Etiket arşivi: Halil İbrahim DEDE

Gelecekten kesin haberler

İstikbâlimizi, yani gelecekte neler olacağını, başımıza nelerin geleceğini bilmeyi istemeyen yoktur. Herkes geleceği bilmeyi ister. Bu yazımda size gelecekte gerçekleşecek ve herkesi ilgilendiren, önemli ve kesin haberler vereceğim. Geleceğe dair bu haberlerin hiç biri kâhinlerin, medyumların ya da falcıların geleceğe dair dediği ucu açık, karmakarışık, nereye çekersen oraya giden, yalan yanlış haberlerden değildir. Geleceğe dair bütün bu haberlerin tamamı kesindir ve kesinlikle ama kesinlikle her biri sırasıyla yaşanacaktır.

Geleceğe dair haberleri vermeden önce kendimize şu soruyu sorarak başlamak istiyorum: “Büyük bir merakla geleceği neden bilmek istiyoruz?” Bu soruya verilecek birçok cevap vardır elbette. Ama çoğumuzun aklına gelen ilk cevabın: “Geleceğe hazırlık yapmak için geleceği bilmeyi isteriz.” Şeklinde olacağını düşüyorum.  O zaman geleceğe dair haberleri aktarmadan önce, geleceğe dair bu bilgileri “hazırlık yapmak” için öğrenmeyi istediğimizi aklımızın bir köşesinde tutalım ve bu yazıda aktaracağım geleceğe dair haberleri bu nazar ile okuyalım.

Evet, başlıyoruz: geleceğe dair haberler listesinin en başında, istikbâlde bizi bekleyen ve herkesin başına mutlaka gelecek olan “ölüm” hakikatidir. Bunu hiç kimse inkâr etmez, edemez. Ölüm haktır ve herkesin başına mutlaka gelecektir. “Yeryüzünde bulunan her şey fânîdir…”[1] “Her can, ölümü tadacaktır…”[2]

Geleceğe dair haberler listesinin ikinci sırasında “ölüm ânında yaşanacaklar” var. Ölüm ânında bizleri neler bekliyor? Ne yaşayacağız? Neler olacak?

Ḥüccetü’l-İslâm İmam-ı Gazzâlî Hazretleri (r.a.) İhyâu Ulûmid’d-Dîn adlı eserinde ölüm acısı için şunları söylemektedir:  “Şurasını iyi bil ki; şu zavallı kulun, önünde karşılaşacağı zorluklar, güçlükler ve azaptan hiçbiri olmayıp yalnız ölüm acısı olsa bile gecesini gündüzüne katıp düşünmeye ve onun için hazırlanmaya yeterdi.”[3]

Ölüm meleği Azrail aleyhisselâm ve yardımcıları ile yüz yüze geleceğimiz o ilk ânın anlatıldığı hadis-i şeriften anladığımız kadarıyla: [4] Azrail aleyhisselam cehennem ehli kişilerin canını alırken öyle dehşetli bir surete girecek ki en kuvvetli insan bile Azrail aleyhisselamın o haline dayanamayacak. Cennet ehli kişilerin canını alırken de öyle güzel bir surete girecek ki o kişi tüm sıkıntılardan kurtulacak ve rahatlayacak.

Ölüm ânında gözümüzün önündeki perde kalkacak ve ebedî kalacağımız yeri göreceğiz. Bununla ilgili Peygamber Efendimiz aleyhisselatüvesselam: “Sizden biriniz nereye gideceğini bilmeden ve hatta Cennet veya Cehennem’deki yerini görmeden dünyadan çıkmaz.”[5] buyurmuştur. 

