Etiket arşivi: Çetin Kılıç

4. Uluslararası Bilimler Işığında Yaratılış Kongresi – Konuşmalar

Kütahya Müftüsü Hüseyin Demirtaş, “Yaratılış ve var oluş tarih boyunca insanlığın kadim meselelerinden biri olmuştur. Birçok felsefi disiplin ve dini inançlar bu kadim konu hakkında açıklamalarda bulunmuştur. Yaratılış ve varoluş Yüce Kitabımızın ilk kavramlarından biridir. Bakara Suresi’nin 26. ayetinin pek çok tercümesinde Allah’ın hakikati göstermek için bir sivrisineği örnek gösterebileceği yazmaktadır. Ancak tercümelerde sivrisinek dense de bu hayvan anofel adı verilen ve sıtma hastalığının kaynağı olan dişi sivrisinek örnek verilmiştir. İlk tercümelerde saha araştırmasının yapılamamış olması nedeniyle sivrisinek olarak çevrilmiş. Bunu anlamak için saha araştırması yapmak gerekiyor ve yapılmış da. Burada bahsedilen hayvanın sivrisinek olmadığı ve daha özel bir canlı olduğu da bu araştırmayla ortaya çıkmıştır. İslam, araştırmaya önem veren bir dindir. Evrende aleladelik söz konusu değildir. Bu kongrede farklı disiplinlerde çalışan akademisyenlerimizin de katkılarıyla gelecek nesillerin yaratılışı daha iyi anlamasını sağlayacak değerli bilgiler verileceğine inanıyorum.

Kütahya Belediye Başkanı Prof. Dr. Âlim Işık, kongrede yaptığı konuşmada,
“Yüce dinimiz İslam’ın her türlü emrini, kuralını bize aktaran Kur’ân-ı Kerim ile sevgili peygamberimizin sözü bizim yönümüzü çiziyor” diyen Başkan Âlim Işık, “Peygamberimiz, ‘İnsanların en hayırlısı, insanlara hizmet edendir’ buyurmuşlardır. İşte bize düşen de bu. Yaşatılış gayemize uygun bir şekilde herkes kendi mesleğinde, kendi bulunduğu alanda, kendi konumunda insanlığa hizmet edebiliyor mu? Herhalde ölçümüzün bu olması gerekiyor. Onun için bu kongre gerçekten çok değerli ve önemli. Bu kongrede insanların varlık sebebini sorgulayabilmesi açısından çok değerli fikirlerin ortaya atılacağını düşünüyorum. Farklı ülkelerden seksenin üzerinde bilim insanının bir araya getiren üniversitemizi ve burada çalışan değerli hocalarımızı kutluyor, kongrenin hayırlı olmasını diliyorum” şeklinde konuştu.

Etkinlikte konuşan Kütahya Milletvekili Ahmet Erbaş, şunları söyledi:
Yaratıcının en büyük ve en üstün canlı addettiği insandır. Yaratıcın yaratma özelliği tekvin olarak anılır ve bu yaratılanlarda var olmayan bir özelliktir. İnsanlık, hiçbir zaman yaratma erkine erişmemiştir ve erişmeyecektir. İnsanlar bugün geldiği noktaya Allah’ın yarattıkları üzerinde yaptığı tasarımlarla ulaşabilmiştir. Kur’an’ın ilk emri Oku’dur. Bunun anlamı sadece bir metnin okunması değil evrenin anlaşılmasıdır. Bugün burada düzenlenen kongrede yaratılış konusunu farklı alanlardan bilim insanları okuduklarını paylaşacaklar ve yorumlayacaklar.

