Etiket arşivi: gıybet

“Dilini Tutan Kurtuldu.”: Gıybetten Sakınmak

Kullarına karşı sonsuz rahmet sahibi olan Cenab-ı Hak, lütfûndan yaratıp kemale erdirdiği insana, meramını, duygu ve düşüncelerini anlatmak ve en önemlisi kendisini zikir ve tesbih etmek için büyük nimet olan nutuk ve beyan ihsan edilmiştir.

“İnsanı yarattı, ona konuşmayı öğretti.”1

ayeti de bu hakikati ifade etmektedir.

İnsan, Cenab-ı Hakk’ın kendisine ihsan ettiği bu nimetin şükrünü, Kur’an ve onun ulvi hakikatlerini okumak, tebliğ vazifesini ifa etmek, zikir ve tespihle meşgul olmak suretiyle onun veriliş hikmetine muvafık hareket etmiş olur. Yalan, gıybet, iftira ve malayani sözlerle o kıymettar nimete nankörlük edip, hak ve hakikati söylemeyen bir kişi, vazifesini su-i istimal etmiş ve o lisanın veriliş gayesine ihanet ve o nimete nankörlük etmiş olur. Dilin vazifesi ve ziyneti faydasız ve boş sözlerden sakınarak her zaman ve zeminde mutlaka doğruyu ve faydalıyı konuşmaktır.

Peygamber Efendimiz (sav.) konuyla alakalı bazı hadis-i şeriflerini dikkatinize sunmak istiyorum:

“Belâ ağızdan çıkan söze bağlıdır.”2

“Her sabah, bütün uzuvlar, dile yalvararak derler ki: Bizim hakkımızı gözetmekte Allah’tan kork, kötü söz söyleme, bizi ateşte yakma! Bizim dine uyup uymamamız senin sebebinledir. Sen doğru olursan biz de doğru oluruz. Sen eğri olursan biz de eğri oluruz.”

“Mümin önce düşünür, sonra konuşur. Münafık, düşünmeden konuşur.”

“Kurtuluş için dilini tut, günahların için ağla!”

“İnsanları Cehenneme sürükleyen dilleridir.”

“Dilini tutmayan kimse, tam imana kavuşamaz.”

“İnsanın hatalarının, kusurlarının çoğu dilindendir.”

“Kalbi doğru olmayanın imanı, dili doğru olmayanın kalbi doğru olmaz.”

Lügat imamlarından İbnü’s Sekît de şöyle der:

“İnsan dilinin sürçmesinden dolayı uğrayabileceği musîbete ayağının sürçmesi ile uğramaz. Zira insanın sözü başını götürebilir, hâlbuki ayağının sürçmesinden hâsıl olan yarası zamanla iyileşir.”

Evet, dilin cirmi küçük, cürmü büyüktür. Dil yarası, kılıç yarasından daha tesirlidir. Çünkü kılıç yarası iyileşir, ama dil yarası devam eder. Her kap, içindekini sızdırdığı gibi, insan da kalbinde olanı izhar eder ve tabiatında olan şeyin asarını gösterir. Derler ya; “Kişinin akıllı olup olmadığı sözünden, asaleti de işinden belli olur.” İnsan bir sır-ı hafidir ki, onun tercümanı lisandır.

Gıybetten Sakınmak

Bediüzzaman Hazretlerinin salih amel tarifinde geçen “manevî hukuk-u ibada tecavüz” ün biri de gıybettir. Gıybet, bir kimsenin gıyabında hoşlanmayacağı sözler söyleyerek onu arkasından çekiştirmektir ki, bu da salih ameli mahveden en çirkin davranışlardan ve hastalıklardan biridir. Diğer bir ifadeyle gıybet; kendimize söylendiği zaman hoşlanmayacağımız bir sözü, din kardeşimiz hakkında arkasından konuşmaktır. Gıybet, kişinin şahsı, soyu, ahlâkı, işi, dini gibi şeylerde olur. Kâmil bir mümin, ağzından çıkacak kelimeye çok dikkat etmeli, kimseyi arkasından çekiştirmemelidir. Bu hem Cenab-ı Hakk’ın emri, hem de kâmil bir mümin olmanın gereğidir.

