Etiket arşivi: Banu Yaşar

Ruh Yorgunluğu

İnsan hayatının her döneminde aynı ruh haline sahip değildir. Dönem dönem yaşanan olaylar, sıkıntılar, iş temposu, kayıplar, travmalar ve değişiklikler dolayısıyla eskisine oranla daha yorgun ve isteksiz olabilir. Bu durum kişiden kişiye farklılık gösterebilir.

Her insan ruhsal olarak kendini daha yorgun hissettiği dönemlerden geçer. Birikmiş zihinsel ve duygusal zorlanmalar, ertelenmiş, üstü kapatılmış yaşanmışlıklar ruh yorgunluğuna sebep olabilir.

Sorumluluk alanlarının haddinden fazla geniş tutulması, kendine ait olmayan sorumlulukları taşıma, sınır koyamama ve mükemmeliyetçi kişilik yapısı da zaman içinde ruhsal yorgunluk yapabilir.

Ruh yorgunluğu geniş kapsamlı bir kavramdır. Kendini farklı şekillerde ifade edebilir. Bazen bedensel hastalıkların diliyle bizimle konuşur. Hayatımızı yavaşlatmamızı, kendimize daha şefkatli davranmamızı söyler. Kronik hastalıklar ve sebebi tıbbi olarak bulunamayan rahatsızlıkların bir çoğunda ruhsal bir yorgunluk ve zorlanmadan söz edebiliriz.

Zihin yorgunluğu; zihinsel olarak çok yüklenmek ve zorlanmaktan kaynaklanabilir. Kişinin uzun saatler zihinsel olarak çalışması gereken durumlarda daha fazladır. Dinlenme ve mola vakitleri olmayan, sağlıklı çalışma saatlerinin düzenlenmediği işlerde çalışanlarda zihinsel yorgunluk daha fazla görülebilir.

Tükenmişlik sendromu ise, kişinin belli bir dönem içinde kendini yorgun, bitkin, enerjisiz ve isteksiz hissetmesi halidir. Ruh yorgunluğu kavramı tüm bunları kapsayan daha geniş bir anlamı ifade etmektedir.

Ruhsal olarak kendini yorgun hisseden insanlar hayata eskisi gibi bakmakta ve devam etmekte gerekli enerjiyi bulmak noktasında zorlanırlar. Adeta güçlerinin tükendiğine, eskiden kolaylıkla yaptıkları işleri yapamayacaklarına inanmaya başlarlar. Eskiden sevdiği şeyler artık zevk vermemeye başlar. Vücuda yansıyan ağrı ve yorgunluklar dinlenmekle geçmez. Tüm vücutta ve zihinde hissedilen bir yogunluk halini alır. Geleceğe yönelik olumlu duygular beslemek ve planlar yapmak konusunda istesizlik hâkimdir. İnsan ümidinin azaldığını hisseder. Hayatın anlamı ve anlamlı yaşamak konusunda kendini daha karışık hisseder.

Ruh yorgunluğu yaşayan insanlar, kendilerine ait olmayan sorumlulukları üstlenen, fazla verici, karşısındakinin beklentisine daha o söylemeden giren, hayır diyemeyen, kendine mutlu olabileceği alanlar bırakmayan, insanlar tarafından işgal edilmeye açık, onaylanmaya ihtiyaç duyan ve bu sebeple insanlara sağlıklı sınırlar çizemeyen kişilerde daha fazla görülür.

Aynı olaya maruz kalmış kişilerde farklı tepkiler oluşabilmektedir. Aynı olay bir insan için ciddi ruhsal travmalara yol açarken, diğer bir insan için güçlendirici etki yapmaktadır. Yaşadıklarımızı nasıl ve hangi kelimelerle yorumladığımız, ne hissedeceğimizi de etkiler.

Ruh yorgunluğu yaşayan bir kişinin çevresinden en büyük beklentisi anlaşılmaktır. Nasihat ve akıl vermeler, durumu hakkında küçümseyici yorumlar yapmak genelde daha olumsuz sonuçlar verir. İnsanın insana yapabileceği en büyük cömertlik, kabul eden bir dille, yargılamadan dinlemektir. Bazen sadece anlayışlı bir duruşla dinlemek ve yanında olduğumuzu hissettirmek bile tek başına iyi gelir.

Ruh ve beden fıtri akışının dışında yaşamaya zorlandığında adeta insanla konuşur. Bir şeylerin yolunda gitmediğini, fıtri dengeyi tekrar yakalaması gerektiğini söyler. Hastalıklar ve ruhsal olarak yaşadığımız sıkıntılar çoğu zaman bir mesaj niteliğindedir. İnsanın kendiyle ve Rabbiyle iletişimin zayıfladığı, içindeki sesleri doğru okuyamadığı ve Rabbiyle mesafelerinin arttığı dönemlerde ruhsal zorlanmalar daha fazla yaşanır. Yaşanan zorluklar, insana manevi olarak kayıplarını tekrar telafi etmesi için iyi bir fırsat olarak algılanmalıdır.

