Etiket arşivi: Çetin Kılıç

Ramazan Ayı ve Oruç

Enes b. Mâlik (r.a.)´dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber: “Bu aya ramazan isminin verilmesi günahları yaktığı içindir.” buyurmuştur. Şu halde mübarek Ramazan ayında oruç tutan ve ihlasla tövbe eden Müminlerin günahları yanar, böylece günah kirlerinden arınırlar, tertemiz olurlar. Savm, salat, hac, zekat, kelime-i şehadet.” Eski kaynaklarda hep bu şekilde nazara verilmiştir. insan gerçekte hiç bir şeye sahip ve malik değildir. Benim evim diye ifade ettiğimiz nesne, bizden önce başkasındaydı. Bize geçti ve bizden sonra da yine başkasına geçecektir. Hiç bir medhalimiz olmayan şeye nasıl sahip çıkabiliriz. Demektir ki, sahibiyetimiz tamamen evhamdır.

Bir şeye sahip olmak, o şeyin her şeyine ve her durumuna sahip olmaktan geçer. Mesela, “güneş benimdir” diyebilmen için güneşi boşlukta durduracak bir güce ve her elementini temin edecek bir zenginliğe, düzenini sağlayacak bir irade ve ilme sahip olman gerekir. Kısaca güneşin her şeyine sahip olman gerekiyor. O zaman güneş benimdir demeye hakkın olabilir. Yoksa güneşin hiçbir işine müdahil olamadığın halde güneş benimdir demen hayali bir sahiplenme ahmaklığından başka bir şey değildir.

Bu açıdan bakıldığında insan, sonsuz acizliği ve sonsuz fakirliği bakımından hiçbir şeye sahip değildir. İnsanın kendi bedeni ve bedenindeki azaları da kendine ait değildir. Mesela mideye benim diyebilmesi için midenin her şeyine hakim olması, oradaki düzeni mükemmel bir şekilde bilmesi ve idare etmesi gerekir. Ki çok insan midesinin nerede olduğunu bile tarif etmekten acizdir. Gerçek böyle iken, felsefi safsataların yardımını da arkasına alarak insan hayali bir benlik davası ile her şeye gerçek anlamda sahip olduğunu iddia ediyor. Ve kendini memlük (yaratmaktan aciz bir kul) değil malik zannediyor; Firavun’un ilahlık iddia etmesi gibi.

Kainat sofrasında, Allah şefkat ve terbiyesini şiddetli bir şekilde ilan ve izhar ettiği halde, maalesef insanlar birtakım felsefi fikirlerin ve gaflet sayesinde sofranın ve terbiyenin farkında değiller. İşte Ramazan bu gafleti kırmak ve dağıtmak için, bütün Müslümanları muazzam bir ordu hükmüne geçirip, her gün özgürce yediği içtiği şeyleri yasak ederek, insanları yemek için buyurun emrini beklemek şekline sokunca, sofranın ve sofra üstünde parlayan tedbir ve terbiyenin bir anda farkına vardırıyor. Ve her şeyin tedbir ve terbiyesinin Allah’ın elinde bulunduğunu idrak ettiriyor. Bu idrak ve şuurun etkisi ile insanın külli bir kulluk ve şükürde bulunmasına vasıta oluyor. Oruç bir nevi bu büyük sofranın dellalı ve hissettiricisi hükmündedir. Allah Ramazan-ı şerifi hakkıyla eda etmeyi nasip etsin, tuttuğumuz, tutacağımız oruçları dergâh-ı izzetinde kabul ve makbul eylesin inşallah.

Sorularla risale

Kelamı Doğru Anlama

Kuranda bazı ayetler hakkında bazıları kafa karıştıracak açıklamalar yapıyorlar, oysa büyük müfessirler ayetlerin muradının ne olduğunu açıklamışlar, onları dinlemeliyiz. Malumu ilam, yani bilineni bildirmek abestir, Kuranı Kerim de böyle şeyler olamaz, var zannediyorsan içerisinde senin akıl edemediğin bir murat vardır. Hafız olan birine “sen hafızsın” demek ona yeni bir şey, bilmediği bir şeyi söylemek değildir, bundan maksat ”ben senin hafız olduğunu biliyorum” demektir. Bir babanın evladına “ben senin babanım” demesi, evladının ona karşı yapmış olduğu bir saygısızlığı veya söz dinlememesini tekit içindir.

Kelama muhatap olurken anlama noktasında bu gibi manaların olabileceğini akıldan çıkarmamak gerekir. Kuranı Kerim’den örnekler verecek olursak “Ey iman edenler Peygambere indirilene iman edin”. Burada muhatap zaten iman etmiş, tekrar etmesi ne manaya gelir. Burada murat imanınızı arttırın, ziyadeleştirin, imanın hakikatini elde edin demektir.