Cenab-ı Hak gıybetin ne kadar çirkin olduğunu, şöyle ifade etmektedir:

“…Birbirinizin gıybetini yapmayın. Hangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır. Bundan tiksinirsiniz öyle değil mi? Muhakkak ki, Allah tövbeleri çok kabul edendir ve çok merhametlidir.” 3

Merhum Elmalılı Hamdi Yazır Efendi, bu ayetin tefsirinde şöyle der: “Gıybet edilen kimse, orada bulunmayıp söylenen sözü bilmemesi ve o anda savunacak durumda olmaması hasebiyle bir ölü, hem de kardeş olan bir ölü konumundadır.” Gıybet edilen yerde susan kişi de gıybete ortak olmuştur. Çünkü susmasıyla gıybeti tasdik etmiş olur. Onun için insan, ya gıybet edeni men etmeli veya oradan uzaklaşmalıdır.

Peygamber Efendimiz (sav.) şöyle buyurmuştur:

“Bir kimse yanında hakarete maruz kalan bir mümine gücü yettiği halde yardım etmezse, Allah o kimseyi kıyamet gününde insanların önünde rezil rüsyav eder.” 4

Başka bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur:

“Her kim gıyabında kardeşinin kusurlarını söyletmezse, kıyamet gününde Allah da onun kusurlarını örtmeyi tekeffül eder.” 5

Diğer bir hadis-i şerifte ise;

“Ey kalbiyle değil de diliyle iman edenler topluluğu! Müslümanların gıybetini yapmayınız, ayıplarını araştırmayınız. Zira kim kardeşinin ayıp ve kusurlarını araştırırsa, Allah da onun kusurlarını araştırır. Allah kimin kusurlarını araştırırsa, onu evinin içinde bile olsa rezil rüsvay eder.”6 buyrulmaktadır.

Toplum hayatını muhafaza etmek ve müminler arasındaki kardeşlik bağını kuvvetlendirmek için İslâm dini gıybeti şiddetle yasaklamıştır. Bir ayette şöyle buyrulur :

“Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin.”7

Ancak fasıkların, alenen günah işleyen ve isyan edenlerin arkasından konuşmak gıybet olmaz. Yani onlardan gelecek zararı önlemek için onların arkasından konuşulabilir.

Gösteriş, intikam hissini tatmin etmek, başkalarını küçültmek gayesiyle onlarla alay etmek, kendini büyük göstermek için başkalarının ayıplarını ve kusurlarını ortaya koymak ve kıskançlık gibi şeyler, gıybetin başlıca sebepleridir.

Gıybet insanın ibadet ederek kazandığı sevapların azalmasına ve başkasının günahlarının kendine yüklenmesine sebep olur. Rivayette vardır ki,

Kıyamet günü bir kimsenin sevap defteri açılır. ‘Ya Rabbi! Dünyadayken şu ibadetleri yapmıştım. Sayfam da bunlar yazılı değil.’ der. ‘Onlar defterinden silindi, gıybet ettiklerinin defterine yazıldı.’ denilir.”

“Kıyamet günü bir kimsenin hasenat defteri açılır. Yapmamış olduğu ibadetlerin yazılı olduğunu görür. ‘Bunlar seni gıybet edenlerin sevaplarıdır.’ buyrulur.”

O halde, zahmet çekerek ve bir çok sıkıntılara katlanarak yaptığı ibadetlerin sevabını gıybetle yok etmek akıllı insanın işi değildir. . Evet, nasıl ateş odunu yer bitirir ise; gıybet dahi salih amelleri ve onların sevaplarını öylece yer bitirir.

Hasan-ı Basri Hazretleri, kendisini gıybet eden birisine bir tabak hurma gönderir. Bunun üzerine o adam, Hasan-ı Basri’ye gelerek; ‘Ben senin gıybetini ettiğim halde, sen bana hediye gönderdin’ deyince, Hasan-ı Barsı Hazretleri; ‘Sen bana hasenatını gönderdin, ben de ona mukabil bu hediyeyi gönderdim.’ demiştir. Bu hal, o adamın nedamet ve istiğfarına sebep olmuştur.

Abdullah İbn-i Mübarek’in yanında gıybetten bahsedilince söyle buyurmuş:

“Eğer ben gıybet edecek olursam ana-babamın gıybetini ederim. Zira hasenatıma başkalarından ziyade onlar layıktır.”