Törende katılımcılara hitap eden Kütahya Valisi Ali Çelik,
Yaşamın içinde herhangi bir şeyin tesadüfen olmadığı, yaşamın bizatihi kendisinin bile bir sistem içerisinde aktığını ifade eden Vali Ali Çelik, “Hem doğadaki olaylar hem de kişisel yaşamımızda karşılaştığımız her şeyin idrakiyle hayatımızı devam ettiriyoruz. Her olay, her konu birbiriyle ilişkili ve kendi içinde bir düzene sahip. Bu düzen içerisinde parçalar tek başına bir anlam ifade etmiyor, eksik kalıyor. Yaşam; Mevlana’nın Mesnevi’de anlattığı “Karanlıktaki Fil” hikâyesinde olduğu gibi herkesin kendi hissettiği, dokunduğu, anladığı ve idrak edebildiği kadar. Bütünü görmemiz için anlamamız ve alternatifleri analiz etmemiz gerekir” diye konuştu.

Kongrenin açılış töreni için videolu bir mesaj gönderen Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş,
Hz. Peygamber’e indirilen ilk ayette, yüce Allah’ın kendisini “Hâlik” sıfatıyla tanıtmıştır. İlk vahiydeki söz konusu hakikat üzerine müesses olan İslam düşüncesine göre kâinattaki her şey, tek ve üstün kudret sahibi bir yaratıcı tarafından vücuda getirilmiştir. O da sınırsız ilmi ve iradesiyle evreni ve içindekileri bir ölçü ve düzen içerisinde kolaylıkla var eden, her an bir yaratma hâlinde olan, kendisinden başka hiçbir yaratıcı olmadığını çeşitli misal ve delillerle beyan eden “vâcibu’l-vücûd” yüce Allah’tır.

Başkan Erbaş, her sonucun bir sebebi, her sebebin de bir müsebbibi olduğuna dikkati çekrerek, “Buna göre, insanı ve kâinatı yaratan yüce Allah, bütün sebeplerin üstünde bulunan yegâne müsebbiptir. Hâl böyleyken, İslam’ın “yaratılış” fikrine karşı alternatif bir varoluş modeli iddiasıyla ortaya çıkan, bilimsel bir realite gibi kabul edilip sıkça gündeme getirilen her türlü düşünce ve ideoloji, tepkiseldir ve rasyonel açıdan da problemlidir” diye konuştu.

Erbaş’ın konuşmasının ardından Milli Eğitim Bakanlığı Din Öğretimi Genel Müdürü Nazif Yılmaz canlı bağlantıyla katıldığı toplantıda Bakanlığın din öğretimi konusunda devam eden çalışmaları konusunda katılımcıları bilgilendirdi.

Yılmaz’ın ardından video konferans yoluyla katılımcılara sunum yapan Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Gençlerin zihninde bu iki kaynağın birbirinin alternatifi değil, din ve bilimin birbirinin tamamlayıcısı olduğu görülmesi gerekiyor. Biz inançla ilgili soru işaretlerini gidermeden onun üzerine ahlak, karakter inşa edemeyiz” diyerek hayatta anlam arayışında bir dış güce ve yaratıcıya olan inancın önemini de vurguladı.

Toplantıda son sözü alan Ortadoğu Araştırmaları Merkezi Başkanı Prof. Dr. Ahmet Uysal, ‘Pozitivizmin Orta Doğu’ya Girişi ve Etkileri’ başlıklı sunumuyla katılımcıları bilgilendirdi. Uysal’ın sunumuyla kongrenin açılış töreni sona erdi.

Kongre, Yaratıcıyı Tanıma ve Anlama, Fen Bilimleri Işığında Yaratılış, Din Bilimleri Işığında Yaratılış, Sosyal Bilimler Işığında Yaratılış, Ders Kitapları Müfredatı ve Yaratılış, Yazılı, Görsel, Sosyal Medya ve Yaratılış, Sanat ve Yaratılış konu başlıklarında gerçekleştirilecek oturumlarla devam edecek ve 24 Ekim’de sona erecek.

DPU haber

Bizim en büyük hatamız din ve fen ilimlerini ayırmaktır

İşte böyle bir eğitimle yetişen bir genç, kâinatta kendisinin başıboş ve sahipsiz olduğunu, her şeyin gelişigüzel hareket ettiğini, kendisinin de hiç kimseye karşı sorumluluğunun bulunmadığını vehmedecektir. Bu da gençliği dinsiz, inkârcı ve sefih yapacaktır. Gençleri helal ve haramı, emir ve yasağı tanımayan nefsinin istek ve arzularına tâbi bireyler haline getirecektir.

