Etiket arşivi: eğitim

Ülkemiz ve İnsan Yetiştirme Sanatı

Ülkemiz ve İnsan Yetiştirme Sanatı

Ülkemizi tarif etmeye çalışan hemen herkes farklı şekilde tarif etmektedir. Ülkemizin çeşit çeşit konumları olduğu ise aşikardır. Bu konumların da tabiîki getirdiği sorunları olacaktır. Hatta öyle ki, bir konumun getirdiği farklı sıkıntılı haller de yok değil.

Ülkemiz yeni neslinin yetiştirilip ülkeye kazandırılması ve ülkemizin yıldızının daha da parlaması için her şeyi yapmalıdır. Bunun için de eğitim metedolojisi -yani eğitim ve öğretim sisteminin- mataryalist sistemden yakasını kurtarıp tevhid sistemiyle hem hal olması gerekmektedir. Çünkü maddeyi esas alan bir metedolojiden yetişen insanın önceliği de madde olacaktır.

Madde ise, menfaatle mütevazıdır yani paralellik gösterir. Maddenin ve menfaatin ön planda olduğu sistemin meyvesi de kendisi gibi bozuk olacağı kaçınılmaz sonuç olacaktır. Üç kağıtçı, kaypak, dolandırıcı, maneviyattan yoksun ve maneviyata yabanilik bunların semereleridir.

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri bu meselemizde şunları ifadeetmektedir.

“…şu zamanda, medeniyet-i Avrupa’nın tahakkümüyle, felsefe-i tabiiyenin tasallutuyla, şerait-i hayat-ı dünyeviyenin ağırlaşmasıyla, efkâr ve kulûb dağılmış, himmet ve inayet inkısam etmiştir. Zihinler maneviyata karşı yabanileşmiştir.
İşte bunun içindir ki, şu zamanda birisi; dört yaşında Kur’an’ı hıfzedip, âlimlerle mübahase eden Süfyan İbn-i Uyeyne olan bir müçtehidin zekâsında bulunsa, Süfyan’ın içtihadı kazandığı zamana nisbeten, on defa daha fazla zamana muhtaçtır. Süfyan, on senede içtihadı tahsil etmiş ise, şu adam yüz seneye muhtaçtır ki tahsil edebilsin. Çünki Süfyan’ın ibtida-i tahsil-i fıtrîsi sinn-i temyiz zamanından başlar. Yavaş yavaş istidadı müheyya olur, nurlanır, her şeyden ders alır, kibrit hükmüne geçer.

Amma onun naziri, şu zamanda çünki zihni felsefede boğulmuş, aklı siyasete dalmış, kalbi hayat-ı dünyeviyede sersem olmuş, istidadı içtihaddan uzaklaşmış. Elbette fünun-u hazırada tevaggulü derecesinde istidadı içtihad-ı şer’î kabiliyetinden uzaklaşmış ve ulûm-u arziyede tefennünü derecesinde içtihadın kabulünden geri kalmıştır.”[1]

Hayat şartlarının artması ve ağırlaşması neticesinde kalb ve ruhlar bundan hissesini almıştır elbette ki. Maneviyata zaman ayıramaz, ayrıldığında da kalitesi azalmış olarak olmaktadır. Bu sebeple insan hem maddi hem de manevi hayatında kaliteyi arttırma gayretinde olmalıdır. Sadece birini arttırmak diğerinden yontup birine harcamak hayatta dengesizlik getirecektir.

Kaliteli insanların içtimai hayatta yer almasıyla içtimai düzenin de kalitesini arttıracaktır. Çeşitli musibetlerin de maddi olarak önüne sed çekilmiş olacaktır.

Eğitimin kalite ve başarısı sadece kitap, okul ve doküman kalitesiyle ölçülemez. Çünkü bu toprakları bize yurt bırakan atalarımızın ne böyle kaliteli binaları ne de dokümanları vardı. Onları köreltmeyen ve yetiştirmeye yönelik hem yetkin hem de yetişmiş muallimleri olup onların bu yetkinliği de insan yetiştirmekteydi. Burada Milli Eğitim sistemi içindeki kadroların yetkinliğinden değil eğitim sisteminin sistematik yanlışlığından şikayet ediyorum yanlış anlaşılmasın.