Peygamber Efendimiz (sav.) şöyle buyurmaktadır:

“Kim bir kimsenin namusuna veya malına zulüm etmiş ise, dinar ve dirhemin (yani salih amelden başka şeyin) bulunmayacağı günden önce o kimseden helallığını alsın. Zira zulmü yapanın salih ameli varsa zulüm ettiği miktarda amelinden alınacaktır. İyi ameli yoksa bu sefer mazlumun günahlarından alınıp ona yükletilecektir.”8

Başka bir hadis-i şeriflerinde de şöyle buyururlar:

“Bir kimse için söylenen kusur onda varsa, bu söz gıybet olur; yoksa iftira olur.”

İkinci halde, iki katlı günah işlemiş olur. Gıybetin günahından kurtulmak için pişmanlık duymak, tövbe etmek ve gıybet ettiği kişi ile helalleşmek gerekir. Eğer pişmanlık duymadan helallik istense o zaman riya yapılmış olur ki, bu da ayrı bir günahtır.

Cenab-ı Hak Hazret-i Musa’ya (as); Gıybet eden kişi tövbe edip ölse bile, cennete girenlerin en sonuncusu olur. Gıybete devam eden ve tövbe etmeden ölen kişi de cehenneme en evvel gidecektir.diye vahyetmiştir.

Evet, büyük bir hastalık olan gıybetin zararları nihayetsizdir. Evde, köyde ve şehirdeki bütün sıkıntıların ve huzursuzluğun sebebi gıybettir. Bütün insanlığı tehdit eden terör, fitne ve ihtilal gibi hadiselerin temelinde de hep gıybet gibi kötü hasletler vardır.

Mehmed Kırkıncı

Dipnotlar:

1 Rahman Suresi, 55/3-4.
2 Keşfü’l-Hafâ.
3 Hucurat Suresi, 49/12.
4 Taberani.
5 İbn Ebi’d Dünya.
6 Ebu Davud; İbn Ebi’d Dünya.
7 Hucurat Suresi, 49/10,
8 Taç Tercümesi, 7. Cilt, 46, 76. Hadis.

Sevapları imha eden dehşetli, manevî bir hastalık: Gıybet

Gıybet sözlükte; arkadan çekiştirmek, isim vererek kötülemek, hazır olmayan birinin aleyhinde konuşmak gibi mânâlara gelir.1

Terim mânâsı: İnsanları gıyaplarında çekiştirmek, hoşlanmayacakları sözlerle anmaktır. Anılan kişi o anda orada bulunsa ve hakkında söylenen sözlerden darılsa, o konuşma gıybet  olur. Sözler doğru olursa zaten gıybettir. Yalan olursa hem gıybet, hem iftira olup iki katlı bir günah olur.2

“Birbirinizi gıybet etmeyiniz” diyen Kur’ân’a göre gıybet, ölü arkadaşının etini yemek gibi müstekreh bir iştir. Çünkü dedikodusu yapılan şahsın o anda orada bulunmaması sebebiyle o ölü mesabesindedir. 3

Gıybette menhus bir lezzet vardır. Kişi onun dehşetli akıbetini düşünmeyip hissiyatına hakim olmazsa gıybette sınır tanımaz, başkaları hakkında ağzına geleni bal yiyor gibi pervasızca ortaya döker. Ancak bu bal mânen zehirlidir. Dehşetli manevî ağrıları Ahirette hissedecektir.

Gıybet, ateşin odunu yakıp bitirdiği gibi iyi amelleri imha eder.4  Bin bir zahmetle kazanılan sevapları, gıybetlerini yaparak irade ile başka kişilere kaptırmak  ne kadar zararlı bir iştir. Gıybet öyle netameli bir günahtır ki, kişinin verecek iyiliği yoksa, gıybeti yapılanın günahları alınır, yapan kişinin hanesine yazılır. Bu da başka bir faciadır.

Bu hastalık daha çok cahil kesimlerde yaygın olur. “Cahil, din ve dünya işlerini pek iyi bilmeyen, menfaatini zararında, zararını menfaatinde arayan, düşmanın düşmana yaptığını kendi nefsine yapan kişi olarak  tarif edilir. Çoğunlukla cahil insanlar gıybetin dehşetli sonuçlarını bilmedikleri için, çabuk bu hastalığa yakalanırlar.

