Etiket arşivi: çocuk eğitimi

Anne-babaya örnek olan çocuklar

Anne baba olma konusunda büyüklerden, kitaplardan hatta ana-baba okullarından yardım alırken, yanı başınızda duran en büyük eğitimciyi unutuyor olabilirsiniz. İlk insandan beri çocukların anne-babayı eğiten, yetiştiren önemli birer öğretmen olduklarını fark ettiniz mi? Her sözümüzü ve hareketimizi tekrar bize yansıtan çocuklarımız, sorumluluklardan kaçan, hayatı ciddiye almayan genç insanları eğitiyor, şefkat kahramanları haline getiriyor.

Genellikle “Ana-baba Okulu” şeklinde afişler, yazılar vs. ile ana-baba adayı ya da bizatihi ana-baba olan eşlere, profesyonel bir ana-baba olma hususunda bilgiler veren, metotlar öğreten seminer programlarını duymuş ve belki de bunlara katılmışsınızdır.
Peki, evdeki çocuğunuzun sizi eğittiğini, size bir şeyler öğrettiğini hiç düşündünüz mü? Ya da böyle bir şeyin olabileceğini hiç hesaba kattınız mı? Cevabınız ne yönde olursa olsun, rahatlıkla söyleyebiliriz ki, insanlık tarihinin var oluşundan beri ana-babalar evlatlarını besleyip büyüttüğü, yetiştirip eğittiği gibi, çocuklar da ana-babalarının yetişmelerine önemli katkılar sağlamışlardır.
Dilerseniz gelin, tarihin sayfalarını birer birer çevirerek, geçmişte yaşamış en önemli örnek şahsiyetler olan peygamberlerin hayatlarından kesitler sunarak konuya açıklık getirmeye çalışalım.

Oğlunun sevgisiyle imtihan oldu

Peygamberler, Allah Teala’nın kulları arasından seçtiği ve farklı özelliklerle donattığı üstün nitelikli insanlardır. Ancak onlar, bu üstün özelliklere sahip olmakla beraber insandırlar ve insanlara örnektirler. Dolayısıyla yaşadıkları ve karşılaştıkları olaylar esnasında sergiledikleri tavırlar bizim için son derece değerli eğitim prensipleridir. Bu bağlamda, ilk örneğimiz Hz. İbrahim’dir (a.s.).

İlerlemiş yaşına rağmen, kendisine bahşedilen evladı İsmail’i gün gelip de Allah yolunda kurban etmesi emredildiğinde, Hz. İbrahim için, öncekilerden daha çetin bir sınav söz konusuydu. Kısacası Hz. İbrahim, ciğerparesinin sevgisiyle imtihan ediliyordu. Verdiği söze sadakat ve karşılaştığı imtihana sabır, en yalın şekliyle tecelli etmişti Hz. İbrahim’in hayatında… Ve onun yaşadığı sınavı başarıyla atlatmasına, oğlu İsmail (a.s.) vesile olmuş, baba-oğlun, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için candan ve canandan vazgeçmeleri, anlamlı bir destana dönüşüp hatıra kalmıştı, sonraki nesillere… (Konuyla ilgili ayetler için bkz. Saffât Sûresi, 101, 102. ayetler)
Hz. Yakub’u (a.s.) bir düşünün… Gözbebeğinden aziz bildiği yavrusu Yusuf’u, üvey kardeşleri “kurt yedi” yalanıyla ayrı düşürmüştü kendisinden… Ve Hz. Yusuf (a.s.) da, babası için bir sabır imtihanı olmuştu. Hz. Yakub, gözlerine perde inmesine sebep olacak ağlayışlarla ağlamış, fakat isyan namına tek söz etmeden “Artık bana düşen ancak sabrın en güzeliyle sabretmektir” demişti… Günler ayları, aylar yılları kovalamış, sonunda gösterdiği sabır, Mısır’a sultan olan oğlunun tahtına oturduğu gün sona ermişti. (bkz. Yusuf Sûresi, 17, 18, 99, 100. ayetler)

Efendimiz’e gözyaşı döktüren imtihan

Asırlar sonra, peygamberler neslinden süzülerek gelen Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) de, evladı İbrahim ile aynı sınavdan geçirilmişti. Hatırlayacağınız üzere, Hz. Mariye’den dünyaya gelen oğlunun doğumuna çok sevinmiş ve “ona Peygamber babam İbrahim’in adını verdim” demişti.
Medine’nin kenar mahallesinde bir sütanneye verdiği küçük yavrusu İbrahim’i her gün görmeye gidiyor, varınca bağrına basıyor ve koklayarak öpüyordu. Bir gün bebek İbrahim hastalanarak can çekişmeye başlayınca Peygamber Efendimizin gözlerinden yaşlar boşandı. Daha süt emme çağında bir bebek olan İbrahim’in kabre konuluşu esnasında Sevgili Peygamberimizin dilinden dökülen şu sözler, evladı ile sınanan müminler için önemli bir örnekti.
“Gözümüz ağlıyor, gönlümüz mahzun… Fakat biz Rabbimize isyan olacak hiçbir şey söylemeyiz. Ah İbrahim! Senden ayrılışımız bizi ne çok üzdü, bir bilsen…”

