Etiket arşivi: amerika

Ahirzaman İmparatorluğu’ndan Notlar: Yeni Dünya’nın Eski Müslümanları

Avrupa ve Asyalılar için bir zamanlar dünya haritası, bu iki kıtanın toplamından ibaret bir haritaydı. Daha sonraları dünyanın sanıldığından daha geniş bir yer olduğu anlaşıldı. Mesela bir diğer adı da Yeni Dünya olan Amerika kıtasının varlığı sonradan keşfedildi. Kanada, Amerika (Birlesik Devletleri), Güney Amerika ülkeleri, Avustralya, Yeni Zelanda gibi ülkeler sonradan dünya haritasına dahil olmuş toprak parçalarıdır. Bu ülkelere göçmen ülkesi de deniyor. Göçmenler evvelce o topraklarda yasayan ‘yerli’leri ya öldürdükleri ya da insan yerine koymadıkları için o ülkelere neredeyse sadece göçmen ülkesi olarak bakılıyor.

Yerlileri bir kenara bıraksak hakikaten başta Avrupa olmak üzere dünyanın dört bir yanından insanların göç etmesiyle nüfuslanmış Amerika gibi bir toprak parçasının “göçmen ülkesi” olarak tanımlanmasının çok yerinde olduğunu görürüz. Ama durun bakalım, Amerika’ya giden herkes orada yeni bir hayat başlatmak üzere isteyerek mi gitti? Amerika’ya giden herkes Amerika’ya gitmeyi istemiyordu. Amerika’ya göçü gönüllü ve gönülsüz olarak ikiye ayırmak gerek. Neticede hayatlarının devamını Amerika’da geçirmek zorunda kalan insanların bir kısmı oraya rızalarının aksine götürüldüler. Afrika’dan kaçırılan yüzbinlerce insan adına “kölelik” denilen bir zulüm sistemi içinde yaşamak zorunda kaldı. Dinsiz ve medeniyetsiz vahşiler olarak görülen ve emeklerinden başka bir kıymetlerinin olmadığı düşünülen bu Afrikalı siyah insanlar arasında çok ciddi sayıda Müslüman Afrikalı da vardı.

Göçlerden önce keşiflerle yoklanan bu toprak parçasına yönelik insan hareketinin sanıldığı kadar pürüzsüz olmadığı gerçeğiyle yoğrulmuş bir tarih söz konusu. Bugün Amerika’daki hakim kültür içinde Müslümanlar neredeyse sadece “yeni göçmen”ler olarak görülüyor. 11 Eylül’den sonra, hariçten gelen ve Amerika’ya ait olmayan bir insan grubu olarak muamele gören Müslümanların Amerika ile olan tarihî ilişkisi nedir? Amerika’da İslamın tarihi ne kadar geriye gidiyor? Bundan sonraki birkaç yazıda Amerikan kıtasındaki varlığı Amerika Birlesik Devletleri’nin tarihinden daha eskilere uzanan Müslüman varlığını ele alacağım. Amerika’ya Müslümanlar ilk kez ne zaman gittiler?

Tarihçilere göre Müslümanlar Amerika’ya dört safhada ve farklı sebeplerle gittiler. İlk olarak Amerika’ya kaşif olarak gitti Müslümanlar. Müslümanların kaşif varlığı tartışma götürmez bir gerçek olarak kabul ediliyor. Colombus, Amerika’yı keşif için yola çıktığında kendisinden önce oraya sefer düzenlemiş Kuzey Afrikalı Müslümanların gözlemlerinden yararlandığı gibi gemisinde de. en az “iki Müslüman kaptan”ın olduğu bilinmektedir. Colombus, mesela, keşif seferlerinden birinde hatıra/seyir defterinde Karayip Adalarında (Küba civarlarında) bir tepenin üzerinde “Moorish” (İspanyolca Müslüman)lara ait güzel bir cami gürdüğünü yazar. (Piri Reis’in dünya haritası esrarlı da olsa çok önemli bir tarihî şahit olarak durmaktadır). Müslümanların gönüllü olarak katıldıkları bu keşiflerden sonra gönülsüz olarak katıldıkları “kölelik” tecrübesi bulunuyor.

Amerika’ya ikinci Müslüman dalga Afrikalı köle Müslümanlar yoluyla gitti. Bu köle Müslümanların çoğu zamanla zorla Hrıstiyanlaştırıldılar. Bir kısmı dinini muhafaza etmeye çalışsa da başarılı olamadı. Müslümanların çoğu kölelik sistemi içerisinde eriyip gitti. Aralarına “yanlışlıkla” prenslerin ve âlimlerin de karıştığı bu kaçırılan insanların hikâyesi hem acıklı hem de ibret vericidir.

Üçüncü Müslüman dalgası 1900’lü yılların başlarında gerçekleşti. Bu günkü Lübnan ve Suriye gibi cografyalardan yola çıkan ciddî sayıdaki Hrıstiyan Osmanlı, Amerika kıtasına göç etti. Bugün Arjantin’de Brezilya’da ve Kuzey Amerika’da Müslüman Arap nüfus kayda değer ölçüdedir. Arjantin’in eski devlet başkanı Carlos Menem’e mesela “El Turco” denmesinin sebebi Osmanlı pasaportu (evrakı) taşıyan göçmen bir aileden geliyor olmasıdır.

