. 290
4-. Nursî Bediüzzaman Said, Lem’alar, s. 263
5-  Nursî Bediüzzaman Said, Şuâlar, s. 292, 330
6-  A.g.e., s. 290-291
7-  Şahiner, Necmeddin, Son Şahitler, 1. Cilt, s. 396
8-  Nursî Bediüzzaman Said, Kastamonu Lahikası, s. 155
9-  Nursî Bediüzzaman Said, Şualar,  s. 233
10- Niyazi Beki, Risale Haber, http://www.risalehaber.com/mustafa-sungur-agabeyin-ardindan-14163yy.h
11- Nursî Bediüzzaman Said, Şualar, s. 347
12- Nursî Bediüzzaman Said, Barla lâhikası, s. 81
13- A.g.e., s. 210.
14- Nursî Bediüzzaman Said, Kastamonu Lahikası, s. 195
15- Nursî Bediüzzaman Said, Barla Lahikası, s. 87
16- Nursî Bediüzzaman Said, Kastamonu Lahikası, s. 28
17- A.g.e., s. 187
18- A.g.e., s.  8
19- A.g.e., s. 33
20- A.g.e., s. 197-198
21- A.g.e., s. 194-195
22- Nursî Bediüzzaman Said, Barla Lahikası, s. 69

Sende yorum yazabilirsin