Çocuk, hayatı öğretiyor

Yukarıda sıralanan örnekler, çocuklarımızın öğretmen oldukları ana-baba okulunda vazgeçilmez ön şartın zorluklar ve sınamalar karşısında sabır göstermek olduğunu ortaya koyuyor. Aslında Allah Teala, her zorlukla beraber kolaylığını da ihsan ediyor. Bu kolaylık sebebiyledir ki anneler-babalar, doğumuyla birlikte yuvalarına ayrı bir hava getiren, gönüllerine sürûr bahşeden bebeklerinin, kendilerine yaşattığı farklı zorlukları hiç şikayet etmeden aşabiliyor, gecenin bir vaktinde ağlayıp da anne-babasını tatlı uykularından uyandıran bebeğin rahatı ve huzuru için seferber oluyorlar.
Yapılan birtakım araştırmalar, anne baba olmadan önceki hayatlarında sorumluluk almayan, daha ziyade ferdiyetçi bir anlayışla “hayatını yaşamak” isteyen pek çok kişinin, evlenip yuva kurduktan sonra dünyaya gelen evlatlarıyla birlikte sorumluluk almaya başladıkları ve evlatları vesilesiyle kişiliklerindeki eksik tarafları tamamlayıp, potansiyel olarak sahip oldukları özellikleri ise geliştirdiklerini gösteriyor.

Önce anne baba düzelmeli

Bu itibarla diyebiliriz ki, evlatlar, anne babaları için bir okul gibidirler. Ebeveyn bir bakıma kendi nefsinde gizli duran, pek açığa çıkmayan, türlü türlü huysuzlukları, inatçılıkları, çekememezlikleri, kıskançlıkları, o çok sevdikleri yavrularında en açık ve yalın haliyle seyretme imkanını buluyorlar. Doğrusunu söylemek gerekirse, her anne baba, aynı başarıyla bu eğitimi tamamlayamıyor.
Bu konuda başarının olmazsa olmaz ön şartlarından biri de anne-babanın çocuğunda gördüğü olumsuzlukların, kendi nefsiyle ilişkisinin ve bağlantısının ne kadar olduğunu sorgulamasıdır. Onların ne kadarının kendisinde de bulunup bulunmadığını kontrol etmesidir.

Çocuğa karşı edepli olmak

Bize bir anlamda hayatı öğreten çocuklarımızla ilişkimiz hem onun hayatını hem de kendi hayatımızı şekillendiriyor. Ebeveyn-çocuk ilişkisinde ebeveynin her hareketi, çocuğundan kendisine yansıyor. Bu nedenle her hareketin belli bir bilinçle, düşünerek yapılması gerekiyor.

Çocuğun anne babasıyla, büyükleriyle muhatap olurken uyması gereken bir adab-ı muaşeret, diğer adıyla görgü kuralları olduğu gibi, ebeveynin de çocuğa karşı dikkat etmesi gereken edeb kuralları vardır. Kur’an ve hadislere baktığımızda bu konuda orijinal hususlarla karşılaşırız. Hayatın tamamını kuşatan İslam dini, kişinin kendisi, ailesi ve toplumuyla alakalı ilişkilerde birtakım kurallar belirlemiş, bunu gerek Kur’ân-ı Kerim ayetleri, gerekse Hz. Peygamberin hadisleriyle ortaya koymuştur.
Sözgelimi, ebeveynin evladına hitap şekli Kur’ân ayetleriyle belirlenmiştir. İstisnasız her hitapta, evlada “Yavrucuğum/ Oğulcuğum” anlamına gelen “Yâ Büneyye” ifadesi yer almaktadır. Bu ise, şefkat ve muhabbetin en anlamlı ve en yalın ifadesidir. (Örnekler için bkz. M. Emin Ay, Ailede ve Okulda İdeal Din Eğitimi, s.61)
Aynı uygulamayı Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) hayatında da görmekteyiz. Kâinatın Efendisi de çocuklara hitap ederken sevgi ve şefkat dolu ifadeler kullanmıştır.

Çocuğun kişiliğine saygı göstermeli

İnsanoğlunun çocukluk döneminde en çok muhtaç olduğu şey sevgidir, ilgidir. Sevgi için eğitimciler “büyüme vitamini” derler. Çocuğun ailesi vasıtasıyla toplum içinde sosyalleşebilmesi için önce aile ortamında kendini güvende hissetmesi gerekir. Bunun için de öncelikle çocuğun duygusal açıdan doyurulmuş ve tatmin edilmiş olması icab eder. Duygusal anlamda tokluğu sağlayan en önemli unsur ise sevilmesi ve sevildiğinin ona hissettirilmesidir. Gerçekten çocuğa karşı hitap şeklindeki bu incelik bile anne babalara bu önemli konuda anlamlı bir katkıda bulunmaktadır.