Bir kısım cahiller dünya işlerini iyi bilirler, ama din işini bilmezler. Üstad Bediüzzaman’a Doğu aşiretlerine hürriyet ve  meşrûtiyeti anlatırken, “Biz cahiliz. Sizin gibi ehl-i ilmi taklit ederiz “ dediklerinde O onlara, “ Gerçi cahilsiniz. Ama âkilsiniz. Hanginizle kuru üzümü paylaşsam zekâvetiyle bana hile edebilir. Demek cehliniz özür değil” demiştir. 5

İşin garip bir tarafı; dinî bilgisi olan bir kısım  insanlar da, menfi siyasî tartışmalarda bu hastalığa çabuk yakalanırlar. Bir an için işin vahametini unutarak kendilerini gıybete kaptırırlar. Üstad Bediüzzaman, huzurunda bir salih âlim, siyasî fikrine muhalif diğer bir salih âlimi fıskla (günahkâr olmakla) gıybet ettiğini, siyasî  fikrine muvafık  bir münafığı senakârane  methettiğini gördüğünü,  bu yüzden “Euzu billahi mineş şeytani ve siyaseh /Şeytandan ve siyasetten Allaha sığınırım” dediğini ifade eder.6

Bediüzzaman gıybet etmez ve  huzurunda başkasının gıybet yapmasına müsaade etmezdi.7

Gıybet, düşmanlık, haset besleyenler ve inatçıların en çok kullandıkları alçak bir  silâhtır. İzzet-i nefis sahibi olanlar, bu  pis silâha tenezzül edip onu kullanmazlar.8

Üstad Bediüzzaman, gıybetin birkaç yerde caiz olabileceğini belirtmiştir;

1– Hakkı gasp edilmiş birinin, hakkını almak için vazifeli birine şikâyette bulunmasıdır.

2- Teşrik-i mesai sebebiyle istişarenin hakkını vermek için, “Onunla iş biriliği yapma. Çünkü zarar görürsün” gibi sözler gıybet olmayabilir.

3- Tahkir ve tezyif maksadıyla değil, tarif için “ O topal ve serseri adam filan yere gitti” gibi sözler de gıybet olmayabilir.

4- Fasık-ı mütecahir olan yani sıkılmadan, utanmadan açıkça günah işleyen ve onunla mütelezziz olanlar hakkında söylenen sözler de gıybet  olmayabilir.

Sonradan gıybetin farkına varılması halinde  tövbe istiğfar etmeli, “Allahummeğfir lena ve limeniğtebnahu /Allahım bize ve gıybetini yaptığımız şahsa mağfiret eyle” diye duâ etmeli, ona rast gelince “Hakkını helâl et“  demelidir. 9

Bu mevzuyu işlememizin sebebi; geçenlerde kendisini Salih olarak bildiğim muhterem bir Nur Talebesi ile yolda karşılaştım. Menfi siyasetin tetiklediği ihtilâf  mevzusunda diğer bir Nur Talebesi  grubunu isim vererek galiz ifadelerle gıybet etti. Ona yaptığı şeyin gıybet olduğunu hatırlattım. Kabul etmedi. Bundan çok müteessir oldum.

Sözün Özü: Gıybetin dehşetli sonucunu hatırlayarak, hissiyatımızı dizginleyip  çok zor şartlarda kazandığımız salih amelimizi kendi isteğimizle gıybet yoluyla başkasına kaptırmayalım. Huzurumuzda bu alçak iş yapıldığı zaman yapanları güzellikle uyaralım. Dinlemedikleri vakit, içimizden “Ya Rab! Ben bu işe razı değilim” diyelim. Bir Hadiste yapılan bir kötülüğe şahit olan kişi, onu içinden kınarsa, “Ben buna katılmıyorum” derse, o günahın ona bulaşmayacağı ifade edilir.10

Allah cümlemizi insî ve cinnî şeytanlardan, bütün haram kılınan işlerden, bilhassa gıybet hastalığından muhafaza etsin, gıybet yapanları da ıslah etsin. Amin.

Dipnotlar:

1– Osmanlıca – Türkçe lügat, gıybet md.

