Tabiattaki Maddî Sebeplerin Bir Araya Gelerek Canlıları Oluşturması Mümkün Müdür?

Yazımız, 8-9 Kasım 2018 Nenehatun Kültür Merkezi, Atatürk Üniversitesi Yerleşkesi Erzurum’da gerçekleştirilen 2. Uluslararası Yaratılış Kongresi tebliğimizin tam metnidir, aşağıdaki adresten videosunu da izleyebilirsiniz. (Video 15 dk.lık özet metnin sunumudur)

Video Adresi: https://youtu.be/yy2fN7s3rlY

Bu çalışmanın amacı, tabiattaki maddî sebeplerin bir araya gelerek canlıları ve canlılığı oluşturmalarının mümkün olup olmadığının açık bir şekilde ortaya koyulmasıdır. Önce temel kavramlar ele alınacak ve daha sonra ise bir eşyanın hangi “gerçek etki edici sebeple meydana geldiği”ni ortaya koyan bir iddianın hangi noktalara dayanması gerektiği üzerinde durulacaktır.

Yapılan analiz sonucunda; eşyanın oluşumunu maddî sebeplerle ve tabiatla veya kendi kendine meydana gelmesi ile açıklamaya çalışmanın, bilimsel nitelikten uzak, çok zor ve içinden çıkılmaz bir yol olduğu bulgusu, temel olarak tespit edilmiş olacaktır.

Ayrıca bu çalışma, eşyanın oluşumunu bir yaratıcı ile izah etmenin, bilimsel düşünceye daha uygun ve akla yatkın, çok daha makûl ve kabul edilebilir bir yol olduğu ve içinde zorunluluk derecesinde kolaylıklar barındıran bir alternatif ihtimal olduğu ve eğer bilimsel olarak kabul edilecek bir model varsa, bu modelin bilimsel nitelikte kabul edilmeye çok daha lâyık olduğunun tespit edilmesinde önemli bir katkı sağlayacaktır.

  1. yüzyılın ortasından itibaren bazı bilim adamları, hem kâinatın ve maddenin varoluşunu açıklamak; hem de canlı ve cansız eşyanın, maddenin hareket ve işleyişine bağlı olarak ortaya çıkan farklı şekil ve çeşitlilikteki oluşumlarını bilimsel sebeplere dayandırmak iddiasıyla bir takım teoriler geliştirdiler. Genel olarak tabiatçı ve materyalist (maddeci) felsefe olarak adlandırılan bu iddialarda, maddenin varlığı ve eşyanın oluşumu, üç temel nedene dayandırılarak açıklanmak isteniyordu:

1- Tabiattaki maddî sebepler.

2- Eşya ve maddenin kendinde var olan ve kendinden kaynaklanan özellikleri.

3- Maddenin, belirlenebilir düzenli kanunlara uygun işleyişi. (veya diğer bir deyişle “mevcut eşyanın tümü ve eşyanın çeşitli durumlardaki davranış şekli” demek olan tabiat kavramı. Yani tabiat dediğimizde, dış dünyadaki eşyadan farklı bir şeyden bahsetmiyoruz.)

Etrafımızdaki eşyanın işleyişini, tabiatçı düşüncenin iddialarını ve ileri sürülen delilleri zihnimizde daha net kavrayabilmek için temel kavramları ele alalım ve bu meşhur “tabiat, tesadüf, sebepler ve kanunlar” denen şeyler gerçekte neymiş, ne değilmiş bilelim ve anlayalım. Önce en meşhurundan başlıyoruz.

TABİAT NEDİR?

İşte kelime anlamı olarak ifade ettikleri: -Kâinat ve içindekiler. -Maddî âlem. -Kâinatın düzenini devam ettiren kanunlar. -Bir cismin mahiyeti, temel özellikleri.

Açıkça görülüyor ki, tabiat denilen şey, etrafımızda gördüğümüz canlı ve cansız nesnelerden farklı ve ayrı bir varlığı bulunan bir şey değildir, sadece tüm bunların toplamını ifade etmek için kullanılan, gözle görülmeyen soyut bir kavramdır. Benim tabiat, sizsiniz tabiat, etrafınızda gördüğünüz ne varsa odur tabiat. “Gel tabiat gel, bana elma ver” diyebileceğiniz bir tabiat yok. Kâinatın kendisinden bahsediyorsunuz. Peki bu ne demektir? Üçüncü maddedeki tabiat tarifimizi hatırlayalım: Tabiat, mevcut eşyanın tümü ve eşyanın çeşitli durumlardaki davranış şekli demektir. Tüm insanları ifade etmek için kullanılan “insanlık” kelimesi gibi. “İnsanlık” kavramı, insanların toplamından oluşur ve tek başına haricî ve somut bir gerçekliği yoktur.

Temel kavramları anladığımızda mesele çözülmeye ve kendini belli etmeye başlıyor. Şöyle ki: Etrafımızdaki maddenin varoluş ve işleyişini tabiat kavramına dayandırarak izah etmek, izah etmeye çalışmak veya izah ettiğini zannetmek; “Bu neden böyledir” şeklindeki bir soruya, “Öyle olduğu için” diye cevap vermekten daha anlamlı değildir. Yani bir şeyin sebebini, yine kendisi ile izah etmektir. Haricî bir sebep aramamaktır. Bu da ne kadar anlamlı bir şeydir? Bir şey hem “yapılan” olacak, hem “yapan” olacak. “Bir şey kendisi henüz yokken, yok olduğu bir zamanda, kendini ‘kendi kendine’ yine kendisi yapmış!” Böyle bir cümle kulağa ne kadar mantıklı geliyor siz hesap edin. Bu safsatanın bütün insanlığa gerçek olarak gösterilmesinde gerçekten çok başarılı bir propoganda yapıldığını ifade etmeliyiz. İşte reklamın, propogandanın ve spekülasyonun gücü.

