Etiket arşivi: büyük günahlar

Büyük Günahlar Hangileridir? Bediüzzaman ve “7 Büyük Günah”

Bu konuda Buhari ve Müslim’den naklen yayınladığımız bir hadis bazı zihinleri karıştırmış.  Rasûlullah (sav) buyurdular:

“Yedi büyük günahtan sakınınız. Bunlar:;

– Allah’a ortak koşmak,

– Sihir,

– Haksız yere Allah’ın öldürülmesini haram kıldığı cana kıymak, 

– Fâiz yemek, 

– Yetim malı yemek, …

– Savaşta düşmana sırtını dönüp kaçmak ve 

– Bir şeyden habersiz mü’min kadınlara iftirâ etmektir.” (Buhârî, Vasayâ, 23; Müslim, Îmân, 145)

Bir diğer hadiste bu yedi şöyle sıralanıyor:

قَالَ : ” الْكَبَائِرُ سَبْعٌ : الشِّرْكُ بِاللَّهِ ، وَعُقُوقُ الْوَالِدَيْنِ ، وَالزِّنَا ، وَالسِّحْرُ ، وَالْفِرَارُ مِنَ الزَّحْفِ ، وَأَكْلُ الرِّبَا ، وَأَكْلُ مَالِ الْيَتِيمِ 

  1. Allah’a şirk koşmak
  2. Anne-babaya isyan
  3. Zina
  4. Sihir
  5. Cepheden firar
  6. Faiz yemek
  7. Yetim malını haksız yemek

Büyük Muhaddis İmam Zehebî konuyla alakalı Kitab’ul-Kebâir isimli Kitabında 27 büyük günahı saymış ve Bediüzzaman’ın yedi büyük günah olarak zikrettiklerini ayet ve hadislerle ortaya koymuştur. (Beyrut 2005).

Bediüzzaman Hazretleri şöyle demektedir:

Hem mektubunuzda “yedi kebair“i soruyorsunuz. Kebair çoktur, fakat ekber-ül kebair ve mubikat-ı seb’a tabir edilen günahlar yedidir: 

– Katl, 
– Zina, 
– Şarab, 
– Ukuk-u vâlideyn (yani kat’-ı sıla-yı rahm), 
– Kumar, 
– Yalancı şehadetlik, 
– Dine zarar verecek bid’alara tarafdar olmak“tır. (Barla Lahikası, sh. 335 )

Muhterem kardeşlerim! Bediüzzaman’ın ifade ettiği gibi büyük günahlar çoktur. Bunların içinden büyük günahların en büyüğü yahut yedi helak edici günah (mubikat-ı seb’a) bulunmaktadır. Bu yedi konusunda da farklı hadisler bulunmaktadır. Muhaddisler, dine zarar verecek bid’alara tarafdar olmayı da büyük günahlar arasında saymışlardır. Şu hadis bunun delilidir:

قال صلى الله عليه و سلم : { من أحدث حدثا أو آوى محدثا فعليه لعنة الله والملائكة والناس أجمعين ، لا يقبل الله منه يوم القيامة صرفا ولا عدلا

“Kim bir bidâyı ihdas eder yahut ihdas edilen bir bid’ayı yaşatırsa, Allah’ın, meleklerin ve insanların laneti üzerine olsun, Allah kıyamet günü onun ne fidyesini ve ne de tevbesini kabul etmeyecektir.”

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم { أَلَا أُنَبِّئُكُمْ بِأَكْبَرِ الْكَبَائِرِ ثَلَاثًا ؟ قُلْنَا بَلَى يَا رَسُولَ اللَّهِ قَالَ الْإِشْرَاكُ بِاَللَّهِ وَعُقُوقُ الْوَالِدَيْنِ , وَكَانَ مُتَّكِئًا فَجَلَسَ فَقَالَ : أَلَا وَقَوْلُ الزُّورِ وَشَهَادَةُ الزُّورِ , فَمَا زَالَ يُكَرِّرُهَا حَتَّى قُلْنَا لَيْتَهُ سَكَتَ } 

Resulüllah buyurdu:

“Size üç ekber-i kebairi haber vereyim mi? Allah’a şirk koşmak, ukuk’ul-valideyn ve şehadet-i zur yalancı şahitlik” (Buhari)