Ruh yorgunluğu yaşayan bir kişi hayatını yeniden gözden geçirmelidir. Adeta ruhsal bir check-up’tan geçmelidir. Yaşadığı yorgunluğu bir mesaj olarak yorumlamalı, hayatında gerekli değiklikleri yapmak için doğru okumalar yapmaya çalışmalıdır. Gereksiz yükleri bırakmak, sağlıklı sınırlar koymak, kendisine iyi gelebilecek iyi ruhlu insanlarla görüşmek, ruhunu dinlendirecek faaliyetlere zaman ayırmak, insanların haddini aşan beklentilerine hayır diyebilmek gibi değişiklikler yapmalıdır.

Banu Yaşar – Zafer Dergisi

Bir Narsistin Çocuğu Olmak

‘İnsan bir yerde var olamadığında, bir başka yerde abartılı bir biçimde belirebilen bir varlıktır’ der Engin Geçtan…

Hayatın ilk yıllarında annesi ve babası tarafından sağlıklı ve yeterli bir şekilde sevilmeyen, sıcak ve samimi duygusal ilişki kurulmayan çocuklar büyüdüklerinde, hep bu boşluğu doldurmak istercesine davranırlar. O koca boşluk abartılı davranışlarla, sahte sunumlarla ve şişmiş benliklerle doldurulmaya ve doyurulmaya çalışılır.

Gerçekten yaşanamayan her şey, sahtesiyle karşılanmaya çalışılır. Sahte gösterilerle satın alınmaya uğraşılır. Bu da abartılı ve samimi olmayan ilişki kurma çabalarına dönüşür.

Kabul edilme ve sahiden sevilme ihtiyacı öylesine gereklidir ki, bundan yoksun kalmak, hayat boyu telafi etmeye yönelik davranışlara götürür insanı…

Narsisistik çağın, narsisistik anne babaları olmak…

Narsisistik bir süreçte büyümeye çalışmak, hayatı öğrenmek…

Sanırım öncelikle bu kişilik bozukluğunu tanımlayarak işe başlamak gerekiyor…

Narsist kişilik yapısındaki insanlar kendilerine hayran, kendine âşık diyebileceğimiz bir yapıya sahiptir. Karşısındaki insanı ve duygularını göremez, onun duygularını hissedemez ve anlayamazlar. Empati kurmak onlar için neredeyse imkânsızdır. Onunla konuşurken, kendinizi anlatmaya çalışırken, bazen bir duvara konuşuyormuş gibi hissedersiniz. Bazen bir duvara konuşmak bile, anlaşılmak adına daha ümit verici gelebilir.

Bir narsist, yaşadığı her şeyi kendi benliğini beslemek için kullanır. Şişmiş benliğinin altında, ciddi özgüven sorunu yaşayan, değersizlik duygusuna çok kolay kapılabilen, depresyona yatkın küçük bir çocuk oturur. Tüm çabası o zayıf tarafının görünmemesi üzerinedir. Bu yüzden de hep parlak ve gösterişli bir kişilik sunmaya çalışır. Eleştiriye hiç açık değildir. Hep övülmek ve pohpohlanmak ister. Kritik edildiğinde ve eleştirildiğinde hırçınlaşır, karşısındakinin canını acıtır, incitir, üzer.

Karşılıksız sevmeyi beceremezler. Gerçek ve samimi bir sevgi görmeden büyütüldükleri için, çevresinde onu seven insanların duygularını da kendi benliğini beslemek için kullanır.

Narsistin mazisi olmaz, yani yaşadıklarından ders almaz, kendini değerlendirmez, hatalarını fark etmez. Narsistin yüce hataları olur sadece… “Benim hatam sadece ona güvenmekti” diye düşünür. Başka bir sorumluluk ve hata da kabul etmez.

Benliğini besleyecek insanları sürekli kontrol altında tutmak ister. Beğenilme ve değerli olma duygusunu yaşatabilecek insanları ve onların duygularını kontrol altına almaya çalışır. Kendilerinin özgürleşmesine, özgürce davranmalarına, karar almalarına tahammülleri yoktur. Kendini görmek için kullandığı aynaların kendisinden bağımsızlaşmasına öfkeli tepkiler verirler. Bu yüzden de çevresindeki insanları kendilerine bağımlı edecek ilişkiler kurmaya çalışırlar.

