Etiket arşivi: abdulkadir haktanır

Dünya Savaşı’nı Gören İhtiyardır!

Balkanlarda yaşadığım bazı hadiseleri NurNet okuyucuları ile paylaşacağım:

Evet, Üstad Bediüzzaman: “Cihan Harbini Gören İhtiyardır” Demesi ile İhtiyar olduğumuzu ispat ediyor. “İhtiyarların tecrübesinden istifade etmek lazım“: Düsturunun yazımıza tevafukunu  eklersek, yaşadıklarımızdan bir şeyler anlatmak lazım.

Yazıma başlamadan: Allah memleketimizi ve âlem-i İslamı böyle durumlara düşmekten muhafaza eylesin. İkinci cihan harbini yaşayan biri olarak Balkanlarda yaşadığım bazı tecrübe ve bilgileri kardeşlerle paylaşmakta fayda görüyorum:

Her ne kadar ikinci dünya savaşı zamanında yaşım biraz küçük idi ise de, yaşlı adam gibi hadiseleri hatırlıyorum.

Alman, Bulgar ve Yugoslavya’nın partizanlarından oluşan üç düşman kuvvet, yaşadığımız kasabacığı bomba ve tüfekler ile biri diğerine saldırarak, savaşlar oluyordu. 24 saatte onlardan biri ötekileri kovalayıp kasabamızı istila ediyorlardı. En son Bulgarlar, Kasaba sakinlerini okul meydanına toplayıp insanlardan bazılarını halkın önünde öldürüyorlardı ve Bulgarca halka: “Hepinizi sabun yapacağız” diyerek halkı korkutuyordu.

Onlardan bir subay Bulgaristan Türklerinden olup imanından gelen merhametle,  bize Türkçe “korkmayın, sizleri şimdi salacayız” diyerek bize gayret veriyordu. Ama onlardan çoğu Bulgar gavuru olduğu için, biz okul meydanında iken  evlerimizdeki eşyaları yağmalamışlar. Eve döndüğümüz zaman sandıklardaki eşyaları bile alıp götürmüşler. Bu sırada dellallarla evlerimizi terk etmeyi emredip evlerimizi yakacaklarını ilan ediyorlardı. Zavallı bizler canlarımızı kurtarmak için elimizde hiçbir eşya alamamak şartı ile uzak köylere gitmeye mecbur olduk. 4-5 ay dışarıda kaldıktan sonra perişan evimize döndük.

Bunu de anlatayım: Bulgarlar bize zulüm yaptılar ama Almanlar yapmadılar. Müslüman olduğumuzu öğrenince: “Müslümanlar iyi insanlardır” manasında (Muhammedan guut) diyorlardı.

Balkanlarda II. Cihan Harbinden Sonraki Hal ve Sosyalizm İdaresi

Savaştan sonra başımıza çok kurnaz Hırvat asıllı Mareşal Tito isminde bir lider geldi. Komunizmden biraz daha yumuşak bir idare olan sosyalizmi kendine idare sistemi olarak benimseyen Tito’nun idaresinde kanun, kâğıtta değil, harfiyen tatbikatta idi. Ülke 7 federalden oluşuyordu: Sırbistan, Hırvatistan, Slovenya, Bosna-Hersek, Karadağ, ve Makedonyadan oluşuyordu. 12 milletten oluşan Yugoslavya devleti her millete kendi dilinde okul açmaya kadar eşitlikle idare etti. Bu sebepten dolayı, çoğu devlet Tito’yu makbul bir şahsiyet olarak biliyordu. Amma Tito, zavallı halka, özellikle genç nesillere, okul eğitiminde dinsizlik propagandası yaptı.