TABİAT KANUNLARI

Diğer taraftan tabiat kanunları için de durum çok farklı değildir. Bu konuyu 1. Yaratılış Kongre sunumumuzda detaylı olarak ele aldığımızdan yalnızca şunu söylemekle yetineceğiz: Tabiat kanunları demek, sürekli olarak belli bir düzenlilikte hareket eden maddenin, bu hareketindeki düzenliliği nedeniyle belirlenebilen hareket prensiplerine verilen isimler demektir. Tabiat kanunları, maddî bir vücudu olmayan bir kavram olmakla beraber, maddenin nasıl hareket ettiğini ifade etmeye yarar sadece.

  1. Yaratılış Kongre sunumumuza aşağıdaki adresten ulaşabilirsiniz:

https://risaleinuregitimprogrami.com/2018/09/26/bir-yaraticinin-varligi-dusuncesinin-bilimsellige-uygunlugu-ve-tabiat-kanunlari/

AKILLI TASARIM

Bir yaratıcının meydana getirdiği kâinat modelinde akıllı tasarım önemli bir argüman ve kavramdır. Bir nesnenin tasarlanıp tasarlanmadığını nereden bilebiliriz? Tasarım, birden çok parçanın belirlenmiş bir maksada yönelik olarak düzenli biçimde bir araya getirilmesidir. Bu özelliğe sahip olan her ne ise ona akıllı tasarım deriz, tesadüfî olmaz çünkü. Bu şekilde bakıldığında bir yolcu gemisi, denizde; bir hızlı tren, karada ulaşım maksadına yönelik olarak düzenli biçimde bir araya getirilmiş birçok parçadan oluşan karmaşık tasarımlardır. Tüm canlılara baktığımızda da bir tasarımın temel özelliklerini aynen ve mükemmelen görüyoruz.

İşte bir kuşun kanatları: Uçmak gibi bir gayeye yönelik olarak içi boş hafif kemikler, bu kemikleri hareket ettirecek güçlü göğüs kasları ve havada tutunmayı sağlayan tüyler, aerodinamik yani planlanan şekilde hareketini hava içerisinde devam ettirebilen kanatlar ve yüksek enerji ihtiyacını karşılayacak metabolizma. Kuşların göçlerini biliyorsunuz. Nasıl uzak mesafelerde gidiyorlar, hiç yakıt ikmali yapmadan, yemeden, içmeden sürekli havada bulunuyorlar. Neresinden bakarsanız bakın, bu sistemin bir tasarım ürünü olduğunu kabul etmek, en mantıklı olandır bizce. Bizim kanaatimiz budur.

Tasarım ise, bir tasarımcıyı arattırır. Ayrıca, tasarımcı olarak kabul edilecek kim veya ne ise, onun o tasarımı yapabilecek özelliklere sahip olması beklenir. Yoksa ciddiye alınmaz iddianız. “Ben yaptım bu resmi!” diye iddia etseniz, gelecek ilk soru şudur: “Resim kabiliyetiniz var mı?” Eğer kabiliyetiniz yoksa, iddianız manasız bir sözden ibaret kalır. Bir tasarım oluşturmak için ise ilim, irade, kudret üçlüsü lâzımdır. Yani nasıl yapacağını bilecek, yapmayı tercih edecek ve bunu gerçekleştirecek güce sahip olacak.

MADDÎ SEBEPLER VE TESADÜF

Şimdi eşyanın varoluşu, kendilerine dayandırılmaya çalışılan maddî sebepler ve tesadüf kavramlarının sahip oldukları temel özelliklere bakalım. Meşhur “tesadüf”ümüz, en az tabiat kadar şöhret sahibi bir kavram. Bu kavramlar yaratıcının yerini almışlar. Kelime anlamına bir bakalım: Rast gelme, rastlantı, hiç hesapta yokken planlanmamış bir olayın gerçekleşmesi. Yani, tesadüfte önceden plan yok. Bir gaye yok. Dolayısıyla elde edilmesi düşünülen bir fayda da yok. Yani, meşhur tesadüfümüzün iradesi ve şuuru yok. Görerek, bilerek ve birileriyle haberleşerek, bir araya gelerek ortaklaşa iş yapmak gibi özelliklere de sahip değil. Bana bir şey söyleseniz duyarım, elinizi kaldırsanız görürüm. Ama meşhur tesadüfümüz kör, sağır ve cansız. Yani “vah, yazık!” diyeceğiniz kadar aciz. Tıpkı tabiat ve sebepler gibi.

Allah’ın her şeyi yaratabileceğine inanmayanlar ve O’na inanmakta zorlananlar; bu aciz sebeplere, tabiata, tesadüfe veriyor. Sanki onlar daha lâyık! Onların yapması daha kolay sanki! Şimdi öne sürülen maddî sebeplere bakalım. Bunlar su, güneş, rüzgâr, çekim kuvveti, elektromanyetik kuvvet, toprak, sıcaklık, soğukluk gibi şeylerdir. Tüm bu sebeplerin de temel özelliklerine baktığımızda ise şuursuz oldukları, bilerek iş yapma özelliğine sahip olmadıkları, herhangi bir tercihte bulunabilecek iradelerinin olmadığı, karmakarışık, hedefsiz ve cansız oldukları açıkça görülüyor. Hâlbuki ne kadar ilginçtir ki, bu sebeplere bağlı olarak meydana gelen neticelere baktığımızda farklı bir tablo ile karşılaşıyoruz. Düzenli, sanatlı, insanı hayran bırakan tasarım harikası ürünler ortada görülüyor. Hayret! Nasıl oluyor ki bu iş acaba? Demek yol temel olarak iki görünüyor. Ya eşyanın varoluş ve işleyişini izah etmek için kâinatın içinden bir sebep arayacağız ya da eşyanın haricinde bulunan bir etki edici ve gizli bir işleyicinin varlığına hükmedeceğiz.