Eğitimin asıl vazifesi, insanın terbiyesidir. Bu terbiye insana, hayat ve varlık âlemine, insanlığa yakışır bir bakış açısı kazandırmalıdır. Toplum hayatının mücadele ile devam etmediği, insanların birbirine yardımıyla bunun mümkün olduğu sıkça nazara verilmelidir. Mücadelenin ancak kendi nefsiyle, çevresindeki kötülükle ve kötülerle, bir de kendi kabiliyet sınırlarını aşma yönünde olduğunu ortaya koyan bir terbiye hedef alınmalıdır.

Böyle bir terbiyede akıl ile kalbin, ilim ile inancın birlikte ele alınmasında zaruret vardır. Fertlerin ilim ve irfan ile ahlak ve fazilet ile donatılması, kalp ve ruhlarının, akıl ve hissiyatlarının ulvi gayelere yönlendirilmesi, eğitimin temel gayesi olmalıdır. Aklın nuru, kalbin ziyası faziletin de esası ilme bağlıdır. Maneviyatsız ilim şüphe ve tereddüde, ilimsiz maneviyat da taassuba yol açar. Bizim en büyük hatamız din ve fen ilimlerini ayırmak olmuştur. Bundan dolayıdır ki; sadece din ilimleri tahsil edenlerin taassubundan, sadece fen ilimleri tahsil edenlerin ise inkârından ve dine düşmanlığından çok bedeller ödedik ve ödemeye devam ediyoruz.

Burada din ve fen ilimlerinin bir okutulmasından kastımız günümüz imam hatip liseleri modeli değildir. Çünkü günümüzde biyoloji, kimya ve fizik gibi fen ilimleri ile ilgili ders kitaplarımız hala materyalist bakış açısı ile yazılan kitaplardır. Allah’ın kudret eseri olan varlık âlemini inceleyen, Allah’ın antika eserlerini ve harika icraatlarını anlatan fen kitaplarında hep sebepler nazara verilmekte, Yaratıcı kasten gizlenmektedir. Mesela lise biyoloji kitaplarında tevhidi bir üslup, İslami bir anlatım yoktur. Öğrenciler biyoloji dersinde sebeplerde boğulurken, din dersinde kurtarılmaya çalışılmaktadır. Biyoloji dersinde ‘sebepler yaptı, kendi kendine oldu, tabiatın işi’ denirken din dersinde tam tersi ‘Allah yaptı, Allah’ın işi’ denmektedir. İşte eğitim sistemimizdeki muvaffakiyetsizliğimizin, istediğimiz neticeyi alamadığımızın yegâne sebebi budur. O halde çözüm gayet basittir.

Biyoloji, kimya ve fizik gibi fen kitaplarından materyalist felsefenin temizlenmesi ve tevhidi bir dil ile yeniden yazılmasıdır. İlimler, eserden söz edilince eser sahibini, sanattan bahsedilince sanatkârı, fiilden bahsedilince faili hatırlatacak tarzda olmalıdır. İşte o zaman Allah’ın kudret eseri olan varlık âlemini inceleyen biyoloji, fizik ve kimya gibi fen dersleri din dersi gibi olacak ve marifetullah dersine inkılap edecektir. Öğrenciler ikilemden kurtulacak ve gayrete gelecektir. İşte o zaman eğitimden beklenen neticeler alınacaktır. Kadim medeniyetimizi benimsemiş, taklitçilikten kurtulmuş, ecdada layık nesiller yetişecektir.

