Sorular Zor…

Hayatımız boyunca güzel bir şeyi elde etmek için hep bir çaba ve emek gayreti içinde olmuşuzdur.. Okul hayatımızı düşünelim. O dönemden aklınızda en çok yer eden şeyler sık sık karşılaştığınız sınavlardır. Bunların içinde en önemlisi ise, kuşkusuz üniversite sınavıdır. Üniversite sınavlarına girenler için, bu sınavlar hayatının dönüm noktasıdır. Çünkü geleceklerini nasıl şekillendireceklerini bu üç dört saatlik imtihanın sonucunda belirleyeceklerini düşünürler. Bu nedenle yıllarca çalışır, uykusuz kalır, pek çok sosyal faaliyetten, tatilden uzak durup, kendilerini sadece derslerine verirler. Tek gayeleri istedikleri üniversiteye, fakülteye girebilmektir. Bu amaca ulaşabilmek için büyük bir sabır ve kararlılık gösterirler. Sorulan soruları doğru cevaplayanlar hedeflerine ulaşırlar. Çalışan için sorular kolay, çalışmayanlar için ise zordur.

İnsanın bir güzelliğe ya da uğrunda pek çok şeyi göze aldığı hedefine ulaşabilmesi için kimi zaman yıllarca süren bir çaba, kararlılık ve dirayet göstermesi, karşılaştığı zorlukları sabırla karşılaması gerekebilir. Bunların yanı sıra insanın maddi güç ya da toplum içinde itibar, şöhret ve belli bir kariyer elde etmek gibi hedefleri varsa; bunlar için de ciddi bir çaba sarf etmesi ve bazı zorlukları göze alması, karşılaştığı imtihanları başarı ile vermesi gerekir. Hayatımız bir sınavdan ibaret. Hem de öyle bir sınav ki bu ölene dek süren, hatalarının bedelini peşin peşin ödeten bir sınav. İlkokuldan itibaren başlayan sınav maratonu hiç bitmiyor. Hayatımızın tamamını kuşatan sınavlar yalnızca öğrencilik yıllarında değil, özel hayatımızda da sürüyor. Kpss, Yds, Tus, Ales ve daha birçok sınavdan, ehliyet sınavına hatta işe giriş mülakat sınavlarına kadar bilumum sınavlar hayatımızın değişmeyen bir parçasıdır.

Dünya hayatında elde edilmek istenen faydaların, başarıların, mutlulukların tümü, ne kadar ciddi bir çaba harcansa da, geçicidir. Dünyadaki imtihanları başarı ile verdiğimizde, iyi bir meslek, kariyer, para, mal, şöhret, imkanlar elde ediyoruz. Bunların hepsi geçici dünya hayatı için … Ama bunların yanı sıra bir de asla kaybolmayacak olan, asla tükenmeyecek güzelliklerin, sonsuz faydaların, sonsuz mutluluğun bulunduğu ve insanın ebediyete kadar kalacağı gerçek bir hayat vardır. Bu, inanan insanların dünya hayatı boyunca ulaşmak için ciddi bir çaba sarf ettikleri, tüm diğer konuların çok daha üstünde tuttukları, asla akıllarından çıkarmadıkları ölümden sonraki sonsuz hayatıdır.

Sonsuz hayatı kazanmanın yolu da dünya sınavından geçmektedir. “Bu dünya insanların imtihan meydanıdır. Gerçek saadet ve azap diyarı ölüm ötesindedir.” Hayat bir imtihan, dünya ise imtihan salonudur. Esas mesele bu imtihanı kazanmak ya da kaybetmekten ibarettir. Bu imtihanı kazananlar ebedi kurtuluşa ererken, kaybedenler ise hüsrana uğrayacaklardır. Dünya insanın asıl konağı, asıl yurdu değildir. İnsanın asıl hayat mekanı ahirettir. İnsanın yapması gereken, dünya hayatının geçici olduğunu ve buranın sadece ahiretteki konumunun belirlendiği bir imtihan alanı olduğu gerçeğini unutmaması ve ona göre hazırlığını yapmasıdır. “Asra yemin ederim ki, insan mutlaka hüsran içindedir. Ancak iman edip salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler müstesna.” (Asr Sûresi) Kurtuluşun iman-amel bütünlüğü içerisinde İslam’ı yaşamakla mümkün olduğunu bildiren Asr suresi kolay cennet beklentisi içinde olanlar için bir cevap teşkil etmektedir.