Dünya için “sathı arz” deniliyor yani dümdüz bir ova olduğu söyleniyor, oysa dünyamız bir küre, buradan maksat, bu küre olan dünyada yaşanabilsin diye ovalar halk edilmiş dikkat edin bu bir nimet demektir. “Güneş istikrarla beraber akar gider” deniliyor, bu zaten görülüyor, böyle bir hatırlatmaya ne gerek var diye düşünülebilir. Bundan murat güneşin dönmesinde çok hikmetler var, dikkat edin, araştırın demektir.

Kelamda garabet gibi görünenler belagat nükteleridir, dikkat çekici nükteleri yakalayabilirsek kelamı doğru anlayabiliriz. Filozoflardan biri ”beni bir kişi anladı o da yanlış anladı” diyerek kelama muhatap olmanın kolay bir şey olmadığını söyler. Bazıları idrak özürlü oluyor. Allah’ın kelamına muhatap olmak ne büyük bir nimet, Allah’ın kelamını muradı ilahi üzerine anlamak Allah’ın bir lütfu, bütün Müslümanlar olarak Allah’ın kelamını anlamaya çalışıyoruz ama insanımızın çoğu o kadarda manaya muhatap olamıyor, bazıları sebeplere yönelmiyor, yahut gaflet içinde olduğundan yanlış veya eksik anlıyor. Cenabı Hak tam anlamayı nasip etsin. Amin.

Çetin KILIÇ

Kaynak; Şadi Eren ,muhakemat dersleri.

Kuran Beşer Kelamı Olamaz

Kuranı Kerim insan sözü değildir, hiç bir beşer Kuran ayetleri benzeri bir söz söyleyemez, aynı harf ve kelimelerle de olsa aynı ifadeyi kuramaz. Biz topraktan çanak çömlek yaparız, Allah, topraktan ağaç yapar, çiçek yapar, insan yapar.

Söz ustaları vardır, Necip Fazıl gibi günlük hayatta kullandığımız kelimelerle şiirler, yazılar yazar, fakat hiç kimse onun yazdığı gibi yazamıyor. Hadislerle Ayetlerin farkı, ifade özellikleri, beşerin en beliği bile olsa Kuran ayeti gibi söz söyleyemeyeceğinin kanıtıdır.

Cemil Meriç “kamus namustur kamusa uzanan eller namusa uzanmıştır” demiş, rastgele insan bu ifadeyi kuramaz, örneğin lugat yada sözlükte diyebilirdi ama cümle böylesine kuvveti bulamazdı. “Falanca çok sevinçli” yerine “sevinçten kuş gibi uçuyordu” demek edebi bir anlatımdır ve buradaki estetik cümleye mana katıyor, söyleyeni sıradanlaştırmaktan öteye taşıyor.

Kuran insanların idrak seviyesine göre anlatıyor, Allah fehmlerimizi, hislerimizi, zihinlerimizi bildiği için anlayabileceğimiz ifadelerle bize hitab ediyor, burada tenezzulatı İlahîye var. Belagatı, mecazatı bilmeyen teşbihlerde ciddi yanılgılara düşebilir, “çok sinirlendi” yerine “küplere bindi” denilince, mecaz, belagat bilmeyen veya başka milletten olan ve bu dili bilmeyenler etrafta küp arar.

“Bir nokta bir gözü kör eder” demişler, yani z harfine nokta koymazsan kör okunur. Ben bu milletin öksüzüyüm diyen adam s harfini ihmal etse bu milletin öküzü oluverir, nokta ve harfin yerli yerinde kullanılması ne kadar önemli.

Kuranda kelimelerin çağrışım alanı vardır, “ölçüde tartıda noksanlık yapana yazıklar olsun” bu sadece metre ve teraziye ait değildir, her türlü aldatma, yalan, hile bunun içine girer. Özenle seçilmiş cümlelerde mana yüklü kelimeler balık ağında kıpırdayan balıklar gibi göze çarpar. Kuranı Kerim “dağları birer direk kıldık” buyurur, buna beliğ teşpih denir, dikkat ederseniz “dağları birer direk gibi kıldık” demiyor, ilimde çok ileri biri için “derya gibi adam” diyoruz ama “adam ilimde derya” dersek sözün vurgusu daha belirginleşiyor.

