Etiket arşivi: güven

Yalan Ve Çocuk

Yalan, insan fıtratının değil; korkunun, kaygının ürünüdür. İnsanın özünde yalan söylemek yoktur. Buna göre hiçbir çocuğun yalan söylemeyeceğini varsayabiliriz.

Bir psikolog yetişkine baktığında, yetişkinin yalan söylüyor olmasını kişilik bozukluğu olarak algılayabilir. Ancak pedagojik olarak bakıldığında; ergenlik öncesinde yalan söylemek zorunda bırakılan çocuk kendini yetişkin baskısından korumaya çalışan, onurlu bir çocuktur. Ve (7 yaşından sonraki dönemde) bir çocuk yalana başvuruyorsa, altında yatan pek çok sebep vardır:

Çocuğun benliği üzerinde birtakım baskılar varsa, çocuk yalan söyler

Kişiliğine bir saldırı olduğunu düşünen çocuk, yalan söyler.

Duygularının tahrip edileceğinden endişe eden çocuk, yalan söyler.

Hesap verilmesi lazım gelen bir şey olduğunu hisseden çocukta kaygı oluşur. Bu kaygı, çocuğu yalana götürür.

Çocuk çoğu defa, sevgiyi kaybedecek olma ihtimaline karşı yalan söyler.

“Aslan oğlum/kızım sınavda en yükseğini alır” tarzındaki suni ve negatif tetiklemelerle motive edilen çocuk, ailesinin gözündeki değerini düşürmemek adına, başarısızlıklarını gizlemek için yalan söyler.

Çocuk, babasının kaşlarını çattırmamak, kendisini terslettirmemek ve anne-babasını mutsuz etmemek için yalan söylemeye yönelir.

Üstüne gidilen, “Hani, nerede, bulurum yalanını” denilerek, yalanı deşelenen çocuk, zarara uğramamak için yalan söyler.

Psikolojik ve fiziksel şiddet gören, ceza alan çocuk yalan söyler.

Çocuk gerektiğinden fazla ilgi ve alâka altında ise; anne-baba çocuğunun gözüne bakarak her şeyi ona göre ayarlamaya çalışıyor ve çocuğa yaşama hakkı vermiyorsa, sevgi ve şefkatte neredeyse tapınacak vaziyete geldiyse, o çocuk da yalan söyler…

Anne-baba çocuğunun yalanını yakalar, “Neden yalan söylüyorsun?” diye ceza verirse, çocuk, bir dahaki sefere yakalanmamak için ‘daha akıllı yalan söylemek’ zorunda hisseder kendisini ve plan yapar, kurnazca yalanlara başvurmak için fırsat kollar. Yani, yalanı yakalanmak üzere peşinden gidilen çocuk, yalan söylemekte ustalık kazanır. Zaten çocuk yalanın ne kadar çok işe yaradığını bir kere keşfederse, o takdirde yalandan vazgeçmesi çok zor olur. Yalan öyle bir girdaptır ki, o girdabın içerisine girildiği zaman bir daha çıkılması çok zordur. Çünkü yalan ile birçok konunun çözüldüğü hissine kapılırsa çocuk… Yalan artık onun gelecek yaşantısında bir ihtiyaç halini alabilir. Ve böylesi bir konumdaki çocuk, çok defa yalana öyle alışır ki, söylediği yalana bazen unutarak kendi bile inanır.

Yalan söyleyen çocuğun bizzat kendisine ve yalan davranışına odaklanmak yerine, yalan söylemesine neden olan ‘kaygı-baskı’nın ne olduğunu bulmaya çalışmak gerekir. Anne-babanın bu noktadaki görevi, “Bu çocuk kendi üzerinde nasıl bir baskı hissediyor da şu anda yalana başvuruyor? Ben ne yaptım acaba?” diyebilmektir. Zira yapılan baskı ve kaygı ortadan kaldırıldığında, yalan söyleme eğiliminin de ortadan kalkacağı görülecektir.

Bir çocuğun her koşulda doğruyu söyleyebilmesinin anahtarı ‘güven’dir. Çocuk her ne olursa olsun, anne-babası tarafından zarara uğramayacağını biliyorsa, anne-babasına sonsuz ‘güven’ duygusu devam ediyorsa, o çocuğun yalan söylemesi ihtimal dâhilinde değildir!

Uzman Pedagog Dr. Adem Güneş

Allah nerede?