وَالْحَاكِمُ وَقَالَ صَحِيحُ الْإِسْنَادِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ مَرْفُوعًا { أَرْبَعٌ حَقٌّ عَلَى اللَّهِ أَنْ لَا يُدْخِلَهُمْ الْجَنَّةَ وَلَا يُذِيقَهُمْ نَعِيمَهَا : مُدْمِنُ الْخَمْرِ , وَآكِلُ الرِّبَا , وَآكِلُ مَالِ الْيَتِيمِ بِغَيْرِ حَقٍّ , وَالْعَاقُّ لِوَالِدَيْهِ }

Bir diğer hadiste ise, “içki içenler, faiz yiyenler, haksız olarak yetim malı yiyenler ve anne babaya isyan edenler” kebair ehlinden sayılmışlardır.

Kisaca Bediüzzaman’ın zikrettiği ve tercih ettiği yedi helak edici kebâir aynen doğrudur. Ancak Buhari ve Mğslim’deki meşhur hadis naklettiğimiz gibidir. Zaten bu yedinin farklı rivayetleri bulunduğunu unutmamak gerekir.

Prof. Dr. Ahmed Akgunduz

www.NurNet.Org

Rector & President

Islamitische Universiteit Rotterdam

Bergsingel 135, 3037 GC Rotterdam

T +31 (0)10 485 47 21

F +31 (0)10 484 31 47

E akgunduz@iur.nl; I www.islamicuniversity.nl

facebook.com/Prof.AhmetAkgunduz; twitter.com/AhmetAkgunduz

Büyük Günah İşleyen Dinden Çıkar mı?

İman, inanılması gereken esasları kalben tasdik edip dil ile ikrar etmektir. İmanın rükünlerini kalbiyle doğrulayan, diliyle de söyleyen bir insan hem Allah katında, hem de insanlar nazarında mü’mindir. Bu kimse büyük günahları işlese de dinden çıkmış olmaz, imansız sayılmaz. Büyük günahlardan birisini işleyen bir Müslüman, o günaha imansızlığı sebebiyle değil, nefsine mağlup olduğu, hissiyatının, duygularının sesine kulak verdiği için girmiştir.

Bir ayet-i kerimede, “Eğer siz yasak edildiğiniz günahların büyüklerinden sakınırsanız, Biz de diğer günahlarınızı örter, sizi iyi bir hale ve tavra sokarız” (Nisa Suresi, 31) buyurulur.

Böylece mü’minin sonsuz mutluluğu kazanabilmesi için, farzları yerine getirmesinin yanı sıra, büyük günahlardan da sakınması gerektiğine dikkat çekilir.

Cenab-ı Hakk’ın uzak durmamızı istediği büyük günahlar, gerek Kur’an-ı Kerim’de, gerekse hadislerde açıkça bildirilmiştir. Mesela, bir ayette büyük günahlara işaretle şöyle buyurulur:

Allah’ın halis kulları o kimselerdir ki; Allah ile beraber başka bir ilaha ibadet etmezler. Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar. Zina da etmezler. Her kim bunları yaparsa günahının cezasını görür.” (Furkan Suresi, 68)

Helak edici yedi şey

Hz. Enes’in (r.a.) rivayet ettiği bir hadiste ise Peygamber Efendimiz (a.s.m.)  şöyle haber verir:

“Allah’a ortak koşmak, anne babaya eziyet etmek, adam öldürmek ve yalan söylemektir.” (Müslim, İman: 144)

Başka bir hadis-i şerifte yalan söylemek ve yalancı şahitliği yapmak da büyük günahların içinde sayılmıştır. (Müslim, İman: 143)

Ayrıca büyük günahlar içerisinde ayrı bir yeri olan ve Peygamber Efendimizin (a.s.m.) “mûbikat-ı seb’a”, yani “insanı manen helak eden yedi sebep” olarak isimlendirdiği günahlar vardır. Peygamber Efendimiz bir defasında “Helak edici yedi şeyden kaçının” buyurmuş ve bunları şöyle sıralamıştır:

Allah’a şirk koşmak, sihir yapmak, haksız yere adam öldürmek, yetim malı yemek, faiz yemek, düşmana hücum anında harpten kaçmak, namuslu ve kendi halindeki kadınlara zina iftirası atmaktır.” (Müslim, İman: 145)

Diğer taraftan, içki içmek, kumar oynamak ve dine zarar verecek bid’atlara taraftarlık da büyük günahlar içerisinde zikredilir. (Bediüzzaman Said Nursî, Barla Lahikası, s. 179)

Günahlardan korunmak için “takva” kalesine sığının

Günah, Allah’a isyan anlamına gelir. Özellikle günahları çekinmeden işleyen, göz kırpmadan içine dalan bir insan, açıkça Allah’ın iradesine karşı geliyor, bir an için O’nun rububiyetini unutuyor demektir.