Ölüm ânının en son ânı olan gözlerimizin dikilip kaldığı o en son ânımızda ise Kirâmen Kâtibin meleklerini göreceğiz. Eğer biz itaatkârlardansak Kirâmen Kâtibin bize; “Allah seni hayırla mükâfatlandırsın. Bizi iyi adamlarla buluşturdun sâlih ameller yapılan yerlere götürdün, iyi sözler dinlettirirdin.”[6] diyecekler. Yok, eğer biz kötü bir insansak Kirâmen Kâtibin melekleri bize:  “Allah senin cezanı versin. Bizi kötü meclislere götürdün, kötü işler arasında bulundurdun ve kötü sözler duyurdun.”[7] diyecekler. Evet, Kirâmen Kâtibin meleklerinin bu iki hitabından biri ile mutlaka karşılaşacağız. Ve Kirâmen Kâtibin meleklerinin hitapları biz ne isek ona göre olacak.

Peygamber efendimizin hadislerinden anladığımız kadarıyla:[8] biz, öldükten sonra, bizi yıkayanları, kefenleyenleri, taşıyanları ve kabre uzatanları tanıyacak, yanımızda konuşulanları duyacağız. Eğer biz cennet ehli isek bizi taşıyanlara yalvaracak ve biran önce götürülmeyi isteyeceğiz. Eğer (Allah muhafaza) cehennem ehli isek götürmekte aceleci davranmamalarını rica edeceğiz.

Öldükten sonra cesedimiz tabuta konup, kabre doğru üç adım götürüldükten sonra insanlar ve cinlerden başka herkesin duyacağı şekilde şöyle diyenlerimiz olacak: “Ey kardeşlerim! Ey cesedimi taşıyanlar! Dünya beni aldattığı gibi sizi aldatmasın. Zaman benimle oynadığı gibi sizinle oynamasın. Geride bıraktığımı varislere bıraktım. Kahhar olan Cenab-ı Hakk, kıyamette beni hesaba çekecektir. Siz ise beni kabre götürüyorsunuz. Oraya bırakıp vedalaşıyorsunuz.”[9]

Efendimizin aleyhisselatüvesselamın hadislerinden anladığımız kadarıyla:[10] Cennet ehli mümin bir kul olarak ölürsek,  ruhumuz bedenimizden çıktıktan sonra melekler tarafından alınıp yedi kat semaya çıkarılacak. Çıkarılan her göğün mukarreb meleği bir üstteki meleğe ruhumuzu teslim ederek ta yedinci kat semaya kadar getirileceğiz. Bu yolculuk süresince yanlarından geçtiğimiz diğer melek toplulukları  “Bu hoş güzel ruh kimdir?” diye soracaklar. Bizi teslim alan melekler de bizi dünyadaki en güzel ismimiz ile filan oğlu filan diye tanıtacaklar. Böylelikle yedinci kat semaya ulaşınca orada Cenab-ı Hak buyuracak: “Kulumun kitabını (dünyada işlemiş olduğu iyi amelleri) İlliyyûn’a, yani Levh-i Mahfuz’un bir kıtasına yazın ve onu yeryüzüne iade edin. Ben Azîmuşşân onları topraktan yarattım. Yine toprağa çevireceğim ve ikinci defa ondan çıkaracağım.” Diye buyurduktan sonra melekler ruhumuzu yeryüzüne tekrar indirecekler, cesedimiz kabre girdikten sonra ruhumuz cesedimize iade edilecek. Tabi bütün bunlar biz cennet ehli mümin bir kul olarak ölürsek böyle yaşanacak.

Allah muhafaza, imansız olarak, yani kâfir olarak vefat edersek yaşanacaklar aynı hadisin devamında anlatılmaktadır. Efendimizin aleyhisselatüvesselamın bu hadislerinden anladığımız kadarıyla: kâfir olarak ölen kişinin ruhu çıktıktan sonra melekler tarafından alınıp yedi kat semaya çıkarılacak.  Bu yolculuk süresince, yanlarından geçilen diğer melek toplulukları  “Bu murdar ruh kimdir?” diye soracaklar. Ruhu teslim alan melekler de dünyadaki en kötü ismimizle “Bu, filan oğlu filandır” diyerek tanıtacaklar. Allah muhafaza kabre iman ile giremezsek bütün bunları yaşayacağız. Nihayetinde sema kapılarının açılması istenecek. Ama sema kapıları açılmayacak ve bunun üzerine Cenab-ı Hak şöyle buyuracak: Onun kitabını Siccin’de, yerin en alt tabakasında yazınız! Kulumu tekrar yeryüzüne götürünüz! Çünkü ben onlara şunu vaat etmiştim. Ben onları oradan yarattım, onları oraya iade edeceğim ve ikinci bir defa daha onları oradan çıkartacağım!” Bunun üzerine, ruhumuz semadan savrulup atılarak kovulacak ve defnedilen cesedimize iade edilecek.