Ebeveynin evladından saygı görebilmesi için, önce onun kişiliğine, duygularına ve “çocukça” da olsa düşüncelerine ve fikirlerine saygı duyması gerekir. Fikirleri alınan çocukların belli bir ikna sürecinden sonra görüşleri uygulamaya konulmasa bile kendilerine değer verilerek onlardan fikir alınması, duygusal anlamda çocukların doymasına yetmektedir diyebiliriz.

Kızını görünce ayağa kalkan bir baba

İnsanlık tarihinde baba-evlat diyalogunun en güzel örneği olan Sevgili Peygamberimiz (sav) ile küçük kızı Hz. Fatıma (r.a.) arasında yaşananlar, sevginin ve saygının önce büyükten geldiğini ve öncelikle büyükten gelmesi gerektiğini eşsiz güzelliğiyle ortaya koyan nice tablolara sahiptir.

Bir peygamber düşünün ki, kızı geldiğinde ayağa kalkıyor, ellerinden tutup alnından öpüyor ve ona saygı duyduğunu, değer verdiğini göstermek için sırtındaki hırkasını yere serip üstüne oturtuyor! Tarihî kaynaklar, kendilerini ziyarete geldiğinde bu davranışların benzerini Hz. Fatıma’nın da Sevgili Peygamberimize gösterdiğini aktarmaktadır. (Bilgi için bkz. M.Emin Ay, Şefkat Peygamberi)
Sözlerimizi, getirdiği din ile tüm insanlık alemine insanlığı, anne-baba olmanın önemini ve değerini öğreten Sevgili Peygamberimizin bir tavsiyesiyle bitirelim.
“Evladının, kendisine iyi davranması hususunda ona yardımcı olan ana-babaya Allah Teâlâ da rahmetiyle, merhametiyle muamele etsin…”

Prof. Dr. Mehmet Emin Ay

Her çocuk “yapabilme gücü”ne sahiptir (4)

Maalesef günümüz yetişkinlerinin kimi zaman evde kimi zaman markette kimi zaman da okulda el birliği etmişçesine çocuklarında bu tükenmişliği oluşturma gayreti içinde olduklarını görüyoruz.

Örneğin, sınıf içinde meraklı bir öğrencinin tutumunun öğretmeni mutlu etmesi gerekirken, belki de eğitim sistemindeki çarpıklıktan, bu tutum öğretmenin tepkisini çekebiliyor. Öğretmen çocuğun merak duygusunu söndürmeyi kendine verilen görevleri yapabilmek, sınıfta hâkimiyet sağlayabilmek için bir zorunluluk olarak görüyor.

Evet, çocuk bir sonraki sefer derste soru sormayarak öğretmenin sınıfa hâkimiyetini kolaylaştırır belki ama çocuğun bastırdığı merak duygusunun sonucunda kaybettiği şey “öğrenme hevesi”dir. Maalesef günümüz eğitiminin temel kaybı budur.

Çocuğun içsel gücünü kaybetmesi durumunda suni bir dış desteğe ihtiyaç duyulacaktır. İşte yetişkini yoran şey de budur.

Çocuğun içsel gücünü tüketen yetişkinin, çocuktaki bu gücün yerine kendi zorlayıcılığını yerleştirmeye çalışması, bir süre sonra hem çocuk hem de yetişkin için işkence gibi sıkıntı veren bir duruma dönüşür.

Bu durum kanatları kırılıp yapay kanat takılan güvercini uçurmaya çalışmak gibi trajik bir öyküdür aslında.

Bu açıdan bakıldığında görülecektir ki çocuk eğitiminin özü çocuğun dünyasını hissedebilmek ve onda zaten var olan potansiyelin kaybolmadan yaşama hazırlanabilmesine rehberlik etmektir.

Bir yetişkin kendini çocuk adına geliştirmedikçe kaba bir eğitimciden başka bir şey olamaz. Kaba eğitimci durumundaki yetişkinlerse kendileriyle çocukları arasına belli bir mesafe koyarak buyurucu konumuna geçer. Bunun sonucunda çocuklarından bitmek bilmez beklentileri olan buyurucu konumdaki yetişkin yerine getirilmeyen beklentileri nedeniyle de sinir krizlerine girer.

Çocuk eğitimine girişen bir yetişkinin ilk hedefi yaşama çocuk gözü ile bakabilecek yeteneğe erişmek olmalıdır. Bu da kişinin kendisinde var olan üstünlük tutkusunu bırakıp tevazu ile çocuğuna yaklaşması ile mümkündür. Çünkü büyüklük tutkunluğu olan kişilerle çocuk eğitimi olmaz.