Küçüktüm… Hayal meyal hatırlıyorum. Anneme sormuştum, “Anne, Allah nerede?”

Annem bütün kalbi samimiyeti ile cevap vermişti, “Allah nerede anarsak orada oğlum.”

Bu cevap kafamda yeni soruları da beraberinde getirmişti. Allah’ı nerede anarsak oraya geliyor.

Tespih çekenlerin neden hızlı hızlı “Allah” diyerek tespih çektiğini şimdi anlamıştım. Hep Allah’ı yanlarında hissetmek istiyorlardı demek ki! “Peki ya Allah’ı anmazsak?” diye düşündüğümü hatırlıyorum gece vakti yatağımda uyumaya çalışırken.

Bir süre sonra, mahallemizdeki caminin hocası aynı soruya farklı bir cevap vermişti. Yaramaz arkadaşımız Ramazan, “Allah nerede hocam” diye sorunca, sağ elini kalbine götürerek, “Allah kalbimizde oğlum” cevabını vermişti.

Bu cevap annemin verdiği cevaptan daha çok düşündürmeye başlamıştı beni. “Allah kaç tane ki? Herkesin kalbinde Allah varsa o zaman neden, ‘Allah bir’ diyoruz? Allah insanların kalbine niye giriyor ki?” gibi birçok soru aklımdan geldi gitti durdu. Tüm bu sorularımı çocukluk yıllarımda ne kimseye sorabildim, ne de bu soruların sorulduğu bir ortamda verilen cevapları duyabildim.

Zaman hızla ilerledi… Demek ki, bu sorular bilinç altıma yerleşmiş bir “öcü” gibi bir gün hortlayacağı anı bekliyormuş. Ta ki, Türkiye’den yayın yapan televizyon kanallarının birinde, çocuk terbiyesi konusunda bir programı izleyene kadar. Programda izleyicilerden gelen sorulara cevap vermeye çalışan bir psikologa, bir anne, çocuğu ile ilgili, bir soru sordu. Programa telefon ile katılan anne, “5 yaşında bir oğlum var. Israrla bana ‘anne, Allah nerede?’ diye soruyor, ben de ‘oğlum Allah kalbimizde’ diye cevap veriyorum. Böyle cevap vermekle doğru mu yapıyorum diye içimde hep şüphe duyuyorum, sizce nasıl cevap vermeliyim” diyor. Televizyonda soruları cevaplandıran uzman “5 yaşındaki bir çocuk, soyut düşünmektedir. Çocuğun kalbinde Allah var, diye cevap vermeniz, çocuğun aklına yeni birçok soru işaretlerini doğurabilir. O nedenle, oğlunuzun bu sorusuna ‘Allah çoooook uzaklarda onu biz göremeyiz’ diye cevap vermenizi tavsiye ederim” deyiverdi.

Televizyon ekranlarındaki bu diyaloga, hem o dönemi küçükken bizzat yaşamış biri, hem de pedagoji branşından biri olarak çok üzüldüm.

“Allah nerede?” sorusuna verilen bu cevaplar, çocuğun bilinçaltına yerleştirilmiş saatli bir bomba gibi “tik tak” ederek patlayacağı anı bekler. Eğer uygun bir zamanda uzman birileri tarafından saatli bombanın kabloları çekilmez ise, çocukluk yıllarını atlatan gencin içinde dev gibi bir patlama olmaması içten bile değildir. Neden?

Sondan başlar ve başa doğru dönersek. Televizyonda soru soran annenin çocuğu 5 yaşında ve 5 yaş grubu çocuklar, dünyayı henüz soyut kavramlar ile tanımaktadırlar. Yani, çocuk gerçek ile hayali birbirinden ayırt edememektedir. Onun için her şey mümkündür. “Uçaklar uçmaktadır, arabalar da –belki- uçabilir. Gemiler yüzmektedir, evler de –belki- yüzebilir. “Pokemon” uçmaktadır, ben neden uçmayayım?… Çocuklar (aşağı yukarı) 7 yaşına kadar, dünyayı işte bu şekilde, hayal dünyası gibi, yani soyut olarak tanırlar ve onlar için her şey mümkündür. Anne çocuğuna “Allah kalbimizde” diye cevap vermişse. Çocuk için bu doğrudur ve Allah’ın yeri kalptir. Yani benim “Allahım, bedenimin içindedir.” Çocuklar, yedi yaş grubuna geçinceye kadar, anne-babalarından ne duydular ise onu “bilimsel bir gerçek” gibi kabul ederler.