Her iki durumda da bizi defnedip giden yakınlarımızın, arkadaşlarımızın, akrabalarımızın bizi bırakıp giderken çıkardıkları ayak seslerini işiteceğiz. Biz bu haldeyken, Münker ve Nekir isminde iki melek gelecek ve bizi korkutarak oturtacak ve bize sualler soracaklar. Münker ve Nekir melekleri bizi karşılarına alıp, Rabbimizin kim olduğunu, dinimizi ve peygamberimizin kim olduğunu soracaklar. Biz ehli iman isek bu sorulara çok rahat cevap vereceğiz. Bu cevaplar üzerine verdiğimiz cevapları Cenab-ı Hak tasdik edecek ve kabrimizin genişletilmesini, bize cennet yataklarından bir yatak hazırlanmasını, cennetten elbiseler giydirilmemizi, cennetten kabrimize güzel kokular ve ılık rüzgârlar esmesi için kabrimiz ile cennet arasına bir kapı açılmasını emredecek. Bu emirden sonra kabrimiz 70 zira yani 35 metre genişletilecek ve aydınlatılacak. Daha sonra yüzü güzel, elbiseleri güzel ve kokusu hoş bir adam gelecek ve bize “Seni sevindirecek şeyleri sana müjdeliyorum. Allah’tan bir rıza ve içinde ebedi nimetlerin bulunduğu cennetlerin müjdesini sana getirdim. İşte bu sana vadolunan günündür.”  Biz de “Allah sana da hayırlı müjdeler versin, sen kimsin? Senin yüzün hayırlı şeylerle gelen kimsenin yüzüne benziyor.’” diyeceğiz. O kişi de: “Ben senin dünyada işlemiş olduğun salih amelinim” diyecek.

Allah muhafaza, imansız olarak vefat edersek, Münker ve Nekir’in sorularına cevap veremeyeceğiz. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, kabre cehennem ateşinden bir yatak serilmesini, sıcak ve kavurucu rüzgârların estiği cehennemden bir kapı açılmasını emredecek ve buradan cehennemdeki mekânımız gösterilecek ve hemen ardından “Eğer Allah’a itaat etmiş olsaydın burası senin olacaktı.” Denilerek kaybettiğimiz Cenneti göreceğiz. Cehennemdeki yerimizi ve sonrasında gösterilen kaybettiğimiz cenneti görünce tarifsiz acı çekecek, çok pişman olacağız. Sonrasında yüzü ve elbiseleri çirkin, kötü kokan bir adam gelecek. Biz kim olduğunu sorduğumuzda bize “Ben senin kötü amelinim” diyecek.

Bu kısımda Peygamber Efendimiz aleyhisselatüvesselamın aklıma gelen şu hadislerini de paylaşmak istiyorum: “Ölüyü, (mezara kadar) üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli. Bunlardan ikisi geri döner, biri bâkî kalır: Ailesi ve malı geri döner, ameli kendisiyle bâkî kalır.”[11]

Allah’ın bize verdiği ömrün çoğunu mal biriktirmek, para kazanmak için sarf ettiğimize ve bütün bunlar için dünyada hayırlı ameller işlemekten geri durduğumuza, yapmamız gerek ibadetlerimizi yapmadığımıza çok pişman olacağız. Zira hadis-i şerifte: “Ölen herkes pişmanlık duyar. İyi ise daha fazla iyilik yapmadığına; kötü ise kötülüğü niçin bırakmadığına pişman olur.”[12] buyuruluyor.