Eğitim ve öğretim sistemi zamanın ihtiyaçlarına göre kendini yenilemeli ve ata bak, ılık su iç vs. gibi şeyler yerine üretici ve geliştirici bir sistemle materyalist sistemden yaka kurtarma yoluna gidilmelidir.

Gerek görsel gerek metinsel olarak mazimizin mimarlarını kahramanlarını hem şimdimize hem de istikbalimize aksedebilmesi için çeşitli çalışmalar yapılmalıdır. Çünkü “istikbal mazinin aynasıdır.” Eğer hem şimdimiz hem de istikbalimizin perişan olmasını istemiyorsak gömlek düğmelerimizi doğru iliklemeliyiz. İstikbalini doğru yapan kazanan kimsedir. Çünkü istikbali parlak olanın mazisi de doğrudur. Şayet böyle olmazsa kaliteli bir eğitimden de söz edilemeyecektir.

Eğitim sisteminin duayenleri de sistemden bu konularda şikâyetçi olduklarını ifade etmektedir zaten.

O halde Milli Eğitim müfredatı şanlı tarihimizin izini, eserlerini, seslerini istikbale taşımakla mükelleftir.

“Bir devlet ne zaman ayağa kalkar” diye soracak olursak iman ve İslam ile mücehhez olursa işte o zaman. Tabiî ki devlet dediğimiz insanlardan oluşur o halde bir toplum iman ve islamiyetle ayağa kalkarsa devlette ayağa kalkar ve o devlet diğer devletlere nümune-i imtisal olur, reis olur, abi olur, kardeş olur.

“Din hayatın hayatı, hem nuru hem esası. İhya-yı din ile olur şu milletin ihyası.”[2]

Ama, lakin, fakat… Teknoloji aslında adeta ikinci makinalaşma devrinde birçok şey insanları tarumar ediyor maneviyattan uzaklaştırıyor. Hal böyle olunca da zamanımızın silahı ve geçerli reçetesi teknolojiyse biz de bu teknolojiden istifade ederek bunu müsbet manada kullanarak kısa zamanda daha çok kaliteli insan yetiştirmek için kullanmalıyız.

Covitten sonraki dönemde toplumların ayakta kalabilmesi ancak yeni nesillere milli ve manevi değerlerini aktarabilmesi ile mümkündür.

Selam ve dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Sözler (481)
[2] Sözler (717)

Kaynak: RisaleHaber

Yuvanın Temelini Atanlar

Babamız Hazreti Adem ile annemiz Hazreti Havva’yla başlayan insan nesli, çoğalarak dünyanın her tarafını kaplamış vaziyettedir. Böylece kâinatın hulasası ve şuurlu meyvesi olan bu insan, yaradılış itibariyle, o kadar meyilli bir varlıktır ki, kabiliyet ve hislerinin çeşitleri,  insan adedi kadar farklı bir özellik taşır. Bu sebepten Peygamberimiz a.s.m “İnsan kadar meyilli bir varlık görmedim” buyurmuş. Fakat bu kadar ince yaratılışa sahip olan  bu insanların çoğu, bu dünyaya gelişinin sırrını araştırmadan, bütün gayret ve çalışmalarını, kendilerini ve sevdiklerini bu geçici hayatta memnun ve mutlu etmek istikametinde harcadıkları halde, maalesef bu gün çoğu buna muvaffak olamıyor. Çünkü  bu insan kendini hiç yoktan yaratan büyük sanatkârın elçisi vasıtasıyla, ona gönderdiği o yüce Kanuna göre, yetkililer tarafından yetiştirilmeye gayret gösterilmemiştir de  ondan. Bu insanlar eğitim vakti olan küçük yaşta bu terbiyeyi alamadıkları için, manevi terbiyeden mahrum kalıyorlar. Çünkü buluğ çağına kadar faydası olmayan şeylere alışan insan, ondan sonra iyiyi kötüden fark etse de, iyinin peşine gitmeye nefis müsaade etmez. Bundan ötürü akıl manevi ilimlerden hisse alamazsa  insan çevredekilere uyarak heveslerini tatmin etme yoluna gider ve keyfinden başka hiçbir şey düşünmeyerek yaşamaya devam eder .