“Tesadüfen oluşum” kavramı hakkında önemli bir ara not: Denilirse ki: “Fakat bilimsel teorilerde ve açıklamalarda canlılığın tesadüfen olduğu söylenmiyor. Her şey belli kavramlar ve mekanizmalara dayandırılıyor.” Eğer bu yönde bir itiraz olursa, buna karşı cevabımız şu olacaktır: İsmi veya öne sürülen mekanizması ne olursa olsun; ister tabiat, ister evrim, ister mutasyon.. Bunlar bilerek, planlayarak, tercih ederek iş yapma özelliğine sahip ve şuurlu bir varlığı olan maddî nesneler değildir ki; bunlarla izah etmek, tesadüf dışı bir izah olsun. Maddî sebeplerin ise cansız olmaları nedeniyle yine aynı şekilde şuursuz, iradesiz, bilgisiz, plansız hareket eden şeyler oldukları malumdur. Meselemiz bu kadar nettir. Kaldı ki, canlılığın tesadüfen ve kendiliğinden oluştuğu ifadesini açıkça kullanan ve araya başka bir vasıta koymaya bile ihtiyaç hissetmeyen birçok görüş sahibi de mevcuttur. Fakat ne kadar zorlarsanız zorlayın, hayalî kurgulara gerçekliğin rengini veremezsiniz… Süreçler veya maddî sebepler ya da mekanizmalar denilen şeylerin ortaya çıkan neticeleri yapma kabiliyetinden yoksunlukları, başka haricî ve gerçek bir etki edici sebebi aratır ve o cahil, şuursuz, iradesiz maddelere ve hatta ortaya çıkan hadisenin sırf bir tarifi olmaktan başkaca maddî bir vücudu olmayan tabiat kanunlarına veya evrimsel süreçlere dayandırılması; elbette rastgelelik, kendiliğindenlik ve tesadüfîlikden başkaca bir anlam taşımayacaktır.

Şimdi tabiattaki maddî sebeplerin bir araya gelerek canlıları ve canlılığı oluşturması mümkün müdür, bunu inceleyeceğiz.

MADDÎ SEBEPLERİN BİR ARAYA GELEREK CANLILARI VE CANLILIĞI OLUŞTURMASI MÜMKÜN MÜDÜR

Meseleyi en genel şekliyle ele alırsak, “Şu eşyanın veya olayın meydana gelmesinin gerçek sebebi nedir” şeklindeki bir sorunun cevabını temellendirecek bir iddianın, öncelikle üç noktayı ortaya koyması gerekir. 

Birinci Nokta: Meydana Gelen Olay Veya Eşya Hangi Özelliklere Sahiptir?

Basit bir şey midir? Yoksa karmaşık bir şey midir? Ölçülü bir şey midir, yoksa öyle rastgele oluşabilecek alelade, sıradan bir şey midir? Bu nokta önemli. Tıp, biyokimya, biyoloji gibi bilimler, canlıların yapıtaşları olan elementlerin ne kadar ince ve özel ölçülerde bir araya geldiklerinin ve ne derece sistematik düzenlerle çalıştıklarının yazılı ve onaylı ifadeleridir.

Ciltlerle anlatılabilecek bu konuda bilimsel verilerin teknik detaylarına çok fazla yer vermemize gerek yok. Ancak yine de siz internetin başına geçip, bir arama sitesine “Canlıların Temel Bileşenleri” veya “Canlı Kimyası” yazın ve canlıların yapılarının ne kadar karmaşık, detaylı, hassas, sistematik ve belli ölçülerde bir araya gelmiş olduğunu gözlerinizle görün isterseniz. Bunu hararetle tavsiye ediyoruz. Sonuçlar gerçekten çok ibret verici.

Neyle uğraştığınızı, ne hakkında bir karar vermeye çalıştığınızı çok iyi anlayacaksınız. Canlılığın kendiliğinden ve tesadüfen ya da tesadüfle çalışan evrimsel mekanizmalarla oluştuğunu söyleyen insanların bu sözlerinin, nasıl bir cüretkârlık manasını ifade ettiğini ve bilim adına yalan söylediklerini çok daha iyi anlayacaksınız. O yüzden bir bakmanızı arzu ediyoruz. Oturduğunuz yerden düşünmeyin istiyoruz. Sizlere bir fikir vermek için bunu da aktaracağız: Bedenimizdeki dokular oksijen, hidrojen, karbon ve azottan oluşur. Dişler ve kemiklerdeyse yoğun olarak kalsiyum vardır. Bu beş element beden ağırlığımızın %98’ini oluşturur. Bakır, demir ve çinko gibi başka elementler yalnızca düşük miktarlarda vardır ama sağlıklı kalmak açısından yaşamsal önemdedirler. İnsan bedeni element yüzdeleri: Oksijen % 65, karbon % 18, hidrojen % 10, azot % 3, kalsiyum % 2, fosfor % 1, öteki elementler % 1.