Öldükten sonra kişinin amel defterleri kapanır ama bazı kimselerin kabir hayatında bile sevapları artmaya devam eder. Hadis-i Şerifte bu şu şekilde anlatılmaktadır: “İnsan öldüğü zaman amel işlemesi kesilir. Ancak üç şey bundan müstesnadır. Sadaka-i cariye, kendisinden yararlanılan ilim veya kendisine hayır dua eden salih çocuk”[13]

Kabir, kimimize cennet bahçelerinden bir bahçe, kimimize de cehennem çukurlarından bir çukur olacak. Bu iki halden biri ile kabir hayatımız ta kıyamet kopana dek devam edecek.

Kıyametin kopuş ânı Kur’an-ı Kerim’de Hâkka Sûresinde şu şekilde tasvir edilmektedir: “Sûr’a bir tek üfleme üflendiği, arz ve dağlar yerlerinden kaldırılıp şiddetle birbirine çarpılarak darmadağın olduğu zaman, işte o gün olacak olur. O gün gök yarılmış, sarkmıştır.”[14] 

“Kıyamet ancak Cuma günü kopacaktır.”[15] Kıyâmet vakti geldiğinde İsrafil Aleyhisselâmın sûra üfleyişiyle kıyamet kopacak, yeryüzündeki herkes vefat edecek ve böylelikle dünya hayatı bitip, ahiret hayatı başlayacak.

İsrafil Aleyhisselâmın sûra ikinci defa üflemesiyle Âdem Aleyhisselâmdan kıyâmetin kopuş anına kadar gelmiş tüm insanlar tekrardan yaratılacak. “Kabrinden dirilip kalkan ilk insan Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm olacak.”[16]

Bizler dirildikten sonra, dünyada bir gün veya daha az bir zaman kaldığımızı sanacak, Allah’a hamd ederek mahşere doğru koşarcasına gideceğiz.[17]

Yaratılmış tüm insanlar mahşer yerinde bir araya gelecek. Hepimizin toplanacağı mahşer meydanı hadislerde “dümdüz, bembeyaz, hiç kimsenin tanıdık bir işarete rastlamadığı”[18] bir yer olarak tasvir ediliyor.

Mahşerin dehşetinden, korkudan ve şaşkınlıktan herkes kendi derdine düşecek,  kimse kimseye dönüp bakmayacak.[19]

Hiçbir gölgenin bulunmayacağı o zamanda Cenab-ı Hak bazı kullarını ikramda bulunacak, arşının gölgesinde barındıracak. Hadis-i Şerfite bu özel ikrama mazhar olacak kişiler şöyle belirtilmektedir. “Âdil devlet başkanı; Rabbine kulluk ederek temiz bir hayat içinde serpilip büyüyen genç; kalbi mescidlere sevgi ile bağlı Müslüman; birbirlerini Allah için sevip birliktelikleri ve ayrılıkları Allah için olan iki insan; güzel ve mevki sahibi bir kadının gayr-i meşru davetine “Ben Allah’tan korkarım” diye yaklaşmayan yiğit; sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimse ve tenhâda Allah’ı anıp gözyaşı döken kişi.”[20] Evet, Allah’ın böyle kulları hiçbir gölgenin bulunmadığı o sıkıntılı ve azaplı zamanda arşın altında gölgelendirilecekler.

Mahşer meydanında bize dünyada yaptığımız tüm iyilikleri ve kötülükleri gösteren amel defterimiz verilecek. Hepimize “Kitâbını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak nefsin yeter!”[21] denilecek.

