Siyaset Taraftarlığının Kardeşliğe Verdiği Zararlar

«Sakın, sakın, dünya cereyanları, hususan si­yaset cere­yanları ve bilhassa harice bakan cereyanlar sizi tefri­kaya atmasın. Karşınızda ittihad etmiş dalâlet fırkalarına karşı peri­şan et­mesin (Desatir-i Rahmânî yerine (el-iyazü billah) düstur-u şeytanî hükmedip, melek gibi bir hakikat kardeşine adâ­vet ve elhannâs gibi bir siyaset arka­daşına muhabbet ve taraftarlıkla zulmüne rıza gösterip cinayetine mânen şerik eyleme­sin.» (Kastamonu Lâhikası sh: 122)

«Gördüm ki, siyaset cereyanlarında, hem mu­va­fıkta, hem muhalifte o nurların âşıkları var. Bütün siya­set cereyanlarının ve tarafgirliklerin çok fev­kinde ve onların garazkârâne telâkki­yatlarından mü­berrâ ve sâfi olan bir makamda verilen ders-i Kur’ân ve gösteri­len envâr-ı Kur’âniyeden hiçbir taraf ve hiçbir kı­sım çe­kinmemek ve itham etmemek gerektir—meğer dinsizliği ve zendekayı siyaset zannedip ona tarafgirlik eden in­san suretinde şey­tanlar ola veya beşer kıyafe­tinde hay­vanlar ola!

Elhamdülillâh, siyasetten tecerrüd sebebiyle, Kur’ân’ın el­mas gibi hakikatlerini propaganda-i siyaset it­tihamı altında cam parçalarının kıymetine  indirme­dim.  Belki,  gittikçe  o  elmaslar  kıymetlerini her taife­nin naza­rında parlak bir tarzda ziyadeleştiri­yor.» (Mektubat sh: 49)

«Câ-yı dikkat bir hadise: Bir zaman, bu garaz­kâ­râne ta­rafgirlik neticesi olarak gördüm ki, müte­dey­yin bir ehl-i ilim, fikr-i siyasîsine muhalif bir âlim-i sa­lihi, tekfir dere­cesinde tezyif etti. Ve kendi fikrinde olan bir münafığı, hürmetkârâne medhetti. İşte, siyasetin bu fena netice­lerinden ürktüm, Eûzü billâhi mine’ş-şey­tâni ve’s-siyaseti dedim, o zamandan beri hayat-ı siyasi­yeden çekildim.» (Mektubat sh: 267)

«Risale-i Nur, dünyada her cereyanın fevkinde bulunması ve umumun malı olması cihetiyle, bir ta­rafa tâbi ve dahil olmaz. Belki mütecaviz dinsizlere karşı haklı tarafa yardımcı olur ve dost olur ve ihtiyat kuvveti hük­münde onlara bir nokta-i istinat olur. Fakat siyaset hesa­bına değil, belki Nur’ların intişarı ve maslahatı he­sabına, bazı kardeşler, Nurlar namına de­ğil, belki kendi şahıs­ları namına girebilir. Hususan, mübarek Isparta’nın şimdiye ka­dar Nurlar medresesi olması ve muarızların dahi ona çok ilişme­mesi nokta­sında, da­hilde tarafgirane vaziyet almamak, mu­terizle­rin nedametine ve hakikate dönme­lerine bir vesile olabilir.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 160)

«Nur şakirdleri, hiç siyasete karışmadılar, hiç­bir partiye girmediler. Çünkü iman, mâl-ı umumîdir. Her ta­ifede muhtaçları ve sahipleri vardır. Tarafgirlik gi­remez. Yalnız küfre, zende­kaya, dalâlete karşı cephe alır. Nur mesleğinde, mü’minlerin uhuvveti esastır.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 180)

«Risale-i Nur’un bu kadar muarızlarına muka­bil en büyük kuvveti ihlâs olduğundan ve dünyanın hiç­bir şeyine âlet olmadığı gibi, tarafgirlik hissiya­tına bina edi­len cereyanlara, hu­susan siyasete te­mas eden cereyan­larla alâkadar olmaz. Çünkü tarafgirlik damarı ihlâsı kı­rar, hakikati değiş­ti­rir.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 272)

«İman dersi için gelenlere tarafgirlik nazarıyla bakılmaz. Dost düşman, derste far­ketmez. Halbuki siya­set tarafgirliği, bu mânâyı zedeler, ihlâs kırılır. Onun içindir ki, Nurcular em­salsiz işkencelere ve sıkıntılara ta­hammül edip Nuru hiçbir şeye âlet etmediler. Siyaset to­puzuna el atmadı­lar.» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 36)

«Milletin her tabakası, muvafıkı ve muhalifi, me­muru ve âmisinin o hakikatlerde hisseleri var ve on­lara muhtaçtırlar. Risale-i Nur şakirdleri, tam bî­tarafane kal­mak için siya­seti ve maddî müba­rezeyi tam bırakmak ve hiç karışma­mak lâzım gelmiş.» (Şualar sh: 362)

İSLÂM DÜNYASINA MUHABBET, ECNEBÎYE İSE HUSUMET DEVAM ETMELİ

«Şark husumeti, İslâm inkişafını boğuyordu zâil oldu ve olmalı. Garp husumeti, İslâmın ittihadına, uhuv­ve­tin inkişafına en müessir sebeptir bâki kal­malı.» (Tarihçe-i Hayat sh: 133)

