Etiket arşivi: Batı Medeniyeti

Bediüzzaman’a göre, Batı uygarlığının esasları

 Biz “Batı uygarlığı”nın demokrasi ve insan hakları üzerine müesses olduğunu sanıyoruz. Oysa böyle bir şey yoktur. Batı uygarlığının özü “sömürgecilik”tir. Tarih boyunca, “demokrasi”, “hümanizm” ve “insan hakları” gibi süslü argümanları, hedef milletleri daha rahat sömürebilmek için kullanmıştır.

Bediüzzaman, “Batı uygarlığı”nı beş esas üzerine oturtuyor ve bir bir sayıyor:

Birincisi: Kuvvet,

İkincisi: Menfaat,

Üçüncüsü: Savaş,

Dördüncüsü: Irkçılık,

Beşincisi: Heva ve heves (eğlence).

Bu yüzden Batı zorbadır, gaddardır, zalimdir, ahlâksızdır, ilkesizdir. Açıkçası, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” havasındadır. Meselâ Suriye’de Esed’in attığı sarin gazı ile boğularak ölen çocuklar, göç esnasında batan teknelerden sahile vuran çocuk cesetleri, bir diktatörün bekası için yüzbinlerce insanın ölmesi, milyonlarcasının yerinden-yurdundan ayrılmak zorunda kalması yüreklerinde zerre kadar iz bırakmaz.

Biz de hayret eder durur, “Bunlar nasıl insan?” diye diye ömrümüzü bitiririz. Çünkü Haçlı seferleri sırasında yaptıkları iğrençlikler bize unutturuldu. 

“Büyük” dedikleri İskender’in cinayetleri unutturuldu…

Bırakınız eski dönemi, yeni dönemde sivillerin üstüne attıkları atom bombasının etkileri unutturuldu…

Dresden katliamı (İkinci Dünya Savaşı), Ruanda katliamı, Cezayir katliamı unutturuldu…

Afrikalılara yaptıkları zulüm unutturuldu…

“Batılı değerler” diye (politikacılarımız bu sözü pek severler) köksüz ve mazisiz bir safsata icat edip hepimize yutturdular. Sandık ki, Batı’da vicdan var, acıma hissi var, demokrasi var, merhamet var, insanlık var, yardımseverlik var, insan hakları var…

Oysa Batı’da bunların hiçbiri yoktur. Bunların yerine kuvvet, menfaat, savaş, ırkçılık, heva ve heves var. Bir kuruş çıkarları uğruna dünyayı ateşe vermekten çekinmezler. Nitekim aynı hırsla iki büyük savaşı başlattılar, petrol yataklarına el koydular.

Bediüzzaman’ın bu konuda tespitleri gerçekten muhteşemdir. Şöyle diyor: 

“Sefih, mütemerrid, gaddar, mânen vahşi şu medeniyet-i habise” (lütfen bu kelimeleri öğrenmeye çalışın, böylece kelime dağarcığınıza yeni bir şeyler eklenirken, bir yandan da dedelerinizin lisanına âşina olunsunuz), insanlığın mutluluğunu temin hülyasına, insanlığı kurban etmiş; çevreyi bozmuş, kâinatın dengesiyle oynayıp ozon tabakasını dahi delmiştir, ama “beşeriyetin yüzde seksenini meşakkate, şekavete atmış”tır… Üstelik maddî refahın yanısıra mânevî tatmin, huzur ve saâdeti sağlayamamıştır. 

Bugün içki, uyuşturucu, savaş, terör, intihar, boşanma gibi mutsuzluk göstergesi sayılan hadiselerin en yoğun biçimde yaşandığı ülkeler, maddî refahın zirvesinde bulunan ülkelerdir. Bunu göre göre, geri bırakılmış Müslüman ülkelerin gelişmiş Avrupa ülkelerine özenmeleri ve “medeniyet-i hazıranın” (Batı uygarlığı) seyyiatlarına (günahlarına) da talip olmaları ne büyük gaflettir.