Bunun için böyle bir tehlikeye düşmemek için büyük günahlardan korunmasını bilmelidir. Bu da, ancak “menhiyattan (Allah’ın yasak ettiklerinden) ve günahlardan içtinap etmek (kaçınmak) ve amel-i salih (emir dairesinde hareket ve hayrat kazanmak)” olan takva ile mümkündür.

Çünkü günahlardan korunmak için iltica edilecek, sığınılacak en sağlam kale takvadır. Bu kaleye sığınan kimse, az bir amelle ve işle çok sevap kazanabilir.

Şöyle ki; bir haramı terk etmek vaciptir. Bir vacibin ise birçok sünnete denk gelen sevabı vardır. Fitnenin, fesadın kol gezdiği böyle zamanlarda en önemli görev, her taraftan hücum eden günah seline karşı takvayı esas almak olmalıdır. (Bediüzzaman Said Nursî, Kastamonu Lahikası, s. 106)

Büyük günah işleyen dinden çıkmaz

Büyük günah işlemenin imanla olan ilişkisine gelince; iman, inanılması gereken esasları kalben tasdik edip dil ile ikrar etmektir. İmanın rükünlerini kalbiyle doğrulayan, diliyle de söyleyen bir insan hem Allah katında, hem de insanlar nazarında mü’mindir. Bu kimse büyük günahları işlese de dinden çıkmış olmaz, imansız sayılmaz.

Çünkü Ehl-i Sünnet âlimlerine göre amel, imandan bir parça değildir. Büyük günahlardan birisini işleyen bir Müslüman, o günaha imansızlığı sebebiyle değil, nefsine mağlup olduğu, hissiyatının, duygularının sesine kulak verdiği için girmiştir.

Şöyle ki: Cenab-ı Hakk’ın emirlerine itaat etmenin, yani ibadetleri yerine getirip, yasaklardan sakınmanın sevabı ve ücreti bu dünyada tam olarak verilmez. Çünkü bu dünya ücret ve mükâfat yeri değil, hizmet ve ibadet yeridir. Bu açıdan Cenab-ı Hak, ibadet ve şükrün gerçek mükâfatını sonsuz bir şekilde vermek üzere ahirete bırakmıştır.

Gafletin sebebi, günahın cezasının dünyada verilmemesi

Mükâfatlar ahirete bırakıldığı gibi, dünyada tevbe ile temizlenmeyen günahların cezaları da ertelenmiş, ahirete bırakılmış oluyor. Bundan dolayıdır ki, günah işlenir işlenmez azabın dünyada hemen verilmemesi, insanı gaflete düşürüyor. İnsan geleceği çok uzak gördüğü için nefsine uyarak günahı rahatlıkla işleyebiliyor. İnsanın bu halini Bediüzzaman Hazretleri özetle şöyle açıklar:

İnsan nefsi peşin lezzeti daha sonra tadacağı lezzete tercih edebiliyor. Aynı şekilde, şimdi yiyeceği bir tokattan, bir sene sonra çekeceği bir azaptan daha çok korkar. Hem insan, duygularına yenik düşünce aklın muhakemesini, ölçüp tartmasını dinlemez. Heveslerine ve vehimlerine kapılınca az ve önemsiz peşin olarak tadacağı bir lezzeti ileride alacağı çok büyük bir mükâfata tercih eder. Ve az bir hazır sıkıntıdan ileride verilecek büyük bir azaptan daha fazla çekinir.

Çünkü vehim, heves ve his ileriyi görmüyor. Belki inkâr ediyor. Nefis de yardım etse, imanın mahalli olan kalp ve akıl susarlar, mağlup olurlar. Şu halde; büyük günahları işlemek imansızlıktan gelmiyor. Belki his, heves ve vehmin akıl ve kalbe baskı yapmasından ileri gelir. (Bediüzzaman Said Nursî , Lem’alar, s. 70)

O halde, büyük günahlardan birisini işleyen bir mü’minin imandan çıkacağını söylemek mümkün değildir.