KENDİMİZE ‘NASIL BİR DÜNYA GÖRMEK İSTİYORUZ’ DİYE SORALIM

İşte bütün bu sebeplerden dolayı eğitimin yeniden ele alınmasına ve ona tevhit dili ve tevhit mesajı ile ruh verilerek, dinî ve millî özlerimize uygun olacak şekilde eğitim dünyamızın yeniden inşasına ihtiyaç vardır. İslâm felsefesine göre tefsir, hadis, fıkıh ne kadar dini ise, fizik, kimya, matematik de o kadar dinidir. Kitabın ayetleriyle kâinatın ayetlerini birbirinden ayıran bir bilgi düşüncesi İslâm felsefesinde ve medeniyetinde yoktur. Zira matematik bilgisi olmadan, Allah’ın yeryüzüne koyduğu kanunları, fizik ve kimya bilgisi olmadan yaratılışın hikmetlerini anlamak mümkün değildir.

Olayı daha iyi anlamak için materyalist felsefe ve İslam medeniyeti öğretileri ile yetişmiş iki tip insanı ele alalım ve buna göre nasıl bir dünya inşa edeceğimize karar verelim. Materyalist felsefe öğretileri ile yetişen bir insan, ceddinin hayvan olduğuna inanır. Kendini hayvanlar içinde (Homo sapiens) değerlendirir. İslam medeniyeti öğretileri ile yetişen bir insan da kendinin eşref-i mahlûk ve muhatab-ı İlahi olduğunu düşünür. Nasıl bir dünya? Kendini hayvanlar içine koyan insanlardan oluşan bir dünya mı yoksa kendini mahlûkatın en şereflisi ve Allah’ın muhatabı olarak gören insanlardan oluşan bir dünya mı?

Materyalist felsefe öğretileri ile yetişen insan için çiçek ve böcek gibi canlılar tesadüflerin eseridir. Faydasından başka ifade ettikleri bir mana yoktur. Hâlbuki İslam medeniyeti öğretileri ile yetişen insana göre her bir çiçek ve böcek Allah’ın manalı mektuplarıdır, antika sanat eserleridir. Nasıl bir dünya? Canlıları tesadüflerin eseri olarak gören ve sadece menfaatine bakan yönü ile değerlendiren insanlarla dolu bir dünya mı, yoksa tüm canlıları Allah’ın manalı mektupları ve antika sanat eserleri olarak gören insanlarla dolu bir dünya mı?

HAYAT MÜCADELEYLE DEĞİL, YARDIMLAŞMAYLA DEVAM EDER

Materyalist felsefe öğretileri ile yetişen insan için hayat mücadele ile devam eder. Güçlü olan üstündür, hayatta kalır ve her zaman haklıdır. İslam medeniyeti öğretileri ile yetişen insana göre ise hayat yardımlaşma ile devam eder, güçlü olan değil haklı olan üstündür. Nasıl bir dünya? Güçlünün üstün olacağı inancında olan insanlarla dolu bir dünya mı, yoksa haklının üstün olduğu itikadında olan insanlarla dolu bir dünya mı?

Materyalist felsefe öğretileri ile yetişen insan için bazı milletler evrimin ileri basamaklarında olan üstün ırklardır. İslam medeniyeti öğretileri ile yetişen insana göre ise tüm insanlar Hz. Âdem’in soyundandır ve kardeştirler. Nasıl bir dünya? Bazı milletleri evrimin ileri basamaklarındaki üstün ırklar olarak gören insanlarla dolu bir dünya mı, yoksa tüm insanları kardeş olarak gören üstünlüğün takvada olduğuna inanan insanlarla dolu bir dünya mı?

Materyalist felsefe öğretileri ile yetişen insan için ölümden sonrası yoktur, hayat bu dünyadan ibarettir. Öldükten sonra dünyada yaptıklarından hesaba çekileceğine inanmaz. İslam medeniyeti öğretileri ile yetişen insana göre ise bu dünya insan için kısa süreli bir imtihan yeridir. Asıl hayat ölümden sonraki Ahiret yurdudur. İnsan bu dünyada yaptıklarından hesaba çekilecek iyiliklerinin mükâfatını, kötülüklerinin ise cezasını çekecektir. Nasıl bir dünya? Dünyada yaptıklarından hesaba çekilmeyeceğine inanan insanlarla dolu bir dünya mı, yoksa tüm yaptıklarından hesaba çekileceğine inanan insanlarla dolu bir dünya mı?