İşte o zaman bir çocuğun çekmeceleri karıştırmasının şımarıklıktan değil merak duygusundan olduğu görülür. Başka bir çocuğun da yoldaki su birikintisine zıplayarak basmak istemesinin “anne baba sözünü dinlememek” için değil suyun çıkarttığı sese ve kenara doğru sıçrayışına tebessüm ederek bakmak istediği için olduğu görülür.

Uzman Pedagog Dr. Adem Güneş

Eğitim Anne Babaların Kalitesi Kadardır

Bunca yıldır karşılaştığım “öğrenci sorunlarının” en temelinde yatan gerçeğin, aile kalitesi ya da kalitesizliği olduğunu fark ettim. Hatta ileri yaşlardaki birçok psikosomatik rahatsızlıklarımızın da altında yatan gerçeğin de yine çocukluk yıllarındaki yaşantıya dayandığını gördüm. Uzmanların da belirttiği gibi, bireyin kişiliğinin şekillenmesi 0–10 yaş arasındaki yaşama bağlıdır. Bilinçaltı dediğimiz, insanın program hard diski işte o yıllarda yazılıyor. Ailedeki yaşam formları çocuklarda aynen yerleşmektedir. Tüm inançlar bu yaşlarda edinilmektedir. Hatta çocuğun ileride ne tür bir yaşamla karşılaşacağı, hangi hataları yapacağı, hangi hastalıklara yakalanacağı çocukluk yılları yaşantısından öngörülebilir. Çünkü Bilinçaltı inanılmaz bir gerçek ve bunu çoğu kişi henüz bilmiyor. Eğer modern tıp bilimi “Bilinçaltı” programlarını inceleseydi ve hastalıklarla ilgisini araştırsaydı, hayretler içinde kalacaktı, bundan kesinlikle eminim.

Tüm bu çocukluk yılları ne olursa olsun, eğitim bilimciler zaten bunun için vardır. Elbette ki çocukluk yılları olumsuz bile olsa, eğitim ile iyi yönde değişim ya da gelişim gerçekleşebilir. Gerçekleşir gerçekleşmesine de gemi ahşaptan yapılmışsa, bu ana unsur asla değiştirilemez. Sadece üzerinde motif yapabilirsiniz. Çünkü bu gemi yol almaya devam ediyor. Yaşam durmuyor, devam ediyor. Hem çocukluk yıllarında ana malzemenin kalitesini ortaya koymak daha kolayken, neden zor olanı yapalım ki?

Bakın şu söz (hadis) ne kadar muhteşem: “Küçükken öğrenilen taş üzerine kazı, büyükken öğrenilen su üzerine yazı.” İlk görev yerim olan Adıyaman’da, Kommagene Krallığı’ndan kalan 4000 yıllık taş yazıtlar görmüştüm. Sapasağlam duruyorlardı ve çok net bir şekilde yazılar okunuyordu. İşte insanın çocukluk yılları da aynen bu taş yazıt gibidir ve bilinçaltına yazılan inançları silmek oldukça zordur. Yerine yeni bir inanç koymak ise daha da zordur.

O hâlde tüm oklar aileyi gösteriyor. Anne ve babaları gösteriyor. “Şu ülkede her şeyin okulu var da neden ‘Aile Okulu’ yoktur?” diye her zaman sorarım kendi kendime. Bir otomobili sürmek için sürücü kursu var da aileyi sürdürmek için neden kurs yok? Oysa trafikteki nezaketin ve sağduyunun öğretildiği yer asla sürücü kursu olmamıştır, aksine bu kültür ailede öğrenilir. Kırmızı ışıkta duranlar sürücü kursunda başarılı olanlar değil de aile terbiyesi almış olanlardır; öyle değil mi?

Mutlu çocuklar, anne baba tarafından sevgi ile doyurulan çocuklardır. Çocukluğunda anne sevgisini yeterince alamamış çocukların ileri yaşlarında “sevgi açlığı” çektiklerini söylersem şaşırmayın. Objektif gözlemler bunu gösteriyor. Anne sevgisi ile yeterince beslenmeyen çocukların, yetişkin yaşlarında hangi sevgilerin peşinde koşacakları son derece ürkütücüdür.

Yine çocukluğunda babasından yeterince “güven duygusu” alamamış çocuklara, hiçbir “yaşam koçu” yardımcı olamıyor. Baba tarafından yüreklendirilmeyen çocuklar pasif kişilikli ve özgüven yoksunu olmaktadır.Hele hele aşağılanan ve hata yaptığında yargılanan çocuklar, yaşamları boyunca asla özgür olamıyorlar ve girişimci ruhu kazanamıyorlar. Nice yetişkinin yaşamları incelendiğinde, çocukluk yıllarına ait böylesi duygusal yaraların olduğu ortaya çıkacaktır.