Kurnaz dedim, evet yaşlılara hiç dokunmadı, camileri kapamadı. Hacılar, hocalar dışarıda sarıkla geziyordu, isteyen ve parası olan hacca gidebiliyordu. Fakat 1948’de dini tedrisati yasat yerleri olan mektepleri kapadı, ta 1959’a kadar öyle devam etti. 1959’de camilerde hocalar, çocuklara kitapsız din dersi verebildi, 4-5 sene öyle devam etti. Ondan sonra: “Camilerde hocalar kitapla ders verebilir” izni devletten geldi. Öte yandan okullardaki öğretmenlere “dikkatli olun camide din dersi almaya giden çocukların notlarını kırınız” dedi ve böylece istikbalin teminati olan gençlerin manevi dünyalarına çok zarar verdi. Şöyleki:

Mareşal Tito, her zaman halka hitab edeceği sırada konuşmalarına “Genç kızlar ve genç erkekler” sözleri ile başlardı. Yani yaşlıları kale almazdı. İdareyi sağlam ele alınca “Kolektif” sistemini uygulamaya başladı, Yani halk, beraber çalışacak, tarlaları beraber ekecek, beraber biçecekler, herkese yetecek kadar buğday verilecek. Fakat bunu uygulayamadı bıraktı.

Sonra 10 hektarın üzerinde arazisi olandan alıp, daha az arazisi olana verdi ve merhametten mahrum olan, âileden kopuk asaletsiz kimseleri alıp muhtar, mahalle azası ve ispiyonluk gibi vazifeyi onlara verdi. Yani böyle şerefsiz kimseleri idare makamına yükseltmekle, şerefli insanların sesini kesti.

Sonra devletine gelir sağlamak için buğdaydan, sığır hayvanların etinden, sütünden, tavuktan, tavuğun yumurtasından vergi aldı. Halk evleri yapmak için ormanda ağaçları olandan vergi aldı. Gerçi dükkanlar çok az  değildi, ama evin ihtiyaçlarını gidermek için, memurlara “Taçka” ismi ile bir çeşit kupon, zavallı köylülere et, yumurta, buğday gibi ürünlerden alabilmeleri için “Bon” adında başka bir çeşit kupon verildi.

Evet bugün gibi hatırlıyorum, küçük bir ineğimiz vardı, 157 litre süt vergi götürmüştüm. Sıkı isen içine azıcık su kat, kendini hapishanede bulursun. Ve daha önce anlattığım, gibi savaştan çıplak çıktık. Çok zaruri ihtiyaç içindeyken, içine saman koyup bir yatak yapmak için, bir beyaz astar için 10 adet tavuk ve 60 adet yumurta vermiştim. Bu bilgiler Allah’ın verdiği bol nimetlere daha çok şükretmemize fayda sağlar tahmin ediyorum.

Abdulkadir Haktanır

www.NurNet.Orgwww.AlbNur.com

Rumeli Bostanı

Ecdat yadigârı güzel vatanım benim,

Hayır! Dikenli tarla değil bostansın sen,

Dâhilerle dolu benim şeref ve şanım,

Övülmeye layıksın sana yanarım ben.

* * *

Mel’un kafirlerden seni kurtarmak için,

Sende şehid oldu, Sultan Hüdavendigar,

İstanbul’un fethine sen asker gönderdin,

Ne yazık ki seni ruhsuz bıraktı ağyar.

* * *

Beni senden kovamazdı başkası asla,

Güzel vatanımdan çıkardı din derdi beni,

Senin için her zaman didindim durdum,

Ben hâlâ sayıklayarak ararım seni.

* * *

Câmisi, tekkesi ve meşhur Taş Köprüsü,

Şelale gibi akan o güzelim Vardar,

Üskübün, çok canlıdır hitabet kürsüsü,

Osmanlı terbiyesi orada hâlâ var.

* * *

Üsküp’tür Rumeli’nin manevi lübbü,

Çünkü oradan fışkırdı ilim ve irfan,

Benim için orasıdır mücevherat küpü,

Ora yetiştirebildi, çok mükemmel insan.