2– Muslim, Birr, 70; Ebu Davut, Edep, 35.

3- Hucurat, 12.

4– Mektubat, 467.

5- Münâzarât, s. 121.

6– Hutbe-i Şamiye, s.125.

7- Tarihçe-i Hayat, Yeni Tanzim, s. 503.

8- Mektubat, s. 466.

9- A.g.e., s. 467.

10- Camiu’s Sağir, cilt: 2, s. 188.

İbrahim ERSOYLU

www.NurNet.Org

Amellerimize Uzanan Düşman Eller

Ağaç olmak isteyen ve olabileceğine de inanan bir çekirdeğin, bu inancı müteakip yapacağı şey derhal bir vadide çalışmaya başlamaktır. İşte böyle bir çekirdek bu çalışması ve gayreti sonunda yeryüzüne çıkıp fidan olduğu takdirde,“Artık ben dal budak saldım; bundan sonra havaya, suya, ziyâya ne ihtiyacım var!..” dese kendini kurumaya terketmiş olur.

Bu fidan böyle demeyip terakkiye devam etse, bir gün ağaç olma maka­mına çıkacaktır. Fakat bu hâlde de kendisini sigortalı zannetmeyecek ve gıdasızlığa terketmeyecektir. Aksi hâlde akıbeti malumdur.

Demek ki, çekirdek ağaç olduktan sonra da yine rızkını almada hassasi­yet gösterecek ve bu hassasiyet onu meyve verme makamına çıkardığında mesele yine de sona ermiş olmayacaktır. Senede yüz tane meyve veren bir ağaçla bin yahut on bin meyve veren bir ağaç müsavi olamayacağına göre, mezkûr ağacın bundan sonra yapacağı şey, meyvelerinin sayısını arttırmak olacaktır.

Meyvelerini arttırmaya çalışan bu ağacın yapacağı diğer ve çok önemli bir iş de bunların muhafazasına dikkat etmektir. Verdiği her meyveyi ayı­lara yediren veya kurtlanmaktan kurtaramayan bir ağaç, bu meyvelerle if­tihar edemeyeceği gibi, bu hâl, onu terakkiye değil, tedenniye götürecektir.

İnsanın mânen terakkisi de bu misâle benzer. Misâldeki çekirdek, her insandaki istidattır. İnsan, bu istidadını sünbüllendirip fidan olmakla, hattâ ağaç olup meyve vermekle kendisinin bu vadide tam olarak yetiştiğini ve artık sigortada olduğunu iddia edemez. İnsan, ne kadar meyve verse, yani ihlâs ile ne kadar ibadet etse ve Allah (C.C.) yolunda ne kadar cihad etse, yine de yaptıklarını az görmeli ve böylece bir taraftan da daha önce elde ettiği meyveleri düşman ellerden muhafazaya çalışmalıdır.

İşte, gıybetin âmâl-ı sâlihayı yiyip bitirmesi hakikatına bu misâlin dür­bünüyle bakılmalıdır.

Bizim meyvelerimizi koparan düşman el, sadece gıybet de değildir. İşle­diğimiz her günahtan riyaya, hubb-u câha, gurura ve temellüke kadar her şey birer muzır hayvan olmakta ve elde ettiği meyveleri ya koparıp veya onları kurtlandırmak suretiyle bizi tedenniye sevketmektedirler.

Bu hâle göre işlediğimiz amellerin veya yaptığımız İslâmî, imanî hizmet­lerin çokluğuna değil, onların ihlâsla muhafazasında muvaffak olup olma­dığımıza nazar edeceğiz. Buna muvaffak olamayan kimsenin hâli, haliha­zırda iflâs etmiş bulunan bir tüccarın hâline benzer. O tüccarın geçmişteki servetiyle iftihar etmesi ne derece mânâsızsa; yaptığı amellerini ihlâssızlıkla elinden kaçıran bir kimsenin o eski amellerine güvenmesi ve onlarla iftihar duyması da o derece faydasız ve mânâsızdır.

Mehmed Kırkıncı

Dedikodu Hastalığı

Toplumumuzda dedikodu niçin bu kadar yaygınlaşmış?