Yetişkinlikte sağlıklı ve güçlü olmanın yolu, çocukluk yıllarındaki duygusal beslenmeye bağlıdır. Hepimiz aslında yüreğimizdeki halının altına süpürdüğümüz birçok duygusal çöplüklerle yaşıyoruz. Bunlarla yüzleşmek ama anne babamıza tepki vermemek yüce bir erdemdir. Onlar bilmiyorlardı, bu kadar yapabildiler. Onları affedelim. Biz ise anne babalık kalitemizin artması için de çaba içinde olalım.

Bu yüzden “çocuk eğitimi” değil de “anne babalık eğitimi” çok daha büyük önem taşıyor. Elbette ki çocuk eğitimi, gelişen dünyada son derece önemlidir. Bununla birlikte, çocuk eğitimini yapan en etkili kişi anne babadır. Öğretmenler daha sonra gelir. Hem öğretmenlerin yapabildiği teknik öğretimdir. Bunun bilinçaltına etkisi zannedildiği kadar değildir. Anne baba tutumları inanılmaz önemlidir. Öyle değil mi? Nice kızdığınız öğretmeninizi unutmuş olmalısınız. Oysa anne babanızın davranışlarını asla unutamazsınız. Hem de asla.

Burada demek istediğim şu ki; ürün ile ilgilenmek ürünün kalitesini arttırmaz, sadece ambalajını ve cilasını etkileyebilirsiniz. Her ürün, örneğin bir cep telefonunun kalitesi, üretim yerinin kalitesine, hammadde kalitesine ve işçilik kalitesine bağlıdır. Ürünün üretim yerindeki hijyen, ham madde kalitesi, kullanılan kalıplar ve daha birçok unsur ürünün kalitesini belirleyen en önemli faktörlerdir. Üründen kastım da hiç kuşku yok ki ”çocuktur”. Neslimizin kalitesini arttırmak, anne babaların kalitesine bağlıdır. Düşünün ki bir evin tavanı akıyor. Evin hanımı da sürekli ıslanan ve kirlenen halıyı siliyor. Halıyı silmenin faydası yok, hatta harcanan emeğe yazık. Yapılması gereken, tavanı tamir etmektir. Tavan akmaya devam ederse, bu milletin halısı kirlenmeye devam edecektir. Polis teşkilatının halı silme kabilinden başarıları aslında toplumsal dramın yansımasıdır. Anne babaların kalitesi arttıkça Polisin iş yükü azalacaktır. Tavan akmasaydı halı ıslanmayacaktı vesselam.

Ve toplumun, özelde de anne babaların gündeminde eğitim ve bilim olmazsa, terör olacaktır. Oluyor da ne yazık ki. Gündemimiz Eğitim olsun, Bilim olsun. Diğer gündemler geçicidir, kalıcı olanda kalmak akıllıcadır.

Anne babalık kalitemiz artmadıkça, polis teşkilatının iş yükü azalmayacak, aksine artacaktır. En güzel anne baba olabilmek dileklerimle, selam ve sevgilerimle…

Selahattin Yaylamaz

cekmekoy2023.com

Yaramaz Çocuğun İlacı Nedir?

Bir kadın vardı. Çocuğuna hiç laf geçiremiyordu.  Kadın ne söylese, çocuk onun zıddını yapıyordu. Çocuğun okulu da kötü gidiyordu. Ne derslerini istekli takip ediyor ne de ödevlerini tam yapıyordu.

Annesi kızsa da, dövse de kâr etmedi. Babası odalara kapatıp cezalar yağdırsa da çocukla baş edemedi.

Çaresiz kadın, bir gün çocuğu okula götürürken yol üstünde ‘ayı oynatıcısı’ gördü.

İnsanların merak içinde etrafını sardığı ayı oynatıcısı, tef çalıyor, burnunda halka takılı ayı da zıplaya zıplaya oynuyordu. Kadın durdu, düşündü. Kendi kendine güldü: “Ben bir çocuğu terbiye edemezken adam ayıyı terbiye etmiş!”

Sonra ayı terbiyecisinin yanına yaklaşıp “Ben bir çocuğu terbiye edemedim, sen nasıl oldu da vahşi bir ayıyı terbiye ettin?” diye sordu.

Adam tebessüm etti: “Her işin bir kolayı var, o da bende gizli.”

Kadın, “N’olur bana yardım et. Çocuğumla başım dertte.” diye yalvardı.

Ayı oynatıcısı çocuğa baktı, “Zor değil. Sen bunu bana bir hafta getir, ben onu da söz dinler hâle getiririm.” dedi.

Kadın sevindi.

Çocuğu ayı oynatıcısına götürmeye başladı. Aradan daha birkaç gün geçmesine rağmen çocuktaki eski davranışlar yavaş yavaş düzelmeye başladı. Çocuk artık annesine karşı gelmiyor, itiraz etmiyordu. Bir hafta sonra çocuk tam da kadının istediği kıvama geldi. Kadın çok sevindi.  Ayı terbiyecisine bolca dua etti.