“AMACIMIZ MADDEYİ DEĞİL MANAYI DA ARAŞTIRAN BİR NESİL YETİŞTİRMEK”

İki insan tipi, daha birçok yönden karşılaştırılabilir. Ancak zaten materyalist felsefe ve İslam medeniyetinin neticeleri ortadadır. Materyalist felsefenin neticesi sosyal darwinizm, vahşi kapitalizm, ojeni hareketler ve sömürgecilik olmuştur. İslam medeniyeti ise insanlık âlemine asr-ı saadet denen bir asır yaşatmıştır. Tüm insani değerlerin, diğerkâmlığın, yardımlaşmanın, fedakârlığın, şefkat ve merhametin zirveye ulaştığı dönemler yaşatmıştır.

haber.dpu.edu.tr

4. Uluslararası Bilimler Işığında Yaratılış Kongresi DPÜ’de Başladı

Kongreye Türkiye’den 30 yurt dışından da 3 üniversitede görev yapan akademisyenler olmak üzere 33 üniversiteden 85 bildiri ile katılım gösterildi.

YARATICIYI VE YARTALIŞI ANLAMAK İNSANIN ASLİ GÖREVİDİR
Kongrenin açılış konuşmasını yapan Prof. Dr. Kâzım Uysal
Yaratıcıyı ve yaratılışı anlamak her insanın en asli görevidir. Çünkü akıl yürütme, olaylar arası ilişki kurma, sebeplerden sonuç çıkarma, sanattan sanatkârı anlama, eserden ustayı bilme, kitabı okuyup yazarı merak etme ancak insana mahsus özelliklerdir. İnsanoğlunun bu temel özelliklerinden dolayı en eski uygarlıklardan günümüze tüm insan toplumlarında hep bir İlah arayışı olmuştur. İnsanoğlu bazen doğru yöntemler kullanamamış ve yaratanı bulma duygularını tatmin için ay, güneş, ateş, inek ve putlar gibi varlıkları İlah edinmişlerdir.

İnsanoğlu Yaratan’ı ararken Yaratan da açık bir şekilde kendini tanıtmıştır. Yaratıcı insana üç yolla kendini tanıtmış ve tanıtmaktadır. Bunlardan birincisi; elçi ve öğretmen olarak gönderdiği peygamberler,ikincisi; kelam sıfatının eseri olarak gönderdiği kutsal kitaplar, üçüncüsü ise; kudretinin eseri olan kâinat kitabı ve bu büyük kitap içinde yer alan varlıklardır. Varlık âlemini inceleyen tüm bilimlerin konusu Allah’ın kudret kitabı olan varlık âlemidir. O halde varlık âlemini inceleyen ilimler de bize tıpkı sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed (sav.) ve kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim gibi Rabbimizi tanıtabilir ve sevdirebilir. Mesela her insan akıl yürüterek, olaylar arası ilişki kurarak, sebeplerden sonuç çıkararak Yaratıcıyı bulabilir ve bilebilir. İçinde yaşadığı bu muhteşem sisteme bakıp Yaratıcının büyüklüğünü ve azametini görebilir. Kendi yaptığı gül resmi ile bahçesindeki gülü karşılaştırıp Yaratıcının sanatını ve kemalatını karşılaştırabilir. ‘Bir iğne ustasız olmaz, bir harf kâtipsiz olmaz, bir köy muhtarsız olmaz’ deyip etrafımızda bulunan garip varlıkların ustasını, sahibini tanıyabilir.