Ancak sorun, yedi yaşından sonra başlamaktadır. Çünkü yedi yaşından sonra çocuklar dünyayı artık soyut olarak değil, “somut” olarak tanımaya başlarlar. Yani, “evet uçak uçabilir, ama araba uçamaz. Çünkü arabaların kanatları yoktur. Gemi yüzebilir, ama ev yüzemez. “Pokemon” uçabilir ama ben uçamam…” gerçeğini kavramaya başlarlar. Bu sırada, daha önceki yıllarda, soyut bilgileri kayıt ettikleri bilinç bilgilerini kullanmaya, düzeltmeye ve sorgulamaya başlarlar… Yedi yaş öncesinde, “Allah kalbimizde” cevabını almış bir çocuk bu cevabı bir kez daha gözden geçirerek, bunun nasıl olabileceğini sorgulamaya başlayabilir. “Her kalpte bir Allah varsa, o halde kaç tane Allah var?” çıkmazına girebilir. (Tıpkı bir zamanlar benim kendi kendime sorduğum gibi). Yaş ilerledikçe çocuk kendi kendine bu sorunun cevabının aslında bir “kandırmaca” olduğunu, Allah’ın kalp ve damarlarda olamayacağını düşünmeye başlayabilir. Biyoloji dersinde kalbin nasıl işlediğini gören çocuk, bilim ile dininin birbiri ile çeliştiğini sorgulayabilir. Anne belki, çok iyi niyetle, tasavvufi anlamda ve manevi kalbi kast ederek, “Allah kalbimizde” cevabını vermiş olsa da, “soyut” kavramlar ile dünyayı tanımaya çalışan çocuk, annenin verdiği cevabı, annenin kastettiği anlamda anlamayacaktır. Daha da tehlikelisi, çocuk ergenlik döneminin çalkantıları ile, akılda bu kısa devre olmuş soru ve cevaplar ile, dinin bir “ütopya” olduğunu düşünmeye başlayabilir.

Bu cevap televizyondaki annenin ve benim cami hocamın verdiği cevaptı. Ancak asıl üzücü olan ise, televizyondaki uzman kişinin verdiği cevap. “Allah çoooook uzaklarda onu biz göremeyiz” cevabı çocuğun, dünyayı somut tanımaya başladığı dönemde (yedi yaş sonrası) yeniden hortlayacak ve Allah ile kendi arasına bir mesafe koymaya neden olacaktır. “O benden çok uzaksa, ben de ondan o kadar uzağım” felsefesi ile olaya bakacak, belki de ergenlik döneminin çalkantılı dönemlerinde yeni yeni öğrenmeye başladığı, fizik ve astronomi bilgileri ile de “Allah çok uzakta, ama nerede? Orada ne yapıyor?” gibi kendi kendini yeyip bitiren, yeni sorular ile muhatap olmak zorunda kalacaktır.

Benim annemin “Allah nerede anarsan oradadır” cevabı, yine soyut düşünme dönemine geçen çocuğun, “ya anmazsak o zaman Allah orada yok mu olur? O halde bir fenalık yaparken, Allah’ı anmazsak Allah da bizi göremez” gibi, düşünmeye ve bir sonraki dönem olan ön ergenlik döneminde, -örneğin- ışık hızının ne kadar olduğunu öğrenen bir gencin, bu sefer de “Allah ışık hızından da mı hızlı hareket ediyor bir yere varabilmek için” gibi yeni sorularla boğuşmasına neden olacaktır.

Tüm bu fikri iç savaş sırasında, gencin elinden biri tutmaz/tutamaz ve aklındaki akrep ve yılanların yuva kurduğu örtüyü kaldırmaz ise, bir gün o akrep ve yılanlar çocuğu sokup zehirleyebilirler. Artık, çocuk “bana dinden bahsetmeyin” zihinsel yorgunluğuna girebilir.

Peki “Allah nerede?” sorusuna nasıl cevap verilmelidir?