Konu komşu bu duruma çok şaşırdı. O söz dinlemeyen asi çocuk gitmiş, yerine sessiz, sakin, akıllı uslu bir çocuk gelmişti. Öğretmeni çocuktaki bu değişikliklerden memnun oldu, kadına tebriklerini iletti.

Ancak çocuktaki bu değişiklik çok uzun sürmedi.

Eskiden olduğu gibi, sinirli, hırslı, öfkeli değildi belki ama bu sefer arkadaşlarının eşyalarını çalmaya, gizli işler yapmaya, göz göre göre yalanlar söylemeye başladı. Öğretmen çocuğun annesini çağırıp “Ne yapacaksınız bilmem ama çocuğunuz bir garip oldu. Artık hırsızlık yapmaya, yalan söylemeye başladı.” dedi. Kadın çok üzüldü. Yana yakıla yine ayı terbiyecisini aradı ama bulamadı. Adam oralardan gitmişti.

Kadının bu çaresiz hâlini gören, güngörmüş bir komşusu, “Üzülme” dedi, “Benim tanıdığım gönlü geniş bir âlim zat var. İstersen bir de ona durumu anlat.”

Kadın razı oldu. Çocuğunu aldı, bu âlim zata götürdü.

O zat, durumu dinledi, “Sen bir hafta bana bu güzel delikanlıyı getir, ben bir bakayım nesi varmış.” dedi.

Kadın razı oldu.

Çocuğu getirip götürmeye başladı. Daha iki görüşmeden sonra adam çok ürktü. Çocuğun annesine dönüp “Sen bu çocuğa ne yaptın! Ben çocukta hayvan siması görüyorum.” dedi.

Kadın şaşırdı, “Ben bir şey yapmadım.” dedi. Sonra hatırlayıp devam etti: “Ama bir zamanlar çok yaramazlık yapıyor diye bir ayı terbiyecisine götürüp çocuğu ona terbiye ettirmiştim.”

Adam çok üzüldü. “Be kadın, hiç hayvan terbiyecisine çocuk terbiye ettirilir mi! Hayvanlar korku ile, insanlar vicdanı ile terbiye olur. Bazen hayvanlar bağırılarak, dövülerek, cezalandırılarak, ayakları yakılarak terbiye olunur. Hâlâ sahibini dinlemiyorsa, karanlık odalara hapsedilip çaresiz bırakılarak terbiye olunur. Bunlar hayvana bile zulüm iken, sen nasıl olur da kendi çocuğunu hayvan terbiye eder gibi terbiye ettirdin?” dedi.

Sonra devam etti: “Hem unutma, çocuğuna laf geçirmek değildir çocuk eğitimi. Çocuğun kalbine girip ona şefkatle tesir edebilmektir asıl olan. Hadi sen al git çocuğunu, önce kendi vicdanını duyarsızlıktan kurtar, sonra da şeker şerbet içirir gibi onu koynuna al, kendini ona ver, sarmaş dolaş ol. Sen kendini ne kadar yumuşatabilir ve ‘kuzum’ diye kendini çocuğuna bırakabilirsen, çocuğun da o kadar yumuşayıp ‘annem’ diye sana kendini bırakır. Onun ilacı ne ayı terbiyecisi ne de benim, sadece sensin.”