Eğer biz cennet ehli isek kitabımız sağ elimize, eğer biz cehennem ehli isek kitabımız sol elimize verilecek. Amel defteri sağ eline verilenler tarifsiz sevinecek ve kitabını diğer insanlara göstererek  “Bakın kitabıma, alın okuyun” diyecekler.[22]

Amel defteri sol eline verilenler kahrolacak, keşke diyerek, defterinin kendilerine verilmemiş olmasını ve her şeyin ölüm ile bitmiş olmasını isteyecekler.[23]

Ondan sonra hepimiz dünyada yaptıklarımızdan ötürü Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda hesaba çekileceğiz.[24]

O ân ağzımız mühürlendiği için uzuvlarımız neler yaptıklarımızı birer birer anlatacak. Kulaklarımız, gözlerimiz, derimiz, ellerimiz, ayaklarımız dile gelecek ve her şeyi bir bir anlatacak.[25]

Şu dört şeyden sorgulanmadıkça Rabbimizin huzurundan ayaklarımız yerinden kımıldatılmayacak: Ömrümüzü nerede ve nasıl geçirdiğimizden, gençliğimizi nerede yıprattığımızdan, malımızı nereden kazanıp nerede harcadığımızdan ve bildiğimiz ile amel edip etmediğimizden hesaba çekilmedikçe Rabbimizin huzurundan bir yere kımıldayamayacağız.[26]

İman edip iyi işler yapan, Allah’ın emirlerini tutup yasaklarından sakınanlarımız ile böyle olmayanlar hesap vermede bir tutulmayacak.[27]

Cenab-ı Hak her birimiz ile tercümansız konuşacaktır. O zaman biz sağ tarafımıza bakacağız, ahirete gönderdiğimiz iyilikleri göreceğiz. Sol tarafımıza bakacağız, vaktiyle yaptığımız kötü işleri göreceğiz. Önümüze bakacağız ve önümüzde sadece cehennemi göreceğiz.[28]

Cenâb-ı Mevlâ, razı olduğu kullarının amel defterine şöyle bir bakmakla yetinecek, memnun olduğu kullarını ayrıca hesaba çekmeyecektir. Zira hesaba çekilenler azab göreceklerdir.[29]

Dünyada yapılan en küçük bir iyiliğin karşılığını ve yapılan en küçük bir kötülüğün cezasını mutlaka göreceğiz.[30]

Bu hesaplaşma sonunda kimsenin kimsede hakkı kalmayacak, hatta boynuzsuz koyun bile, boynuzlu koyundan hakkını alacak.[31]

Herkes hakkı olanı aldıktan sonra hesap işi bitecek ve dünyada yaptığımız iyilik ve kötülüklerin ölçülüp tartılmasına, yani, sıra mizana gelecek. Cenab-ı Hak kıyamet günü son derece doğru ve hassas teraziler kuracak, kimse en küçük bir haksızlığa uğratılmayacak. Bir hardal tanesi kadar bile olsa, iyi veya kötü her şey tartıya konacak.[32]

İyiliklerimiz tartının bir kefesine, kötülüklerimiz tartının diğer bir kefesine konulacak. Tartıda iyilikleri ağır gelenler kurtulacak, muradına erecek; iyilikleri hafif gelenler cehenneme gidecek.[33]

“Sübhânallahi ve bi-hamdihî sübhânallahi’l-azîm” zikri mizanda ağır gelen, dile hafif ve rahamân olan rabbimizin hoşuna giden bir zikirdir.[34] Bütün bunlardan daha fazla terazide en ağır gelen şey müminin güzel ahlakıdır.[35]

Mizandan sonra sıra sırattan geçmeye gelecek. Sırat köprüsü Cehennemin üzerine kurulacak. Sırat köprüsünden ilk geçecek olan Peygamber efendimiz ve hesaba çekilmeden cennete girecek olan ümmeti olacak. O gün peygamberler dışında konuşan olmaz. Peygamberlerin o günkü kelamı da: Allahümme sellim, Allahümme sellim! (Ey Rabbimiz selamet ver, ey Rabbimiz selamet ver!) olacak.[36]