Şimdi, mevzuumuz olan insanların çoğalma maksadı ile yuva kuran bu gençlerin haline bir göz atsak hemen göreceğiz ki, yukarıda bahsettiğim gibi  Allahın kanununa tam teslim olanlar müstesna, lazım olan eğitimi alamayan bu gençlerin çoğu evlendikten sonra da  umduklarını bulamıyorlar ve  tahminleri çıkmıyor. Gençlerin çoğu, evlendikten sonra hayatlarının balayında yaşar gibi geçeceğini tahmin ediyorlar. Tahminleri yanlıştır. Bunun tek çaresi Allah’ın yolunu bulup bu yolda  ciddiyetle  devam etmektir.

Evet! Madem ki bu gençler buluğ çağına ermişler, hatta evlenmişler. Öyleyse aptal değiller, piyasada 10 yerine hiç kimse onların 100 TL sini alamıyor, öyle ise bunlardan olgunluk beklemeğe bizim hakkımız yok mu? Biri diğeri ile hoş geçinip biri diğerinin ailesine tatlı dil güler yüz gösterseler zarar mı  edecekler?

Kendi iyiliklerini hiç düşünmeseler bile, çok değil bir sene sonra Allahın lütfü ihsanıyla onlardan doğacak yavruya karşı da mı onlarda acıma hissi yok. Onlardan biri daha akıllı çıkıp ötekine:

-Hayat arkadaşım! Mehmet Akîf’in dediği gibi: “Kendin yanacaksan bari evladını yakma” dese ve devam edip: Mademki şimdiye kadara  âilelerimizin ve devletimimizin  Laik sistemi sebebiyle, kendimize lazım olan bilgiyi alamadık ve bizim aleyhimize işleyen o zaman geçmişte kaldı. artık onları suçlamakta fayda yok. Sen de görüyorsun ki biz bugüne kadar maneviyattan hiçbir şey öğrenemeyip dinimizden habersiz kaldık. Aman ne olursun! Bir çaresine bakıp hem kendimizi hem bizden doğacak evlatlarımızı de ateşten kurtarmak için, dinimizden bir şeyler öğrenmek için, o yolda adım atalım. Mademki herkes ölüyor, biz de, bizden doğabilecek evlatlarda, ölümle baş başa kalacağız. Bu itibarla, yaratılış sırrını ve insan olmanın maksadını manasını öğreten, kitapları okusak iyi olmaz mı? Ancak bu şekilde İslam kültüründen nasipsiz kalmaktan kendimizi kurtarırız.

Bu iş bizim kafamıza göre rast gele de olmaz. Bunun şekil ve kaidesini de, akraba veya çevrede bilgili ve tecrübeli bir zat bulup ondan öğrenmeliyiz. Böylece hem kendimizi hem de bizden doğacak yavrularımızı ateşte yakmaktan kurtarmış oluruz demeli.

Oda insaflı davranıp peki dese, bu hayat arkadaşları bu işle, tebrik ve takdire layık  bir iş yaptıklarından ötürü, herkes bunlara gıpta edecektir. Bunların bu davranışlarını herkes beğenip başkalarına da örnek gösterecektir.

Çünkü bugün bunlar gibi geçmişte yaptığına pişman olup yola girenlerin çok örneklerini görüyoruz. Zamanında Kur’an-ı Kerim’i öğrenemeyip 60-70 yaşından sonra Kur’an‘ı öğrenip hatmedenlere şahit oluyoruz. Merak edip yaş ilerledikten sonra Allah’ın emirlerine uymak için kendilerini zorlayıp kitap okuyanlar da az değil.

Evet anne baba olanlara en mühim vazife hem kendilerini ve Allahın c.ş. hediyesi olarak onlara verilecek evlatlarını cehenneme birer odun parçası yapmaktan kurtarıp, onlara va’d edilen cennet mutluluğunu hak etme yolunda gayret etmektir

Abdülkadir HAKTANIR

www.NurNet.org

Eğitim Ektiğini Biçme İşidir

Her anne gibi, o da çocuklarını severdi. Aslında iyi bir eşti, beyine de muhabbet ederdi. Ancak, kayınvalidesinden hiç hazzetmezdi. Eşinin annesiydi ama kendisi onu hiç anne gibi görememiş, bu yüzden de baştan beri hiç sevememişti. Bu sebeble de, zaman zaman kendini tutamaz, çocuklarının yanında da kayınvalidesinin aleyhinde konuşur, onun hatalarını sayar dökerdi. Bazen çocukları annelerine müdahele ederler, babaannelerinin o kadar da kötü olmadığını söylemeye çalışırlardı. Ancak anneleri onlara bu ifadelerinden dolayı fevkalade kızar “Daha sizin bilmediğiniz neleri var.” diyerek, konuyu kendi istikametinde derinleştirirdi.