İkinci Nokta: Meydana Gelen Olay Veya Eşyanın Gerçek Sebebi Olarak Gösterilen Şeyde Bu Eşyayı Meydana Getirecek Özellikler Ve Kabiliyet Mevcut Mudur?

(Tabiat, tesadüf, kanunlar ve sebeplerin, incelediğimiz temel özelliklerini ve bu iş için gerekli kabiliyete sahip olmadıklarını hemen hatıra getirelim)

Şimdi meseleyi çözümlemeye çalışıyoruz. Bir sebebin neticeyi meydana getiren özelliklere sahip olması, tek başına yeterli değildir ve o sebebin o neticeyi vücuda getirdiği anlamına gelmez. Mesela bir resmi yapanın kim olduğunu arıyor olalım. Rastgele bir ressamı seçip, sırf o resmi yapma kabiliyetine sahip diye onun yaptığını kabul edemeyiz. Acaba bir ressamın tuvalin başında durması, tuvalde sergilenen resmi yapmış olması için yeterli midir? Değildir değil mi? Çünkü onu resmin yapanı olarak kabul etmemiz için, gerekli resim kabiliyetiyle beraber, o resim yapılırken resmin başında olması, bizzat resmi yapması ve yaparken görülmesi de gereklidir. Fakat bu kaide maddî sebepler için geçerlidir. İlahî kudret gibi temassız etki edebilen sebeplerin istisnaî durumlarını üçüncü noktada ayrıca inceleyeceğiz. Bunlara bu maddî âlemde de örnekler var. Yani dokunmadan işleyen, göze görülmeyen, gözlemleyemediğimiz etki sahibi sebepler vardır ve bu özelliğe sahip olan sadece yaratıcı değildir.

Resim kabiliyeti olan herhangi birinin resim yapılırken tuvalin başında durması, o resmi yapmış olduğuna delil olmaz demiştik. Peki ya resmin başında duran kişi, ressam da değilse ve sanattan anlamayan, resim kabiliyetinden mahrum, elleri olmayan kötürüm ve kör bir adamsa! Böyle bir şey düşünün. Bu kötürüm, kör ve cahil adamı, sadece resmin yapılması esnasında tuvalin yanında duruyor ve tuvalle birlikte görünüyor diye, ısrarla resmin yapıcısı olarak gören ve bunu hararetle iddia eden bir adam çıksa! O kör ve cahil adamı âdeta elinden tutup getirse ve “Bu yaptı bu resmi!” dese.

Acaba bu adamın sırf gerçek ressamı kabul etmemek için ve belki de ressama olan düşmanlığı ve kıskançlığı sebebiyle, delice bir inatla böyle bir iddiayı ortaya atmış olabileceği, eğer böyle değilse yani kastı yoksa ve masumsa, aklının noksanlığına hükmedilebileceği düşüncesi acaba herkesin aklına gelmez mi ve bu gülünç durum aynen birilerinin “Kör ve cahil tabiat yaptı bunu!” demelerine benzemez mi?

İşte aynen bu misal gibi, sanatlı olarak yaratılan her bir canlı, beraberinde bir takım sebeplere bağlı olarak, yan yana meydana geliyorlar. Fakat sırf aynı anda birlikte bulunmaları ve o canlının meydana gelmesinin o sebeplerle birliktelik şartına bağlanmış olması, o sanatlı eşyanın sebepler tarafından icat edildiğine tek başına delil olamaz.

Evet, bir eşyanın varlığı, çok sayıda şartın bir arada olmasına bağlı olabilir. Bir tek şartın yokluğu, o eşyanın yokluğunu netice veriyor diye; o tek şartın eşyanın var olması için yeterli sebep olduğu söylenemez. Yani, bir şeyin “basit şartı”, o şeyin “gerçek sebebi” ile aynı şey değildir. Bir televizyondaki görüntülerin ortaya çıkması, açma düğmesine basma şartına bağlıdır. Ama böyle diye televizyonu yapan ve çalıştıranın o sihirli düğme olduğuna inanmak; ancak televizyon üreten fabrikalardan, elektronik mühendislerinden ve televizyon içindeki çok sayıdaki elektronik parçanın varlığından yani medeniyetten habersiz ilkel bir insanın veya en iyi ihtimalle bir düşüncesizin işi olabilir.

Misalimizle ilgili ara not: Dr. Yamina Bouguenaya Mermer, “Risale-i Nur’da Sebep-Sonuç İlişkileri” isimli makalesinde aynı misalimizi bakınız nasıl ele almıştır: “Bir televizyon cihazının düğmesine basıldığında, ekranda bir görüntü belirir. Ne zaman düğmeye bassak, karşımıza görüntü çıkar. Düğmeye basılmadığında ise, ekranda hiçbir görüntü belirmez. Materyalist bilimcilerin olumsuz yaklaşım mantığına göre, ‘Ekrandaki görüntüyü düğme yapar.’ Bunun ‘ispat’ı ise, düğmeye basılmazsa ekranda görüntü çıkmamasıdır. Düşünmezler ki, yayın dışarıdan yapılmaktadır, görüntüyü neşreden düğme değildir. Düğme yalnızca televizyon cihazındaki düzenin bir parçasıdır. Televizyonu yapan, düğmeyi, ekranda görüntünün belirmesi için kasdî olarak cihaza yerleştirmiştir. Birisi size, ‘Düğmenin görüntüyü sağladığını kabul etmiyorsan, düğmeye basmadan görüntüyü çıkart da görelim’ derse, bu ne kadar mantıklıdır? Televizyon cihazının düzeni, onu düğmesiz çalıştırmayı imkânsız kılmaktadır. Çünkü o şekilde yapılmamıştır. Siz düğmeyi kullanmadan televizyonu çalıştıramayınca, o kişi size ‘Gördünüz mü, görüntüyü sağlayan düğmedir’ dese, bu kişiye yalnızca gülünür.”