Kuran’da bu gibi ifadeler çokça kullanılmış, “yeryüzünü beşik kıldık” bu örneklerden sadece biri. Dünyamız adeta hava okyonusunda yüzen bir gemi gibi, dağlar bu geminin direkleri, dağlar olmazsa gemi dengesini kaybeder. Dağlar aynı zamanda dünyanın balans ağırlığı, yerin altındaki sarsıntıları çok defa yeryüzüne hissettirmiyor. Dağlar yine aynı zamanda mesanet, yani yeryüzünün gözeneği, insanın cildindeki gözenekleri gibi, dünya onlarla nefes alıyor, teneffüs ediyor, rahatlıyor. Yer altında olan hareketlerle gazaba hiddete girecekken sukünet buluyor, düdüklü tencere buna çok güzel bir benzetme. Allah insanı da dünyaya direk kılmıştır, bu insan direğinin yıkılmaması için hava, su ve toprak gerekli, bunların istifademize uygun hale gelmesi için de dağlar gerekli. Suyun mahzeni dağlar, havanın sıcaklık ve soğukluk ayarını yapan zararlı gazları emen adeta havayı tarayıp insanoğlunun hizmetine sunan dağlar, gerek erezyonları engelleyerek, gerek kaya parçalarının toprağa dönüşmesini sağlayarak toprağın yok olmasının önüne geçen yine dağlar. Kuran’ın bir tek ayetinden çıkan bu kadar çok manaları ifade edebilmek hiç kimsenin haddine değildir.

Çetin Kılıç

Kaynak Şadi Eren, muhakemat dersleri.

Şükür

Allah’a teşekkür etmek çok kolay ve çok basittir. Nimetleri Allah’tan bilmek teşekkürün ilk adımı ve ilk aşamasıdır. Allah’a teşekkür etmenin ikinci aşaması ise, verilen nimetlerin değerini, önemini ve kıymetini bilmekten geçiyor. Üçüncü aşaması ise, kendi ihtiyacını çok derinden hissedip o nimetlere ne kadar bağımlı ve muhtaç olduğunu idrak etmek ile oluyor.
İnsan ihtiyacını ne kadar derinden duyarsa, şükür ve teşekkürü de o derinlikte ve kalitede olur. Çok aç bir adamın kuru bir ekmekten aldığı lezzet ve bu lezzetten çıkan minnet ve teşekkür, tok adamın yediği en ala kebaptan aldığı lezzet ve bu lezzetten çıkan minnet ve teşekkürden daima üstün olacaktır. Demek nimetleri hissetmek ve duymak ihtiyaçla doğru orantılı gidiyor.
“Nimetleri doğrudan doğruya Ondan bilmek” kuvvetli bir iman ve canlı bir tefekkür ile olabilir. İnsanların büyük çoğunluğu imansızlık yüzünden nimeti Ondan bilmedikleri için şükretmiyorlar. İman edenlerin de ekserisi bu canlı tefekkürü yakalayamadığı için, gaflete düşüp şükrü hakkı ile ifa edemiyorlar.
Çarşı pazarda bedeli ödenmeden alınan mal nasıl hırsızlık ve haram oluyorsa, şükrü eda edilmemiş nimetlerden faydalanmak da bir yönü ile gasp, hırsızlık kapsamına giriyor ki,  bunun cezası da azap ve ateştir…
Çetin Kılıç
Kaynak Sorularla risale

Şiar – Şahsi Farzlar – Ramazan

Modern çağın insanı, kimlik bunalımı yaşıyor. İletişim ve ulaşım araçlarının gelişmesi ile dünya adeta küçük bir köy şeklini alıyor. Bugünün ifadesi ile insanlık küreselleşme sürecini yaşıyor. Küreselleşme sayesinde medeniyetler kendi kimliği ile beraber diğer medeniyetler ile iç içe girift bir hayat tarzına girmiştir. Bu da ister istemez medeniyetler arasında bir etkileşimi ve karşılıklı bir kültür alışverişini netice vermektedir.
Şayet medeniyetlerin güçlü ve cazip bir kimlik ve sembolü olmaz ise, diğer medeniyetler içinde asimile olup giderler. Bu sebeple İslam dini Müslüman medeniyetinin kimliğine ve şiarına çok önem vermiş ve bu noktada çok güçlü argümanlar ve semboller üretmiştir. Ezan, selam vermek, hilal, tesettür, oruç, namaz gibi hem ibadet yönü hem de şiar yönü kuvvetli olan semboller, bu küreselleşme ortamında hem İslam kimliğini muhafaza ediyor, hem de başka zayıf medeniyetleri etkileyerek kendi içinde dönüştürüyor.
İslam dininde şiar ve sembollerin şahsi farzlardan daha önemli olması bu sırdandır. Ramazan orucu, kılınan teravih namazları, toplu yenilen iftar yemekleri de bu noktada güçlü ve etkili bir şiar ve semboldür. Ramazan ayı geldiğinde dünyada bir hareketlenmenin meydana gelmesi, beyaz sarayda dahi Müslümanlara iftar verilmesi, bu şiarın gücünü ortaya koymaktadır.
Çetin Kılıç
Kaynak Sorularla risale