Büyük günah işleyen mü’minin ahiretteki durumu

Hadis-i şerifte de, büyük günahlardan birisini işleyen bir mü’minin kâfir olmayacağı, o günahının cezasını çektikten sonra cennete girebileceği açıkça görülüyor. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyuruyor:

“Bana Cebrail geldi ve ‘Ümmetinden her kim Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayarak ölürse cennete girecektir’ diye müjdeledi. Ben, ‘Zina etse de, hırsızlık yapsa da mı?’ dedim. ‘Evet, zina etse de, hırsızlık yapsa da’ buyurdu.” (Müslim, İman: 155)

Kâfir cennete giremez ve sonsuz olarak cehennemde kalır. Çünkü Cenab-ı Hak kâfire cennet nimetlerini haram kılmıştır. Hadiste, zina eden ve hırsızlık yapan birisinin cennete gidebileceği belirtilmekle onun kâfir olmayacağına işaret ediliyor.

Demek ki, Allah’a şirk koşmanın dışındaki büyük günahlardan birisini işleyen insan, günahının cezasını çektikten sonra cennete girecektir.

Ancak, günah işleyen kimsenin, işlediği günahın helal olduğunu savunmaması gerekir. Haram olduğu kesin delillerle belirlenmiş olan bir işin helal olduğuna inanan bir kimsenin iman dairesinden çıkacağı zaten kesindir. Mesela; faizin haram olmadığını veya bu zamanda haram olmayacağını iddia etmek gibi…

Her bir günah bir küfür tohumu taşır

Bununla birlikte, “Her bir günah içerisinde küfre gidecek bir yol olduğunu” (Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, s. 7) da hatırdan çıkarmamak gerekir. Günahın içinde devamlı işlendiği takdirde küfür tohumu olduğunu söyleyen Bediüzzaman Hazretleri bu meseleyi şöyle izah eder:

Masiyetin (günahın) mahiyetinde, bilhassa devam ederse, küfür tohumu vardır. Çünkü o masiyete devam eden ülfet peyda eder (alışır), sonra ona âşık ve müptela olur. Terkine imkân bulamayacak dereceye gelir. Sonra o masiyetin ikaba mucib olmadığını (azabı gerektirmediğini) temenniye başlar. Bu hal böylece devam ettikçe, küfür tohumu yeşillenmeye başlar. En nihayet, gerek ikabı, gerek daru’l-ikabı (azabı veya cehennemi) inkâra sebep olur.” (Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye, s. 115)

İnsan olarak günahlardan tamamen korunmamız mümkün değildir. Bunun için günah tehlikesi hepimiz için mevcut. Bu tehlikeyle karşı karşıya kalınca, ondan kurtulmak için -küçük olsun büyük olsun- işlediğimiz her günahın hemen ardından, Allah’a karşı mahcubiyet duyup pişman olmalı, tevbe ve istiğfarla tekrar Allah’a yönelmeli ve ondan bizi affetmesini dilemeliyiz.

Mehmed Paksu

MoralDunyasi.com

Allah’a Şirk Koşup Sonra Tevbe Edenin Durumu Nedir? Affedilir mi?

Hayatı boyunca şirk üzerinde yaşamış ve bu şekilde ölmüş insanların ebedi olarak Cehennemde kalacağı Kuranı Kerimde ifade buyurulmuştur. Bununla beraber şirke düşüpte daha ölüm kendisine gelmeden iman edip tevbe edenlerin affolunacağı, imanının kabul olacağı Kuranı Kerimde bildirilmektedir.

Kur’an-ı Kerim’i incelediğimiz zaman, şirke düşen insanların nefislerine tabi olarak tevhide karşı çıkmalarının neticesinde bu duruma düştüklerini görüyoruz. Bütün müşrik toplumlarda, genellikle ahlaksızlık, nefis duyguları, zulüm, hırs, azgınlık, taşkınlık ve menfaatperestlik hakimdir. Şirkin temeli, insanların Allah’a tam manasıyle inanmamaları, O’nun emir ve yasaklarına gerektiği gibi uymamaları ve ondan sonra yukarıda arzedilen süfli bir duruma düşmelerine dayanır. Bu husus birçok âyette dile getirilmiştir (el-A’raf, 7/80, 81, 85, 86; Yusuf, 12/23, 25, 28, 29, 30, 31, 35; el-Hicr, 15/3 vb).