* * *

Baş müderristi meşhur Âtaullah Hoca,

Onun meşhur talebesi Abdülfettah Rauf,

Sadullah, Mehmet ile Selim efendiler,

Kemal Aruçi Efendi gibi çok mâruf.

* * *

Bahtlı istikbalin için ey şanlı vatan,

Müjdeledi bizi Üstad Bediüzzaman,

Geleceğinizi münevver görmek için,

Risale-i Nura sım sıkı sarılın, aman.

* * *

Ey çeşit darbelere sahne olmuş vatan,

Kavli, fiilî dualar ederim sana,

Bostanında Nur’ların yayılması için,

Son demimle çalışmak hedefimdir anâ.

* * *

Rabbim! O sakinler heder olmasın diye,

Rahmetini gönder Rumeli Bostanına,

Şimşekvâri  Nur’ların yayılması için,

El açıp ben kalbimle duacıyım sana.

Abdülkadir Haktanır

6  Nisan  2002

Balkanlar’dan Nurlu Hizmetler

Esselamu Aleyküm ve Rahmetullah,

Mehmet Şaylan ağabeyimizin tavsiyesi ile Balkanlardaki hizmetlerden biraz bahsedeceğim:

Hizmetleri anlatmadan önce siz abilerimize bu davada nasıl bir istihdam var diye kendimi tanıtayım,  adım Abdülkadir Haktanır, 1937 de Sırbistan’ın Osmanlı kasabacığı olan Bilaç’ ta doğdum. 1953-1958 arası türklerin Türkiye’ye gelebilmeleri için Adnan Menderes ile oranın lideri Tito’nun anlaşması ile, Boşnak, Pomak, Arnavut nüfus dairesinde rüşvetle kendini Türk yapıp Türkiye’ye 2 milyon nüfus göç etmesine rağmen, evladı Fatihan’dan olduğum halde, Türkiye’de dine karşı yapılan reformlar sebebi ile oranın mütebahhir âlimleri müslümanların Türkiye’ye gitmelerine müsaade etmedikleri için, biz gitmedik. Allah’ın rahmet eli olan Risale-i Nurlar 1959’da bizlere gelince fetva mesabesinde hoca efendiler: “Biz fetvamızı geri alıyoruz, kim isterse gidebilir, çünkü Türkiye’de maneviyata ait her şey ayaklar altına alındığı halde, ayakta dim dik duran bir Bediüzzaman varmış” dediler.

İşte ondan sonra bizim kararımız değişti. Ağır şartlarla  ancak 1965’de Nur Talebelerini görmek için Türkiye’ye geldim, Bursa’da akrabalarımız olduğu için oraya gittim ve orada Nur Talebelerinden ilk olarak,  rahmetli Sami Pala ağabeyi gördüm. Ondan sonra ona “İstanbul’a gideceğim orada dershane var mı ve nasıl bulurum?” diye sorunca, “Süleymaniye müezzinlerinden Ahmed Şahin hocayı bulup o seni Kirazlı mescit sokağında 46 numaradaki Nur dershanesine götürür” dedi ve öyle yaptık.

1968’de tekrar misafir olarak geldikten sonra, 1970’de çok az parayla, 8 nüfuslu ailemi (Ailemde sadece ben çalışıyordum), ufak tefek eşya ile bir minibüse atarak Türkiye’ye geldim. Hatta Sırp sınırında gümrükçü “bunları nereye, denize mi götürüyorsun?” dedi, bende Allah’ıma teslim olduğumu ona söyleyecek değilim ya,  “evet” diyerek yoluma devam ettim.