“HER HÜCRE, HER ÇEKİRDEK, HER ÇİÇEK, HER BÖCEK ALLAH’IN ANTİKA SANAT ESERLERİDİR”
Peygamberimiz de Kur’an-ı Kerim de bize Allah’ın sonsuz ilim ve kudret sahibi olduğunu söylüyor. Bu, anlamsız ve akıldan uzak bir tarif değildir. İspatı; yaptığı işlerdir, ortaya koyduğu eserlerdir. Zira içinde yaşadığımız bu muhteşem kâinatın ve bu acayip sistemin inşası elbette sonsuz bir ilim ve kudret ile olabilir. Gözle görünmeyen küçücük bir hücrede her saniyede insanın yapmasından aciz olduğu binlerce biyokimyevi reaksiyon yapan ve belli bir amaca hizmet eden maddeler sentezleyen ilim ve kudret elbette sonsuz olmalıdır.

Yine hem sevgili peygamberimiz hem de Kur’an-ı Kerim Allah’ın ezeli ve ebedi olduğunu söylüyor. Bunun ispatı da aslında Rabbimizin yaptığı işlerde ve ortaya koyduğu eserlerdedir. Madde ve yaratılmışlar ezeli ve ebedi olmadığına göre, Yaratanın ezeli ve ebedi olması gerekir. Milyarlarca yıldır varlığı bilinen ve yine milyarlarca yıl devam edeceği hesaplanan kâinat denen bu muhteşem sistemi kuran ve devam ettiren elbette ezeli ve ebedi olacaktır. Üstünde yaşadığımız dağılmaya ve parçalanmaya müsait taş, toprak ve sudan oluşan dünyayı uçak hızından yaklaşık yüz kat hızlı döndüren, cansız, akılsız ve şuursuz olan büyük bir kütleye akıllı ve şuurlu işler yaptıran elbette sonsuz bir hikmet, sonsuz bir ilim ve sonsuz bir kudret sahibidir.

İnsan, ihtiyaçlarının karşılanmasına ve ikram edilen nimetlere bakıp Rabbi tarafından bilindiğini ve sevildiğini anlayabilir. Akılsız ve şuursuz mahlûkatın insan hayatı için yaptığı hizmetlere bakıp sebeplerin arkasında Rabbini görebilir ve bulabilir. Hâsılı, kâinat ve içindeki tüm varlıklar bize Allah’ın varlığını ve sıfatlarını bildirmekte ve İlahi mesajlar vermektedir. Her insan en küçükten en büyük varlıklara kadar her neye baksa Allah’ın varlığına ve sıfatlarına ait çok manalar anlayabilir. Her hücre, her çekirdek, her çiçek, her böcek Allah’ın antika sanat eserleridir ve şuurlu insanlara sanatkârlarını gösteriyorlar. Kâinat ve içindeki varlıkları incelemek de ilmin konusu olduğuna göre biz ilmin ışığında Yaratıcıyı ve yaratılışı anlayabiliriz.

İSLAM ÂLEMİ ‘OKU’ EMRİNE UYMADIĞI İÇİN İLİM VE TEKNOLOJİDE GERİ KALMIŞTIR
Hâl böyle iken maalesef İslam âlemi Allah’ın kâinat ve varlık kitaplarını yeterince okuyamamıştır. Oysa O yüce Yaratıcı insan için gönderdiği Kur’an-ı Kerim’de ilk emir olarak ‘Oku’ der. Bu ilahi emre uymadığı için İslam âlemi ilimde ve teknolojide geri kalmıştır. Daha da vahimi; İslam âlemi ilmi verileri ve gerçekleri materyalist felsefe ile takdim eden batı etkisinde kalmıştır. Materyalist felsefe ile yoğrularak yazılan kitaplar, hazırlanan belgeseller ve filimler olduğu gibi alınmıştır. Hâl böyle olunca kendi ayağımıza sıktık, nesillerimizi ifsat ettik. Son iki yüz yıldır tüm eğitim sistemleri iman esaslarını yıkmayı esas alan pozitivizm, materyalizm ve komünizm gibi cereyanların tesiri altında kalmıştır. İşin en garip tarafı ise, ateizmi esas alan bu felsefî ekoller ve düşünceler ilmî bir bilgi gibi takdim edilmiştir. Kısacası bilim, ateizme alet edilmiştir.

