Siyasette Ehvenüşşer Tercihi Ve Şartları

«Risale-i Nur, dünyada her cereyanın fev­kinde bulunması ve umumun malı olması cihetiyle, bir tarafa tâbi ve dahil olmaz. Belki mütecaviz din­sizlere karşı haklı tarafa yardımcı olur ve dost olur ve ihtiyat kuvveti hükmünde onlara bir nokta-i is­tinat olur. Fakat siyaset hesabına değil, belki Nur’ların intişarı ve maslahatı hesa­bına, bazı kar­deşler, Nurlar namına değil, belki kendi şa­hıs­ları namına girebilir.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 160)

«Kardeşlerim, hastalığım pek şiddetli belki pek yakında öleceğim veyahut bütün bütün konuşmak­tan—bazan men olduğum gibi—men edileceğim. Onun için benim Nur âhiret kardeşlerim, “ehvenüşşer” deyip bazı biçare yanlışçıların hatâlarına hücum et­mesinler. Daima müsbet hareket etsinler. Menfî hareket vazifemiz değil… Çünkü dahilde hareket menf­îce olmaz. Madem siyasetçi­lerin bir kısmı Risale-i Nur’a zarar vermiyor, az müsaade­kârdır “ehvenüşşer” olarak bakınız. Daha “âzamüşşer”den kurtulmak için, onlara zararınız dokun­masın, onlara faydanız dokun­sun. Hem dahildeki cihad-ı mânevî, mânevî tah­ribata karşı çalışmaktır ki, maddî değil, mâ­nevî hizmetler lâ­zımdır. Onun için, ehl-i siyasete karışmadığımız gibi, ehl-i siyaset de bizimle meşgul ol­maya hiçbir hakları yok…» (Emirdağ L.-ll sh: 245)

Siyasetten uzak durmayı beyan eden ve kısmen tercih edi­len mezkûr na­killer, bilhassa ha­kiki şakird­lerin -siyasîleri ikaz etmeleri ve bazı şartlarla rey vermeleri müs­tesna- bilfiil siya­sete girmemele­rini sarahatla ortaya ko­yar.

MÜSBET HAREKET ETMEK

 Müsbet hareketin tarifi:

«Müsbet hareket etmektir ki, yani, kendi mes­le­ğinin mu­habbetiyle hareket etmek. Başka mesleklerin adâveti ve başkaları­nın tenkîsi, onun fikrine ve ilmine müdahale etmesin, onlarla meşgul olmasın.» (Lem’alar sh: 151)

«Muhabbet-i din saikasıyla teşekkül eden cemaatlerin iki şart ile umumunu tebrik ve onlarla ittihad ederiz.         

  • Birinci şart: Hürriyet-i şer’iyeyi ve asayişi muhafaza etmektir.
  • İkinci şart: Muhabbet üzerinde hareket etmek, başka cem’iyete leke sürmekle kendisine kıymet vermeğe çalışmamak. Birinde hata bulunsa, müfti-i ümmet cem’iyet-i ülemaya havale etmektir.» (H:98)

Bediüzzaman Hazretlerinin Nur Talebelerine tavsiye ve ikazları:

«Sandıklı tarafından, kemâl-i şevkle ve ciddi­yetle faaliyette bulunan Hasan Âtıf kardeşimizin bir mektu­bundan anladım ki, orada, perde altında faaliye­tini dur­durmak için bazı hocalar, bir kısım tarikata mensup adam­ları vasıta edip fütur veriyorlar. Halbuki mesleğimiz, müsbet hareket etmektir. Değil mü­bareze, belki başka­ları düşünmeye de mesle­ğimiz müsa­ade etmiyor.