Sırat köprüsünün üzerinden müminler amellerine göre, kimi göz açıp kapayıncaya kadar, kimi şimşek gibi, kimi rüzgâr gibi, kimi kuş gibi, kimi iyi cins yarış atları gibi, kimi deve gibi süratle geçecekler. Müminlerden kimi sapasağlam kurtulacak. Kimi de tırmalanmış (hafif yaralı) olarak salıverilecek. Kimi de cehennem ateşi içerisine dökülecek.[37]

Bütün bu süreçte Peygamber efendimizin birkaç defa şefaatleri olacak. İlk şefaati mahşer meydanında çok şiddetli sıcaklık altında çok uzun bir zaman beklemekten bunalan bütün insanlara olacak. İkinci şefaati de kalbinde arpa tanesi kadar imanı bulunan mümin kullara olacak.

Hadis-i şeriften anladığımız kadarıyla:[38] insanlar kendilerine şefaat edecek birini aramak için: “ilk önce Hz. Âdem (as)’a, sonra Hz. Nuh (as)’a, sonra Hz. İbrahim (as)’a, sonra Hz. Musa (as)’a, sonra Hz. İsa (as)’a gidilecek ve her biri şefaate yetkili olmadıklarını beyan edecekler. Nihayetinden Hz. İsa (as) Hz. Muhammed (asm)’a gidin diyecek. Böylece herkes Hz. Muhammed (asm)’a gidecek ve şefaat talep edecek. Peygamber efendimiz de “Ben şefaate yetkiliyim!” diyecek ve Rabbimizin huzuruna çıkmak için izin talep edecek. Peygamber efendimize izin verilecek. Orada Allah’ın ilham edeceği ve daha önce edilmemiş ve o âna kadar edilemeyecek hamdlerle Allah’a hamdü senada bulunacak ve sonrasında da peygamber efendimiz secdeye kapanacak. Sonrasında Cenab-ı Hak şöyle diyecek: “Ey Muhammed, başını kaldır! Dilediğini söyle, söylediğine kulak verilecek. Ne arzu ediyorsan iste, talebin yerine getirilecektir! Şefaatte bulun, şefaatin kabul edilecektir!” buyuracak. Peygamber efendimiz de “Ey Rabbim! Ümmetimi, ümmetimi istiyorum!” diyecek. Cenab-ı Hak: “Kimlerin kalbinde arpa tanesi kadar iman varsa onları ateşten çıkar!” diyecek. Peygamber efendimiz de gidip sırattan cehenneme düşmüş, kalbinde arpa tanesi kadar iman bulunan ümmetini ateşten çekip alacak.”

Türlü türlü güzelliklerin bulunduğu ve ebedi kalacağımız yer olan cennet hakkında Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nur külliyatında: “Ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne kalb-i beşere hutur etmiştir.”[39] diyerek tarif etmektedir.”

Cennet ve Cehennemin tarifini Cennetin güzelliklerini ve Cehennemin dehşetini tarif eden ayet ve hadislere havalede ederek şunları söyleyip yazımı hitama erdirmek istiyorum:

“Elbette en bahtiyar odur ki: Dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebdediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, malayani şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telakki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin.”[40]

Evet, önümüzde uzun ve meşakkatli bir yol var. Bu yolda başımıza gelecekler ayet ve hadislerde açıkça haber verilmiş. Bu yazıyı yazarken de ayet ve hadislerin meallerinde anlatılanları, kaynağını göstererek, kendi ifadelerimle aktarmaya çalıştım. Salih amel işleyip Allah’ın razı olduğu bir hayat geçirirsek bu yolculukta sıkıntı yaşamadan geçip gidecek ve neticesi Cennet olacak inşallah. Yok, eğer asiliğimizde ısrarcı olur, Rabbimizin emir ve yasaklarına riayet etmez, günahlarımıza tövbe etmezsek çok sıkıntı yaşayacağımız ve neticesi Cehennem olan bir yolculuk bizi bekliyor.