Genellikle çevrelerinde kendisi de onaylanma ve değerli olma ihtiyacı olan insanlar bulunur. Narsist kendini kutsayacak kişiye başlangıçta çok iyi davranır. Zekice bir tutumla onun duymak istediği, zaafı ve ihtiyacı olan kelimeleri söyleyerek onu kendisine bağlamayı başarır. Fakat ilişkinin ilerleyen zamanlarında öylesine kendini yaşar ve öylesine kendine yönelik davranır ki, karşısındaki, onun yanında varlığını hissedemez olur. Onun gözünde kendi yokluğunu fark eder. Bu ise insanın çok kolay anlayacağı, adını koyabileceği bir durum değildir. Tanımlayana kadar, zaten yeterince zarar görmüş olur…

Varlık ve hiçlik arasında gidip gelirsin bu ilişkide…

Bir narsistin eşi olmak ve bu kişiyle evliliği sürdürmek kadar, bir narsisistin çocuğu olmak da zordur. Kişilik bozuklukları ve patolojik kişilik özellikleri, hayatımızda önemli bir yeri olan, dokunulmaz makamlara sahip olan insanlara ait olduğunda bunu anlamak ve tanımlamak, hatta kabullenmek daha da zordur.

Anne baba, çocuğun kalbinde kutsal bir yere sahiptir. Çok fazla sorgulamadığımız, kendimizi çok kolay suçlu hissedebileceğimiz bir ilişki tarzıdır, anne baba çocuk ilişkisi… Anne babanın her zaman doğru olanı ve çocuklarının hayrına olanı yapacağına dair ön kabulümüz, sanki onları tüm ruhsal hastalıklardan ve patolojik kişilik özelliklerinden azat eder.

Anne babasıyla sorunlar yaşayan, aklı başında birçok genç nasıl davranacağını bilemez. Onları hem kırmamak gayreti hem de kendi kişiliğini ve kulluğunu yaşama arzusu arasında kalır. Narsistik kişilik özellikleri taşıyan ebeveyni ile sağlıklı ilişki kuramaz. Tamamıyla onun istediği gibi olsa, kendi hayatından ve kararlarından vazgeçmesi gerektiğini hisseder. Bazen öyle olur ki, bu sorunu yaşadığı ebeveyninin istediğini yaparsa evliliğinden bile vazgeçmesi gerekecektir.

“Doğru nedir?” diye düşünür…

Onu kırmanın yanlış olduğunu ve bunun manevi sorumluluğunun sonucu olarak her an bir cezalandırma korkusuyla yaşar. Öyle çelişkili bir durumdur ki bu, genç doğruyu kaçırdığını hisseder. Kendisi de sağlıklı ve samimi bir sevgiyle büyütülmediği için hem bunun yoksunluğunu, acısını, öfkesini yaşarken bir taraftan da doğru davranmaya çalışmanın ağırlığını yaşar.

Kendinden, kimliğinden ve tercihlerinden vazgeçmediğin sürece bir narsisistle anlaşmak neredeyse imkânsızdır. Onun varlığını kutsamadığın sürece seni siler, atar. Beslemediğin zaman, sen de yok olursun. Yaptıklarının ve geçmişe dair verdiklerinin hiçbir kıymeti kalmaz. Mazinin bir anlamı olmaz. Narsist için her doğan gün, yeni bir gündür. Her gün yeniden doğar. Yeni bir kimlikle ve şişmiş bir benlikle tekrar yeni hayranlar aramaya başlar. Sağlıklı ilişki kurmanın, yürekten sevmenin ve sevilmenin zor olduğu bu ilişki tarzı, en çok da çocuk ebeveyn ilişkisinde problemlidir.

Sevgi arzusundaki çocuk, kaç yaşına gelirse gelsin bu ihtiyacını karşılamaya çalışır.  Her boşluk yanlış ya da doğru bir şekilde tamamlanmaya çalışılır. Narsist bir ebeveynin çocuğu küçük yaştan itibaren sıcak ve doyurucu bir şekilde alamadığı sevginin hesabını sormak isterken, aynı zamanda da hala onaylanma arzusu taşıdığı için onların istediği gibi davranmaya çalışır. Bu çelişki onu adeta öldürür. Hem öfkelidir, beni sevmedi diye… Hem de hala küçük bir çocuk gibi değerli olmaya, takdir edilmeye uğraşır. Bu dengesizlik onu da, enerjisi de tüketir.

İşte bu durumda ve arafta kalan birçok genç insan nasıl davranmalıdır? Hem kırmadan, hem de kendi hikâyesini, kulluğunu ve imtihanını yaşayabilmek için nasıl düşünmelidir?