Hepimiz muhakkak hayatımızın çeşitli safhalarında, kendimize. Niye yaratıldım? Hayat ve ölümün anlamı ne? Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun? Sorularını sormuşuzdur…Esas imtihan bu sorulara doğru cevap verip, hayatımızı doğru cevaplar istikametinde yaşamakla başlıyor.

Her birimizin zihnini meşgul eden bu sorulara en doğru cevabı muhakkak içindekilerle beraber kainatı, bizi, yani insanı, hayatı ve ölümü yaratan Rabbimiz verecektir. Bir şeyi neden yaptığını onu yapandan dahi iyi bilen yoktur değil mi? O zaman O’na yöneltelim sorularımızı bakalım ne cevap alacağız:

“Biz, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri! oyun olsun diye (gayesiz bir şekilde)
yaratmadık.”
 (Duhan Suresi,38. ayet)

“Muhakkak ki Biz, yeryüzünde olan şeyleri, onların hangisi daha güzel amel
edecek diye imtihan etmemiz için, ona (arza) ziynet kıldık. (Kehf Suresi, 7. ayet)

O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır. (Mülk Suresi, 2. ayet)

Rabbimizin ayetlerinde de açıkça gördüğümüz gibi kainatta var olan her şeyin bir yaratılış gayesi vardır. Hepsi bir amaca ve gayeye hizmet eder. Tüm varlıkların yaratılış gayesi insana hizmettir. Çevremize baktığımızda bunu rahatlıkla fark edebiliriz. Güneşin, gecenin, suyun, toprağın, hayvanların ve bunlar gibi sayısız örneklerin insana hizmet için var olduğunu anlarız. Peki tüm kainatın hizmetine verildiği insanın da mutlaka bir yaratılış gayesi olmalı değil mi? Acaba insanın ne gibi bir görevi vardır? Hangi gaye ile yaratılmıştır?

Rabbimizin bu sorumuza verdiği cevabı gayet açık ve nettir:

“Ben, cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etmeleri için yarattım.” (Zariyat
Suresi, 56. ayet)

İnsanın var olma sebebi kendisini yaratana, var edene ibadet etmek, kulluğunu
sadece ve sadece ona sergilemektir. Rabbimiz bu konuda da şöyle buyurmaktadır:

“Ey insanlar! Sizi de, sizden öncekileri de yaratan Rabbinize ibadet ediniz; belki
böylece korunmuş olursunuz.” (Bakara Suresi, 21. ayet)

İnsanın yaradılış gayesini meydana getirirken uyması gereken kurallar vardır. Her bir insanın bu dünyada konumu, karşılaştığı olaylar, zorluklar, belalar, musibetler, mutluluklar vs. farklıdır. Bu farklılıklar dünya sınavında her bir insana farklı soruların sorulduğunun göstergesidir. Herkesin imtihanı farklı. Sorulara doğru cevap verenler imtihanı kazanacak ve sonsuz mutluluğu elde edeceklerdir.

Dünya bir misafirhanedir. İnsan ise, onda az duracaktır ve vazifesi çok bir misafirdir ve kısa bir ömürde hayat-ı ebediyeye lâzım olan levâzımâtı tedârik etmekle mükelleftir. En ehem ve en elzem işler takdim edilecektir.
(Sözler, Yirminci Söz)

Misafirhanede insan vazifesini yerine getirirken imtihan edilecektir.