Kur’an âyetlerinden başka, çeşitli hadislerde ve ilmî eserlerde de şirk konusuna geniş yer verilmiştir. Allah’ın birliğine ortak kabul etmek şirk olduğu gibi, kudret ve tasarrufunda O’na ortak kabul etmek de şirktir. Şirk’in diğer bir çeşidi de, yalnız Allah’tan beklenmesi gereken sonuçları, Allah’tan başka güç ve kişilerden beklemektir.

Şirk’in zıddı tevhiddir. O da, Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etmekle beraber, O’nun tasarruflarında tek kudret sahibi olduğunu, hüküm ve irâdesinin her şeyin üstünde bulunduğunu kabul etmektir. İslâm dininde tevhid esastır. Hemen hemen bütün ibâdetlerin ana gayesi çeşitli konularda müslümanların arasında birliği sağlamaktır. Dünyanın her yerindeki müslümanların aynı ezanı okumaları, ibadetlerinde aynı kıbleye dönmeleri, tevhidin birer göstergesidir. Şirk bunun tam zıddıdır. Tevhid’in ana gayesi ve esas hedefi olan Allah’ın birliği hususundaki inancı zedelemek, O’na ortak kabul etmek, büyük şirk kabul edilmiştir.

Yüce Allah Kur’an’da: “Muhakkak ki şirk büyük bir zulümdür” (Lokman, 31/13) diye buyurarak, şirki bir zulüm olarak tanıtmıştır. Nitekim şirke düşen insan, bu hareketiyle kendi nefsine zulmetmiş olur (el-Maverd, en-Nuketu ve’l-Uyunu, Beyrut, 1992, IV, 333). Ve yine şirk göklerin, yerin ve bunlarda bulunanların, maddenin ve hayatın zorunlu olarak teslim olduğu küllî bir kanuna, yani Allah’ın tek ilah ve Rab olduğu gerçeğine karşı gelinmekle Allah’ın hakkını O’na teslim etmemek bakımından da bir zulümdür. Şirk’e düşen insanın kendi şahsına zulmettiğini destekler mahiyetteki diğer bir âyetin meâli şöyledir:

Allah’a ortak koşmadan, halis olarak Allah’ı birleyenler olun. Kim Allah’a ortak koşarsa, o sanki gökten düşmüş de kendisini kuş kapıyor veya rüzgâr onu uzak bir yere sürüklüyor gibidir” (el-Hacc, 22/31 ) .

Şirk’e düşen insan o kadar perişan olur ki, Yüce Allah ile bağları kopar; istikametini şaşırır; iyi ile kötüyü ayırd edemez hale gelir ve kendi öz çocuğunu öldürecek kadar şaşkın bir duruma düşer. Onların bu acı hali, Kur’an’da şöyle haber verilmiştir.

Yine ortakları, müşriklerden çoğuna evlatlarını öldürmeyi süslü (güzel bir şeymiş gibi) gösterdi ki (böylece) hem kendilerini mahvetsinler hem de dinlerini karıştırıp bozsunlar. Allah dileseydi bunu yapamazlardı. O halde onları, uydurduklarıyla baş başa bırak!” (el-En’am, 6/137).

Yüce Allah’ın şirke bakışını ve şirkin Kur’an’daki tanımını sergileyen diğer bazı âyetlerin meâli şöyledir:

Allah, kendisine ortak koşulmasını elbette bağışlamaz. O’ndan başka günahları dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah’a ortak koşarsa, büsbütün sapıtmıştır” (en-Nisa, 4/116).

Onlar (müşrikler, şirk koşanlar insanları) ateşe çağırır. Allah ise izniyle Cennete (girmeye) ve mağfirete çağırır” (el-Bakara, 2/221).

Kitâb ehlinden ve (Allah’a) şirk koşanlardan kâfir olanlar, Cehennem ateşindedirler. Orada ebedî kalacaklardır. Onlar, halkın en şerlileridir” (el-Beyyine, 98/6).