Öncelikle kendi ihtiyaçlarını ve zaaflarını fark ederek işe başlayabilir. “Benim değerli olma, sevilme, kabul edilme ve onaylanma anlamında yaralarım, boşluklarım var. Bu yüzden de, bunları telafi etme pahasına doğruyu ve kendi kararlarımı yaşama özgürlüğümden vazgeçiyorum. Büyümem ve yetişkin gibi davranmam gereken yerlerde, sırf onaylanma ve sevilme ihtiyacım yüzünden küçük bir çocuk gibi davranabiliyorum. Oysa büyümem için, ruhumun özgürleşmesi için tüm hastalıklı bağımlılıklarımdan azat olmam gerekiyor. Bunu yaparken de kırıp dökmem gerekmiyor, sessizce ve kararlı bir basiretle de başarabilirim bunu… Beni Yaratana, O’nun onaylamasına, değerli bulmasına, asıl ihtiyaç duyduğuma karşı ihtiyaçlarımı sunarsam eğer, eminim ki O gerçek bir ebeveynin karşılaması gereken birçok duygunun ve ihtiyacın gerçek sahibi olarak daha çok sevindirecektir kulunu… Gerçek seven ve değerli kılan, beni de sevgisiyle güçlendirecektir. Bundan eminim…”

 Gizli açık tüm ihtiyaçları karşılayanın gerçek merhametine sığınmak, insanı sükûnetle güçlendirir…