Ermenilerin 1915’ten önce ve sonraki göçleri dolayısı ile Yeni Dünya’dan haberdar olan bir miktar Müslüman Türk ve Kürt de Doğu Anadolu’dan, başta Elazığ/Harput olmak üzere Amerika’ya göç etti. Bu işçi Müslüman Kürt ve Türklerin hikâyesi Anadolu’dan İstanbul’a çalışmak için giden ve hanlarda kalan bekâr erkek muhacirlerin hikâyesinden farklı değildir ve son derece acıklıdır.

Son olarak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan ve 11 Eylül 2001’e kadar devam eden dördüncü dalga var ki bu, Müslümanların en yoğun nüfus hareketidir. Amerika’da İslam’ın tarihi en az Amerika’nın tarihi kadar eskidir. Birkaç yazıda bu tarihin bazı ilginç sayfalarını sizlerle paylaşacağım. Vefatından sonra efendisinin yazdıklarına göre Müslüman köle bir teyze “İsa Mesih’in ilk mabedi Mekke’de kurduğuna inanıyordu. Neden dersiniz?

Mücahit Bilici / Zafer Dergisi

ABD’de Müslüman Olmak Nasıldır Öğrenmek için Başörtüsü Taktı

Woldt, ABD’de Müslüman olmak” üzerine gözlem yapmak amacıyla bütün ülkeyi baştan başa dolaşan 5 Amerikalı antropoloji öğrencisinden biri. Zaman zaman tesettüre bürünerek sıradan Amerikalıların Müslüman kıyafetine tepkilerini ölçüyor.

Yüzü dışında bütün vücdunu kapatan siyah “abaya” ile yürüyen Hailey Woldt adlı kız öğrenci, Alabama’nın küçük bir kasabasındaki restorandan içeri girerek, tuvalete doğru yürüdü.”Bu teröristin burda ne işi var?” “Senin gibileri burda istemiyoruz” gibi tepkiler bekliyordu. Kendisini ilk gören kadının bir anda ağzı açıldı, çenesi düşecek gibi oldu. Sonra birden tebessüm etti.

22 yaşındaki Katolik Woldt, “O küçük tebessüm bile, kendimi çok iyi hissetmeme sebep oldu” diye anlatıyor tecrübesini. Woldt, “ABD’de Müslüman olmak” üzerine gözlem yapmak amacıyla bütün ülkeyi baştan başa dolaşan 5 Amerikalı antropoloji öğrencisinden biri. Zaman zaman tesettüre bürünerek sıradan Amerikalıların Müslüman kıyafetine tepkilerini ölçüyor. Müslüman bir antropoloji profesörün rehberliğindeki öğrenciler, Müslüman kimliği ve Amerikan kimliği algısı üzerine araştırma yapıyor.

20’li yaşlarındaki öğrenciler, amaçlarının ABD’nin 11 Eylül sonrasında girdiği travmadan çıkarak yeniden kuruluş ideallerine nasıl dönebileceğinin yollarını bulmak olduğunu ifade ediyor. Washington’daki American Üniversitesi İslami Çalışmalar kürsüsü başkanı Profesör Akbar Ahmad başkanlığında sonbaharda başlayan çalışmalar 6 ay sürecek. CNN’e konuşan Akbar Ahmad, 11 Eylül sonrasında İslam’ın ABD’de en çok konuşulan en fazla tartışılan din haline geldiğini ifade ederek, “Sosyal bilimci olarak ve bir Müslüman olarak, İslam ile ilgili tartışmalara katılmak, açıklamalar yapmak, araştırmalar yapmak benim için sadece akademik değil aynı zamanda manevi bir yükümlülüktü. Oturup seyirci kalamazdım” dedi. Ahmad’ın “Keşif Gezisi” dediği program çerçevesinde öğrenciler, ülkenin her köşesindeki birçok Müslüman camiini ya da çevresini de ziyaret ediyor. Müslümanların Amerikan kimliğini algılaması üzerine gözlemler yapıyor. Aynı öğrenciler Müslüman kıyafetleriyle ülkenin iç kesimlerindeki küçük yerleşim birimlerine giderek sıradan Amerikalının Müslüman kıyafetlilere karşı tepkilerini inceliyor. Buffalo’dan Miami’ye Nashville’den Iowa’ya bütün Amerikayı dolaşan öğrenciler zaman zaman sıradışı olay ve diyaloglara şahit olmuşlar.

Jonathan Hayden adlı öğrenci, ‘Ortabatı”da (Midwest) “hayatında hiç Müslüman biriyle karşılaşmadığını” söyleyen bir kadının sorusundan çok etkilendiğini anlatıyor.