“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece ‘İman ettik’ demeleriyle kurtulacaklarını mı sandılar? Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.” (Ankebut 1-3 ayetler)

“Mutlaka  sizi  biraz  korku  ve  açlıkla  ve  mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz eksilterek imtihan ederiz.   (Ey   Peygamberim!)   Sabredenleri   müjdele. Onlar başlarına bir musibet gelince, ‘Biz Allah’ın kullarıyız ve biz O’na döneceğiz.’ derler. İşte Rableri tarafından bol mağfiret  ve  rahmete  nail  olacak  kimseler  bunlardır. Doğru yola ulaştırılmış olanlar da bunlardır.”   (Bakara suresi – 155-157 ayetler)

 

“Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz.”(Enbiya, 35 ayet)

Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Mümin, taze ekine benzer. Rüzgâr hangi taraftan eserse onu o tarafa yatırır (fakat yıkılmaz). Rüzgâr sakinleştiğinde yine doğrulur. İşte mümin böyledir; o belâ ve musibetler sebebiyle eğilir (fakat yıkılmaz)…”

Evet, herkes bir imtihan süreci yaşar bu dünyada. İmtihanda sorulan sorular zordur. Nefsini ıslah edemeyenler sorulara cevap vermede zorlanırla. Yanlış cevap verebilirler. Kimisi mal, kimi servet, şöhret, güzellik, şan ve şerefle imtihan edilir. Kimi ilim, kimi filimle, kimi zevk, kimi elemle, kimi belâ ile sınava tabi tutulur. Kimi kadınla, kimi eş, kimi aş, kimi maaşla, kimi evlatla denenir. Delikanlılık çağındaki bir erkeğin karşılaşacağı en zor imtihanlardan biri, belki de başarılması en güç olanı, cinsel arzu ve istekleriyle sınanmaktır.

Ahir zamanda genç olmak, ateşler içinde imtihan olmaktır. Ateşler içinde imtihan olmak soruların zorluğunu gösterir. Sorulara doğru cevap vermek için yanmamak gerekiyor. Yanmamak için, Yusuf olmak gerek.Yusuf olabilmek… Hz Yusuf’un ahlakı ile ahlaklanmaktır. Zinaya hayır demek, zorlukları, sıkıntıları sabırla aşmaktır. Yusuf olabilmek, kuyulara, zindanlara düşülmeden, zirvelere çıkılmaz gerçeğini anlamak demektir. Dünya saltanatının zirvesindeyken ölümü istemektir… Yusuf olabilmek, esaret içinde iffetli olmayı, özgürlük içinde iffetsiz kalmaya tercih etmek demektir. Yusuf olabilmek zor, hele hele Züleyha karşısında dayanabilmek… Ama imkansız değil… Yusuf baştan aşağı iffet olduktan sonra, Züleyha baştan aşağı afet olsa ne yazar…

Ömür dediğimiz sermaye, hayat dediğimiz zaman dilimi imtihan için tanınan süredir. İnsana verilen her türlü nimet, mal, mülk, kadın, evlat, makam, mevki birer imtihan vesilesidir. Aynı şekilde insanın karşısına çıkan her türlü sıkıntı, zorluk, acı ve musibet, birer imtihan vesilesidir. İmtihan vesilesiyle insana zor sorular sorulmaktadır. Ve bunun herhangi bir istisnası da yoktur. Müminin imtihan sorularına sabır ve şükürle cevap vererek inşallah kazanır.

İmtihanı kazananlara, Bediüzzaman’dan müjdeler var.