Hem, müşterileri de aramaya mecbur değiliz. Müşteriler yal­varmalı. O kardeşimiz, hakikaten hâlis ve tam sâdık kalemi gibi kalbi, ruhu da güzel fakat bir­den herşeyi mükemmel ister, onun için bıraz sıkıntı çeker. Mümkün olduğu kadar hem ihtiyat etsin, hem mübtedi’ hocalara mübareze kapısını açmasın.» (Kastamonu Lâhikası sh: 242)

«Bizim vazifemiz müsbet hareket et­mek­tir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlâhîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlâhiyeye karış­mamaktır. Bizler âsâyişi mu­hafazayı netice ve­ren müsbet iman hizmeti içinde her­bir sıkın­tıya karşı sabırla, şükürle mü­kellefiz.

Meselâ, kendimi misal alarak derim: Ben eskiden beri tahak­küme ve terzile karşı boyun eğmemişim. Hayatımda tahakkümü kaldırmadığım, birçok hadise­lerle sabit olmuş. Meselâ, Rusya’da kumandana ayağa kalk­mamak, Divan-ı Harb-i Örfîde idam teh­didine karşı mah­kemedeki paşaların suallerine beş para ehemmi­yet ver­mediğim gibi, dört kumandanlara karşı bu tavrım, tahak­kümlere boyun eğmediğimi gösteriyor. Fakat bu otuz se­nedir müsbet hareket etmek, menfî ha­re­ket etmemek ve vazife-i İlâhiyeye karışma­mak hakikati için, bana karşı yapılan muamele­lere sabırla, rıza ile mukabele ettim.  Cercis Aleyhisselâm gibi ve Bedir, Uhud muharebelerinde çok cefa çeken­ler gibi, sabır ve rıza ile karşıladım.

Evet, meselâ seksen bir hatâsını mahkemede ispat ettiğim bir müdde-i umumînin yanlış iddiaları ile aley­hi­mizdeki kararına karşı, beddua dahi etmedim. Çünkü asıl mesele bu zamanın cihad-ı mânevîsidir. Mânevî tahriba­tına karşı sed çekmektir. Bununla dahilî âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.

Evet, mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, âsâ­yişi muhafaza etmek içindir.

“Bir câni yüzünden onun kardeşi, hanedanı, çoluk-çocuğu mesul ola­maz”—işte bu­nun içindir ki, bütün hayatımda bütün kuvvetimle âsâ­yişi muhafazaya çalışmı­şım. Bu kuvvet dahile karşı de­ğil, an­cak hâricî tecavüze karşı istimal edilebilir. Mezkûr âyetin düstu­ruyla vazife­miz, dahil­deki âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım et­mek­tir. Onun içindir ki, âlem-i İslâmda âsâyişi ihlâl edici dahilî muharebat an­cak binde bir olmuştur. O da aradaki bir iç­tihad far­kın­dan ileri gelmiştir. Ve cihad-ı mâneviye­nin en büyük şartı da vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır ki, “Bizim va­zifemiz hizmettir netice Cenab-ı Hakka âittir. Biz vazi­femizi yapmakla mecbur ve mükellefiz.”

Ben de Celâleddin Harzemşah gibi, “Benim vazi­fem hizmet-i imaniyedir muvaffak etmek veya etme­mek Cenab-ı Hakkın vazife­sidir” deyip ihlâs ile hareket et­meyi Kur’ân’dan ders almışım.

Haricî tecavüze karşı kuvvetle mukabele edilir. Çünkü düş­manın malı, çoluk çocuğu ganimet hük­müne geçer. Dahilde ise öyle değildir. Dâhildeki ha­reket, müs­bet bir şekilde mânevî tahribata karşı mâ­nevî, ihlâs sır­rıyla hareket etmektir. Hariçteki cihad başka, dahildeki cihad başkadır. Şimdi milyonlar hakikî talebeleri Cenab-ı Hak bana vermiş. Biz bütün kuvvetimizle dahilde ancak âsâyişi muha­faza için müs­bet hareket edeceğiz. Bu za­manda dahil ve hariçteki ci­had-ı mâneviyedeki fark pek azîm­dir.» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 241)

Mecburiyet karşısında tedafüî (müdafaa) vaziye­tini almak:

«“Risale-i Nur’daki şefkat, vicdan, hakikat, hak, bizi siya­setten men etmiş. Çünkü mâsumlar belâya düşer­ler onlara zul­metmiş oluruz.” Bazı zâtlar bunun izahını istediler. Ben de dedim:

Şimdiki fırtınalı asırda gaddar medeniyetten neş­’et eden hod­gâmlık ve asabiyet-i unsuriye ve umumî harpten gelen istibdadat-ı askeriye ve dalâletten çıkan merhamet­sizlik cihetinde öyle bir eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibda­dat meydan almış ki, ehl-i hak, hakkını kuvvet-i mad­diye ile müdafaa etse, ya eşedd-i zulüm ile, tarafgirlik bahane­siyle çok bîçareleri yakacak o hâlette o da ezlem olacak ve mağlûp kalacak. Çünkü, mezkûr hissiyatla ha­reket ve taarruz eden insanlar, bir iki adamın hata­sıyla yirmi otuz adamı, âdi bahanelerle vurur, perişan eder. Eğer ehl-i hak, hak ve adalet yolunda yalnız vu­ranı vursa, otuz zayiata mukabil yalnız biri kazanır, mağlûp vaziye­tinde kalır. Eğer mukabele-i bilmisil ka­ide-i zâlimânesiyle, o ehl-i hak dahi bir ikinin ha­tasıyla yirmi otuz biçareleri ezseler, o vakit, hak namına dehşetli bir haksızlık eder­ler.

İşte, Kur’ân’ın emriyle, gayet şiddetle ve nefretle si­yasetten ve idareye karışmaktan kaçındığımızın ha­kikî hikmeti ve sebebi bu­dur. Yoksa bizde öyle bir hak kuv­veti var ki, hakkımızı tam ve mükem­mel müdafaa ede­bilirdik.» (Şualar sh: 292)

«Acaba, bu vatan ve dinin gizli düşmanları­nın bu eşedd‑i zulm-ü nemrudanelerine karşı, manevî pek çok kuvveti bulunan bu fedakârın tahammülü ve maddî kuv­vetle ve menfî cihette mukabele et­memesinin hikmeti nedir?

İşte bunu size ve umum ehl-i vicdana ilân ediyo­rum ki, yüzde on zındık dinsizin yüzünden doksan mâsuma zarar gelmemek için, bütün kuvvetiyle da­hildeki em­niyet ve âsâyişi muhafaza etmek için, Nur dersle­riyle herkesin kalbine bir yasakçı bırakmak için Kur’ân-ı Hakîm ona o dersi vermiş. Yoksa bir günde, yirmi se­kiz senelik zâlim düşmanlarımdan in­tikamımı alabilirim. Onun içindir ki, âsâyişi mâsumla­rın hatırı için muhafaza yolunda hay­siye­tini, şerefini tahkir eden­lere karşı müdafaa etmiyor ve di­yor ki: “Ben, değil dün­yevî hayatı, lüzum olsa âhiret ha­yatımı da millet-i İslâmiye hesabına feda edeceğim.”» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 167)

Meşru müdafaa yapmak da müsbet hareket etmektir. Şöyle ki:

«Biz Nur talebeleri, o cebbar gaddarlardan hak­kımızı ko­layca alabilirdik. Fakat İslâmiyetin asır­lardır bay­raktarlığını ya­pan kahraman Türk milletinin mâsum çoluk çocuk ve ihtiyarla­rına karşı Risale-i Nur’un bizlerde husule getirdiği kuvvetli şefkat itiba­rıyla ve Kur’ân-ı Hakîmin bizleri maddî müca­deleden men edip elimizde topuz ye­rinde Nur olması haysiyetiyle ve bütün kuvvetimizle mes­leğimizin icabı olan âsâyişi temin etmek esa­sıyla, o zâlimlere maddeten mukabele ede­me­dik. Yoksa, Allah göstermesin, bir mecburiyet-i kat­’iye olursa, Komünist ve Masonlar hesabına ona sebe­biyet verenler bin defa piş­man olacaklardır.» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 27)

«Beni mânen cezalandıracak, vazife-i hakiki­yeye karşı büyük kusurlarım var. Eğer sormak müna­sipse, so­runuz, cevap vereyim.