Banu Yaşar

Zafer Dergisi

Peter Pan Sendromu ve Uzamış Ergenlik

Farkında mıyız?
Kendine ve kendi ihtiyaçlarına odaklı, en ufak bir zorlanmada vazgeçip anne babasına sığınan, hayata en tepeden başlama hayalleri kuran bir nesil yetişiyor… Peki niçin böyle oluyor? Yetiştikleri aile ortamının bunda etkisi var mı?
PETER PAN, James Matthew Barie tarafından yazıldığında sadece eğlenceli bir çocuk kitabıydı. Hep çocuk kalmak ve hiç büyümek istemeyen bir kahramanın başından geçen heyecanlı ve neşeli maceraları konu ediyordu.
Sonraları Peter Pan, psikolojik bir sendroma isim oldu. Psikoterapist Dan Kiley “Peter Pan sendromu ve hiç büyümeyen erkekler” adlı kitabında, ilk defa bu sendromdan bahsetti.
Peter Pan sendromu nedir?
Yetişkin olmanın negatif yönlerine odaklanan, büyümenin getirdiği sorumlulukları almaktan kaçınan ve yaşı ilerlese de çocukluğa dair alışkanlıklarına devam eden kişilerin yaşadığı sorun ‘Peter Pan sendromu’ olarak adlandırıldı.
Günümüzde Peter Pan bir masal kahramanı olmaktan öte bizzat hayatımızın içinde yaşayan kişilere dönüştü. Bir çoğumuzun hayatında ya da çevresinde bir Peter Pan mutlaka var. Arkadaş, komşu, eş veya çocuklar…
Modern çağın ve bu çağa özgü yaygın anne baba tutumlarının sonuçlarından sadece biri Peter Panlar… Büyümek istemeyen, büyümenin getirdiği sorumluluklardan kaçınan ve birey olarak özgürleşmektense, ailesinin yanındaki görünürdeki konforuna devam eden bu kişiler hızla çoğalıyor.
Modern zaman Peter Panlarının özellikleri
‘Çocuk yetişkinler’ olarak tanımlayabileceğimiz bu kişiler büyümeyi adeta erteliyor. Okul yılları uzatılıyor. Akademik çalışmalarla askerlik ve iş hayatı erteleniyor. İş konusunda aşırı seçici davranılıyor. En tepeden başlama, cv’ye güzel maddeler yerleştirme kaygısı, zor beğenen ve çok seçici bir tutuma sebep oluyor.
Hedefleri yüksek, kariyer planları ayrıntılı olan bu nesil, görünürde ne istediklerini biliyorlar, bilinçliler. Fakat sorumluluk almak konusunda oldukça isteksizler. İşin ilk basamakları ve çıraklık gibi deneyimleri yaşamadan en tepeden başlamak istiyorlar. En azından hayallerini bunlar süslüyor. Önlerine çıkan fırsat ve alternatifleri bunlardan yüzlercesi varmışçasına eliyorlar.
İlk bakışta özgüven gibi algılan durum, bazen sahte ve şişmiş bir benlik algısına dönüşebiliyor. Bu kişiler kendi gerçekliğini algılamakta ve doğru değerlendirmekte zorlanıyor. Adeta kendine yabancılaşıyor. Bu tip insanları dinlerken yaşadığımız şaşkınlık da çoğu zaman buradan kaynaklanıyor. Dinlediklerimiz karşısında özgüvenli bir insanla mı, yoksa uçan biriyle mi muhatap olduğumuz konusunda çelişkiye düşüyoruz.
Kendine yabancılaşma bazen o boyutlara varıyor ki, kişi anlattıklarını gerçeğin ta kendisi olarak algılıyor. Bu durumda büyümenin getirebileceği değişim imkânları da kısıtlanıyor. İnsanın kendi gerçeğini bilmesi hakikaten çok değerli…
Neredeyim, ne kadarını biliyorum ve nereden başlamalıyım gibi sorulara daha gerçekçi ve insaflı cevaplarla işe başlamak gerekiyor.
Anne babaları en çok endişelendiren hedefsiz, ne istediğini bilmeyen, umarsız davranan çocuklar ve gençler… Planı ve hedefleri olmayan, bunlar üzerinde düşünmeyen kesim kadar, gerçek dışı hedefleri olan, kapasitesinin üstünde başlangıçlar hayal eden kesim de hayatın ritmine uymuyor. Hayal kırıklığı ve hüsran her iki gruptaki gençler için de çoğu zaman kaçınılmaz son oluyor.
Peki çocuklarımız gerçeklikten neden bu kadar uzak büyüyor? Büyümekten kaçınan, yetişkin olmaktan korkan ve erteleyen modern zaman Peter Panları nasıl yetişiyor?
Günümüzde anne babalık sınırları fazlasıyla genişletilmiş bir kavram olarak karşımıza çıkıyor.
Çocuğun kendi yapabileceği sorumlulukları bile üzerine alan, bir kurstan diğer aktiviteye yetişmesi için koşuşturan, küçük yaşta hiçbir sorumluluk vermeyen ama bir o kadar da kaygılı ve endişeli bir anne babalık profili oluşmaya başladı.
Bu durum bir türlü büyüyemeyen ve hayata dair kendi sorumluluklarını alamayan ya da hep erteleyen bir neslin ortaya çıkmasını sağladı.
Küçüklükten itibaren tüm sorumlulukları onun yerine yapılmış olan bir çocuk doğal olarak büyüdüğünde de var olan konforun ve hayat standardının devam etmesini istiyor.
Kaş yapayım derken göz mü çıkarılıyor?
Aslında onları hayatın her türlü zorluğundan aşırı bir çabayla korumaya çalışırken bencilleştirdiğimizi fark edemiyoruz. Kendine odaklı büyümüş bir çocuk ileride diğerlerini ve diğerinin acısını görmekte zorlanıyor. Empati kurmakta güçlük çekiyor.
Kendine ve kendi ihtiyaçlarına odaklı, en ufak bir zorlanmada vazgeçip anne babasına sığınan, hayata en tepeden başlama hayalleri kuran bir nesil yetişiyor.
Eskinin vaktinden önce yetişkin olmuş çocukları, şimdinin çocuk kalmış büyükleri
Eskiden çocuklar daha çok hayatın içinde olduğu için yetişkin olmakta zorlanmıyordu. Hatta diyebiliriz ki, belki de vaktinden önce yetişkin olmak zorunda kalıyordu. Bir ifrat ve tefrit noktası olsa da, yaşadığımız döneme oranla çocuklar yetişkin olmakta ve yetişkin sorumluluklarını almakta hiç bu kadar isteksiz olmamışlardı.
Günümüzde çocuklar genellikle babadan uzak büyüyor. Daha az görüyor, daha az vakit geçiriyor. Çocuk için babanın kendisi kadar emeği de yabancılaşıyor. Birçok çocuk babasının tam olarak ne iş yaptığını, ne ürettiğini bilmiyor. Sadece para ve alım gücü üzerinden bir bağ kuruluyor.
Eskiden emeğe ve üretkenliğe çocuklar daha çok şahit olabilirken, yaşadığımız çağda bu durum gittikçe zorlaşıyor. Çocuklar her şeyin hazır olarak geldiği algısıyla büyüyor.
Hiçbir eksiği olmadan, düşmeden, üşümeden, hasta olmadan ve ağlamadan büyüsün kaygısıyla yetiştirilen çocuklar maalesef sürekli bir çocukluğa da mahkum ediliyor.
Acemi anne baba, patron çocuk
Yine günümüzde ‘Patron çocuklar’ın olduğu çocuk odaklı aileler, sınırları olmayan bir özgürlükle çocuklarını yetiştiriyor. Oysa çocukların özgürlük kadar sağlıklı sınırlara da ihtiyacı var. Aynı zamanda yaşına uygun verilen sorumluluk duygusu kendine güven ve yeterlilik duygusu için de gereklidir.
Fıtri denge bozulduğunda hayatın içinde de aksamalar ortaya çıkıyor. Çocuğun büyüme ritmine, iyi niyetli dahi olsa yapılan aşırı müdahaleler faydadan çok zarar veriyor.
Aşırı koruyucu ve kaygılı aile modelinin, yaşına uygun sorumluluklar veren, çocuğun emeğini ve çabasını destekleyen bir yapıya dönüşmesi gerekiyor.
Sorunları konusunda sorumluluk almasına izin verilen çocuklar çözüm bulmak için de o oranda çaba gösteriyor. Ama tüm sıkıntıları o daha fark etmeden ailesi tarafından çözülen çocuklar ise ileride yetişkin olmak ve yetişkin sorumluluklarını almak konusunda zorlanıyor.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, anne baba çocuğa büyüme yolculuğunda eşlik eden tecrübeli birer refakatçidir. Onun yerine hayatı yüklenen kişiler değildir.
Banu Yaşar / Zafer Dergisi

Çocuğunuz “Ben aşık oldum” derse ne yaparsınız?