“Yani, mevti veren Odur. Yani, hayat vazifesinden terhis eder, fâni dünyadan yerini tebdil eder, külfet-i hizmetten âzâd eder. Yani, hayat-ı fâniyeden, seni hayat-ı bâkiyeye alır.” Bundandır ki, inanana der:”sizlere müjde! Mevt idam değil, hiçlik değil, fenâ değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in’idam değil. Belki, bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır.” Onun için “Ey biçareler! Mezaristana göçtüğünüz vakit, ‘Eyvah, malımız harap olup sa’yimiz hebâ oldu. Şu güzel ve geniş dünyadan gidip dar bir toprağa girdik’ demeyiniz, feryat edip me’yus olmayınız. Çünkü sizin her şeyiniz muhafaza ediliyor. Her ameliniz yazılmıştır. Her hizmetiniz kaydedilmiştir. Hizmetinizin mükâfâtını verecek ve her hayır elinde ve her hayrı yapabilecek bir Zât-ı Zülcelâl sizi celp edip yeraltında muvakkaten durdurur, sonra huzuruna aldırır. Ne mutlu sizlere ki, hizmetinizi ve vazifenizi bitirdiniz. Zahmetiniz bitti; rahata ve rahmete gidiyorsunuz. Hizmet, meşakkat bitti; ücret almaya gidiyorsunuz. Yani, ticaret ve memuriyet için, mühim vazifelerle bu dâr-ı imtihan olan dünyaya gönderilen insanlar, ticaretlerini yapıp, vazifelerini bitirip ve hizmetlerini itmam ettikten sonra, yine onları gönderen Hâlık-ı Zülcelâllerine dönecekler ve Mevlâ-yı Kerîmlerine kavuşacaklar. “(Mektubat, Yirminci Mektup)

İnsan, dünyada bulunduğu sürece ahirete yönelik bir sınav yaşamakta ve bu konuda gösterdiği çabayla denenmektedir. Hayat, gerçekte Allah’ın bizleri sınamak ve eğitmek için yarattığı geçici bir süredir. İnsan bu süre boyunca düşünmek, tefekkür etmek, böylece Rabbimizi tanımak, O’nun hükümlerine uymak ve sadece O’nun rızasını aramakla sorumludur. Bunun yanında bu imtihan hayatı boyunca başına gelen her şeye en güzeliyle karşılık vermek, sabretmek, şükretmek ve güzel ahlak göstermekle yükümlüdür.

Ashabıyla sükut halinde otururlarken Rasul-i Ekrem (sav)’in mübarek simalarında bir tebessüm beliriverir bir defasında. Sahabenin soran bakışlarını fark edince şöyle buyurur Efendimiz:

“Müminin durumu ne kadar şaşırtıcıdır! Zira her işi onun için bir hayırdır. Üstelik bu başkasına değil, sadece mümine has bir durumdur. Ona memnun olacağı bir şey gelse şükreder; bu hayırdır. Hoşlanmadığı bir zarar gelse sabreder; bu da onun için hayır olur.”

Kâinat’ın Efendisi’nin (sav) asrımızdaki en yüksek, en tatlı, en şefkatli gür sesine kulak vererek yazımızı noktalayalım:

“Dünya fanidir; fakat ebedî bir âlemin levazımatını yetiştiriyor. Çendan, zaildir, geçicidir; fakat bakî meyveler veriyor, baki bir zatın baki esmasının cilvelerini gösteriyor.” Bu noktadan, “Sultan-ı ezeli olan Cenab-ı Hakk’ın kudretiyle, yokluk karanlıklarından ziyadar varlık âlemine çıkarılan ve bütün mevcudatı içinde seçtiği ve emanet-i kübrayı verdiği ve haşir yoluyla saadet-i ebediyeye müteveccih ettirdiği biz insanların, dünyadaki işi, o saadet-i ebediye yollarını temin etmekle re’sü’l-malımız (sermayemiz) olan istidatlarımızı nemalandırmaktır.” Meselenin özü, esası budur; bu yüzden dünya hayatımızı çok iyi değerlendirmemiz gerekmektedir. Evet, ”Dünya madem fanidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahipsiz değil. (…) Elbette, en bahtiyar odur ki, dünya için ahireti unutmasın. Ahiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, malayani şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telakki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selametle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin.”

Bunun için ise, “Bu dünya, bir misafirhanedir. Ebedî hayatı isteyenler, misafirhanedeki vazifelerine dikkat gösterdikleri nispette memnun edilirler.” Misafirhanedeki vazifelerimiz, dünya imtihanında sorulan sorulara doğru cevap vermektir.

Mehmet Abidin Kartal

www.NurNet.org

Sende yorum yazabilirsin