Öncelikle şunu bilmek gerek ki, anne ve babalar, çocukların her sorusuna “ben bu sorunun cevabını biliyorum” demek zorunda değildir. Öte yandan, cevabını bilmediği bir sorunun sanki cevabını biliyormuş gibi, dolambaçlı ifadelerle çocuğun zihnini bulandırılmamalıdır. Tüm bunların da ötesinde, “Allah nerede?” sorusu, bir “mekan” tanımlaması gerektirdiği için ve Allah’a bir mekan tayin edilemeyeceğinden dolayı, kendi içinde çelişkili bir sorudur. Başka bir ifade ile bu soru, “mantıksız” bir sorudur. Ancak, çocuklar, anne babalarına soracakları soruları “mantık süzgecinden geçirerek değil, hayatı tanımak için” sorarlar. Anne, babanın hem cevabını bilmediği, hem de kendi içinde bir “paradoks” oluşturan böylesi bir soruya cevap vermek için çırpınmak yerine “bilmiyorum!” cevabını vermeleri daha uygundur. Çocuklara verilecek “bilmiyorum” cevabı, anne babayı, çocuğun gözünde küçültmez, bilgisiz kılmaz, aksine, anne babanın inanırlığını güçlendirecektir. İmam Ebu Yusuf, kendisine yöneltilen birçok soruya “bilmiyorum” diyerek cevap vermiş, ama hiçbir zaman insanların gözünde itibar kaybına uğramamıştır. Bilmiyorum cevabı, değer kaybettirmez, güven kazandırır.”, “Allah nerede anne” diye soru soran bir çocuğa, annesinin vereceği, “bilemiyorum oğlum…” cevabı, çocuğun annesine olan güvenini artıracaktır. Öte yandan, kendi içinde çelişkili bir soruya mantıksal bir cevap arayarak, “mantıksızlığın mantığını oluşturmaktansa” çocuğun güvenini kazanmak daha uygundur.

Anne-baba, çocuğunu, çocuğun anlayamayacağı tasavvufi derinlikte bir cevapta boğmaktansa, “bilemiyorum” cevabını vererek, gizemli bir hazinenin kapısını da çocuğun meraklı bakışlarına teslim etmiş olur.

Pedagog Dr. Adem Güneş

Aile: Şimdilik mi, Sonsuza Kadar mı?

Modernizm Batı’nın yaşadığı tarihsel ve sosyolojik tecrübe neticesinde ortaya koyduğu kavram ve kurumlar üzerinde yükselen bir hayat tarzıdır. Buna rağmen bu husus göz ardı edilerek modern hayat anlayışının evrensel ve medeni olmanın göstergesi olduğuna dair bir ön kabul oluşmuştur. Böyle bir ön kabul ve Batılı olmak adına gösterilen çabalar da zaman içinde farklı medeniyet mensuplarının zihinsel dönüşümü ile sonuçlanmıştır. Hayatın tümüne ibadet nazarıyla bakması ve her şeyi bu temel üzerinde anlamlandırması gereken biz çağ Müslümanlarının da bu etkilenmenin dışında kaldığı pek söylenemez. Toplumsal kurumlara yüklediğimiz anlamlar açısından olaya yaklaşıldığında bu sürecin bizleri ne kadar etkilediği ve yönlendirici hâle geldiği daha iyi anlaşılabilir. Toplumun temeli olan aile ve bu kurumla birlikte gündemimize giren evlilik, eş ve çocuğa dair algılarımızın bakış açımıza göre nasıl farklılık arz ettiğini bu yazıda ele almaya çalışacağız.

Evlilik

Evlilik iki ayrı dünyanın kaynaşması ve buluşmasına vesile olan bir beraberliktir. Yeni bir yuvanın kurulması niyetiyle bir genç kızın ailesinden “Allah’ın emri, Peygamber’in kavli” ile istenmesi daha en başta kutsal olanla bağ kurmak, hatta kutsal olanı referans edinilerek böyle bir talepte bulunmak demektir. Böyle bir anlayış aynı zamanda kurulacak yuvada en üst otorite olarak Yaradan’ı kabul etmenin, her halükarda O’nun rızasını gözetme niyetinin ve birbirine karşı sorumluluk hissiyle dopdolu olmanın bir ifadesidir. Bu sürecin hayırlısı ile sonuçlanması için taraflar birbirlerine karşı kolaylaştırıcı olmayı tercih ederler. Sonuçta evlilik eşlerin ibadeti hükmündedir.