İki oğlu ile tek kızı, hep bu acı sohbeti dinleyerek büyüdüler. Dolayısıyla da babaannelerini sevemediler. İlerleyen yaşına rağmen kadıncağızın torunlarına gösterdiği bütün ilgi ve sevgi boşuna gitti., Tabii ki o da, gelinini kızı gibi görememiş, bu sebeble de sevememişti. Ancak yıllar sonra, onu, kendi konumunda kabul etmek zorunda kalmıştı. Geride kalan uzun yılların sonunda, mutsuz bir aile vardı… Birbirini sevemeyen bir gelinle, kayınvalidesi… Bu ikisinin arasında ezilip durmuş, hatta bazen hayatından bezmiş olan birinin eşi ve diğerinin oğlu… En kötüsü de, bu ailenin sevgisiz yetişmiş gençleri…

Anne, kendisini haklı çıkarmak ve daha çok sevgiye layık göstermek uğruna, kayınvalidesini sürekli kötülediği için, suçlamayı seven, gıybetten hoşlanan evlatlar yetiştirmişti. Üstelik bu çocuklar, annelerine de, onun beklediği sevgiyi ve ilgiyi hiçbir zaman gösterememişlerdi. Çünkü sürekli suçlayan, evladına suçlamayı öğretmiş olur. Sürekli suçlayan, hiçbir zaman hatayı kendisinde aramayandır

***

Gıybeti meslek haline getiren ise, hem saygınlığını kaybeder, hem de gıybet konusu haline gelir. Unutulmamalıdır ki, çocuklarımız, bizim dediklerimizi yapmazlar; yaptıklarımızı yaparlar.

***

O, tam bir Osmanlı Hanımefendisi idi. Severek evlenmişti. Eşinin iyi bir işi, dolayısıyla kendilerine fazlasıyla yetecek geliri vardı. Evliliklerinin ilk yıllarında çok mutlu idiler. Hele de peşpeşe doğan çocukları mutluluklarını büsbütün artırmıştı. Ne var ki bu hayat, dikensiz bir gül bahçesi değildi. Herkesin burada bir imtihanı vardı. Bu hanımefendi de hayatın ağır ve acı bir imtihanına tabi tutuldu.

Günün birinde, kocası, kendisini ve çocuklarını yüzüstü bırakarak ortadan kayboldu. Aylar, yıllar geçti. Beyinden bir haber alamadı. Neden sonra öğrendi ki, adam bir başka hatunla, bir başka yerde yaşamaktaydı. Onu tekrar yuvasına döndürmek için çok uğraştıysa da, sonuç alamadı. Üzüntüsünün derinliğini çocuklarına yansıtmadı. Saçını süpürge yaptı, gözyaşlarını içine akıttı ama, hiçbir zaman dışarıya dönük feryat figan etmedi. Ortalığı birbirine katmadı. En dikkat çekici olan özelliği de, çocuklarına hiçbir zaman babaları aleyhinde konuşma yapmadı. Tam tersine, çocukları, babalarına kızgınlıklarını ifade ettikleri zaman, onları sakinleştirmeye çalıştı ve daha soğukkanlı düşünmeye davet etti. O’na göre, bu dünya, imtihan dünyasıydı. Onların imtihanı da, böyle bir babadandı. Her şeye rağmen sabır ve şükür içinde olmak gerekirdi. Beterin beteri vardı. Zor da olsa okuyorlar, iyi-kötü geçiniyorlardı. Aç, çıplak kalmamışlardı ya…

Bu Osmanlı Hanımefendisi, bir gün çocuklarını topladı ve dedi ki:

– “Artık büyüdünüz. İkiniz üniversite okuyacak. İnşallah diğer kardeşlerinizi de okutacağım. Ancak sizlerden bir isteğim var: Ola ki bir yerlerde, bir zaman babanızla karşılaşırsanız, ne olur ona karşı kötü, kaba ve kırıcı bir davranışta bulunmayınız. Ne de olsa o sizin babanızdır. Eğer beni seviyorsanız, babanız hakkında kötü düşünmeyin…