Alternatif mi yok? Bir yandan teknolojik gelişmeyi temin ederken, öte yandan, zemin yüzünü ahlâksızlık gibi pisliklerden temizleyip barışı sağlayacak ve insanlara insanlıktaki lezzeti tattıracak “Vahiy Medeniyeti” ne güne duruyor?

Ona da yarınki yazımızda bakalım inşallah.

Yavuz Bahadıroğlu – yeniakit.com

Faiz Sosyolojisi

“Ey iman edenler! Eğer inanmış kimselerseniz, Allah’tan korkun ve faizin geri kalanını terk edin. Bunu yapmazsanız, Allah ve Resulü ile savaş halinde olduğunuzu bilin.”

Bakara Suresi 278-279. ayetler

Faizin sosyolojisi olur mu?

Elbette olur.

Eğer faiz, ekonomide, finans sisteminde, toplumda, üretimde, yatırımda kendine yer bulmuşsa, bunun sosyolojisi de olur.

Faizin neden olduğu yıkımlar herkesin malûmu.

Boşanmalar, aile faciaları, ekonomik krizler, intiharlar, faiz-enflasyon bağlantısı günümüzün gerçekleri arasında.

Şu faiz neden Batı Uygarlığında kök salmış acaba?

İslâm, faizi neden yasaklamış?

Faizler yükselince ekonomi neden tökezler?

Bu sorulara medeniyet felsefecileri, ilahiyatçılar ve iktisatçılar cevap arasınlar.

Ya sosyologlar?

Onlar da cevap arasın.

Bir açıdan bakılırsa faiz, dünyadaki bütün krizlerin temelindeki gerçek.

Hırsları kamçılayan faiz…

Ekonomiyi zehirleyen faiz…

Zengini daha zengin, fakiri daha fakir eden yine faiz…

Bu konunun reklam, pazarlama, iletişim ve silahlanma boyutları var.

Dünya finans devleri ile silah üreticileri arasında nasıl bir bağ olabilir?

İşte bütün bunlar “Faiz Sosyolojisi” alanına girer.

Aman ne güzel…

Literatüre yeni bir terim kazandırmış olduk.

Terimin İngilizce’sini de yazalım:

“Interest Sociology” veya “Sociology of Interest”

Böyle bir terim İngilizce’de yok.

Haydi sosyologlar…

Size büyük iş düşüyor.

Araştırın bakalım konuyu…

Bir ülkede faizler tavan yapmışsa, ne gibi problemler, hangi sonuçlar ortaya çıkar?

Faizin, faiz çevrelerinin darbe ve ihtilallerdeki rolü nedir?

Faiz, dünya ekonomisini, sosyolojisini nasıl etkiler?

Faaliyet dışı kâr nedir, ne değildir, nedenleri, sonuçları?

Bazı çevreler neden faiz gelirine ihtiyaç duyarlar?

İktisatçılarla, psikologlarla, ilahiyatçılarla, başka uzmanlarla el ele verip sonuçları ortaya koyun.

1929’da dünya ekonomisinde yaşanan “Büyük Bunalım” sürecinde faizin rolüne mümkünse bir bakın.

28 Şubat sürecinde Türkiye’de faizin, faiz çevrelerinin rolünü inceleyin.

Meselenin boyutları öylesine büyük, öylesine büyük ki…

Hattâ koca İslâm dünyasını 2016’da ateşe verenler acaba kimler, hangi çevreler bir incelensin.

Faiz deyip geçmeyin…

Dünya nüfusunun neredeyse tamamı faiz ödemek için malını, canını, işini, huzurunu, ailesini, dünyasını, ahiretini feda ediyor.

Tehlikenin farkında mıyız?

N. Kağan Çetin – Nuraniyyat

Rüzgar Ekenler, Fırtına mı Biçiyor?

Batı dünyası teröre karşı duruyor.

Ama sadece kendi coğrafyasındaki teröre karşı duruyor.

Dünyanın başka yerlerinde toplu katliamlar yaşansa bile Batı bunları, ya görmüyor veya görse de çok dert edinmiyor.

Ne yazık ki, fiili durum budur.