Son yüz yılda, Batılılaşma adına İslami olan değerlerden büyük oranda uzaklaştık. Batı âleminde olan fen ve tekniği böyle elde edeceğimizi zannettik. Ya da bize öyle telkin edildi. Yaklaşık bin yıl İslam’a hizmet eden ve böylece bütün dünyada adalet, huzur ve barışı sağlayan ecdadımıza ait iyilikler ve güzellikleri bıraktık. Gördük ki, bizi biz yapan değerlerden uzaklaştıkça bataklığa saplanıyoruz. Memleketin refahı ve huzuru için yetiştirdiğimiz gençlerden bazıları bize ve vatanımıza düşman hale geldiler. Şimdi anlıyoruz ki biz eğitimde büyük hata yaptık. Bütün eğitim sistemimizi Batı dünyasının eğitim sistemine göre şekillendirdik. Hâlbuki Batı eğitim sistemi özellikle imanımızı zedelemekte, aile yapımızı perişan etmektedir. Yaratanını inkâr eden, ceddinin hayvan olduğuna inanan, güçlü olanın haklı olacağını savunan, insani değerlerin sonradan kazanıldığını ve gereksiz olduğunu düşünen bir felsefi düşüncenin mensuplarının icat ettiği eğitim sistemi ve aile yapısından ne beklenebilir?

Günümüzde fen ilimleri ateist felsefeye göre takdim edilmektedir. Bütün eğitim kurumlarındaki fen ve sosyal ders kitaplarında olaylar; tabiatın, sebeplerin veya tesadüflerin eseri olarak sunulmaktadır. Eşyanın yaratılmasında ilim, irade, kudret sahibi bir yaratıcının varlığı bu anlatım tarzı ile unutturulmaktadır. Gerçek yaratıcı olan Âlim, Hakîm, Kadîr bir zatın varlığından gaflet edilerek, bunun yerine akılsız, şuursuz, cansız varlıklar, tabiat ve sebepler gerçek fail ve özne gibi takdim edilmektedir.

Devam edecek
DPU haber

Nasıl Cömert Olunur

Hatem et Tai’ye nasıl cömert olduğunu sormuşlar. Bir gün kerpiç yapan ustayı seyrettim, yanındaki çırak ona kerpiç veriyor oda duvar örüyordu, bir şey dikkatimi çekti ustanın eli boşalmadan çırak ona kerpiç vermiyor. İnsanlar elindeki nimeti Allah için vermedikçe Allah’ta nimetini vermiyor.

Cömert Farsça cevân-merd kelimesinden Türkçeleştirilmiştir. Cömertlik, hiçbir karşılık beklemeden iyilikte, bağışta bulunmak demektir. Teşekkür edilmeyi, övülmeyi istemek cömertlik değildir. Manevi açıdan cömertlik Allah yolunda, yalnız Allah sevgisi için, insanlığa faydalı olması için, vermektir. Vermek kişiliğimizi yumuşatan, bizleri diğer insanlarla sevgi, hoşgörü, barış gibi üstün insanı değerlerde buluşturan, ve aramızdaki bağların gelişmesinde etkili olan bir değerdir. Cömertlik tohum ekmeye benzer.

Allah (cc) ‘Mallarınızı Allah yolunda harcayın. Kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever. (Bakara 195) buyurmaktadır. Gerçekte malımızı veya herhangi bir yeteneğimizi ihtiyacı olanlarla paylaştığımızda o ölçüde gelişir ve zenginleşiriz. Bu nedenle cömertçe davranmak tıpkı bir çiçeği sulamak veya bir tohumu ekmeye benzer. Suladıkça veya bakımını yaptıkça bitki çiçek açar, ağaç meyve verir. Her yerde bu denge söz konusudur. İyilik ve cömertlik ettiğimizde, olumlu davranışlar sergilediğimizde olumlu geri bildirimler alırız.

Sadaka ve zekat cömertliği besler. Vermekle malımızı eksiltmemiş, bilakis arttırmış ve temizlemiş oluruz. Cömert insanın kazancı bol, malı bereketli olur. Örneğin misafirin rızkı ile geldiği, kırk gün bereket bıraktığı, sadaka vermekle malın eksilmeyeceği, söylenir.