Modern çağ her şeyi olduğu gibi duyguları da çok çabuk tüketiyor. Çocuklarımız daha çocuk olmadan, daha neyin ne olduğunu anlamadan ergenmiş gibi davranıyor.

Bir hanım kardeşim sorusunda şöyle diyor;

‘’2007 ocak doğumlu kızım 1.sınıfa başladı okulda gerek arkadaşlarından etkilenerek gerekse televizyonun menfi etkisiyle maalesefki hep güzel görünmeye beğenilmeye çalışıyor, şimdilerdeyse aşık olduğunu ve sevgilisinin olduğunu söylüyor bu durumda ona nasıl yaklaşmalıyım büsbütün ilgisiz mi davranmalıyım yoksa çocuklar için böyle şeylerin henüz erken olduğunu mu söylemeliyim simdiden teşekkürler.”

Modern çağ her şeyi olduğu gibi duyguları da çok çabuk tüketiyor. Zamansız, anlamsız ve sığ yaşanmasına sebep oluyor. Çocuklarımız daha çocuk olmadan, ergenmiş gibi davranıyor. Gençlik çağıyla birlikte anlamı olan kelimeler ve kavramlar okul öncesi yaş grubundaki çocukların ifadeleri olmaya başlıyor. Çoğu zaman anlamını bilmeseler kullanıyorlar. Çocuklarımızın bunda suçu yok tabiki… Onlara tüketilmemiş bir şeyler kalsın isterdim. Her yaşı kendi doğallığında yaşasın, çocukken çocuk olabilsin, çocuk gibi oyun oynamanın inanılmaz tadına varsınlar…

Sözde çocuklar için hazırlanan çizgi filmlerin bir çoğunda yaşlarının çok üstünde bilgiyle karşılaşıyorlar. Yetişkinlerin dünyasına ait kelime ve kavramları yüzlerce kez duydukları için zihinlerinde normalleşiyor. Onlar da günlük dilde kullanmaya başlıyorlar. Barbie bebek gibi oyuncakların dünyalarına girmesiyle ya da anima kız karakterlerinde olduğu gibi çocuk olduğu söylenen ama yetişkin gibi süslenen örnekler çocukların zihinlerine işlendikçe, çocuk saflığında bir şeyler bulmak da güçleşiyor.

Öncelikle çocuklarımızı bu dünyadan ne kadar uzak tutabiliyorsak kârdır diye düşünüyorum.

Ne kadar az televizyon seyrederse o kadar iyidir. Özellikle yetişkin dizilerini seyreden çocuklarda hasarın daha da fazla olduğunu düşünüyorum. Dizilerde konuşulan her şey çocuğun zihnine yaşından önce aktarılmış oluyor. Çocuklarımıza oyun oynabilecekleri ortamlar hazırlamalıyız. Uslu duruyor, sesi çıkmıyor, ortalığı dağıtmıyor diye eline bilgisayarı vermeyelim. Televizyon başında saatlerce bırakmayalım. Çocuk demek oyun demektir. Oyun için ortam ve arkadaş edinmesine yardımcı olalım. Bunlara dikkat edilirse çocuklar en azından biraz daha korunabilir.

Kızınızın süslenmeye ve nasıl göründüğüne dikkat etmesi bir yere kadar normal aslında. Bir kız çocuğu olması ve cinsel kimliğinin taşıdığı özellikler dolayısıyla süslenmeye daha meyilli olması normal. Fakat yaşının üstünde bir ilgi olduğunu düşünüyorsanız, özellikle seyrettiği şeyleri kontrol edin. Arada onunla konuşun anlattıklarını dinleyin. Güzel olmak ne demek, beğenilmek ne demek diye sorularla düşüncelerini ve duygularını sizinle paylaşmasını sağlayın.

Çocuğunuzla konuşabildiğiniz bir ilişkiniz olursa, ergenlik dönemine girdiğinde her şeyi başkalarıyla değil sizinle paylaşmak isteyecektir. Öncelikle iyi bir dinleyici olmak gerekiyor. Sonrasında ona duygularınızdan ve korkularınızdan bahsedebilirsiniz. ‘Sen çok fazla süslenmek istediğinde, bunun için hırçınlaştığında ben endişeleniyorum. 7 yaşındasın ve ben bu yaşını doya doya yaşamanı istiyorum. Oyun oynamayı ne kadar sevdiğini biliyorum. Giyinmek ve süslenmek gibi şeylere çok vakit ayırmandan dolayı bol bol oyun oynayamamış olmandan endişe ediyorum. Mesela sen en çok hangi oyunları seversin, şimdi seninle hangi oyunu oynayalım’’ gibi bir bağlantıyla da süreç tamamlanabilir.