Her kötülük gibi bunun kaynağını da nefiste aramak gerek. Dedikodu nefsin çok hoşuna gider. Nefis, faydalı bir eseri yarım saat okumaya, yahut faydalı bir sohbeti bir saat dinlemeye tahammül edemezken, sıra dedikoduya geldi mi saatler dakika gibi olur. O halde ikinci bir soru daha ortaya çıkıyor:

Dedikodu nefsin niçin bu kadar hoşuna gidiyor?

Bu sorunun cevabını Hz. Yusuf’tan (as.) dinleyelim: ‘(Bununla beraber) ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü, nefis daima kötülüğü emredendir; meğer ki Rabbimin merhamet edip koruduğu (bir nefis) ola.’ (Yusuf Suresi, 53)

Hadis-i şeriflerden öğreniyoruz ki, gıybet ve haset insanın salih amellerini yakıp mahvediyorlar, tıpkı ateşin odunu yiyip bitirmesi gibi. Bir müminin güzel işlerini anlatmak ise müminler arasında sevgi ve hürmet hislerini geliştiriyor ve kişiye sevap kazandırıyor. İnsanı bu sevaptan mahrum etmek için, kıskançlık ve haset duyguları harekete geçiyor. Önümüzde iki yol var, birinde mümin kardeşimizi gıybet edip salih amellerimizi yakıp mahvetmek, diğerinde ise onu sevip, ondan övgü ile söz edip sevap hanemizi kabartmak. İşte kötülüğü emreden nefis, insanı birinci yola sevk eder ve mahveder.

Nefsimizi seviyorsak ona acıyalım ve onu bu zararlı yoldan vazgeçirmek için şu gerçeklerle yüzleştirelim:

‘Sen kendini seversin. Öyle ise gıybet etmemelisin. Çünkü gıybet anında zehirli bir lezzet alsan bile, o anda haset damarının kabardığını, sinirlerinin gerildiğini çok iyi biliyorsun. Bunlar ise seni içten içe rahatsız ediyor.’

Sen rahatını seversin. Başkasının seni gıybet etmesinden rahatsız olursun. Yaptığın gıybet er veya geç karşı tarafın kulağına gidecek ve ondan çok daha ağır bir mukabele görmekle rahatsız olacaksın.’

Sen menfaatini seversin. Gıybet etmekte bu dünyada bir menfaat elde etmediğin gibi ahiret yurdundaki ebedî saadetine de büyük darbeler vuruyorsun. Bu ise akıl kârı değil.

‘ Sen dünyayı seversin. Gıybetle geçirdiğin vakitlerini dünya saadetin için harcasan daha kârlı çıkacaksın.

Önemli bir nokta: Kötü bir söz, karşı tarafın durumuna göre farklı sonuçlar verir. Bir erin bir başka ere söylediği kötü sözle, yüzbaşıya, albaya, generale söylediği kötü bir sözün cezaları farklılık gösterir. Gıybet için de benzer bir durum vardır. Bir mümini gıybet etmekle bir alimi, bir müçtehidi, bir müceddidi, bir sahabeyi gıybet etmenin, sonuçları gibi cezaları da aynı değildir. İslam’a hizmet eden kişiler hakkında yapılan gıybet, insanları o kişilerden uzaklaştırmaya, dolayısıyla da İslam’a karşı yabanileşmeye götürür. İnsanlara hidayet yolunu kapamayı netice veren böyle bir cinayeti işlememeye azami dikkat göstermemiz inancımızın ve vicdanımızın gereğidir.

Bazen aynı mukaddes davaya hizmet eden kişiler arasında da bu hastalığın bir başka yolla nüksettiğine şahit oluruz. Dava arkadaşında gördüğü bir yanlış tutumu başkalarına anlatarak onun gıybetini yapan kişi, şöyle bir savunma mekanizması geliştirmeyi de ihmal etmez: ‘Ben bunları nefsim için değil davaya zarar gelmemesi için söylüyorum.’

Nur Külliyatında gıybetin bazı özel durumlarda caiz olacağı nazara verilirken bunlardan birisi şöyle dile getirilir: ‘Şekva suretinde bir vazifedar adama der; tâ o münkeri ondan izale etsin.’ Burada iki önemli şart söz konusudur:

Birisi, şikayeti yaptığımız makamın o kötülüğü önlemeye yetkili olması.