Modern algıda ise esas olan birey ve bireyin istekleridir. “Aşkın” olanla bağını koparan veya zayıflatan modern insanın en büyük sorunu güven problemidir. Hayatı madde yönüyle ele alıp bu alanda yapabildikleriyle kendine güvenlik alanı oluşturmaya çalışan birey için evlilik de aşkın boyutundan soyutlanır ve maddi ihtiyaçların giderilmesine yönelik bir birliktelik halini alır. Evlilik öncesi sözleşme hazırlanması gibi bir hususun gündeme gelmesi daha en başta konuya ne kadar sığ yaklaşıldığının bir göstergesidir.

Her nasılsa duygular galip gelip maddi noktalarda da anlaşma sağlandığında evlenmenin daha çok şekle bakan ve prosedür yönünün ağır bastığı süreçler gündeme gelir. Mesela genç kızların duygusallığı göz önüne alınarak romantik bir müzik eşliğinde belki de delikanlının hanım kızın önünde diz çökerek “Benimle evlenir misin?” sözleriyle yapılan teklif hayalleri süsler. Bu sahnenin illa ki tek taş pırlanta yüzükle tamamlanması da olayın “tamamen duygusal” yönü olarak algılanır!

Yine evliliğin anlam ve önemiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan pek çok husus “olmazsa olmazlar” olarak ortaya konur ve taraflar arasında soğuk savaşlar yaşanır. Sonuçta evlilik kimin kime hakim olacağının hedeflendiği bir kör dövüş haline gelir. Bu kadar uğraş ve prosedürden sonra “Beni hayal kırıklığına uğrattın” diyerek yollarını ayıran gençlere günümüzde sıkça şahit olmaktayız ne yazık ki. Ne onca para ödenerek alınan ziynet ve eşyalar ne de geçmişte yaşanan güzellikler onları bir arada tutmaya yetmiyor. Aile olmak, hayatı paylaşmak bunların çok ötesinde ve daha derin bir anlam taşıyor çünkü.

Eşler

Hayatın bir ibadet şuuruyla yaşanması gerektiğinden hareketle bir araya gelenler bilirler ki, yıllarca yaşadıkları aile ortamından çıkıp yeni bir yuva kurmaları sıradan basit bir olay değil, Alemlerin Rabbi Allah’ın (cc) bir ayetinin tecellisidir. Çünkü Kur’an’da “Sizi bir erkek ve dişiden yaratması ve aranızda sevgi var etmesi O’nun ayetlerindendir” buyurulur. Böyle ilahi kaynaklı bir sevgi üzerine temellendirilen aile yuvası çok uzun soluklu ve hayır üretmeye yönelik bir birliktelik olacaktır kuşkusuz. Çünkü eşler ebediyete uzanan bir yolda yol arkadaşı olmaya niyetlenmiş ve azmetmiş insanlardır. Yine onlar birbirinden öğrenmeye, birlikte öğrenmeye her an hazırdırlar. Çünkü hayat okulunun evlilik şubesinde sevgi, saygı, paylaşma, dayanışma, sabır, sadakat, huzur, güven, bağışlama, hoşgörü, özür dileme, gönüllü vazgeçme gibi derslerin son nefese kadar talebeleri olduklarını unutmazlar. Birbirlerinden razı olmalarının Allah’ın rızasını kazanmaya vesile olacağı umudunu taşırlar içlerinde. Aradan yıllar geçtiğinde birlikte olgunlaşmanın ve dost olmanın güzelliğini yaşarlar. Böyle geçirilen bir ömür her iki eş için de daha dünyada iken cenneti soluklamak anlamına gelir.

Hayatı paylaşma ve dayanışmadan ziyade rekabet ve mücadele ile anlamlandıran modern algının bu yaklaşımı evlilik kurumuna da yansımıştır. Özellikle kadının ezilmemesi için ekonomik bağımsızlığını kazanmış olmasına yapılan vurgu bundan kaynaklanmaktadır. Kendi ayakları üzerinde duran bireylerin kimseye katlanmaya, hiçbir zorluğu göğüslemeye tahammülü yoktur. “Şimdi ve burada” olanı önceleyen modernizm için ötelere dair bir hesap yoktur ki, hayatın zorluklarını aşmak yolunda eşlere birbirine destek olma ve birlikte başarmanın mutluluğunu yaşama tavsiyesinde bulunabilsin. O nedenle en küçük sebeplerle bile mukaddes aile yuvasının dağılması gündeme getirilebiliyor. Günümüzde ekonomik zorlukların da katladığı geçimsizlikler nedeniyle yuvaların dağıtılmasının yaraya merhem olmadığı aksine çok daha başka problemlere zemin teşkil ettiği gerçeği üzerinde durup düşünülmesi gereken bir meseledir.