‘Midewest’li kadının, “Müslümanlar da çocuklarını seviyor mu?” diye sorduğunu anlatan Hayden, “Evet diyebilecek kadar Müslümanları tanıyorduk ama bu soruyu sorabilmesi bile bizim için çok düşündürücüydü” şeklinde konuşuyor. Dünyada 1,4 milyar Müslümanın yaşadığına vurgu yapan Profesör Ahmad, yüzyılın ortalarında dünyada yaşayan her 4 kişiden birinin Müslüman olacağına dikkat çekiyor. Süper güç olarak Amerika’nın, dünya nüfusunun dörtte biri ile bu derece yüzeysel ilişki içinde olmaması gerektiğini savunuyor.

turkishjournal.com

Nakleden: Abdülkadir Haktsanır

Amerika’da İslam ve Risale-i Nur

İslam tüm dünyada olduğu gibi Amerika’da da en hızlı büyüyen din durumunda. 11 Eylül’deki terör hadisesinden sonra beklenildiğinin tam aksine İslam’a karşı alaka gittikçe artıyor. Bu vesile ile müşahedelerimizi abi ve kardeşlerimizle periyodik olarak paylaşmayı muvafık gördük…hem şevk hem de duaya vesile olması ümidiyle.
Yaklaşık 300 milyon nüfusu olan Amerika’nın büyük bir yüzdesi Hristiyan. 20 milyon civarındaki mensubu ile Yahudilik ikinci sırada yer alıyor. İslam sıralamada üçüncü ve Müslümanların sayısı 10 milyon dolaylarında tahmin ediliyor. Bunun 4 milyonunuİslami ülkelerden göçmen olarak gelenler, 6 milyonunu ise yerli Amerikalı Müslümanlar oluşturuyor. Amerikalı Müslümanların 2.6 milyon kadarı Beyaz, geri kalan 3.4 milyonu ise Zenciler’den oluşuyor. Zencilerin bir kısmı Zenci milliyetçi bir teşekkül olan Nation of Islam’a (İslam Milleti) dahil ve sayıları 1.5 milyon civarında. Bunlar İslam’ın siyah ırka ait bir din, namazın gereksiz ve liderleri Muhammad Elija’nın da son peygamber olduğunu iddia ettiklerinden gayr-i Müslim’dirler. Şu anki liderlerinin ismi Louis Farakhan. Muhammad Elija’nın oğlu Warith’ud Din Muhammad’in 70’li yıllarda Malcolm X vesilesi ile sünni İslam’a ihtida etmesi o gündenberi Nation of İslam’dan sünni çizgiye yönelen bir akışı başlatmış ve bu mustakim Zenciler’in sayısı bugün 2 milyonu bulmuş durumdadır.
Müslümanların bilhassa son bir-iki yüz yıldır bu ülkeye gelmeye ve yerleşmeye başladıkları kesin olsa da tebliğ manasındaki organizeli gayretler hemen hemen elli yıl öncesinden öteye gitmiyor. Vakıa şu ki o günden bugüne İslami hizmetlere el atanlar Pakistanlı Müslüman kardeşlerimiz olmuş. Bu hizmetler neticesinde İslam’ın bu ülkede kendini kabul ettirmesiyle Arap kardeşlerimiz de -bilhassa Suudiler- devreye girmişler. Son on yılda gerek İslam’a olan alaka ve gerek İslam’a yapılan hizmetler katlanarak artıyor. İslam’ın elli yılı aşkın geçmişinde bugün 3 bine ulaşan cami ve mescidlerin hemen hemen yarısı bu son on yıl içinde açılmış.
Bu mesCidlerin hemen hepsinde her Cuma günü en az bir kişi ihtida ediyor. Bu, haftada 3 bin, ayda 12 bin, yılda yaklaşık 150 bin kişinin mescidlerde Müslüman olması anlamına geliyor. Her yıl Amerikan hapishanelerinde Müslüman olan 20 bin kişi, ferdi çalışan Müslümanların vesile oldukları binlerce kişi, özellikle internet üzerinden araştırarak İslam’ı bulan diğer binlerce kişiyi de eklerseniz yılda 500 bine yakın kişinin Müslüman olduğu gerçeğini kabul etmekte güçlük çekmezsiniz. Yakın bir geçmişte CNN şu an sayısı 10 milyon olan Müslümanların 2010 yılında nüfus itibariyle Yahudileri geride bırakarak İslam’ı ikinci din sırasına taşıyacakları haberini verdi. Yahudiler şu an 20 milyon. İslam kadınlar arasında daha hızlı yayılıyor. Müslüman olan her bir erkeğe mukabil dört kadın İslamı seçiyor.
İslamiyetin hızı artık bura Müslümanlarının bile yetişemeyeceği kadar yüksek. İnsanların İslamı tercih ve kabul etmelerinin sevindiriciliği kadar üzücü yanlarını da göz ardı etmemek gerekiyor. İslam’ı din olarak seçen her fert, her Müslümana yeni bir mes’uliyet olarak ekleniyor. İslam’ı seçinceye kadar bir sürü maniayla karşılaşan insanları Müslüman olduktan sonra çok daha fazla badireler bekliyor. Nasıl mı?