Bizim hiç bir ateiste şahsen düşmanlığımız yok. Bu fikirlerin insan onuruna ve insanın yüksek idrak kabiliyetine yakışmadığına inanıyoruz sadece. Ayrıca eşyayı sebepler ve tabiatla izah etmeye çalışmanın, o ilkel ve medeniyetten habersiz insan konumuna düşmek olduğunu ifade ediyoruz.

Çünkü o muhteşem ilahî kudretin karşısına pervasızca dikilip; göz önünde işleyen, muazzam bir ilim ve teknolojiyle yapılan ve ruh programıyla çalışan canlı makineleri basit ve şuursuz sebeplerle açıklamaya cesaret etmek; o sihirli düğme safsatasına inanmaktan bin kat daha fazla bir cehaleti ve düşünce, sanat, bilim ve teknoloji ürünlerinin tamamını ifade eden medeniyet kavramından uzaklığı ifade etmez mi ve o misalden çok daha ilkel bir tavır sayılmaz mı? Belki de böyle asılsız bir iddianın bilim adamı olan bazı insanlarca ileri sürülebilmesinin gerçek psikolojik nedeni (bilimsel nedeni değil), sanatkârı kabul etmemekteki ısrarları nedeniyle o kör, kötürüm ve cahil sebeplere mecburiyetle yaratıcılık vermelerinden kaynaklanan hezeyanlardır diye aklımıza geliyor.

Üçüncü Nokta: Eşya Veya Olay Ortaya Çıkarken Sebep Ve Neticenin Göz İle Görünen Eşzamanlı Bir Birlikteliğinin Olup Olmadığı Konusunun İncelenmesi

Normal şartlarda bir maddî sebebin bir şeyi netice verebilmesi için, göz ile görülebilen eşzamanlı bir birlikteliklerinin bulunması lâzımdır. Fakat iki özel durumda olay böyle gerçekleşmez:

Birinci Durum: Zaman/mekân birlikteliği tek başına yetmez ve her durumda neticeyi oluşturan etki sahibi bir sebep olmayı gerektirmez, belki sadece yan yana bulunuyorlar. Bu durum yukarıda ikinci noktanın içinde incelenmişti. (Bir resim yapılırken yanında bulunan ressamın, o resmi yapan ressam olma şartının bulunmaması gibi.)

İkinci Durum: Bazı sebeplerin, netice ile aynı mekânda bulunduğu ve eşyaya doğrudan etki ettiği gözlemlenemeyebilir. Siz bunu çıplak gözle göremeyebilirsiniz. Gama ışınları, elektrik akımı, yerçekimi kuvveti, elektro manyetik kuvvet gibi. Böyle özel durumlarda, eşzamanlı ve gözle görünen bir birlikteliğin olmaması, etki sahibi gerçek bir sebep olmaya mani değildir. Belki gerçek sebep, perde arkasındadır ve görüş sahanızın dışında olan gizli bir işleyicidir! Böyle sebeplerin varlığını nasıl anlarsınız? Örneğin elektrik akımının varlığını nasıl bilirsiniz? Etkisiyle değil mi? Bakın bilgisayarınız, televizyonunuz, elektrikli sobanız çalışıyor. Bir şey var ki bunları çalıştırıyor. Neden “Ben elektriği görmüyorum, o zaman elektrik diye bir şey yoktur” demiyoruz? Çünkü eşya üzerindeki eserlerini, tesirlerini görüyoruz.

Ateizm taraftarı Richard Dawkins, bir yaratıcı fikrini neden beğenmediğini ve bir yaratıcı düşüncesinden bile rahatsız olduğunu şu gerekçeyle anlatıyor: “Bir yaratıcı düşüncesi kabul edilemez. Çünkü görünmüyor. Bir yaratıcı düşüncesini kabul ettiğimizde, biz tekrar başladığımız noktaya geri dönüyoruz ve bilinmeyen ve daha karmaşık bir sebep ile izah etmeye çalışıyoruz. O yüzden kabul edilemez.”

Fakat bilimsel izahlara bir bakın nasıl şekillenmişler? Mesela bir oluşumu elektromanyetik kuvvet ile izah etmeye çalıştığımızda da tekrar geri dönüyoruz ama. Dikkatinizi çekti mi? Üstelik elektromanyetik kuvvet de hem görünmüyor, hem gerçek mahiyeti bilinmez bir meçhul, hem de elektromanyetik kuvvetin bilimsel açıklamaları, başladığımız noktadan daha karmaşık noktalara götürüyor bizi! Peki bu nasıl bilimsel oluyor diye sormamız gerekmiyor mu? Dawkins’in bu gerekçesinin bilimsellikten ne kadar uzak olduğunu biraz dikkat eden herkes anlayabilir ve eşyanın bir yaratıcısının olduğu düşüncesi kabul edilebilir mi, edilemez mi ve bilimsel düşünceye yatkın mıdır, değil midir açıkça görebilir.