İkincisi, maksadımızın dava arkadaşımızı kötülemek değil ondaki bir kötülüğün giderilmesi olması.

Demek oluyor ki, o kardeşimizin hatasını, onu düzelmeye güç yetiremeyecek kişilerle konuşmak gıybettir; ama yetkili kişiye aktarmamız gıybet değildir. Yetkili kişiye aktarma yaparken de niyetimiz onu kötülemek olursa yine gıybetten kurtulamıyoruz; niyetimiz o kardeşimizden söz konusu kötülüğün giderilmesi ve onun manevî kurtuluşu olmalı.

Nur Külliyatı’nda, gıybetin caiz olduğu özel maddeler sayıldıktan sonra şu kayda yer verilir: ‘İşte bu mahsus maddelerde garazsız ve sırf hak ve maslahat için gıybet caiz olabilir.’ Karşıya zarar verme, onu gözden düşürme, ona karşı beslediğimiz kötü hisleri tatmin etme gibi art niyetlerden uzak olan ve sadece hak için, maslahat için yapılan şikâyetler gıybet olmuyor.

Gıybet, gerçekte işlenmiş bir hatayı başkalarına aktarma şeklinde olabileceği gibi, çoğu zaman, ‘su-i zan’, yani ‘yanlış yorumlama, olaya menfî yönden bakma’ sonucu da ortaya çıkabiliyor. Gerçekte yanlış olmayan bir hareket, yanlış yorumla ile hata kabul ediliyor, daha sonra bu yanlış kanaat üzerine de gıybet bina ediliyor. Su-i zannın kaynağı kişinin kendi mizaç bozukluğudur. ‘Kendisinde bulunan su-i ahlakı su-i zan bahanesiyle başkalara teşmil etmesin.’ (Mesnevî-i Nuriye) Bu çok önemli bir mihenk taşıdır. Birisinin yaptığı hayırlı bir işi tenkit ederken, onun bu işi menfaat karşılığı yaptığını söyleyen kimse ‘su-i zan’ etmiş olur.

Yukarıdaki ifadeden anlaşılacağı gibi, bu zannın kaynağı da ‘o kişinin menfaat düşünlüğüdür.’ Yani, o adam kendi iç aleminde şöyle bir değerlendirme yapmış olur: ‘Ben bu işi yapsam menfaat için yaparım. Demek ki bu adam da bu işte bir menfaat gözetiyor.’

Hucurât Suresi birçok içtimaî meselenin ve sosyal problemin birlikte yer aldığı ibret dersleriyle dolup taşan bir sure. Onuncu ayette, ‘müminlerin kardeş olduğu ve aralarında bir problem çıktığında ıslah yoluna gidilmesi gerektiği’ ders veriliyor. Bu ayeti hemen takip eden ayetlerde, sanki İslâm kardeşliğini zedeleyen hastalıklar sıralanıyor. On birinci ayette bir topluluğun diğerine ‘lakap takması’, ‘onu alaya alması’ yasaklanıyor. On ikinci ayette ‘su-i zan, tecessüs (kusur araştırma) ve gıybet’ yasaklanıyor. Bu ayetin mealini aktarmak istiyorum: ‘Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan sakının. Çünkü, zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin(gıybet etmesin)! Biriniz ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.’ (Hucurât, 12)

On üçüncü ayet-i kerimede bütün insanların, başlangıçta bir erkekle bir dişiden yaratıldıkları hatırlatılarak ‘ırkçılık’ belasına düşmemiz yasaklanıyor. Sanki bu ayetlerde Müslümanlar arasındaki kardeşlik bağlarına zarar veren kötü hasletler küçükten büyüğe doğru sıralamış gibi: ‘Bir topluluğu alaya almak.’ ‘Birbirini kötü lakapla çağırmak.’ ‘Su-i zan beslemek,’ ‘Birbirinin kusurunu araştırmak.’ ‘Gıybet yapmak.’ ‘Irkçılık davası güderek kendi ırkından olmayanlara üstünlük taslamak, onlarla yardımlaşma yerine düşmanlık yoluna girmek.’ Gıybet, bu tehlikeler zincirinde sondan ikinci sırada yer alıyor. Yani ırkçılık dışında, diğerlerinin tümünden daha tehlikeli.