İnsanlar herşeye rağmen Müslüman oluyor. Müslümanların manevi sefalet ve perişanlıkları ve İslam’ın medyada terör olarak tanıtılmasına rağmen. Pakistan’ın Tebliğ Cemaati ve Arap Vehhabileri’nin katkıları her ne kadar inkar edilemezse de hizmet tarzları şimdi İslam’a büyük zararlar verecek bir aşamaya gelmiş durumda. Binbir güçlükler içinde Müslüman olan zavallı Amerikalılar “Pantalon paçası ayak bileklerinden aşağı sarkanların namazı olmaz, cehennemliktir. Sakalsız Müslüman olmaz.” diyen Pakistanlılar ve “Namazda takke takmak, cüppe giyinmenin aslı yoktur.” diyen Vahhabiler arasında yollarını şaşırmış durumdalar.
Kılık-kıyafet tartışmalarından bu sabık gayr-ı Müslimler henüz Allah ile İslam’ın tarif ettiği gibi tanışma fırsatı bulmuş değiller. Cenab-ı Hakk ile ilgili bildikleri tek şey Allah’ın kendi mazilerinde tanıdıkları gibi bir Zat olmadığı. Ama İslam, marifet-i ilahi’ye nasıl bir boyut kazandırıyor ondan haberleri yok. Yani Allah’ın nasıl olmaması gerektiğini anlıyorlar ama nasıl olması gerektiğini bilmiyolar.
Bu Pakistan ve Arabistan uzantılı (safiyane) tehlikelerin ötesinde, hasbi ve samimi bir şekilde Müslüman olmuş Amerikalıları tehdit eden ikinci diğer büyük bir tehlike de Ahmediye Tarikatı olarak bilinen Kadıyaniler ve başka bir takım grupların munafıkane ve dessasane planlarıdır. İslamın hızla ilerlemesine engel olamayacaklarını anlayanlar yeni Müslüman olanların safiyet ve itimatlarından yararlanarak onları İslam adıyla ama İslam dışında yönlendiriyorlar. Bu Kadıyanilerin bir televizyonları ve çok güçlü de neşriyatları var.
Yeni Müslüman olanları yakinen takip edip kasıtlı yanlış tercüme ettikleri kendi Kur’anlarını onların ellerine tutuşturuyorlar. Bunların bu tahripkar faaliyetlerine bir de hadisin varlığını kabul etmeyen, Kur’an’da beş değil üç vakit namaz zikredildiği, tesettürün Kur’an’ın bir emri değil Hz. Muhammed’in şahsi bir uygulaması olduğunu Kur’an’a dayandırarak iddia ve isbat gayretindeki radikalleri eklediniz mi günden güne sayıca artan Müslümanlar içinde onlara gayr-i Müslim günlerini aratacak ihtilaf ve dalaletlerin çok güçlü bir şekilde patlak vermesini akıldan uzak görmemek gerekiyor. Mustakim fert ve cemaatlerin bu yeni Müslümanları muhafaza için gösterdikleri gayret her ne kadar şu an için kafi gibi görünüyorsa da, şimdiden ciddi tedbirler alınmadığı takdirde bu gayretlerin bura Müslümanlarının yakın gelecekteki manevi selametlerini temine kifayet etmeyeceği aşikardır.
Amerika; münbit bir zemin ve İslam şimdi mergub bir meta. Alaka haddinden fazla, ihtida bir o kadar çok fakat ahmak dostlar bir türlü uyanmıyor, munafık düşmanlar bir türlü uyumuyorlar. Bir sürü dalalet yollarından zor bela kendini kurtarıp İslam’ın emin ellerine teslim olduklarına inananlar Müslüman olmuşken iken kendilerini ne tür dalaletlerin beklediğinden habersizler hem de korunmasız bir şekilde. Yük ağır ve bizler gayet azız, ne yapılmalı ve ne yapmalıyız?
Risale-i Nur bir kez daha kendisini tescil etti. Gerek hizmet metodu ve gerekse temas ettiği mevzuatı itibariyle Risale-i Nur hem İslam’ın nasıl temsil, hem bu insanlara nasıl tebliğ edileceği ve hem de İslamı kendilerine din olarak seçenlerin imanlarını bu vartalardan nasıl kurtaracaklarına dair ölçülü, dengeli bir usul ve muhteva kaynağı olduğunu bir kez daha isbat etti. Fakat bu eser nerededir ve nerede bulunur? Bu eseri Türkiye’nin kapalı kapıları ardında tutup Batı insanın keşfetmesini istemek ve beklemek, hem kendimize hem onlara en büyük fenalıktır! Bu eser bir an önce burada layık olduğu ellere ulaştırılmalıdır.
İslam’ın yükseliş trendine girdiği bu ülkede Risale-i Nur’un yeri nedir? Organizeli anlamda geçen elli yıllık Amerika İslami hizmetleri içinde Risale-i Nur’un varlığı görünmüyor. Her yerde ve herşeyden önce ve herkesin elinde bulunması gerekirken, kimsenin elinde bulunmaması ve haberi olmamasının sebebi nedir? Nur Camiası gerekli ve yeterli yatırımı yapmıyor mu?
Amerika Nur Talebeleri olarak her üç ayda bir, bir hizmetler mektubu takdim etmeyi muvafık gördük. Maksadımız hizmet ve faaliyetlerimizi teşhir ile bir hodfuruşlukta bulunmak değil, bilakis ne denli yetersiz kaldığımızı nazarlara arzetmek ve bu babta ehl-i himmet ve gayretin dua ve maddi-manevi teveccühlerini celbetmektir.