-Siz Irak’ta, yıllardan beri hangi ellerin attırdığı bir türlü öğrenilemeyen, sözde mezhep husumeti yüklü bombalarla ölen binlerce insanın kıyımını, insanlık adına dert edinmiş bir Batı gördünüz mü?

-Siz, Filistin’de, İsrail uçakları hastaneleri bombalandığında tepki veren bir Batı dünyası gördünüz mü? Aksine, hastanede bombayla ölmüş masumun kanını donduracak kadar duyarsızca, “İsrail’in savunma hakkı” mazeret ve meşruiyeti üretildi.

İsrail bombalarının yerle bir ettiği okullarda ders gören çocuklar vahşice katledildiğinde, kılını kıpırdatan bir Batı gördünüz mü? Aksine, Birleşmiş Milletler’de bu cinayetlerin kınanması gündeme geldiğinde veto hakkı kullanılarak üstü örtülen cinayetlere adeta ortak olundu.

Bir ağaç kesildiğinde çevrecilik diye ayağa kalktığı halde, Ortadoğu’nun binlerce yıllık, insanlığın ortak medeniyet eserleri bombalanıp yıkılırken, “ne oluyor” diyen bir Batı gördünüz mü?

-Seçilmiş yönetime karşı canlı yayın eşliğinde gerçekleşmiş bir darbeye, tepki koyan bir Batı dünyası gördünüz mü?

Sabah namazı için sessiz sedasız bir mabede sığınmış binlerce insanın üstüne, nizami ordu güçleriyle katliam yaparak ölüm kusan bir darbe yönetimine, “sen ne yapıyorsun” diyebilen  “demokrat” bir Batı dünyası gördünüz mü?

Görmediniz ve göremiyorsunuz.

Çünkü terör eliyle işlenen bu cinayetler, kıta Avrupa’sında işlenmiyor. Batı dünyası, kendi topraklarında işlenmediği sürece, terörist cinayetlere, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” gözüyle baktı ve bakıyor.

Halbuki Batı dünyası, o “yılan”nın kendilerine dokunabileceğini, 11 Eylül 2001’de binlerce insanın hayatına mal olan İkiz Kuleler eylemi ile gördü ve yaşadı. “Nasıl olsa, benim ülkem uzak, terör bana uzanamaz” şeklindeki rehavetin hiçbir gerçekliği olmadığı bu örnekle görülmüştü. “Mesafe” kavramının, terörün yeteneklerini sınırlamadığı, 11 Eylül’de kanıtlandı.

Terörün sadece kan dökme eyleminden ibaret olmadığı, arkasında daha büyük ve derin amaçlar bulunduğu genellikle iddia edilir. Bu açıdan bakıldığında, 11 Eylül terörünün gerçek sebebinin ne olduğu, sadece fail ile mağdur tarafın bildiği bir sır özelliğini hala koruyor. Bu “sır”, bir noktadan sonra taşınamaz hale gelmiş olmalı ki, ABD Başkanının gözetimi altında gerçekleştirilen bir operasyonla örgüt liderinin cesedi okyanusa atılarak kapatılma yolu seçildi.

Batı dünyası, şimdi, adeta Paris matinesinde gösterime girmiş Ortadoğu yapımı, yeni bir terörün şokunu yaşıyor.

Düşünce özgürlüğünü, mizah ustası Carhlie Chaplin’nin maskaralığına indirgeyerek, iki milyar insanın kutsallarına hakareti meslek edinmiş Charlei Hebdo adlı derginin on iki çalışanının hayatına mal olan ve cüretkar bir organize ile gerçekleştirilen terör eylemi, şimdi nasıl açıklanacak? Herkes öfkeli, fakat bir o kadar çaresiz görünüyor.

– Profesyonelce icra edilmiş bu eylem, acaba Avrupa’da ayağa kalkmış İslamafobi kampanyasının husumet değirmenine tahrik suyu taşımak için mi yapıldı?