Çocuk

Allah’a ibadet niyetiyle bir araya gelen ve O’nun rızasını gözetenlere sunulan büyük bir nimet… Külfeti de beraberinde getiren en güzel lütuf… Âlemlerin Rabbi’nden bir emanet yüklenmiş olmak düşüncesiyle ebeveyni iliklerine kadar titreten küçük insan… Yaradan, yeryüzünde sorumluluk sahibi olarak bulunduğunu unutmaya meyyal insanoğlunu, kendilerine karşı çok büyük sorumluluk hissi duyacağı evlatlar vermek suretiyle ne güzel terbiye etmekte. Çocukların hem dünya süsü hem de bir imtihan olduğu bilinci anne babaya bir istikamet verecektir şüphesiz. Çocuk konusuna da “Aşkın” olanla bağını koparmadan bakabilen ebeveyn, onu iyi yetiştirmek hedefine yürürken ellerinde sağlam bir yol haritası bulacaktır. Bu şekilde yetiştirilen çocuklar sınırlı dünya hayatının sürur ve neşe kaynağı olmakla kalmazlar, ahiret yurdunda da ölen ebeveyninin amel defterlerinin açık kalıp sevap hanesine kaydın devamını sağlayacak hayırlar işleyen güzel insanlar olurlar. Yaradan’ın insana biçtiği ömür böylece bereketlenir. Kişi dünyadan göçmüş olsa bile ardından yetişen hayır silsilesi kuşaklar boyu adını yaşatır ve sonsuz hayatına katkıda bulunmaya devam eder.

Bireyi ve isteklerini ön plânda tutan modernizm için, yine daha yolun başında çocuğa bir emanet veya lütuf olarak bakılmadığını, ona sahip olunduğunu veya kendinin zannedildiği yanılgısına düşüldüğünü görüyoruz. Fütursuzca sarf edilen “çocuk yapmak” gibi bir ifade bunu anlatıyor aslında. Hayatın merkezine kendini koyan ve yapıp etmelerinin kendinden kaynaklandığını zanneden aklın söylettiği sözler bu ve benzerleri. Bunun yanı sıra bireysel özgürlük çok önemsendiğinden çocuk bir yük ve özgürlüğü kısıtlayıcı bir varlık olarak da algılanabilir. Daha ileri düzeyler de kadının fıtratını reddedercesine hamilelik ve çocuk yetiştirmek, vücudu deforme ettiği ve yıprattığı ileri sürülerek istenmeyen olgular gibi lanse edilebilir. Ama yine de içte bastırılamayan duyguların tatmini için hayvan sevgisine yönelmeler bir alternatif gibi ortaya konabilir. Bu, fıtratla savaşan aklın kendini oyalaması için oyun ve oyuncak üretmesine benzemektedir.

Bir diğer husus, hayat tek boyutla değerlendirildiğinde çocuğun da sadece dünyaya bakan yönüyle ebeveynin ilgi alanına dahil olması hususudur. Ne yediği, giydiği, hangi okula gittiği, mesleği, oturacağı ev, kazancı, arabasının markası vs., anne babanın hayatları boyunca cevap aradığı en önemli sorular haline gelmektedir. İstikbal düşüncesi burası ile sınırlandırılmakta ve ebedi hayat burası için ihmal edilebilmektedir. Bu mukayeselerden sonra diyebiliriz ki, hayatı imanla ve ibadet şuuruyla yaşamak her şeyi Allah’ın belirlediği anlam çerçevesine oturtmak demektir. Kendiyle, diğer insanlarla, tabiatla ve Yaradan’la barışık olmak isteyenler için bu büyük bir lütuftur. Aksi bir durum dinimizde bir şeyi yerinden etmek anlamında zulümdür. Allah ebediyet yolcularına aile, eş ve çocuklarıyla olan imtihanlarını kolaylaştırsın. Burada başlayan beraberlik sonsuz nimetlerin sunulacağı ebedi saadet yurdunda en güzel şekilde devam etsin.

Ayten Yadigar / Zafer Dergisi