Rabbim bizleri ölmeden evvel uyanan, tövbe eden ve salih ameller yapan, razı olacağı kullarından olmayı nasip etsin.  

Rabbim, ism-i azam hürmetine ve Habib-i Ekrem, Fahr-i Âlem, Hâtem-ül Enbiya, Şefîu’-l Müznibîn, Hazreti Muhammed aleyhisselatüvesselamın hürmetine bizleri ölüm ânındaki sıkıntıdan ve azaptan korusun! Azrail aleyhisselama ruhumuzu iman ile kolaylıkla teslim etmeyi nasip etsin! Bizlere şehidlerden olmayı nasip etsin! Münker ve Nekir melekleriyle olan sorgumuzu kolay etsin! Kabrimizi cennet bahçelerinden bir bahçe etsin! Arkamızdan amel defterimizi açık bırakacak sadaka-i cariye bırakmayı nasip etsin! Mahşer meydanında Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed aleyhisselatüvesselamın Livâü’l-Hamd sancağı altında gölgelendirsin! Hesabımızı kolay etsin! Üzerimizde hakkı olanlar ile dünyada helalleşmeyi nasip etsin! Amel defterimiz sağ elimize verilsin! Mizanda sevaplarımız günahlarımızdan daha ağır gelsin! Sırattan göz açıp kapayıncaya kadar hızlıca ve kolaylıkla geçirsin! Kevser’den içmek nasip olsun! Hesaba çekilmeden Peygamber efendimiz ile beraber cennete girecek olan kullar arasına bizleri de katsın! Bizleri cennette sevdiklerimizle buluştursun! Peygamber efendimize ve tüm peygamberler ile onlardan sonra gelmiş tüm salihlerle görüşmek ve onlara komşu olmak nasip olsun! Cennette rüyete mazhar olmak nasip olsun! Âmin! Âmin! Âmin!

Selâm ve duâ ile.

Halil İbrahim DEDE

30/01/2021 – Çorlu

[1] er-Rahmân, 26

[2] el-Enbiyâ, 35

[3] İhyâu Ulûmid’d-Dîn Cilt:8

[4] Bakınız: İhyâu Ulûmid’d-Dîn Cilt:8

[5] İbn Ebi’d-Dünya

[6] İhyâu Ulûmid’d-Dîn Cilt:8

[7] İhyâu Ulûmid’d-Dîn Cilt:8

[8] Bakınız: Suyûtî, s.175

[9] Suyûtî, s.175

[10] Bakınız: Buhari 1/243, 3/1260, 1294, Müslim 905/11, 2870/70, Malik Muvatta 1/188, 189, İbni Hibban 3120, Ebu Davud 4753, Terğib ve Terhib 7/67, 77, Nesei 2059, 2075, İbni Mace 4269, 4271, Ahmed bin Hanbel 4/287, 288, No: 17803, 18559 18733, 18815, Hâkim 1/37, 40, Tayalisi 753, Acurri eş-Şeria 367, 370, Albânî Cenaiz 199

[11] Buhari, Rikâk 42

[12] Tirmizi, Zühd:59

[13] Dârimi, Mukaddime, 46

[14] Hâkka Sûresi 13-16. ayetler

[15] Müslim: 854

[16] Bakınız: Tirmizî, Menâkıb, 1, Tefsir, 18; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/282

[17] Bakınız: İsrâ 17/52; Mü’minûn 23/112-113; Nâziât 79/46

[18] Bakınız: Buhârî, Rikak 44; Müslim, Münâfikîn 28

[19] Bakınız: Tirmizî, Tefsir, Abese, (3329).