Çocuklarda aşık olma konusunda gelince, bu durum anne babaları şaşırtan ne diyeceklerini bilemedikleri bir süreçtir. Anaokulunda ya da henüz ilkokula başlamış çocuğunuz bir gün gelir aşık olduğunu söyleyiverir. Nasıl cevap vermeliyim ki yanlış bir yere gitmesin diye düşünürsünüz. Öncelikle bilmemiz gerekiyor ki, bu ‘’alıntı’’ bir kavramdır. Yani çocuklar yetişkinlerdeki anlamıyla aşık olmazlar. Bizim anladığımız anlamda bir aşk değildir. Seyrettiği film, dizi ve çizgi filmleri gözlemleyerek, arkadaşlarından duyarak bu kavramları kullanır. Öncelikle korktuğunuz gibi bir anlam taşımaz. Çocuklar oyun oynamayı sevdikleri, iyi anlaştıkları karşı cinsten arkadaşları için de bu tanımı kullanabilir. Aşık oldum dediği çocuk, genellikle en iyi anlaştığı arkadaşıdır.

Sence aşık olmak ne demek diye sorabilirsiniz. Evet insan bir arkadaşıyla diğerlerinden daha iyi anlaşabilir. Onunla daha güzel oynayabilir gibi açıklamalar yapabilirsiniz. Ama aşırı sert tepkide bulunmak, kızmak, vurmak duyguların sizden gizli yaşanmasına yol açar. Durum karşıdan şikayet gelmesine yol açıyorsa, sık sık öpmek istemek gibi davranışlara dönüşüyorsa, çocuğunuzla empati kurması üzerine konuşmanız iyi olur. O arkadaşını çok sevdiğini biliyorum fakat arkadaşımız bu davranıştan rahatsız olabilir şeklinde açıklama yapılabilirsiniz.

Ne yapacağınızı bilemediğiniz zamanlarda paniklemeyin, ani ve öfkeli tepkiler vermeyin. Yaşına uygun ilgiler edinmesi için fırsatlar oluşturmaya çalışın.

Banu YAŞAR – Psikolog

ÖZGÜVENLİ OLSUN DERKEN, BENCİL Mİ OLDULAR?

Zaman değiştikçe her gelen neslin ihtiyaçları, kişilik yapısı, hatta ruhsal problemleri ve öncelikleri de beraberinde farklılaştı. Eskiden dert olan birçok şey, artık sorun olmaktan çıkıp, bambaşka bir hal aldı. Aile içi ilişkiler, anne, baba ve çocukların rolleri bile zamanın geçişiyle birlikte ciddi değişimler geçirdi. Eskiden anne babanın özellikle de babanın baskın olduğu aile modeli, son yıllarda çocuk merkezli hatta çocuğun hâkimiyetinin ve isteklerinin sınırsızca karşılandığı ortamlar haline geldi.

Şu anda orta yaşlarını yaşayan bizim nesil için özgüven problemleri her zaman için önümüze engeller çıkardı. Kendimizi ve duygularımızı ortaya koymakta, ifade etmekte hep zorluk çektik. Otuzlu yaşlarda bile kendine güven duygusunun sonuçlarıyla baş etmeye çalıştık. Hayır diyebilmek bile öyle zordu ki… İstemediğimiz bir sürü işin ve yükün ortasında bulduk kendimizi… İçimizden söylene söylene yaptığımız ne çok şey oldu, sırf güzelce bir hayır diyememek yüzünden… Ya da ilişkilerin kolay yıkılabilirliğine olan inancımız duygularımızı ifade etmemizi engelledi. Ettiğimiz zaman da, kötü bir dille ifade ettik. Zamanında yaşanmamış ve söylenmemiş her duygunun bedelini çok ağır ödedik… İfade edilmeyen her duygu, hırçınlık ve öfkeyle söylenen yaş dönümü krizlerine dönüştü. Bizim nesil, büyürken çok yoruldu, önce kendisiyle tanışmayı öğrendi. Kendini gördüğünü zannettiği aynalar bir bir kırıldı. Geride kalanları da kendisi kırdı. Yıkıntılarından doğan öfkesini affetmeden yol alamayacağını, o da biliyordu. Önce geçmişini, orada hayatına hükmü geçmiş herkesi affetti, yüreğindeki yüklerini atınca hafifledi. Ancak o zaman büyüyebildiğini fark etti…

Bizim nesil kendini, adeta arkeolojik bir kazı yapar gibi keşfetmeye çalıştı. Her bulduğunu yerine koymak ise yıllarını aldı. Tüm korkularının ve zaaflarının takıldığı yerleri teker teker keşfettikçe büyümek denen şeyin ne kadar da zor olduğunu fark etti.