Örneğin bu yazdığımız satırlar bilgisayar ekranında görünüyor. Fakat yazıları o ekran yazmıyor. Ekranın dışında bulunan ve klavye kullanan bir insanın elleriyle o yazı yazılıyor. İşte bakınız, ekran ve yazıların eşzamanlı ve gözle görünen birlikteliklerine rağmen, aralarında gerçek bir sebep-netice ilişkisi bulunmuyor. O yazıları, ekran kendisi yazmıyor! Hâlbuki bundan iki yüz sene önce, birine o ekranı gösterebilseydiniz, ekranı etki sahibi bir sebep zannedecekti. Ondan beklenir böyle bir şey. Teknolojiden haberi yok çünkü. Bir ateistin de ilahî teknolojiden haberi yok! O kadar ilkel bir beyne sahip. Peki neden öyle zannediyor? Çünkü o yazılar, ekranda meydana çıkıyor ve üzerinde görünüyor!

“İlkel beyin” tabiriyle ilgili ara not: Burada bir hakaret manası çıkmasın. Çünkü öncelikle şahıslara değil, fikirlere karşı olmak gerektiğinden bahsetmiştik. Hem ayrıca tüm insanlık olarak bizler, kâinatın sırlarını ilahî vahyin rehberliği olmadan kendi başımıza, sadece aklımızı kullanarak anlamakta ilkel insanlar gibiyiz. Hiç birimizin diğerinden farkı yok. Fark sadece “ilahî vahyin rehberliğinden yararlanmayı akıl etmek ve sadece kendi aklına güvenmenin yetersizliğini fark etmek” noktasında kendini gösteriyor.

Olayı bilimsel olarak, akıl ve mantık temelinde incelemek istersek ne yapmamız gerekir?  Bu noktada yapılması gereken, o ekranda yazı yazma kabiliyetinin olup olmadığına bakmak ve bunun çıkarımını yapmak. Bu kadar basit. Bunu -günümüzde yaşayan- en basit zihinli bir insan yapamaz mı? Elbette yapabilir. Fakat iki yüz sene öncesinden gelmiş bir profesör yapamaz. Modern teknolojiden anlamıyor çünkü. Günümüzde yaşayan ve modern teknolojiden anlayan beş yaşında bir çocuk bu çıkarımı yapar ama. Böyle çarpıcı bir farklılık var bakın. Yazının kaynağının ekranın dışında olması ve yazıların bilgisayardan gönderilen, maddî bir vücudu olmayan ve gözle görülmeyen elektrik sinyalleri aracılığıyla ekranda belirmesi, hâdiseyi ekranın içinden seyreden birine göre sebebi manevî olan bir olaydır denilebilir. Çünkü gerçek sebep, maddî gözle görünmüyor. Böyle bir şey hayal edin, çizgi filmlerdeki gibi ekranın içinde küçük adamcıklar olduğunu düşünün. Bu çok ince noktaya dikkat rica ediyoruz.

Demek ki, maddî bir âlemde olduğumuz halde, çıplak gözle görünmediğinden ancak eserleri ve etkileri ile ve yaptığı işle tespit edilerek varlığına hükmedilen elektrik sinyalleri gibi manevî sayılabilecek bir sebebin eşyaya maddeten etki etmesiyle, eşyanın maddî şekli değişebiliyor. Elektrik diye süslü bir isim verilerek, bu kuvvetin yaptığı her şey izah edilmiş. Bunun doğruluğunu nereden biliyoruz?  Eserleri var, etkileri var, yaptığı somut bir iş var. Bu tespit ediliyor. Dolayısıyla varlığına hükmediliyor. Neden yaratıcı için aynı şey söz konusu olmasın ki? Yaratıcının varlığı en azından bir bilimsel model olarak veya alternatif bir bilimsel yorum olarak bilim dünyasında neden yer etmesin? Bu kadar mı akıl ve mantık dışı yaratıcı çıkarımı?

O halde, maddiyat cinsinden olmayan ve kâinatın içinde maddeten bulunmayan ilahî bir kudret elinin maddenin parçacıklarına etkisi de, maddî eşyanın oluşumunun ve şekillenmesinin manevî ve gerçek sebebi olabilir. İşte o ekran, nasıl ki yazıların sadece bir görünme yeri ise; kâinat da, ilahî kudret kaleminin yazılarının göründüğü üç boyutlu, yüksek çözünürlüklü dev bir ekrandır. Ekrandaki yazılar ise, düzenli ve sanatlı olarak şekil verilen tüm eşyadır. Maddenin temel parçacıkları ve atomlar ise, kalemin ucundaki mürekkep gibidir. İlahî kudretin yönlendirmesiyle şekil alır.

Denilebilir ki: “Evet, olabilir, mümkündür. Fakat her mümkün, gerçekleşmez. Bunun böyle olduğuna nasıl hükmedeceğiz?”

Tabiattaki fiziksel unsurlar, eşyanın tabiatı ve maddî sebepler, ortak özellikleri nedeniyle kendi kendilerine belli bir düzen altına girme özelliği göstermiyorlar. Sel gibi akıp istila etmek mizacında görünüyorlar. (Rüzgâr, güneş, hava, toprak, deprem, yağmur, ısı, ateş, buz, kaya, dağ, nehir vb.) 

Tabiattaki Büyük Unsurların Ve Maddî Sebeplerin Ortak Özellikleri:

“Körlükleri”, yani görerek iş yapma kabiliyetinden mahrum olmaları.

“Sağırlıkları”, yani diğerinin ne yaptığını bilerek hareket etmek için birbirleriyle haberleşme imkânlarının olmayışı.

“Cahillikleri”, yani bilerek iş yapmaktan aciz olmaları.

“Cansızlıkları”, yani kendi varlıklarından dahi habersiz olanların, önceden var olmayan ve kendilerinde bulunmayan özelliklere sahip bir oluşumu meydana getirmeyi öngörememeleri.