Herkes kendi kaderine koşar. Gerçi o, kendisinden beklenmeyecek şeyler yaptı. Yaptıklarını nasıl yaptı, bunca yıl sonra, hala anlayabilmiş değilim. Ama bize ayıplamak ve suçlamak düşmez. Çünkü o zaman, hataya hata ile karşılık vermiş oluruz. Zaten siz, babanıza her şeye rağmen saygı borçlusunuz. Yüreğiniz yettiğince, ona da hayrı ve huzuru için dua etmelisiniz. Tekrarlıyorum ve vasiyetim olarak söylüyorum ki, eğer karşılaşırsanız, babanıza asla saygıda kusur etmeyiniz. Onu kırarak beni mutlu edeceğinizi de hiç düşünmeyiniz.”

Bu anne, vefatına kadar, çocuklarının bütününden çok büyük bir hürmet ve muhabbet gördü. Çünkü sevgi sarayını taş taş örmüş; kendisini bırakıp giden ve bir daha da arayıp sormayan kocası da dahil olmak üzere, hiç kimse için sevgisizliğe prim vermemişti. Bu harika tavrının mükafatı olarak da, başkaları için istediği sevgi ve saygı, en kaliteli haliyle, önce kendisine gelmişti. Zira sevgi, önce telkin edene; saygı da evvela öğretene yönelir.

Vehbi Vakkasoğlu – kadinpenceresi.com

Eğitim Ve “RAB” İsmini Okumak

Bir rivayete göre, Cenab-ı Hakkın (c.c) doksan dokuz ism-i şerifi bulunmaktadır. Peygamber efendimizin ( a.s.m ) müstesna bir duası olan Cevşen-ül Kebir’de ise, bin bir esma- i ilahiyeden bahsedilmektedir. Bu duada hem İlahi isimler öğretilmekte hem de o isimlerden eman ve yardım dilenmektedir.
Alimlerin çoğunluğuna göre bu ilahi isimler arasında bir isim de, İsm-i Azamdır.

Bir hadiste: “Allah’ın İsm-i Azam’ı, “İlahınız bir tek ilâhtır. O’ndan başka ilah yoktur, O Rahman’dır, Rahim’dir” (Bakara suresi, 2 / 163) ve “Elif, lam, mim. Allah ki, O’ndan başka ilah yoktur, daima diridir ve (yarattıklarını) koruyup yöneticidir” (Âl-i İmrân, 3 / 1-2) mealindeki ayetlerde bulunduğu.” ( Saîd Havva, El-Esas Fi’t-Tefsir, I, 288) ifade edilir. Başka bir hadise göre “namaz kılan birisinin “Allahümme inni es’elüke bienne leke’l – hamdü la ilahe illa ente’l Mennân Bediü’s-semâvat ve’l – ard Zü’l-celali ve’l-ikrâm ya Hay ya Kayyum” diye dua ettiğini işiten Resulüllah (a.s.m) “Biliyor musunuz ne ile dua etti?” diye sormuş, ashabın “Allah ve Resûlü bilir” demeleri üzerine, “Nefsim kudret elinde bulunan Zat-ı Zülcelal’e yemin ederim ki, Allah’a en büyük ismi (İsm-i Azâm) ile dua etti. O İsm-i Azâm ki, Allahımız (c.c) onunla çağırıldığı vakit icabet buyurur ve onunla istenildiği vakit verir” (Hamdi Yazır, Hak Dini, Kur’an Dili, VI, 4678) buyurmuştur.

Cenab-ı Hakkın (c.c) isimleri arasında hangi isminin İsm-i azam olduğunu analiz edecek değiliz. Çünkü Bediüzzaman hazretleri “İsm-i azam herkese göre bir olmaz. Pek çok zâtlar farklı farklı isimleri, İsm-i Azam görmüşlerdir.” (Lem’alar, 339) demekle, herkesin İsm-i Azamı farklı tespit ettiği bir vakıadır. Çünkü İsm-i Azam, bütün isimler içerisinde gizlidir. Bu nedenle, her insan kainatta azami olarak tecelli eden herhangi bir ismi, İsm-i Azam olarak görebilir.