Amerika Birleşik Devletleri’nde 50 eyalet olup, aşağıda misallerini vereceğimiz hizmetler bu eyaletlerden yalnız biri olan Connecticut’taki bir kaç Nur Talebesi’nin sadece 2002 yılı Ağustos, Eylül ve Ekim ayları faaliyetlerini yansıtmaktadır.
Çoğu gayr-ı Müslim 79 kişi ile tanışıldı. Burada mevcut bulunan birkaç Türkiyeli talebeden bu üç ay zarfında toplanan yaklaşık 2 bin dolar ile hepsine Risale-i Nur ve temel İslami bilgileri ders veren – abdest ve namaz tarifleri gibi- kitaplar verildi ve önemli bir kısmı müslüman oldu. Bunların içinde Amerika dışından, Almanya, Çin, Güney Afrika, Brezilya, Cezair ve Mısır gibi ülkelerden tanışılan ve Risale- i Nur gönderilen insanlar oldu.
Kitab-ı Mukaddes çalışmaları adı altında dindar Hristiyanlarla haftalık İncil sohbetleri oldu ve böylece kendilerine İslam ve Kur’an ile tanışma imkanı temin edildi.
İki farklı hapishanede Cuma namazları kıldırılıyor ve namazları müteakiben Risale-i Nur’dan sohbetler yapılıyor. Bu hapishanelerden birinde dört ay içinde dört mahkum Müslüman oldu ve bu sohbetlere Müslüman mahkumlar dışında Hristiyanlar da dinleyici olarak katılıyorlar.
Lise, Kilise, sivil kurumlar ve kolejlerden İslam üzerine sunumlar vermek üzere davetler alındı. Bu sunumların en büyük faydası dinleyicilerin özellikle medya etkisiyle edindikleri kötü İslam imajından sıyrılmalarıdır.
Yeni Müslüman olanlara bir mesjidde haftasonları Kur’an dersleri verildi ve veriliyor. Bu dersler vasıtasıyla bu insanlar Risale-i Nur ile tanıştırılıyor.
Binlerce insanın katıldığı ve senede birkaç kez düzenlenen büyük İslami sempozyumlardan birine iştirak edildi. Bu sempozyumlar iki ana kısımdan oluşur: konferanslar ve kitap fuarları. Bu fuarlarda Risale-i Nur’un tanıtım ve satışı yapıldı. Risale-i Nur’u henüz konferanslarda temsil etme durumda değiliz malesef.
Tüm bunların içinde en ehemmiyetli görünen bir hizmet internet vasıtasıyla dünyanın her yerinden insanlara ulaşmaktır. İslam’a ilgi duyan insanlar artık kaynak olarak interneti kullanıyor. İslam hakkında soruları olanlar İslami sitelere mesaj bırakıyor ve bu şekilde Müslümanlarla temasa giriyor ve kısa süre içinde de Müslüman oluyorlar. Bu tarzda tanışılan insanların her gün onlarcasına internet üzerinden email aracılığı ile cevap gönderiliyor. Bu vesile ile şimdi yüzlerce insan Risale-i Nur’u tanıyor, okuyor ve hayran kalıyor.
Bunlardan birinin Risale-i Nur ile alakalı müşahedelerini paylaşmak istiyoruz. Aşağıdaki satırlar on yıllık Müslüman ve Rusça dilinde Yardımcı Doçent olan birAmerikalıya ait:
Kısa tercumesi: Gönderdiğiniz kitapçıkları okuyorum. İnanılmaz eserler. Beni düşünmeye sevkediyor. Risale-i Nur’un tamamını derhal okumalıyım. Bu eserleri çok tenvir edici buluyorum. Nursi’nin eserlerinin bulunduğu bir internet sitesi buldum ve her yeni günüme bu eserlerden bir parça okuyarak başlıyorum. 
Yıllarca hep Kur’an’ın nurani hakikatlerini bir gün keşfedebilme hülyaları ile yaşadım. Şimdi inanıyorum ki Nursi’nin bu koca Nur hazinesi ile rüyalarım gerçekleşti.
İşte on yıllık bir Müslüman ama İslam’ı Risale-i Nur’u elde ettikten sonra keşfettiğini itiraf eden biri. Nice insanlar var ve nice yıllardır Müslümanlar ve Risale-i Nur’u okuyunca sevineceklerine mi üzüleceklerine mi karar veremeyen insanlar. Bir o kadar yılı Müslüman olup fakat İslam’ı anlayamadan yaşayadıklarına yanan insanlar.
Risale-i Nur henüz İslami hizmetler içinde yerini almış durumda değil malesef.Geri kalmak ve gecikmek hatadır. Her gün Müslüman olan bir o kadar adam da Müslüman olmakla acaba doğru yapıp yapmadığını soruyor kendine. Neden? Çünki aradığını Pakistanlı’da, Vehhabi’de bulamıyor. Onları İslam, İslam’ı da onlar sanıyor. Aradıkları Risale-i Nur’dur. O ise ortada yok. Çünki ihtiyaca orantılı yatırımda çok geriyiz, yetersiziz.
Cenab-ı Hakk’ın izni ile sebepler dairesinde, çok amaçlı kullanabileceğimiz büyükçe bir mülk bir dersanemiz, mevcudun birkaç katı elemanımız, daha çok kitabımız ve maddi kaynaklarımız olduğu takdirde daha güçlü, daha büyük çaplı ve organizeli açılacağımıza inanıyoruz. Bu vesile ile başta dualarınızı ve maddi-manevi teveccühlerinizi bekliyoruz.
Selam ve hürmetlerimizle.
İ.T. ve Connecticut Nur Talebeleri…
Sorularla Risale

Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytan Gibidir

İslamiyet bütün insanlığa karşı şöyle seslenmektedir: ‘Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan gibidir.’ Ve Kur’an insanlığa şu hakikatı tavsiye eylemektedir: ‘164. İçlerinden bir topluluk: “Allah’ın helâk edeceği yahut şiddetli bir şekilde azap edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?” dedi. (Öğüt verenler) dediler ki: Rabbinize mazeret beyan edelim diye bir de sakınırlar ümidiyle (öğüt veriyoruz). 165. Onlar kendilerine yapılan uyarıları unutunca, biz de kötülükten men edenleri kurtardık, zulmedenleri de yapmakta oldukları kötülüklerden ötürü şiddetli bir azap ile yakaladık.’ (Kur’an, 7:164-165) İşte bu sebeple Müslüman bilim adamları olarak Gazze’de devam eden Müslüman Filistinlilerin katliamına seyirci kalamazdık.

1.    İnsanlık Ailesinin Fertleri Olarak Zulme Karşı Sesimizi Yükseltmeliyiz

Ben de İslamiyet gibi inanıyorum ki, bütün insanlık bir aile gibidir. Allah’ın kulları ve Adem’in torunları olma noktasında ortak bir zemine sahibiz. Bu sebepledir ki. Hz. Peygamber 140.000 sahabenin huzurunda şu hakikatı berrak bir şekilde açıklamıştır: Ey insanlar! Allah’ınız birdir ve ilk babanız Adem de tektir. Hepiniz Adem’den gelmektesiniz ve Adem de topraktan yaratılmıştır. Birinizin diğeri üzerinde ayrıcalığı yoktur; sadece takva yani güzel ameller yapma üstünlüğü mevzubahistir.’ Bu sebepler biz Müslümanlar, ırk, din veya renk zemininde ayrımcılık yapamayız. Kimse Müslümanların anti-semitism yaptığını da iddia edemez. Biz Siyonizm’e karşıyız ve zulme karşıyız. Gazze’deki bu trajediye olan bizim ilk tepkimiz şudur: Barış ve hoşgörü dini olan İslam, insan hayatını en kıymetli varlık olarak kabul eder; ma’sum insanlara karşı yapılan tecavüz ve hücumları büyük günahlar arasında sayar. Nitekim bahsini ettiğimiz Kur’an ayeti bunu haykırmaktadır: ‘Kim bir başka canı öldürmek veya yeryüzünde anarşi çıkarmak gibi bir suçu bulunmadan haksız yere bir cana kıyarsa, bütün insanlığı öldürmüş gibi olur. Kim bir canının kurtuluşuna vesile olursa, bütün insanlığı ihya etmiş gibi olur. Bizim peygamberlerimiz, onlara çok açık deliller getirdiler. Ancak bütün bunlardan sonra insanlardan çoğu yine yeryüzünde aşırıya gitmiş ve zulm etmişlerdir.’ (Kur’an, 5: 32). Gerçek şu ki, Müslüman ölüme değil sadece hayata hizmet eder.

Gelin Hz. peygamber’in şu hadisi üzerinde iyice düşünelim: “Hz. Resûl (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Allah’ın sınırlarında duran ile bu sınırları aşan insanın durumları şuna benziyor: Bir grup insan aralarında kur’a çekerek gemiye bindiler. Kur’a sonunda bir kısmı üst kata, bir kısmı da alt kata düştü. Geminin alt katında bulunanlar su almak istediklerinde üsttekilerin yanından geçerlerdi. Dediler ki: Biz payımıza düşen yerden bir delik açsak, üstümüzdekileri de rahatsız etmemiş oluruz.

Eğer üst kattakiler, alttakileri yapmak istedikleri ile başbaşa bıraksalar hep birlikte mahvolurlar. Eğer ellerinden tutup onları engelleseler hem kendileri, hem de onlar hep birden kurtulmuş olurlar.”

Ey Dünya Ailesinin Üyeleri! Siz ve biz böyle kamil insan manasına hak kazanan bir şahs-ı maneviyi temsil ediyoruz. Bizler, bir fabrikanın çarkları gibiyiz. İnsanları bir araya getirmek mecburiyetindeyiz; yoksa dünya fabrikası tamamen kapanır ve insanlık alt üst olur.

2.    Müslümanlar olarak Tarih Boyunca Yahudilere asla fena muamelede bulunmadık

Ecdadımızın “şer’-i şerif“ dediği İslâm hukukuna göre, Müslümanlarla sulh yapan ve İslâm Devleti’nin hâkimiyetini kabul eden gayr-i müslimlere “zimmî“ adı verilir. Renk, dil ve ırk farkı gözetilmeksizin hepsine aynı şekilde ve “şer’-i şerif” ne diyorsa öyle muamele yapılır.  Yahudiler de bu hükümlere tabi idi.

Bilindiği gibi, XV. asırda Avrupa’da kölelik, insanlar arasında ayırım ve nihâyet bunların neticesi olarak engizisyon mahkemelerinin zâlim kararları kırıla gidiyordu. Avrupalılar, kendi aralarında kanlı çatışmalara girdikleri gibi, Hıristiyan olmayan milletlere karşı da tam bir savaş ilan etmişlerdi. Katoliklerin Protestanlara ve Protestanların Katoliklere hayat hakkı tanımadığı Hıristiyan Avrupa’da elbette ki Yahudilere de hayat hakkı tanımayacaklar idi. Nitekim tanımadılar da.