Tevhide aykırı olan, Allah’ın ve Peygamber (s.a.s)’in emirlerine ters düşen şirke, kimden gelirse gelsin, itâat etmemek gerekir. İslâm dini annebabaya son derece itâat etmeyi, onlara saygıda bulunmayı emrettiği halde, şirk olan hususlarda, onların sözünü dinlememeyi ve onlara tabi olmamayı istemektedir. Konu ile ilgili bazı âyetlerin meâli şöyledir:

Biz insana anne-babasına iyilik etmeyi tavsiye ettik. Eğer onlar seni, (gerçekliği) hakkında hiçbir bilgin olmayan bir şeyi, bana ortak koşmanı için zorlarlarsa, (bu hususta) onlara itâat etme. Dönüşünüz banadır. O zaman size yaptıklarınızı haber veririm.” (el-Ankebût, 29/8).

Allah’ın Rasûlü Hz. Muhammed (s.a.v) de, şirki helâk edici büyük günahların başında saymıştır: Bu hususu belirten bir hadiste şöyle buyurmuştur:

Helak edici yedi şeyden sakının:

1- Allah’a şirk (ortak) koşmak;

2- Sihir (ve büyücülük gibi göz boyayan, aldatıp oyalayan şeyler)le meşgul olmak;

3- Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymak;

4- Yetim malı yemek;

5- Savaş alanından kaçmak;

6- Faiz yemek;

7- “İffetli, namuslu, suçtan beri, mü’mine kadınlara zina isnâd etmek” (Buharî, Vesaya, 23, Tıb, 48, Hudud, 44; Müslim, İmân, 144; Ebû Davûd, Vesâya, 10; Nesâı, Vesâya, 12).

Şirkin dışındaki günahların affedileceği, imân sahibi olan bir insanın bu gibi günahları işlediği takdirde, cezasını çektikten sonra mutlaka cennete gideceği, ancak şirke giren insanların, tevbe etmeden öldüğü takdirde, affedilmeyeceği Rasûlüllah (s.a.v) tarafından haber verilmiştir:

“Cebrail bana gelerek şu müjdeyi verdi: “-Ümmetinden kim Allah’a şerik (ortak) koşmadığı halde ölürse, Cennet’e girer“. Bunun üzerine ona dedim ki: “-Zina da etse, hırsızlık da yapsa ..?” Cevap verdi: “Evet, zina da etse, hırsızlık da yapsa...” Peygamberimiz (s.a.s)’in bildirdiğine göre, Cebrâil (a.s)’a bu soruyu üç defa sormuş ve her seferinde aynı cevabı almıştır (Buhârî, Cenaiz, 1, Libas, 24, İsti’zan, 30, Rıkak, 13,14, Tevhid, 33; Müslim, İmân, 153, 154, Zekat, 32,33; Tirmizî, İmân, 18; Ahmed b. Hanbel, V, 152, 159, 161, VI, 166)

Bir de küçük şirk diye bir çeşit şirk daha vardır. O da, ibâdetlere riya ve gösterişi karıştırmak, Allah’ın rızasından sapmaktır. Kur’an’da bu hususta şöyle buyurulmuştur:

Kim Rabb’ine kavuşmayı umuyorsa, artık salih bir amelde bulunsun ve Rabb’ine ibâdette hiç kimseyi şerik kılmasın (ortak tutmasın)” (el-Kehf, 18/110).

Bu âyette geçen, ibâdette Allah’a şirk koşmaktan gaye, ibâdette ihlaslı ve samimi olmamak, Allah’ın rızasının dışındaki riya, gösteriş ve benzeri menfaat duygularını taşımak demektir (el-Beydâv, Envanu’t-Tenzil ve Esranu’t-Te’vîl, Mısır 1955, II, 14).

Hz. Muhammed (s.a.s)’in de bu hususta söylediği hadislerden bazıları şöyledir:

Sizin için en çok korktuğum şey, küçük şirktir.” Hazır bulunanlar: “Ya Rasûlüllah! Küçük şirk nedir?” diye sordukları zaman, Rasûlüllah (s.a.s) şöyle devam etmiştir: “Küçük şirk, riya yani gösteriştir. Ahiret gününde insanlara amellerinin karşılığı verildiği zaman, Allah diyecek ki: “- Dünya hayatında iken, kendileri görsün diye riya ve gösteriş yaptığınız kişilerin yanına gidin, bakın, onların yanında herhangi bir karşılık bulacak mısınız?” (Ahmed b. Hanbel, V, 428, 429).