Kainatta tecelli eden isimler içerisinde, Rab isminin ayrı bir yeri ve ehemmiyeti vardır. Çünkü Allah (c.c), Rab ismi ile nerede ve hangi şeyde tecelli ederse, bütün sıfatları ve çok esması ile orada hazır ve nazırdır. Yani Cenab-ı Hak (c.c) hangi canlıyı terbiye etmiş ise, o terbiyenin arkasında hayat, kudret, hikmet, ilim, şefkat, basar (görme), sem’ (işitme), Musavvir, Müzeyyin v.s sıfat ve isimlerini görmek ve okumak mümkündür. Bu noktadan bakıldığında Allah isminden sonra en çok tecelli eden, okunan, çağrılan ve zikredilen isim, Rab ism-i şerifidir.

Rab, sözlükte terbiye eden, derece derece, kademeli olarak kemale erdiren anlamına gelir. Kâinatın yaratılışı bir ilk noktadan başlamış ve Kuran-ı Kerimde altı gün şeklinde ifade edilen altı devrede son şeklini almıştır. Bu İlâhî irade, bu dünyaya misafir olarak gönderilen varlıklarda da kendini göstermiş, onların da bedenleri yine bir anda değil kademeli olarak yaratılmıştır. Bu misafirlerin en şereflisi olan insan, ana rahminde, ana hatlarıyla, altı devre denilebilecek bir kademeli terbiyeden geçmiştir. Bu kademeler nutfe (iki ayrı cinsten hücrelerin birleştiği duru su), alaka ( koyu kan), mudğa (bir çiğnem et parçası), azm (kemik), lahm (et), halk-ı cedit (yeni yaratılış, son şekli alma) devreleridir. ( Prof. Dr. Alaaddin Başar, Esma-i Hüsna Şerhi)

Bütün alemleri emir dinlemek üzere terbiye eden Allah (c.c), insanları da kendi iradeleriyle emir dinleme veya dinlememeye müsait bir şekilde terbiye etmiştir. Ayrıca insanın istidatları, – eğitim aldığı takdirde – her türlü ilim ve sanatı netice verebilecek tarzda dizayn edilmiştir. Bu çeşit terbiyede çok büyük hikmetler vardır. Zira Allah (c.c.) insanları bu şekilde yaratmakla, bir kısım insanları diğer insanlar üzerine şeref kazanmalarını irade etmiştir. İnsanlık aleminde, başta peygamberlik olmak üzere, âlim, şeyh, öğretmen (muallim), belletmen, mürebbi, usta gibi unvanlar ortaya çıkmıştır.

Terbiye ve eğitim işi ile meşgul olan kişilerin, Rab isminden öğrenecekleri çok şeyler vardır. Zira Rab ismi, mahlukatı terbiye ettiği gibi, terbiyenin nasıl yapılacağı hususunda da ders vermektedir. Çünkü en büyük terbiyeci Cenab-ı Haktır. Allah (c.c) bir şeyi her yönüyle terbiye eder. Ona lazım olan tüm ihtiyaçlarını karşılar. En büyük şey en küçüğe göre ayarlanırken, en küçük şeyler de en büyüklere göre tasarlanır. Yaratılışta zıtlaşma ve inatlaşma yoktur. Büyük, büyüklüğüne güvenip isyan edemediği gibi, küçükler de küçüklüklerine güvenip terbiye dışına çıkamaz. İtaat etmek üzere terbiye edilenlerin isyan hareketlerinde bulunması, elbette düşünülemez.

Peygamberlerin insanları eğitmede ki modeli, Rab ismidir. Çünkü Rab ismi herkese ve her şeye layığını verip, hikmetle karar verir. Peygamberler de Rab isminin cilvesiyle, farklı farklı şeriatlar getirmişlerdir. Şayet kendi zamanlarının ve insanlarının durumuna uygun şeriatla gelmemiş olsalardı, muvaffak olamazlardı.

Mürşitlerin takip etmesi gereken tarz, hikmetle ve şefkatle terbiyedir. Rab ismine mazhariyet ölçüsünde, muvaffakiyet sağlanır. Tarih boyunca gelen başarılı mürşitlerin sırrı, Rab ismine bağlılıklarıdır. Rab ismine uzaklık ölçüsünde de başarısızlık söz konusu olur.