“Şuursuzlukları”, yani düşünme yetenekleri olmadığından, “fayda ve zararları gözeterek karar verme ve tercihte bulunma” anlamındaki iradelerinin yokluğu.

Denilse ki: Siz tabiattaki sebeplerin eşyayı yapmadığını iddia ediyorsunuz. Hâlbuki biz gözümüzle görüyoruz ki, eşya o sebeplerden yapılıyor. Biz de deriz ki: Bu sorunun hakikî cevabı, ikinci cümlenizde gizlidir. Evet, biz de aynı şeyi söylüyoruz: “Eşya o sebeplerden yapılıyor”.

Fakat buna ilave olarak diyoruz ki: “Eşyayı o sebepler yapmıyor, başkası o sebepleri kullanarak eşyayı yapıyor.” Bu iki ifade arasında ciddî fark var.

“Ben yaptım bu resmi!” şeklindeki bir iddiaya karşı “Delilin nedir? Resim kabiliyetin var mı? O resim yapılırken bizzat başında mıydın? Şahidin var mı? ” diye sorular hemen arkasından gelir. Ya da “Bu resmi filanca kişi yapmıştır!” diye iddiada bulunduğunuz zaman hemen sorulması gereken ilk soru şudur: “Bu resmi yaptığını iddia ettiğin kişinin, resim yapma kabiliyeti var mı? Resmin yapılma anında yanında mıydı ve resmi yaparken görüldü mü?” Eğer kabiliyet mevcut değilse nasıl iddia edilebilir? Resim kabiliyeti olmayan bir insan, tuvalin başında duruyor. Kör, sağır, topal, resim kabiliyeti olmayan, cahil bir insan. Bu insanı elinden tutup getiren biri iddia ediyor ki: “Bu resmi, bu adam yapmıştır!” Neden? “Resmin yanında bulunuyor!” Yanında bulunması yetmez. Yapabilecek kabiliyete, bilgiye sahip mi biz ona bakarız. Eğer yoksa başka sebep ararız.

Tabiatın ve maddî sebeplerin de eşyanın yanında bulunması yetmez ve o eşyayı yapabilecek kabiliyet ve bilgiye sahip olmadıkları halde, sırf eşyanın yanında bulunuyorlar diye eşyaya mucitlik iddiasında bulunamazlar. Demek onları çalıştıranın bir başkası olduğu mecburiyetle kabul edilecektir.

Bu basit kıyastaki resimden milyonlarca kat daha harika olan ve ancak ileri bir teknoloji ve yüksek bir bilgi ürünü olabilecek ve büyük bir aklın tasarım kabiliyeti ile vücuda gelebilecek gelişmişlikte ve sanatlı olarak yapılan bu canlıları, “Önüne aldığını dağıtan ve karıştıran büyük tabî unsurlar yapmıştır” diye kabul etmek büyük bir hezeyan ve mantıksız bir iddiadır.

Birden çok parça bir araya gelerek düzenli tek bir yapı oluşturmuş ise, elbette bir elden, bir tek merkezden, bir tek fabrikadan, bir tek plandan çıkmıştır. Buradaki “bir tek elden çıkması” ifadesini, bir tek iradenin hükmetmesi ve birbirinden bağımsız çalışan birden farklı elden çıkmaması anlamında anlamak gerektir. Bir arabanın üretimi esnasında pek çok kişi çalışmıştır. Fakat arabanın gerçek manada üreticisi bir tek firmadır. Üretimde çalışanlar, tek bir firmanın altında ve emrinde çalıştırılmaktadırlar.

Aynen bunun gibi, bir canlının oluşumunda birbirinden bağımsız ve farklı maddî sebeplerin birbirleriyle uyum içinde çalışmaları şöyle dursun, her birinin diğerinden farklı hareket etme meyilleri sebebiyle, beraber bulundukları her yerde, içinden çıkılmaz bir karmaşıklığı netice vermeleri gerekir. Çünkü içlerinden hiçbirinin, bir hedefe yönelik olarak çalışmak maksadıyla diğerlerini bir araya getirme ve yönetme özelliği yoktur. Dolayısıyla birlik içinde ve ekip olarak çalışmaktan uzak olduklarından, eşyaya rastgele müdahale edeceklerdir. Bu durumda ise, bütünlük içindeki bir canlıyı meydana getirip çalıştırmaktan aciz olacaklardır.

Denilebilir ki: “Siz neden bahsediyorsunuz ki! Gözümüz önündeki canlıları o maddî sebepler gayet de düzenli bir şekilde yapıyorlar ve mevcut organizmaları sürekli çalıştırıyorlar gibi görünüyor. Bir de nasıl oluyor diye soruyorsunuz. Oluyor işte!”

Cevabımız şu olacaktır: Evet! Yüzeysel ve ilk bakışta öyle görünüyor. Fakat hayır! Öyle olmamalı ve olamaz! Çünkü o sebeplerin böyle düzenli bir canlıyı yapabilme ve çalıştırabilme kabiliyetinden mahrum oldukları, dikkatle analiz edildiğinde açıkça anlaşılmaktadır ve bir tek merkezden emir alan fabrika işçileri gibi emir altında çalıştırıldıkları ve kendi başlarına işlemedikleri kesin olarak ortaya çıkmaktadır. Bu sonuç, maddî gözle görülen bir gerçeklik değil. Tamamen teorik ve yorum. Fakat kuvvetli bir kanaat ve mantıkî bir çıkarım. Hem aklın gördüğü ve kesin olarak hükmettiği bir kanaat.