Evet, böyle bir gayretle hicret eden birine tabii ki Nur talebeleri sahip çıkacaktır. O zaman Türkiye’de yeterli hoca olmadığı için kardeşlerden olan Bakırköy müftüsü Ali Aktürk hoca efendi, beni imam veya müezzin olarak Diyanet’e almak istedi,  kabul etmedim ve ona “Hocam benim nüfusum kalabalık, muhtaç olurum, hatim okuyup Kur’an’ı parayla satmak zorunda kalırım, ben bunu yapamam” dedim ve Allah rahmet eylesin bir müslüman kardeşim bana 1000 lira verdi ve o parayla dükkan açtım ve birkaç meslekte çalıştım.

Allah beni kimseye muhtaç etmeden yaşattı ve Allah’a şükür beş katlı ev yaptık. İşte, 15 senedir evimizin bir katı Nur dershanesidir. 1995’de Bağkurdan emekli oldum ve aynı yıl Celal Tetiker bana “iki gönüllü kardeşle beraber Makedonya’ya hizmete gidermisin?” dedi, bende “evet giderim” dedim. Nasıl kabul etmeyeyim ki bugün, Allah’a karşı benim kadar şükürle mükellef kul göremiyorum. Evet Allah’tan dileğim, sonuna kadar bizi devam ettirsin. Ailemde 29 nüfus var ve hamdolsun ki firesiz hepsi Nur Talebesi .

İşte Celal Ağabeyin teklifinden sonra, ilk olarak Makedonya’nın Gostivar şehrine gidip orada iki ay kaldıktan sonra, baktım ki;

Makedonya, Kosova, Arnavutluk ve Sırbistan’da kalan Müslümanların % 90’ı Arnavutça konuşuyor. Ondan sonra Allah beni istihdam etti, onlar da kendi dillerinde Risale-i Nur eserlerinden istifade etsin diye, bilgisayarın başına oturup tercüme etmeye başladım, Allah’ıma binler şükür, derlenmiş 400 sahifelik bir Tarihçe-i Hayat, İman Küfür Muvazeneleri, Haşir ve Meyve Risaleleri dahil, küçük Risalelerden 16 adet Risaleyi tercüme ettik.

Risaleler dışında biraz Kırkıncı hocamızın ve Hekimoğlu Ağabeyin kitaplarından derleyip çoğunu kendim yazdıklarımdan “Kalpten Dökülen İnciler (şiir)”, “Materyalist Felsefecilere cevap”, “Kadın ve erkeğin hayati meseleleri”, “İnsan nedir”, “Vecizeler” ve ”Avrupa’nın 50 tane meşhur profesörlerinden 34 tanesi ne için Allaha inanıyoruz, 16 tanesi islamiyeti nasıl methediyor” kitabını tercüme ile tam 22 kitap bastık. Risalelerin çok az bir kısmını Sözler Yayınevi bastı, sattırdı, ötekilerini Gelenek yayınevi ve Envar Yayınevinde biz bastırdık ve bütün bunları o halka hediye ettik.

İşte 15 senedir, yılda iki sefer, 1- 1,5 aylığına, bazen tek, bazen hanımla gidip oralarda kalıp, ev kiralayıp davamıza hizmet etmeye çalıyoruz. Böylece benim tercüme ettiğim ve yazdığım kitaplardan şimdiye kadar 70.000 adedi Arnavutların yaşadığı Balkan devletlerinde dağıtıldı, elhamdülillah.

Şimdi davamızdaki şahs-ı maneviden çıkan makbul duaların makbuliyeti neticesinde: 30 Ekim 2010 ile 28 Aralık 2010 tarihleri arasında,  oralarda dört ülkeye yapılan geziler neticesinde hizmetlerin nasıl geçtiğini kısaca sizlere arz edeceğim:

İlk önce Arnavutluğa gittik, Arnavutluk’ta dershane yok. Ama oralarda Türkiye’de okurken misafir ettiğimiz birçok kardeşimiz var. “El-insanu abidul ihsan” kaidesince vefalı kardeşlerimizi oralarda da bulduk. Bizim evde program yaptıkları için ve çoğu bizim kitaplardan istifade ettiği için orada bizi yalnız bırakmadılar. Her akşam birkaç kişi bizi davet ediyor. Mesela, kitaplarımızdan istifade edip imanını kurtaran bir genç kadın, “hoca gelirse muhakkak benim evime, çayımı içmeye gelsin” demiş,  gittik çok güzel bir ders okuduk.