Öğretmenlerin öğrenci eğitiminde başarılı olmaları için takip etmeleri gereken temel model, yine Rab isminin terbiye sistemidir. Çünkü Cenab-ı Hak ( c.c ) semavi kitap ve hitaplarda, insanların terbiyesinde şefkat ve hikmetin yanında lütuf ve kahır müesseselerini beraber işletmektedir. Yani insanların terbiyesinde daima fayda gözetilir. Bu faydayı elde etmek için gereken tüm şartlar hazırlanır. Sonra, mükafat ve mücazat ortaya konur. İnsanlara taşıyabilecekleri kadar yük yüklenir. Taşınamayacak yükler teklif edilmez ve yapılacak fiilin neticesi hatırlatılır. Böylece her insanın, bu imtihanı başarabilmesi sağlanır. Maalesef insanlar bu şefkatli imtihanı kendi iradeleriyle aleyhlerine çevirebiliyorlar.

Buna göre öğretmenler, kendi öğrencilerine:
1- Şefkatle muamele etmelidirler. Kendilerine babalarından daha yakın olduğunu ihsas ettirmelidir. Çünkü, şefkatli muamelenin cezalandırmaktan daha tesirli olduğu açıktır.

2- Eğitimi hikmetle vermelidirler. Çünkü hikmetsiz yapılan her iş, boş ve beyhude olduğu gibi, hikmetten uzak verilecek eğitim de boş ve faydasız olacaktır. Öğrenciler kabiliyetlerine göre sınıflandırılacak, ileri hedefler belirlenecek ve bu hedeflere göre yönlendirileceklerdir. Cenab-ı Hakkın (c.c) her çekirdekten farklı bir ağaç ve meyve yaratması gibi, farklı istidatta ve kabiliyetteki öğrencilerin de kendilerine uygun meyve vermeleri sağlanmalıdır.

3- Güçlü bir irade kazandırmalıdırlar. Zira güçlü irade sahibi olan öğrenciler, belirledikleri hedeflere emin adımlarla ilerleyebileceklerdir. Basit kayıtlar ve engeller ayaklarına dolanıp, hedeflerinden şaşırtamayacaktır.

4- Eğitimlerine mani olan dış etkenleri kaldırmalıdırlar. Çünkü, şerri defetmek faydaları teminden önde gelir. Dolayısıyla Allah (c.c) bir şeyi terbiye ederken, hariçten gelecek manileri def’ ettiği gibi, öğrencileri yetiştirme gayretinde olan bir öğretmenin de eğitime zarar veren harici etkenleri bertaraf etmeleri şarttır. Yoksa vermeye çalıştığı eğitimin sonuçsuz kalması işten bile değildir.

Dr. Burhan SABAZ – sorularlarisale.com

Eğitimde Geçiş Dönemi ve Kadim Eğitim Kültürümüz (2)

Yunus Emre ne güzel demiş:

İlim ilim ilmektir,

İlim kendin bilmektir,

Sen kendini bilmezsen,

Ya nice okumaktır?

Bu şiir bir manevi anlama ihtiva etse de aslında eğitimin de temelini yansıtır. Eğitim bizim kadim kültürümüzde kendini bilmekle başlar: İnsanın kendindeki değişkenleri fark etmesi, kendi bilincinin farkına varması ve nefsini tanıması. Günümüz deyimiyle ise tamamen aynısı olmasa da bu terimler duygu durumunu kontrol etmek, duygularını bilmek ve onları aklın tekelinde kullanmak olarak literatüre geçmiştir.Dünün irade eğitimi bugün Duygusal Zeka dediğimiz bir terimle batı kaynaklarına girmiştir.

Batı eğitimi saf akıl, IQ kutsamasının bir fayda vermediğini görmeye başladı çünkü irade, anlayış olmadığı takdirde zekânın kontrolsüz bir şekilde savrulduğunu ve kullanışsız olduğunu fark ettiler. Aynı zamanda IQ hiçbir şekilde ne eğitim ne de başka bir dış etkenle değişemediği için üzerine durulması temelsiz bir neden olarak görüldü. Değiştiremediğiniz bir şey üzerinde nasıl düzenleme yapabilirsiniz ki?