İslâm tarihçilerinin Endülüs ve Avrupalıların da İspanya dedikleri yarım adada Endülüs Emevilerinin kurdukları İslâm Medeniyeti sayesinde tam bir hürriyet içinde ve emân altında yaşayan diğer din mensupları arasında Yahudiler de vardı. Yahudiler de zimmî sayılıyor ve İslâm Ülkesi olan Endülüs’te huzur içinde yaşıyorlardı. Ne zaman ki, Endülüs’te bulunan Müslüman devlet 1492 tarihinde yıkıldı ve yerine tamamen Roma zihniyetine hâkim Hıristiyan kuvvetler hâkim oldu; o zaman Hıristiyanlık dışındaki din mensupları büyük bir zulme maruz kalmaya başladılar. Yahudiler de bu zulümden paylarını aldılar ve hatta vatanları olan İspanya’dan sürülmeye başlandılar. Yahudi olsalar da aslında o dönemde mazlum durumuna düşen Yahudilere bir Müslüman devlet olan Osmanlı Devleti kucak açtı. Bunu yapan da II. Bâyezid idi.

Kemal Reis komutasındaki Osmanlı donanması, katliama maruz kalan Yahudi ve Müslümanları, gemilerle taşıyarak daha emin bölgelere ve özellikle de Yahudileri Osmanlı ülkesine getiriyorlardı. Çünkü Gırnata 1492 yılında düşünce, hem Müslümanlar ve hem de Yahudiler, büyük zulümlere maruz kalmışlardı.

İşte bu şer`î hükme dayanan Osmanlı Padişahlarından II. Bâyezid, 1492 senesi ilkbaharında İspanya’dan tardedilen Yahudileri, zimmet akdinin hükümlerine uymak şartıyla Osmanlı Ülkesinin belirli yerlerine ve özellikle de şu anda Yunanistan’da bulunan Selanik, Edirne, Ağriboz’a bağlı Livâdiye ve Tırhala çevresine yerleştirmişti (Akgündüz, Ottoman Legal Codes, v. III, pp. 393; v. VI, p. 637 et seq.; Taboos Collapse, I-II, Istanbul 1996-97, v. II, pp. 118- 133; Zeydan, Abdulkerim, Ahkam al-Dhimmiyyin wa’l-Musta’manin, Baghdad 1963, p. 22 et seq.)

Kim Osmanlı Devleti veya başka bir Müslüman tarafından bir Yahudi ferdinin öldürüldüğünü veya malının gasp edildiğini isbat edebilir? Tarihçiler şahittir ki, Avrupalılar 15ci asırda Yahudileri katledip sürgün ederken Osmanlı devleti onlara kucak açtığı gibi, Hitler ve ordusu Yahudilere katliam uygularken de Türkiye Cumhuriyeti Prof. Hırsch dahil nice Yahudi bilim adamlarına kucak açmıştı.

3.    Zulüm devam etmez, fakat küfür devam edebilir

Şu gerçeği unutmamalıyız ki, ‘Zulüm devam etmez, fakat küfür devam edebilir’. Hz. Peygamber şöyle talimat vermektedir: Zulüm işlemekten şiddetle sakınınız; zira zulüm haşir gününde büyük bir karanlıktır.’ (İmam Müslim). Bir hadis-i kudside ise Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: ‘Bu dünyada ve ahrette zalimden zulmünün intikamını ben alacağım. Ayrıca bir mazluma zulm edildiğini gördüğü ve o zulmü engellemeye muktedire olduğu halde yardım etmeyenden de intikamımı alacağım.’ (Tabarani). Fakat ‘11. Onlara: Yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiği zaman, “Biz ancak ıslah edicileriz” derler. 12. Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir, lâkin anlamazlar. ‘ (Al-Baqarah 2:11-12).  ‘Nasıl ki küçük kabahatleri işleyenlerin, nahiyelerde cezaları verilir. Büyük kabahatleri de büyük mahkemelere gönderilir. Öyle de: Ehl-i îmanın ve has dostların hükmen küçük hataları, çabuk onları temizlemek için kısmen dünyada ve sür’aten verilir. Ehl-i dalâletin cinâyetleri, o kadar büyüktür ki: Kısacık hayat-ı dünyeviyeye cezaları sığışmadığından, muktezâ-yı adalet olarak Âlem-i bekadaki Mahkeme-i Kübrâya havale edildiği için, ekseriyetle burada cezaya çarpılmıyorlar.’ (Bedıuzzaman, Lem’alar, 10. Lem’a).

Yukarıdaki hakikatlerden açıkça görülmektedir ki, İslamiyet’in ve gerçek Müslümanların zulümle asla alakası olmamalıdır. Dünya medyası tarafından meselenin tersine gösterilmesi esef vericidir. Din namına zulüm işleyenler ile hakiki Müslümanlar ayrılmalıdırlar.

Biz Müslüman bilim adamları olarak Birleşmiş Milletler, bazı Amerikan ve Avrupalı kurumların diyalog, uyum ve demokrasi gibi güzel kelimelerine güvenmiyoruz; zira bunları söylemeye devam ettikleri halde açıkça zulümler karşısındaki suskunluklarını sürdürüyorlar.

4.    Radikalizmin ve Terörizmin Gerçek Kaynakları

1. Sırplar binlerce Müslüman kadına Bosna’da tecavüz eyledi ve binlerce masumu katl etti; Kuzey İrlanda terör faaliyetleri hala Avrupa’nın hatıralarında yaşıyor; Afrika ve Güney Amerika’da terör kol geziyor; ama hala Avrupalı ve Amerikalıların dilinde ve elinde sadece İslami terör yaftası var. Filistin’de binlerce masum çocuklar ve kadınlar tanklarla ve savaş uçaklarıyla katl ediliyorlar. Amerika Irak’ta iki milyon Müslüman katletti. Bütün bunlardan sonra soruyoruz, kimdir terörün kaynakları? Kararı siz verin.