-Yoksa karşımızda, İslam’ın etkinliğinden kaygılanan  güçler tarafından, “Batı’nın İslamlaşmasına Karşı Vatansever Avrupalılar Birliği” (PEDİGA) adıyla kurulduğu söylenen ve Avrupa’daki Müslüman göçmenleri, geldikleri yerlere geri gönderme amaçlı oluşuma direnmek için kurulmuş alternatif bir örgüt mü var?

Can yakıcı olayların yaşanmaya başladığı böyle bir dönemde, daha ağırlarını yaşamamak için, güvenlik içinde bir arada yaşamayı sağlayacak ortak insanlık dili ve tavrı oluşturmak kaçınılmazdır. Sadece kendimizi değil, dünyada refah ve güvenliğe muhtaç yüz milyonlarca insanın bulunduğunu düşünmenin vaktidir. Aksi takdirde, ekilmiş rüzgarların fırtınasını biçmekten kimse yakasını kurtaramayacaktır.Bencilliğin sırça köşkü, artık kimse için güven vaadetmiyor. Hebdo terörü, acil bir uyarı sinyali kabul edilmelidir.

Hep “iki  vechi” yani yüzü olduğunu, Bediüzzaman Said Nursi’den öğrendiğimiz Avrupa’nın pozitif yüzünde, halen insani damarı sahiplenen sessiz bir potansiyel, her şeye rağmen var. Hatta bu kesim, ayrımcılık ve ırkçılığa karşı yapılan gösterilerde Müslümanların yanında yer alacak kadar, insaf ve inisyatif gösteriyor. Bu durum, barış dili kullanarak, insanlık ailesinde medeniyetler arası dayanışmayı gerçekleştirmede paha biçilmez bir imkandır. Bu vesileyle şu husus özellikle ifade edilmelidir: Bediüzzaman’ın “Medenîlere galebe çalmak ikna iledir, söz anlamayan vahşîler gibi icbar ile değildir” şeklindeki, şiddeti dışlayan asırlık sözü, günümüzde İslam’ın imajını lekelemeye yönelik terör hareketleri bakımından olduğu kadar, nefret ve ayrımcılık soluyan çevreler bakımından da, çok daha anlamlı hale gelmiştir.

Ne var ki, Avrupa’nın “diğer yüzü”nde yer alan PEGİDA’nın ayrımcı nefret dili var. “Göçmenlerin sosyal refahımızdan yararlanmasını durdurun” diye yönetimlere çağrıda bulunan bu dil, hem adil değil, hem gerçekçi değil. Zira, 1960’lı yıllarda iş gücü ihtiyacı sebebiyle başta Türkiye olmak üzere,  büyük çoğunluğu İslam ülkelerinden gelen insanlar, Avrupa’yı işgale gelmediler. Davet üzerine gidip, emeklerini ve en değerli gençlik yıllarını Avrupa’ya harcadılar. Çalışma hayatındaki dürüstlükleri kadar, inanç ve kimliklerini korumadaki hassasiyetleri en büyük özellikleri oldu. İkinci Dünya Savaşı sonrasında yeniden yapılanan Avrupa’nın sanayi ve refahının temelinde, bu insanların büyük katkısı ve alın teri var. Şimdi dördüncü nesil, özellikle Almanya’da ve diğer Avrupa ülkelerinde kurdukları on binlerce işletme ile yüzbinlerce insanı istihdam ediyor. Alman Başbakanı, “İslam Almanya’ya aittir, göçmenler bu ülkenin şansıdır” sözünü boşuna söylemiyor.

Terörün sıradanlaştığı ve vahşi bir araç haline getirildiği günümüzde, terörü besleyen ret, inkar ve ayrımcılık diline artık doymuş olmalıyız. İnsanlığın, maddi ve manevi kaynaklarıyla barış içinde, paylaşımcı bir şuurla birarada yaşamasını öngören, politik maslahatçılığı aşmış,  ayağı sağlam basan, muktedir bir sağduyuya ihtiyaç var. “Yeni Dünya Düzeni” başka yerde değil, bu çerçevede aranmalıdır. Yoksa, nefret ve çatışmanın terör üreten dili öne çıkarsa, kimse güvende olmayacak.

Safa Mürsel / Risalehaber