Çocuklarımız bizim yaşadıklarımızı yaşamasın dedik, iyi niyetle düşündük belki ama, öyle çok verdik ki, hatta istemelerine bile fırsat vermeden verdik… Hiçbir sıkıntıları olmasın, hiç beklemesinler, hiç ertelenmesinler istedik… Hasta olmasınlar diye soğuktan aşırı koruduğumuz gibi, tüm hayat tecrübelerinden de koruduk onları… Dizleri kanamadan öğrensinler istedik hayatı… Hiç yoksunluk yaşamasınlar, her şeyleri tamam olsun dedik… Bizim yaşadıklarımızı ve beklediklerimizi yaşamasınlar, beklemeden sahip olsunlar diye düşündük… Özgüvenli olsunlar diye her istediklerini hiç bekletmeden verdik, hiç sorumluluk almadan da, beklemeden ve emek vermeden de dünyadaki en güzel, en harika insanlar olacaklarını düşündürdük onlara… Her işlerini kendimiz yaparak, hayata elleriyle katılmanın zevkini aldık ellerinden… Düşmesin diye kolladık, terler diye koşmasına izin vermedik… Bir cam fanusun içinde temiz ve özenli, dikkatli ve aşırı düzenli bir hayat sunduk onlara… Koruyalım derken, öyle şefkate boğduk ki, büyüdüklerinde hayatı yalnız yaşayacaklarını unuttuk… Kendi özgüven problemlerimizi tamir edelim derken, ertelemeyi ve beklemeyi sevmeyen, her istediği ânında olsun isteyen nesiller mi yetiştirdik acaba!..

İnsan ne kadar da kolay alışıyor her şeyin hazırına ve kolayına… Sanki hep olacakmış, sanki hep gelmesi gerekiyormuş gibi inanıyoruz. Azıcık bir gecikme olsa ya da isteklerimiz bizim arzu ettiğimiz gibi olmasa hemen şikâyete başlıyoruz. ‘Niye ben, niye bana!..’ diye söyleniyoruz. Sanki kaderin hükmü bizim lehimize değil de aksine işliyormuş gibi sürekli şikâyet ediyoruz.

Kendimizi sonsuz bir emniyette hissetmeyeli ne kadar oldu acaba?.. Ne kadar zamandır, sadece Onun tarafından sürekli korunduğumuzu hissedebiliyoruz?.. Sanırım dikey ilişki zayıflayınca, yataydaki ilişkilerimiz de yolunu ve yönünü şaşırıyor. İyi olsun, iyi yapalım derken fıtratın gidişini ve akışını bozuyoruz. Görünürde nice şefkatli davranış ve tutum vardır ki, aslında karşımızdakine zarar verir. Onun gerçekten büyümesine, hayata tutunmasına ve acıyla baş etmesine engel olur. Şefkatle kabuğunu zamansız açtığımız her tohum, rüzgâra ve yağmura dayanıksız olur… Çabuk yıpranır, açmadan çürür gider…

Çocuklarımızı büyütürken, daha doğrusu onların büyüme serüvenine eşlik ederken, acele etmeyelim, aceleye getirmeyelim… Öğrenmeleri ve görmeleri için zaman tanıyalım, biraz bekleyelim, hemen koşmayalım, kendi kalkabilecekse, bu zaferi elinden almayalım… Bekleyen, gönderilenin kıymetini daha iyi bilir, onu daha iyi korur…

Onların terbiyecisi değil, yol arkadaşı olalım… Birbirimizin imtihanı olmak yerine birlikte imtihan olmanın, birlikte büyümenin tadını keşfedelim… Küçük yaşlarından itibaren küçük sorumluluklar verip takdir ederek, bundan lezzet almalarına imkân sağlayalım. Deneyerek, yaşayarak öğrenmelerine izin verelim… Tabi ki rehberlik yapalım onlara, ama biz bile bu yaşımızda nasihat edilmesinden hiç hoşlanmadık ki…

Öncelikle onaylamasak da, onun ne yaşadığını ve ne düşündüğünü anladığımızı hissettirmeliyiz… Sonra da onu çok sevdiğimizi, her zaman yanında olduğumuzu söylemeliyiz…

Onları yaşadıkları sürece her acıdan ve her düşüşten koruyamayız, yaşadıkları her ânın içinde, tüm hayatları boyunca onlara eşlik edemeyiz. Dürüst ve samimi, seven ve kabul eden bir yol arkadaşı olmak daha destekleyici olacaktır. Bu tutumumuz, modern zamanın bencillik ve narsizm gibi hastalıklarına karşı, onları daha çok koruyacaktır…

Anne baba olmak gerçekten zor… Ama zor olduğu kadar da eşsiz bir deneyim. Belki de hiçbir şey, hiçbir yaşanmışlık bu kadar büyütücü olamazdı…

Psikolog & Psikoterapist

Banu Yaşar