Uzman Pedagog Dr. Adem Güneş

Rekabetçi Bir Dünyada Çocuk Yetiştirmek

1971 yılında ilk okul karnemi eve getirdiğimde, her ne kadar annemin “Kızınız yaşına göre iyi okuyor” yorumundan hoşnut olduğundan emin olsam da, bunu asla üzerine alınmadığından da eminim.
Peki ama 35 yıl sonra, kızım Lily’nin ilk karnesini, titreyen ellerimle açarken neden bu kadar gergin hissediyorum?
Milyonlarca ebeveyn gibi nasıl oluyor da çocuğumun başarılı olup olmadığı konusunda kendimi tamamen sorumlu hissedebiliyorum?
Bugün, spermin yumurta ile karşılaştığı ilk andan itibaren ana rahmi, çocuklarımızın ilk sınıfı haline geliyor. Doğmamış çocuklar daha kulakları bile oluşmadan ana rahminde klasik müziğe mahkum birer dinleyiciye dönüştürülüyorlar. Doğduklarından sonra da onlara uygun bir müfredat devreye giriyor: Tam olarak görmemelerine rağmen önlerine resimli kartlar koyuluyor, henüz konuşamamalarına rağmen dil derslerine kayıtları yaptırılıyor ve henüz yürümeye başlamadan yüzme dersleri başlıyor.
Bir zamanlar bir çocuğun herhangi bir konuda yeteneği olduğunda, buna “Tanrı vergisi” denirdi. Ama sonra Sigmund Freud, anne babaların çocuklarının nasıl insanlara dönüştüğünden – en azından psikolojik olarak – neredeyse tamamen sorumlu olduğunu ileri sürdü. Bunun üzerine İsviçreli psikolog Jean Piaget, çocukların, gelişimin tanımlanan aşamalarından geçtiğini ve “küçük bilim insanları” olarak görülebilecekleri fikrini geliştirdi.
“Çocuğumu nasıl daha zeki yapabilirim?” sorusu anne babalar üzerinde gittikçe baskı yaratmaya başladı ve ilk cevaplar minnetle karşılandı. Bu cevaplar adını muhtemelen hiç duymadığınız bir adamdan geldi, ama fikirleri yine de çocuklarınızı nasıl yetiştirmeniz gerektiği konusunda üzerinizde derin bir etki yarattı.
1963 yılında, Amerikalı fizik terapisti Glenn Doman, Teach Your Baby to Read / Bebeğinize Okumayı Öğretin kitabını yazdı. Beyni hasarlı bebeklerin rehabilitasyonuna dayanan Doman’ın teorileri, bir bebeğin beyninin ilk yılda diğer tüm zamanlardan çok daha fazla büyüdüğü gözlemine dayanıyordu. Doman’a göre beyin, büyümenin yavaşladığı üç yaşına kadar mümkün olduğu kadar fazla uyarılmalıydı.
Doman daha da ileri giderek, bebeklerin dünyaya bilgiye aşırı aç geldiklerini ve yemek yemektense öğrenmeyi tercih ettiklerini söyledi.
Başından beri çok az sayıda uzman Doman’ın bebeklerin okuyabildiklerine dair iddialarını destekledi. Ancak yine de çok geç kalınmıştı. Bebeğinize Okumayı Öğretin kitabı 5 milyon adet sattı ve 20′den fazla dile çevrildi.
Çok erken yaşta eğitim trendi herkesi ele geçirdi ve bu trend 70′li yıllar boyunca giderek büyüdü. Ancak 80′li yılların başında psikologlar aşırı stresli çocuklarla ilgili pek çok durum bildirisinde bulundu.
1983′te Newsweek dergisinin yayınlanan bir araştırmaya göre bebekliğin yeni ABC’si şunlardı: “Kaygı, İyileşme ve Rekabet.”
Ebeveynlik kitapları artık emzirmenin ve bebek bakımının temellerine odaklanmıyordu. Onun yerine sayfalarında IQ’yu yükseltmek gibi konulara yer veriyorlardı. Çok satan kitaplardan biri olanHow to Have a Smarter Baby/ Nasıl Daha Zeki Bir Çocuk Sahibi Olunur?”ebeveynlere eğer tavsiyelerini birebir uygularlarsa 30 puanlık bir IQ artışı vaat etti.
Doman bir bebek okuyucu jenerasyonu yaratma konusunda asla başarı kazanamamış olsa da, başka bir konuyu kanıtlamayı başardı. Anne babaların kendilerine güvensizliklerinden ciddi bir servet kazanılabileceğini gösterdi herkese.
Bu atmosferin hakim olduğu bir dönemde, ben de ilk bebeğimi Bebek Einstein videolarının önüne oturtmuştum bile. Bebeğimi; Mozart’ın ksilofon yorumlarıyla dans eden lava lambaları, kurmalı oyuncaklar ve el kuklalarının sürreal bir karışımına bakarken yapayalnız bırakmıştım.
Sağduyu bana, bunun sadece bebeğimin kafasını karıştıracağını ya da uyumasına sebep olacağını söylemeliydi. Ancak ben, milyonlarca ebeveyn gibi, kızımın hayata harika bir başlangıç yapmasına katkıda bulunduğuma inanarak bu satış taktiğini bir güzel yuttum. Bu arada Bebek Einstein’ın piyasaya çıktığı ilk beş sene içinde her dört Amerikan ailesinden birisi en az bir adet bebek eğitimi videosu satın aldı. 2006 yılında Bebek Einstein markası sadece Amerika’da 540 milyon dolarlık bir satışa ulaştı ve markanın sahibi olan firmayı Disney satın aldı.