Ümmetim için en çok korktuğum şey, Allah’a şirk koşmaktır. Ama dikkat edin; Ay’a, Güneş’e veya puta tapacaklar, demiyorum. Fakat, Allah’ın rızasının dışındaki gayeler için harekette bulunacaklar ve gizli şehvet, yani riyâ ve gösteriş duygularını taşıyacaklar (demek istiyorum)” (İbn Mâce, Zühd, 21).

Ebu Hureyre (r.a) dedi ki, ben Rasûlüllah (s.a.s)’i şöyle söylerken işittim:

“Kıyamet günü aleyhine hükm olunacak halkın birincisi şehid edilen bu adam olacaktır. O kimse, (Allah’ın huzuruna) getirilir; Allah ona verdiği nimetlerini bir bir anlatır. O da bunları bilir ve hatırlar. Yüce Allah:

-”Bu nimetlerin arasında ne yaptın?” diye sorar. O kişi:

-“Senin rızan için savaştım ve nihâyet şehid oldum ” diye cevap verir. Yüce Allah:

-”Yalan söylüyorsun. Fakat sen, hakkında kahraman denilsin diye savaştın. Bir rivâyete göre, Allah’ın emri üzerine o kişi yüz üstü sürüklenerek Cehennem’e atılır.

(İkinci olarak) İlim öğrenmiş, başkalarına da öğretmiş ve Kur’an okumuş biri huzur’u ilâhiye getirilir. Yüce Allah ona da verdiği nimetlerini tek tek anlatır. O da bunları anlar. Allah ona:

-“Bu nimetlerin arasında bulunurken, ne yaptın ” diye sorar. O şu cevabı verir:

-”Senin rızan için Kur’an’ı, ilmi öğrendim ve başkasına öğrettim.” Yüce Allah ona da şöyle der:

-”Sen yalan söylüyorsun. Fakat sen Kur’an’ı, ilmi riya ve gösteriş için, sana alim, güzel okuyor, densin diye okudun, öğrendin. Nitekim senin için bu övgüler yapıldı.” Allah’ın emri üzerine o da sürüklenerek Cehennem ateşine atılır.

(Üçüncü olarak) Allah’ın kendisine geniş çapta zenginlik ve çeşitli maldan verdiği biri getirilir. Allah, buna da verdiği nimetleri ayrı ayrı anlatır. O da, bu nimetleri kabul eder, hatırlar. Yüce Allah ona da şunu sorar:

-“Bu nimetlerin arasında bulunurken, ne gibi hayırlı işler yaptın ? O da şöyle cevap verir:

-“Senin rızan için, sevdiğin her türlü yola para harcadım. Maddi yönden, yardımda bulunmadığım hiç bir şeyi bırakmadım. ” Yüce Allah ona da aynı şekilde cevap verir:

-”Sen yalan söylüyorsun. Aslında sen bunları, sana cömert denilsin diye yaptın. Riya ve gösterişte bulundun. Beklendiğin medih ve övgülere de kavuştun.” O da Allah’ın emri üzerine yüzüstü sürüklenerek Cehennem ateşine atılır” (Müslim, İmâre, 152; Nesef, Cihâd, 22; Ahmed b. Hanbel, II, 322).

Bu hadiste ifâde edildiği gibi, şehid olmak, alim olmak ve hayır yollarına maddi yardımda bulunmak, son derece güzel şeylerdir. Ancak bunlar Allah rızası için değil, riya, gösteriş veya başka herhangi bir menfaat duygusu ile olunca, hiç bir kıymeti ve değeri yoktur.

Selam ve dua ile…
Kaynak: Sorularla İslamiyet

Şam’ın büyük velisi Bilal bin Saad’dan önemli örnekler!

Hicri 130’da Şam’da vefat eden Tabiin’in ileri gelen ilim ve tasavvuf büyüğü Bilâl bin Saad’dan bazı önemli örnekleri takdim etmek istiyorum bugün sizlere.

Çünkü Bilal’in babası Saad sahabedendi. Efendimiz (sas) Hazretleri baba Saad’ın başını okşamış, dua etmişti. Bu yüzden oğul Bilal’in davranışları değer kazanmış, ‘Şam’ın Hasan Basri’si‘ unvanına dahi layık görülmüştü.

Bu sebeple önce, büyük velinin dost tarifine bir göz atalım isterseniz. Bakalım onun dost anlayışı bizim de dikkatimizi çekecek farklılıkta mı bir görelim. Şöyle tarif ediyordu gerçek dostu:

– Her karşılaştığında avucuna bir altın koyan gerçek dost değildir. Gerçek dost, her karşılaştığında senin dindarlığını bir kat daha yükselten dosttur!.