Bunların sonucu olarak artık Amerika’da ve bazı ülkelerin kimi okullarında duygusal zekâ üzerine eğitimler başladı. Bu eğitimlerin kapsamı bizim kadim eğitim kültürümüzdeki değerlerle büyük benzerlik gösteriyor. İsterseniz iki örneği bir inceleyelim. İlk olarak bir derviş kıssasını daha sonra Amerika bir kolejdeki duygusal zekâ eğitimini görelim.

Dervişe bir gün sormuşlar:

– Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?

Size farkı gösteriyim deyip, önce sevgiyi dilden kalbine indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi sofrada yerlerini almışlar. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar.

Derviş şöyle bir şart koymuş:

– Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz.

Peki deyip çorbalarını içmeyi denemişler.

Fakat kaşıklar uzun geldiğinden sıcak çorbayı döküp saçmaktan hem kendilerini yakmışlar hem de ağızlarına bir damla bile götürememişler. En sonunda bakmışlar olacak gibi değil sofradan aç kalkmışlar.

Daha sonra derviş, bu defa sevgiyi gerçekten bilenleri yemeğe çağırmış. Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen insanlar gelmiş, sofraya oturmuş. Onlara da aynı şartı dile getirmiş.

Her biri uzun kaşığını çorbaya daldırmış, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak çorbalarını içmişler Böylece her biri diğerini doyurmuş ve sofradan afiyetle şükrederek kalkmışlar.

Derviş sevgiyi gerçekten yaşayanların farkını soranlara;

İşte! Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır. Şüphesiz şunu da unutmayın. Hayat pazarında her zaman alan değil veren kazançlıdır.

Birde duygusal zekânın uygulandığı San Francisco Nueava Öğrenme Merkezindeki örneği inceleyelim:  5.sınıftan oluşan bir grup kare şeklinde bir dizi yapboz parçasını bir araya getirmek üzere 3 takıma ayrılmış. İşbirliği Kareleri oyununu oynamaya hazırlanıyor. Oyunun püf noktası takım çalışması içinde hiçbir işaretlemeye izin verilmeden her şeyin tam bir sessizlik içinde gerçekleşmesi.

Öğrenciler yap-bozların parçalarını masaya dökerek çalışmaya başlıyorlar. Daha bir dakika geçmeden, bir grubun takım çalışmasında şaşırtıcı derecede verimli olduğu ortaya çıkıyor; işi birkaç dakika içinde tamamlıyorlar. Dört kişiden oluşan bir grupta herkes kendi yap-bozu üzerinde ayrı ayrı çalışıyor, bu yüzden bir yere varamıyorlar. Sonra bunlar yavaş yavaş beraber çalışmaya başlayarak ilk karelerini bir araya getiriyor ve tüm yap-bozlar tamamlanana kadar da takım halinde çalışmaya devam ediyor. Üçüncü grup ise uğraşmaya devam ediyor… [1]

Aslında iki örnekte ki eğitim metodunun birbirine ne kadar yakın olduğu görülüyor. Bir Amerika eğitim kurumu bunu eğitim yöntemi olarak belirleyebiliyorsa ve gün geçtikçe Amerika, Avrupa, Singapur gibi ülkelerde de bu yaygınlaşıyorsa, kültürümüzün ve değerlerimizin özünde bulunan bu yöntemleri biz neden okullarda uygulayamayalım? Eğer akademik çerçeve gerekli ise bu tür eğitimleri kapsayan yüzlerce eğitim müfredatı zaten makalelerde ve eğitim sistemlerin de var ve yabancı okullarda kullanılmaya başlandı bile.

Verdiğim örnek gibi kadim eğitim kültürümüzden daha yüzlerce eğitim modeli oluşturulabilir. Bu kadar derin bir eğitim kültürüne sahipken neden üzerine düşünüp ondaki cevherleri bulmak yerine kolay bir taklitçilikle, iş işten geçtikten sonra başkalarının kullanıp attığı eğitim modellerini tekrarlayalım? Değişimi gerçekleştirecek nitelikteki güç özümüzde, bizde mevcut. Onu kullanmak için kendimizi zorlamamız gerekmez mi?

Ziyaeddin Halid İpek – cocukaile.net

[1] Daniel Goleman (2016), Duygusal Zeka neden IQ’dan daha önemlidir?(41. Baskı), İstanbul: Varlık Yayınları