Ama ufukta problemler belirmeye başladı. Bazı araştırmalar, bu tür eğitim videolarının bir bebeğin yeteneklerini geliştirmesini sağlamayı bırakın, onlara engel bile olabileceğini iddia etmeye başladı. Eleştiriler dağ gibi büyümeye başlayınca, Disney ailelere para iadeleri önermeye başladı ve satışları düşüşe geçti.
Yine de bugün İngiltere’nin en büyük oyuncak üreticisi olan Toys R us’ın koridorlarında kısa bir gezinti yapmak bile bir anne babayı, bebeğini cebir için hazırlamanın asla erken olmadığına inandırmak için yeterli.
Mozart etkisi de kontrolden çıkmış durumda. Henüz ayaklarının bile kendilerine ait olduğunun farkında olmayan yeni doğan bebekler, bebek oyun gruplarında ayaklarıyla dev piyanoları tekmeleyerek müzik yapmaları için cesaretlendiriliyor.
Her şeyin hızla takip edildiği bu dünyada, bir atlama ipi gibi basit bir şey bile zaman çizelgesini öğreten ve renkli ışıkların yanıp söndüğü bambaşka bir oyuncağa dönebiliyor.
Nörobilimcilerin çoğu, eğitimsel oyuncaklardan ve videolardan umduklarımızın aşırı abartıldığını ve bulduklarımızın ise bir felaket olduğunu söylüyor. Onlara göre laboratuar ile çocuk odası arasında bir yerde, bilim karmakarışık bir hale getirildi. Gerçekliğin zerreleri göklere çıkarılarak dev para tuzaklarına dönüştürüldü.
Üstelik sorun sadece eğitimsel oyuncakların işe yaramadığı gerçeği değil. Gittikçe artan sayıda uzman, bu oyuncakların çocukları, ucu açık ve hayali oyun sayesinde edinebilecekleri daha hayati becerileri kazanmak için ihtiyaç duydukları zamandan ve beyin alanından yoksun bıraktığı görüşünü benimsemeye başladı.
Bir çocuğu hiçbir uyaranın olmadığı karanlık bir odada bırakmanın beynini yeterince geliştirmeyeceği gerçeği doğru olsa da, madalyonun diğer yüzü onları ne kadar çok eğitimsel uyarıya maruz bırakırsanız o kadar zeki olurlar değil maalesef.
Beyin uzmanı ve moleküler biyolog John Medina şöyle diyor: “Ne yazık ki bilginin az olduğu yerde mitler hızla çoğalıyor. Ve mitlerin insanı tuzağa düşürmek gibi bir etkisi var. Onca yıldan sonra bile bu ürünler hala raflarda ve kendilerinden şüphelenmeyen anne babaların pek de kolay kazanılmayan paralarını hala tuzağına düşürüyor.”
Ama belki de anne babaların güvensizlikleri, hiçbir zaman özel ders kadar sömürülmedi. Bir jenerasyon önce özel ders, sınıftakilere yetişmeye çalışan ya da sınavlara hazırlanan az sayıda çocuk için koruyucu kalkan gibiydi.
Bugün ise yapılan araştırmalara göre İngiltere’de okula giden çocukların 4′te 1′i özel ders alıyor. Bu oran beş sene önce yüzde 18′di. Birebir dersten grup derslerine ve online hizmetlere kadar sadece İngiltere’deki pazar tahminen bir milyon çalışanı ile yılda 6 milyar dolara ulaşıyor.
Yine de pek çok anne baba özel dersin sihirli değnek olmadığını düşünüyor. Düşük özgüveni olan bir çocuğun, akademik özgüven olmamak gibi problemlerle nasıl baş edeceğini bilmeyen bir eğitmenle birebir ders yaptığını düşünün. Bu çocuk muhtemelen kendisiyle ilgili daha kötü hissedecek ve öğrenmeye karşı daha fazla direnç geliştirecektir.
Kusursuz bir “dahi çocukların cesur yeni dünyası”nı yaratmaktan oldukça uzak bir şekilde kaygılı ve depresif çocuklar üretiyoruz. Çocuklara, okulda kendilerini daha iyi hissetmelerine yardım etmek yerine, ödeve direnme, matematik kaygısı, okuma heyecanı eksikliği, düşük özgüven, uyku problemleri ve anne babalardan kopuş gibi riskli durumlara sebep olacak baskı dolu “kaplan ebeveynlik” rolünü seçiyoruz.
Pek çok anne baba hala şunu anlamayı reddediyor: Mücadele ettikleri bazı davranışsal problemler, pek çok çocuğun bugün hissettiği baskının bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.
Pek çok çocuk ya başarılarına bağlı olarak sevgi gördüklerini düşünüyor ya da anne babalarını hayal kırıklığına uğrattıkları duygusundan kaçmak için onlardan kopuyorlar.
Ama bu sadece ebeveynlerin suçu değil. Onlar, hükümetler ve statü takıntılı okullar tarafından desteklenen rekabetçi bir kültürde çocuk yetiştiriyorlar. Yüksek eğitimin ve iş dünyasının bıçak sırtındaki dünyasında, çocuklarının başarılı olmalarına yardımcı olmak için asla yeteri kadar şey yapamadıkları konusunda sürekli korkutuluyorlar.
Ama artık ailelerin, çocukları için kaygısız bir çocukluğun geri gelmesini istemelerinin ve anne baba olmaktan tekrar zevk almalarının zamanı geldi. Sonuç olarak anne babalar, çocukları için ne istedikleri konusunda dikkatli olmalılar. Ebeveynlik başarısının gerçek ölçüsü sınav notları değil, mutluluk ve güven duygusu olmalıdır.
egitimpedia.com