Evet, gerçek dostu böyle tarif ediyor ve gerekçesini açıklarken de şöyle diyordu:

– Dünyada avucuna konan altın, ahirette geçer akçe değildir. Ama dostunun sana kazandırdığı dindarlık ahirette geçer akçedir. Orada seni kurtaracak olan dindarlığındır. Öyle ise diyordu, dindarlığınızı kuvvetlendiren dostlar edinin, faydaları ahirete kadar uzanan dostları geriye bırakmayıp öne alın, onlarla dindarlığınızı kuvvetlendirmeyi sürdürün!.

Ne dersiniz büyük velinin bu gerçek dost tarifine? Bizim de dindarlığımızı kuvvetlendiren dostları öne almamız gerekir mi? Bu konudaki hassasiyetimiz zayıf değil mi?

Küçük günahlara nasıl bakılmalı?

Günahları büyük-küçük diye ikiye ayıran bir zat, küçük günahları mühimsemeyip basite almış, küçükler önemli değil, demek istemişti.

Şam’ın Hasan Basri’si basit görülen küçük günahlara bakışını şöyle ifade etti:

– Sen günahın küçüklüğüne bakma, günah kendisine karşı işlenen Zât’ın büyüklüğünü düşün! O zaman küçük gördüğün günahlar da gözünde büyür, işlemeye cesaret edemez hale gelirsin..

Demek, bazı günahların küçüklüğüne değil, günah kendisine karşı işlenen Zât’ın büyüklüğüne bakılmalı, ona göre o günahı düşünmeli.. Gizli kalan günahların ilan edilmemesi konusunda da ikazları vardı. Şöyle diyordu:

– Sakın günahları ilân etmeyin. Zira ifşâ edilmeyen günahlar, her zaman tövbe edilerek affedilmeye aday günahlardır. Ama onu ilân ederseniz, artık dönüş yolunu kapamış olursunuz. Allah bildikten sonra kuldan niye saklayayım, diyerek günah şahidinizi çoğaltmayın sakın! Çünkü siz tövbe edersiniz Allah tövbenizi bilir affeder, kullar tövbenizi bilmez, size günahkâr diye bakmaya devam ederler.

En büyük hak, kul hakkı!..

Çevresine hep, ‘En büyük hak kul hakkı‘ diyor, bu konuda maruz kaldığı bir kul hakkı örneğini de şöyle veriyordu:

İstanbul’un fethi için yola çıkan ilk cihat ordusunun içinde oğlu da vardı. Dönüşte ise oğlunun şehit olduğu haberi geldi. Taziye için her taraftan akın edip gelenler oldu. Kendisinde ise teessür işareti görülmüyor, ‘Şükürler olsun, ahirete biz de bir şefaatçi göndermiş olduk.‘ diye söyleniyordu. Taziye için gelenlerin içinde bir kişinin ayrı bir isteği vardı. Şöyle diyordu:

– Oğlunuzun bana borcu vardı, onu istemek için gelmiştim.

Hiç tanımadığı bu adama sordu:

– Şahidin var mı oğlumun sana borcu olduğu konusunda?

– Hayır, dedi meçhul adam.

– Senedin var mı? Ona da hayır, diye karşılık verdi.

– Peki yemin eder misin? deyince, evet ederim, diye cevap verdi.

Bunun üzerine meçhul adama istediği parayı hemen verirken konuyu şöyle bağladı:

Eğer doğru söylemişsen istediğin parayı verip oğlumu kul hakkından kurtardım, şükürler olsun. Şayet yalan söylemişsen, şunu iyi bil ki, senin Allah huzuruna kul hakkıyla gitmene gönlüm razı olmaz. Aldığın bu parayı şimdiden tümüyle helâl ediyorum. Çünkü ahirete kul hakkıyla gitmek başka haklara benzemez! Kul hakkını Rabb’im şehitlerden bile kaldırmaz. Tek çaresi hak sahibiyle helalleşmektir. Yoksa mirasçısına ödeme yapmaktır. O da yoksa bir yoksula hibe etmektir!.

Ne dersiniz, bu tarif ve tespitlerden bizlere de uyarılar var mı?

Ahmed Şahin / Zaman Gazetesi