2. Maalesef şer bir öteki şerri doğuruyor. Bazan iki taraf da mevcut uluslar arası kuralları ve mukaddes değerlerin sınırlarını aşıyorlar. Bir taraf masum halkı tanklarla ve savaş uçaklarıyla öldürüyor ve diğer taraf da İslama aykırı da olsa intihar saldırıları yapıyor. Eğer bir taraf Camileri, Birleşmiş Milletler binalarını ve yardım konvoylarını bombalıyorsa, radikalizmin kaynağı kimdir? Kararı siz verin.

3. Batı ve Amerika kendine destek olması halinde diktatörleri bile destekliyor ve bunun adı demokrasi oluyor. Ama dinine bağlı Müslümanlar demokrasi yoluyla ve meşru seçim ile iktidara gelirlerse onlar terörist oluyorlar. Allah için nedir şu demokrasi? Kararı siz verin.

Biz prensip olarak Müslümanların bu tür anarşik olaylara girmesine de şiddetle karşıyız İslamiyet masum ve korumasız insanların öldürülmesine asla müsaade etmez Şayet, bu tür katliamlar, taraflı basının ve haber kaynaklarının iddia ettikleri gibi, bazı Müslüman fertlerden sadır olursa, İslam namına ve din namına bu zalim insanları suçlu ve günahkâr ilan ederiz Zulm edenlerin, din, ırk ve cinsiyet farkı gözetilmeksizin mutlaka caydırıcı bir ceza ile cezalandırılması gerektiğini de önemle belirtmek isteriz

Bu hadiseler karşısında, devletler ve fertler olarak şu hakikati unutmamalıyız: Siz bir gemide veya bir evde bulunsanız, sizinle beraber dokuz masum ile beraber bir cani olsa, bu gemiyi batırmaya veya o haneyi yakmaya çalışan bir adamın ne derece zulm ettiğini tahmin edersiniz Onun zalimliğini bütün aleme işittirecek derecede bağıracaksınız Hatta, bir tek masum ve onun yanında dokuz cani de olsa, yine o gemi ve ev, hiç bir adalet kanunuyla batırılamaz ve yakılamaz Aynı şey bu hadiseler için de geçerlidir

Biz bu kanlı ve vicdansız eylemleri kınarken, benzerlerini yapmanın da daha tehlikeli olduğunu hatırlatmak istiyoruz Bütün insanları bir araya getirmeye ve Allah’dan huzur ve saadet istemeye gayret edelim.

Prof. Dr. Ahmed Akgündüz

www.NurNet.orf

Amerikalı Profesörden Washington’da Hutbe-i Şamiye Dersi

Amerikalı Prof. Dr. Thomas Michel, Bediüzzaman Said Nursi’nin Müslümanların 6 temel hastalığından bahsettiği Hutbe-i Şamiye konusunda Washington’da bir seminer verdi. Michel, Said Nursi’nin 6 hastalık karşılığında ilaç olarak sunduğu değerlere sadece İslam dünyasının değil, birçok Amerikalının hatta tüm Hıristiyan toplumunun ihtiyacı olduğunu söyledi.

Bediüzzaman Said Nursi, 1911’de Şam Emeviye Camii’nde Arapça olarak verdiği hutbede (Hutbe-i Şamiye) İslam dünyasının altı temel hastalığından bahsediyor.

Washington’daki Türk İslam Çalışmaları Enstitüsü’nde (IITS) düzenlenen seminerin konuşmacısı Prof. Dr. Michel, üzerinden 100 yıl geçmesine rağmen İslam dünyasına verilen bu mesajların hala geçerliliğini sürdürdüğüne dikkat çekti.

Başlangıçta Said Nursi’den ve neden Bediüzzaman hakkında çalışmalar yaptığından bahseden Michel, Said Nursi’yi ilk okumaya başladığından bu yana çok etkilendiğini ve içinden ‘bu insan gerçekten kendisinden iyi şeyler öğreneceğim biri’ dediğini ifade etti.

Michel, Said Nursi’de en çok dikkatini çeken özelliğin birlik anlayışı olduğunu kaydetti. Said Nursi’nin gerçek Müslüman ve gerçek Hristiyanların ortak değerlerde birlikte hareket edebileceklerine inandığını söyledi.

Said Nursi’nin Hutbe-i Şamiye’de Müslümanların 6 hastalığı olarak gördüğü ümitsizlik, hilekârlık, husumet, bölünmüşlük, despotluk ve ferdiyetçiliğe karşı ümitvar olmak, dürüstlük, sevgi, birliktelik, İslami değerlere sarılma, birlikte hareket etme gibi ilaçlar sunduğunu anlatan Michel, tüm bu hastalık ve karşılığında sunulan ilaçları detaylı olarak açıkladı.

Michel, Said Nursi’nin ilaç olarak sunduğu bu değerlerin sadece Müslümanların değil, birçok Amerikalının hatta tüm Hıristiyan toplumunun ihtiyacı olduğunu ifade etti.

Cihan