Bizim de şunu sormamız gerekmektedir: Temel özellikleri kör, sağır, cahil, cansız, şuursuz olmak olan ve tek tek gözlemlendiklerinde rastgele ve düzensiz hareket ediyorlarmış gibi zannedilen tabiî sebeplerin, bir araya getirildikleri ve birbirlerine karıştırıldıkları bir ortam içindeki vaziyetleri, normal şartlarda acaba ne şekilde olmalıdır?

Madem madde parçacıklarının ve maddî sebeplerin değişik tarzlarda birleşmesiyle meydana gelebilecek muhtelif şekil, vaziyet ve durumların, ihtimal hesaplarıyla ifade edilebilecek neredeyse sonsuz sayıda mümkün şekli ve çeşitli muhtemel varyasyonları vardır.

O halde bilerek, görerek ve birbirleriyle haberleşerek iş yapma özelliği olmayan madde parçacıklarının ve tabiî unsurların,

* Sınırsız sayı ve çeşitlilikteki karışık ihtimaller ve sonuçsuz kalacak yollar karşısında şaşkınlıklarıyla beraber,

* Birdenbire o çıkmaz yollardan sıyrılarak neticeli bir yola maharetle girmeleri,

* Ve belli bir ihtimali tereddüt etmeden tercih etmeleri,

* Ve her seferinde kararlılıkla, doğru ve isabetli adımlar atmaları,

* Ve her şeyde en kısa yolu, en kolay tarzı ve en faydalı şekli rahatlıkla seçerek, maddenin görünen kararlı halini netice vermeleriyle beraber düzgün ve sanatlı bir canlıyı yapmaları,

*Ve o canlının vücudunu sürekli çalıştırmaları nasıl mümkün olabilir ve gözümüz önünde nasıl gerçekleşir ve bu durum nasıl devam eder?

Ve soruyoruz: Herkes gibi bizim de aklımızın hayret içinde kaldığı ve devasa büyüklükte, ihtişamlı ve canlı bir tablo olan bu güzel kâinat, acaba güzelliğine ve mükemmelliğine yakışan bir açıklamayı hak etmiyor mu?

İnsanlığın yüksek ruhu, bu şaşırtıcı kâinatı açıklayan doğru ve tatmin edici bir cevap istiyor. Bizler olağanüstü olayların açıklamalarının da “Olağanüstü” olmasını gayet “Olağan” görüyoruz ve bu büyük soruların cevabını tabiat tuvalinde, zerreler mürekkebiyle, aklın daha mükemmelini hayal edemeyeceği bu güzel kâinat tablosunu resmeden ilahî sanatkârın varlığında buluyoruz ve O’nu hürmetle takdir ediyoruz.

Bu büyük eserini hayranlıkla seyretme şerefini bize vermesine, bizi kendisine anlayışlı birer muhatap kılmasına ve eserleriyle kendini bize tanıttırmasına karşılık O’nu tanımak ve tanıttırmakla karşılık vermeyi en temel insanlık görevimiz olarak görüyor ve kabul ediyoruz. İncelikli ikramları karşısında minnet ve memnuniyetle, ihtişamlı saltanatı önünde “hayret ve muhabbetle secde” ediyoruz!

Şimdi detaylı çözümlememizin neticesi olarak, bütün bu bilimsel verilerden, incelemelerimizden, tabiatta gördüklerimizden ve detaylı araştırmalarımızdan kendi çıkarımımızı, yorumumuzu ve kendi kanaatimizi şöyle ortaya koyuyoruz:

Maddenin bu hayran bırakan şaşırtıcı, kararlı ve Newton mekaniği boyutlarında belirlenebilir, ölçülebilir ve sürekli halinin ve düzenli faaliyetinin, dışardan bir müdahale olmadan kendi kendine meydana geldiğini tasavvur etmeye çalışmak bile akıl ve hayal sınırlarının çok ötesinde saçma bir fantezidir, tek kelimeyle başarısız bir bilimkurgudur, bilim namına hikâye anlatmaktır!  Bizler böyle hatalı düşüncelerin, (yani sanatlı ve tasarımlı eşyanın cansız, bilgisiz, şuursuz maddî sebeplerle ve soyut kavramlar olan tabiat kanunlarıyla kendi kendine meydana geldiği düşüncesinin) ancak eşyanın varoluşunun gerçek sebebi olan olağanüstü bir yaratıcıyı kabul etmek istememekteki ısrardan kaynaklanabileceğini ve hakikatlerin arayıcısı olan bilimsel düşünceye, böyle asılsız fikirlerin yakışmadığını ve onlarla bu kâinatın izah edilemeyeceğini düşünüyoruz.

Yapılan analiz sonucunda; eşyanın oluşumunu maddî sebeplerle ve tabiatla veya kendi kendine meydana gelmesi ile açıklamaya çalışmanın, bilimsel nitelikten uzak, çok zor ve içinden çıkılmaz bir yol olduğu bulgusu, temel olarak tespit edilmiş olup; eşyanın oluşumunu bir yaratıcı ile izah etmenin, bilimsel düşünceye daha uygun ve akla yatkın, çok daha makûl ve kabul edilebilir bir yol olduğu ve içinde zorunluluk derecesinde kolaylıklar barındıran bir alternatif ihtimal olduğu ve eğer bilimsel olarak kabul edilecek bir model varsa, bu modelin bilimsel nitelikte kabul edilmeye çok daha lâyık olduğu açıkça tespit edilmiştir.

Ediz Sözüer

Sende yorum yazabilirsin