Evet, büyük kusurlarımdan birtek suçum: Vatan ve millet ve din namına mükellef oldu­ğum büyük bir vazi­feyi, dünyaya bakmadığım için yapmadığımdan, hakikat noktasında affo­lunmaz bir suç olduğuna ve bilmemek bana bir özür teşkil edemediğine, şimdi bu Afyon hap­sinde kanaatim geldi.» (Şualar sh: 392)

İbrahim Suresinin 5. âyetinin mezkûr meseleye  bir işa­reti: «Risale-i Nur’un şimdilik beyanına iz­nim ol­ma­yan ehemmiyetli vazifesinin ve bu evâmir-i Kur’âniyeyi imtisalinin tarihine tam tamına tevafuk-u cifrî ve muvafakat-ı mâneviye kari­ne­siyle ve kıssadan hisse almak münasebât-ı mefhu­miye remzi ile Risale-i Nur’a îmaen bakar.» (Şualar sh: 726)

«Elimizde hak var. Hakkımızı kuvvetle ve başka su­retle aramaya Cenab-ı Hak mecbur et­mesin. Âmin.»(E.l sh: 27)

«İhvanlarıma da tavsiyem budur ki:

Zaruriyet-i kat’iye olmadan bunlarla uğ­raşmayı­nız. Cevâbü’l-ahmaki’s-sükût nev’inden, te­nez­zül edip on­larla konuş­mayınız.  Fakat buna dikkat edi­niz ki, canavar bir hayvana karşı kendini zayıf gös­ter­mek, onu hücuma teşcî ettiği gibi, canavar vicdanı taşıyanlara karşı dahi dalkavukluk etmekle zaaf göstermek, onları tecavüze sevk eder. Öyleyse dostlar mü­teyakkız davranmalı, tâ dost­ların lâkaytlıklarından ve gafletle­rinden, zındıka taraf­tarları istifade etmesinler.» (Mektubat sh: 361)

«Bazı zındıkların şeytanetiyle Risale-i Nur’a karşı çevri­len plânlar ve hücumlar inşaallah bozulacak­lar. Onun şakirdleri başkalara kıyas edilmez, dağıttı­rıl­maz, vazgeçi­rilmez, Cenâb-ı Hakkın inayetiyle mağ­lûp edilmezler. Eğer maddî müdafaadan Kur’ân men et­me­seydi, bu mil­letin can damarı hükmünde umu­mun te­veccühünü kaza­nan ve her tarafta bulunan o şakirdler, Şeyh Said ve Menemen hâdiseleri gibi cüz’î ve neticesiz hadiselerle bu­laşmazlar. Allah etmesin, eğer mecbu­ri­yet derecesinde on­lara zulmedilse ve Risale-i Nur’a hücum edilse, elbette hükümeti iğfal eden zındıklar ve münâfıklar bin derece piş­man olacaklar.» (Şualar sh: 362)

«Mahkemelerce Nurun serbestiyet-i tâmmesi için karar vermek, hariç âlem-i İslâmda Nurların ha­kikî ihlâ­sına böyle bir şüphe gelecekti ki, ya Nurcular riyakârlığa mecbur olmuş­lar veyahut böyle medenîleşmek fikrinde olanlara ilişmiyor­lar, zaaf gösteriyorlar diye…» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 107)

Mezkûr kısmî tesbitte açıkça görülüyor ki, hak ve ha­kikatı medenî cesa­retle ve tavizsiz tebliğ ve müdafaa et­mekle beraber fiilî mübareze ve menfî ha­reketler terk edilip müsbet hareketin tercih edilmesi Risale-i Nur mes­leğinde bir esastır.

Paylaşan: Abdülkadir Haktanır

Sende yorum yazabilirsin