Rabbimiz, bizim kardeş olduğumuzu beyan ettiği ve onu bozan her kötülükten bizi sakındırdığı halde, nefsin arzusuna kapılarak dedikodu yolunu tutmak, rıza çizgisinden büyük ölçüde sapma göstermektir. Çünkü, Allah bizim birbirimizi sevmemizden razı oluyor; hemen hepsi ‘kibir’ çekirdeğinden çıkan bu kötü hasletlerden değil. Kibir kula yakışmaz ve Allah kibirlenenleri sevmez.

Alaaddin Başar / Zafer Dergisi

Dilini Tutan Kurtuldu

“Dilini tutan kurtuldu” diye buyurmuştur Kâinatın Efendisi (s.a.v)…

Başka bir hadiste Efendimiz (s.a.v) “Ahiret gününe ve Allah’a inanan bir kimse Ya Hayır Söylesin veya sussun” diye buyurmuştur.

Kamil bir müminin, susması tefekkür konuşması ile hikmettir.

Ehl-i Sünnet âlimlerinin ortak icmaı/kararı ile gıybet büyük günahlardan sayılmıştır.

Gıybet sıradan bir günah değildir.

Abdullah Bin Abbas; “Arkadaşının kusurları ile meşgul olacağına kendi kusurlarını gör ve kendini düzeltmeye çalış” der.

Allah’a en sevimli kul, kendi nefsinin ayıplarıyla meşgul olandır.

Gıybetin ölçüsü yüzüne söylendiğinde kişinin bundan rahatsız olmasıdır.

Gıybet dilin şehvetidir, başta tatlı gelse de sonu aldanmaktır.

Gıybeti yapmak da dinlemek de haramdır.

Gerçek bir mümin, boş sözlere ve işlere iltifat etmeyip vaktini Allah’ın razı olduğu çizgide değerlendirmelidir.

Gıybeti tetikleyen en önemli faktör ‘Kin ve Öfkedir’.

Gıybet, dünya ve ahiret hayatımızın saadetini tehdit eden çok ciddi bir tehlikedir.

Gıybete götüren en önemli hastalık suizandır. Yani başkaları hakkında hep kötü düşünmektir.

Genellikle susmayı ve dinlemeyi tercih etmeliyiz. Ancak dilimiz illa ki konuşacaksa Allah’ın zikriyle meşgul olsun, Kur’an okusun, iki dünya saadetini kazandıran eserleri mütalaa etsin, iman ve Kur’an sohbetinde bulunsun.

Suizan, hased ve gıybet çok sinsi düşmanlardır.

Gıybet fitneye sebep olan büyük günahlardandır.

Kur’an’a göre ( fitne ise )katlden/adam öldürmekten daha tehlikelidir.

Cennete yakın Cehenneme uzak olmak isteyenler dil fabrikasının çıkardığı ürünlere dikkat etsin. Ya Susmak ya da hayırlı konuşmak gerekir.

Gıybet, Müslümanlar arasındaki itimat hislerini/güven duygusunu öldürür.

Gıybet uhuvvete yani İslam kardeşliğine de zarar verir.

Gıybet, İslam’ın temel esaslarından birisi olan pozitif bakış açısına zıttır.

Kabir azabının en önemli sebeplerinden birisidir gıybet.

Gıybet, sahibini hem dünyada hem de ahirette çok zor durumda bırakır.

Bazı kötülüklerin ahiretteki yansımaları çok korkunç ve iğrenç olacaktır. Bu kötülüklerden birisi hatta birincisi ‘Gıybettir’.

Hasan Basri (r.a) “nasıl ateş odunu yer bitirir, gıybet dahi salih amelleri yer bitirir” diye buyurmuştur.

Gıybet, sevap kalesini yerle bir eden manevi bir dinamittir.

Gıybet, insanı bir anda tepetaklak edebilir. Onun helaketine ve felaketine sebep olur.

Bediüzzaman’ın ifadesiyle “gıybet ehl-i adavet ve hased ve inadın en çok istimal ettikleri alçak bir silahtır.

Cenab-ı Hak bizleri dilini tutabilen,konuşması hikmet,susması tefekkür ve bakışı ibret olan salih kullarından eylesin. Amin…

 

İbrahim Yardım

www.NurNet.org