Arnavutluk, Kosova ve Makedonya’ya daha gitmeden kargoyla 10- 12 şer paket kitap gönderdik. Onlar bize hizmet için çok iyi bir fırsat verdi.

Şimdi buradan giderken ilk olarak Arnavutluğun başkenti Tiran’a gittik. Tiran’da zamanımız, talebelerle görüşmeler, toplantılar, kitap vermelerle geçti. Diyanet binasındaki memurla bir araya gelip onlarla bir ders yaptık. Dinler arası diyalog sempozyumuna da katılmak sureti ile 5 gün orada geçirdik.

Sonra Arnavutluğun ikinci büyük şehri ve daha önce başkent olan İşkodra’dan bizi almaya geldiler. Orada daha önceden tanıştığım İbrahim isimli birinin evinde konaklarken, bir akşam, ev sahibi, “bugün akşam ile yatsı arasında Tophane camisinde müftü vaaz edecek, dinlemeye gidelim mi?” dedi. “Gidelim” dedim ve gittik. Müftü beni görünce namaz kıldırmamı teklif etti, istemedim ama ısrar ettikten sonra çıktım namaz kıldırdım.  Namazdan sonra zorla beni vaaz etmeye çıkardı, onu da yaptık. Bir dua da yaptırdıktan sonra müftü bana, “Cumartesi öğrenciler, memurlar ve profesörler evde oldukları için Otel Avrupa’da bir salon kiralayacağım, orada da konuşma yapacaksın” dedi. Peki deyince,  “nasıl bir mevzudan bahsedeceksin?” diye sordu.  “İman” dedim. “Tamam” dedi ve öyle oldu. Tam bir saat deliller getirerek Allaha iman ve haşirden bahsettik.

Ondan sonra Kosova’nın Priştine kentine gittim. Priştine’de ve Prizren’de Nur Dershanemiz var. Prizren’de Ferit abi vakıflık yapıyor, Priştine’de vakıf yok, talebeler kalıyor. Orada  beş gün kaldım.

Ondan sonra, Sırbistan’da, kız kardeşime gittim, Kurban Bayramını orada geçirdim. Her ne kadar Sırplarla aramızda vize daha kalkmamışsa da, sınırdan değil, Kosova’yla oranın aralarında dağdan geçit var. Pasaporta mühür vurmadan sadece kontrol edip geçirdikleri yerde, kız kardeşimin damadı orada polis olduğu için bana “geç dayı” diyor ve geçiyorum. Orada 8 gün kaldım ve ölüm, düğün, ziyaret toplantılarında durmadan konuşuyordum ve gençlere kitap veriyordum.

Ondan sonra tekrar 2 günlüğüne Priştine’ye gittim ve oradan Makedonya’nın başkenti Üsküp’e gittim. Üsküp’te iki katlı dershane var.  Ankara’dan gelen Yusuf kardeş, dershanede  birkaç sene kalarak çok güzel bir metotla çocuklara Kuran-ı Kerim öğretti ve Risale-i Nur dersleriyle halkın muhabbetini topladı. Şimdi Kosova’da Erdoğan isminde bir vakıf kardeş var.

Gostivar’da da dershane var ama orada vakıf yok. Makedonya’nın Üsküp şehrinde hizmetler çok iyi, pırıl pırıl tahsilli gençler geliyor, her zaman ders var sayılır. Gençlerle bir gün umumi, bir gün hususi ders oluyor.

Risale-i Nurlarda nasıl bir istihdam olduğu malumunuz olsun diye biraz uzattım.

Abdülkadir Haktanır

www.albnur.com