Cömertlik iman sağlamlığıdır. Çünkü insan bilir ki onda varolan her türlü yetenek, Allah (cc) tarafından verilmiştir. Cömert olmak diğer önemli insani özelliklerin yaşanması için bir anahtar niteliğindedir. Cömertlik mutlu olmanın sihirli bir kelimesidir aynı zamanda sevincin paylaşıldıkça arttığı herkesçe malumdur. Diğer nimetlerden böyledir paylaşıldıkça artar.

Enes b. Mâlik, Câbir b. Abdullah, Hz. Âişe gibi sahâbîler, Resûlullah’ın kendisine ihtiyacını bildiren hiçbir kimseyi geri çevirmediğini belirtmişlerdir. Bütün ahlâkî faziletler gibi cömertlik de insanda bir huy ve meleke haline gelmekle kazanılmış olur. Bu sebeple ara sıra veya isteksiz olarak ya da zorla iyilik yapan bir kimse cömert sayılmaz.

Hz. Peygamber’e hangi sadakanın daha değerli olduğu sorulduğunda, “Yaşama sevincin yerinde ve mala düşkün olduğun, zenginliği arzulamakta ve fakirlikten korkmakta bulunduğun zamanda verdiğin sadakadır” diye cevap vermiştir.

Cömert zenginlerden olmak duasıyla.

Çetin Kılıç

Kaynak: İslam ansiklopedisi / Öznür Özdoğan

Niçin İhlas Risalesi?

Bediüzzaman Hazretleri altı bin sayfadan oluşan bir risale-i nur külliyatı yazdığı halde, laakal her onbeş günde bir ihlas risalesini okumamızı istemiş, ister istemez neden ihlas risalesi? Diye düşünüyor insan. Bu soruya Şener Dilek abimizin verdiği cevabı sizlerle paylaşmak istedim.

“Bu asırda ihlası bozacak şartlar çoğalmış, insanların pek çoğu afakileşmiş, maddileşmiş, siyasileşmiş, varlık, devlet, servet, alkış hissi bütün bunlar birbiri üzerine gelince insanlar ihlas mihferinden taşabiliyor maddileştikçe, dünyevileştikçe o mehazın kudsiyetinden dereceleri nispetinde uzaklaşıyorlar. Bakıyorsun bir çok insanın dünyasına siyaset girmiş, ruhu, sevdası, leylası siyaset olmuş, ekonomi girmiş, şan girmiş, para girmiş, varlık girmiş, bunlar birbirini kovalıyor arkasından enaniyet geliyor, gurur geliyor, kibir geliyor, nefsine şöhret manasında alkış hissi geliyor.

Bunlarda insanın iklimine girdiği nispette onu maneviyata derecesi nispetinde uzaklaştırma oluyor. Maddiyata tevavül ettikçe, maneviyata karşı gabileşiyorlar. Bu kaidedir, kabuk büyüdükçe, kalınlaştıkça, lüp, öz azalıyor. Bu açıdan bakınca bu asırda her asırdan ziyade ihlas dersine ihtiyaç vardır.

Peygamber(sav) bir sahabeyi Bizans’a İstanbul’a gönderirken veda tepesinde sahabeye tavsiye ediyor.
“Bir kaç gün sonra Allah’ı bilmeyen uzak bir beldeye gideceksin o beldede ezan yok, cemaat yok, İslami hayatın tecellisi tezahuru yok, eğer o beldeye ulaşırsan secdeyi artır” buyuruyor.

Dine karşı lakayt ve luabilik. O hal size kalben, fikren, amelen zarar vermemesi için müyeyakkız olunmalı, ihlas dersinde sıkı durmak, ihlası merkez kabul ederek onun üzerinde tahşidat yapmak, hikmet ve hakikate mutabık bir haldir.”

Kaleme alan: Çetin Kılıç
Kaynak: Şener Dilek sohbeti