«Şimdi ise, en ziyade birbirine muhtaç ve bir­bi­rinden mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebî tahak­kümü altında ezilen anâsır ve  kabâil-i  İslâmiye içinde, fikr-i mil­liyetle birbirine yabanî bakmak ve birbirini düşman te­lâkki etmek öyle bir felâkettir ki, ta­rif edil­mez. Adeta bir sineğin ısırmaması için, müthiş yılan­lara arka çevirip si­neğin ısırmasına karşı mukabele et­mek gibi bir di­vane­likle, büyük ejderhalar hükmünde olan Avrupa’nın doy­mak bilmez hırslarını, pençelerini açtıkları bir zamanda onlara ehem­miyet vermeyip, belki mânen onlara yardım edip, menfi unsuriyet fik­riyle şark vilâyetlerindeki va­tandaşlara veya ce­nup ta­rafındaki dindaşlara adâvet bes­leyip on­lara karşı cephe almak, çok zararları ve mehâli­kiyle beraber, o cenup ef­radları içinde düşman olarak yoktur ki, onlara karşı cephe alınsın.

Cenuptan gelen Kur’ân nuru var İslâmiyet ziyası gelmiş o içimizde vardır ve her yerde bu­lunur. İşte o din­daşlara adâvet ise, dolayısıyla İslâmiyete, Kur’ân’a do­kunur. İslâmiyet ve Kur’ân’a karşı adâvet ise, bütün bu vatandaşla­rın hayat-ı dünyeviye ve hayat-ı uhreviye­sine bir nevi adâvettir. Hamiyet namına hayat-ı içtima­iyeye hizmet edeyim diye iki hayatın temel taşlarını ha­rap etmek, hamiyet değil, hamâkattir!» (Mektubat sh: 323)

Dünya ahvalinin geleceğine bakan bir endişe ve müjde:

«Ehemmiyetli bir endişe ve bir teselli kalbime geliyor ki; bu geniş boğuşmaların neticesinde eski harb-i umumîden çıkan zarardan daha büyük bir zarar, medeniyetin istinadı, menbaı olan Avrupa’da deccalane bir vahşet doğurmasıdır. Bu endişeyi teselliye medar; Âlem-i İslâm’ın tam intibahıyla ve Yeni Dünya’nın, Hristiyanlığın hakikî dinini düstur-u hareket ittihaz etmesiyle ve Âlem-i İslâmla ittifak etmesi ve İncil, Kur’ana ittihad edip tâbi’ olması, o dehşetli gelecek iki cereyana karşı semavî bir muavenetle dayanıp inşâallah galebe eder.» (Kastamonu Lâhikası sh: 25)

Yanlış anlayış cezayı hak ettirir:

«Bu asırdaki ehl-i İslâmın fevkalâde safderun­luğu ve dehşetli cânileri de âlicenâbâne af­fetmesi ve bir tek hase­neyi, binler seyyiatı işleyen ve bin­ler mânevî ve maddî hukuk-u ibâdı mahveden adam­dan görse, ona bir nevi taraftar çık­masıdır.  Bu su­retle, ekall-i kalîl olan ehl-i dalâlet ve tuğ­yan, safdil ta­raf­tarla ekseriyet teşkil ederek, ekseriyetin hatâ­sına terettüp eden musibet-i âmmenin de­vamına ve idame­sine, belki teşdidine kader-i İlâhiyeye fetva verir­ler “Biz buna müsteha­kız” derler.» (Kastamonu Lâhikası sh: 25)

«Binler Müslümanların hayat-ı ebediyelerini mahveden ve yüzer ehl-i imanın su-i âkıbetine ve müthiş günahlara sevk eden adamlara şefkatkârâne ta­raftar ol­mak ve merhametkârâne ce­zadan kurtulma­larına dua etmek, elbette o mazlum ehl-i imana deh­şetli bir merha­metsizlik ve şenî bir gadirdir.» (Kastamonu Lâhikası sh: 75)

Şim­diki boğuşan insanlar Allahın lanetine mazhar olmalarından, onlara de­ğil taraftar olmak veya merakla o cereyanları takip et­mek ve onların yalan, aldatıcı propa­gandalarını dinle­mek ve mü­teessirane mücadelelerini seyretmek, belki o acip zulüm­lere bakmak da caiz değil. Çünkü zulme rıza zu­lümdür ta­raftar olsa, zâlim olur. Meyletse Allahın lanetine mazhar olurlar (Kastamonu Lâhikası sh: 207)

«Umumî musibet, ekseriyetin hatasın­dan ileri gelmesi cihetiyle, ekser nâsın o zalim eş­hâsın harekâtına fiilen veya iltizamen veya iltiha­ken taraftar olmasıyla mânen iş­tirak eder, mu­si­bet-i âmmeye sebebiyet verir.» (Sözler sh: 172)

Risale-i Nur Külliyatından kısmen nakledilen mezkûr sarih beyanlar, mü­’minler arasında adavetin/düşmanlığın  ka­t’iyetle caiz olmadığını gösteriyor.

Ancak bazı mü’minlerin hatalı anlayış ve hareket­lerin­den doğabilecek zararların önlenmesi bakımından bunların tashihi için yapılan müsbet ve meşru olan ha­tırlatma, ikaz ve kardeşliğin gerektirdiği üslûb içinde ve adavet hissinin ka­rıştırılmadığı  ilmi ten­kid bir vazifedir. Bu tarz ikazat ve tenkidle adavet iltibas edilme­melidir. Risale-i Nur Külliyatından derleyen:  

Rüştü Tafral – 1991

Paylaşan: Abdülkadir Haktanır

Sende yorum yazabilirsin