[20] Buhârî, Ezân 36, Zekât 16, Rikak 24, Hudûd 19; Müslim, Zekât 91, Birr 37; Tirmizî, Zühd 53; Nesâî, Kudât 2

[21] İsrâ Sûresi(17) 14. Ayet

[22] Bakınız: Hâkka Suresi – 19-24

[23] Bakınız: Hâkka Suresi – 25-29

[24] Bakınız: Hicr 15/92-93

[25] Bknz. Yâsîn 36/65, Fussilet 41/20

[26] Bknz. Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 1

[27] Bknz. Secde 32/18; Sâd 38/28

[28] Bknz. Buhârî, Zekât 10, Rikak 39, Tevhid 24, 36; Müslim, Zekât 67; Tirmizî, Kıyamet 1; İbni Mâce, Mukaddime 13, Zekât 28; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 236

[29] Bknz. Buhârî, İlim 36; Müslim, Cennet 79; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 47, 91, 108

[30] Bakınız: Zelzele  99/7-8.

[31] Müslim, Birr 60; Tirmizî, Kıyâmet 2.

[32] Bakınız: Enbiyâ  21/47.

[33] Bakınız: A’râf 7/8-9; Mü’minûn 23/102-103; Kâri’a 101/8-9.

[34] Bakınız: Buhârî, Daavât 65, Eymân 19, Tevhîd 58; Müslim, Zikr 31. (2694); Tirmizî Daavât 61, (3463)

[35] Bakınız: Tirmizî, Birr 62, (2003 2004); Ebu Davûd, Edeb 8, (4799).

[36] Bakınız: Buhârî, Rikak 52, Ezan 129, Tevhid 24; Müslim, İman 299, (182); Tirmizî, Cennet 20, (2560)

[37] Bakınız: Buhârî, Müslim, Tirmizi’den naklen Mansur Ali Nasıf, Tâc, V, 394-39.

[38] Bakınız: Buhari, Tevhid 36, 19, 37; Müslim, İman 322

[39] Risale-i Nur Küliyatı, Onuncu Söz, Altıncı Hakikat, Sekizinci Esas

[40] Risale-i Nur Küliyatı, On Altıcı Mektub, Beşinci Nokta, Beşinci Mesele

Siyonist Devlet Yıkılıyor

Hatırlıyor musunuz?

21 Aralık 2017’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda üye 172 ülke katılımıyla, ABD’nin Kudüs kararını geri almasını öngören tasarı 128 ülkenin kabul oyu ile kabul edilmişti.

Peki, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda alınan karara rağmen ne oldu?

14 Mayıs 2018’de ABD Büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıdı ve Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdı. Hem de dünyanın gözü önünde ve kimseyi umursamadan…

Peki, 25 Mart 2019’da ne oldu?

1967’den bu yana İsrail tarafından işgal altında tutulan Suriye toprağı Golan Tepeleri’ni ABD Başkanı Donald Trump İsrail toprağı olarak kabul eden kararnameyi imzaladı.

Başka ne oldu?

Kararnameyi imzaladığı kalemi İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya verip, kararnameyi basına gösterdikten sonra kararnameyi Netanyahu’ya vererek “Bunu İsrail halkına ver” dedi.

28/01/2020’de de, yani, bundan birkaç gün evvel ne oldu?

ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile beraber ekranlara çıkıp “Yüzyılın Anlaşması” adı altında, görünürde barış planı ama hakikatte İsrail’e Filistin’i verme, işgal ettiği Filistin topraklarını İsrail toprağı olarak kabul ettirme planını açıkladı…

Bütün bunların (dahası da var elbette) üzerine “İsrail’in sonu ne zaman olacak” diye düşünürken, yaptıkları zulümlere rağmen tokat yememelerinin hikmetini ifade eden, Üstad Hazretlerinin Risale-i Nur’da geçen şu mektubu hatırıma geldi:

Yahudi milleti hubb-u hayat ve dünyaperestlikte ifrat ettikleri için, her asırda zillet ve meskenet tokadını yemeye müstehak olmuşlar. Fakat bu Filistin meselesinde; hubb-u hayat ve dünyaperestlik hissi değil, belki enbiya-yı Benî İsrailiyenin mezaristanı olan Filistin, o eski peygamberlerin kendi milliyetlerinden bulunması cihetiyle, bir cihette bir ehemmiyetli hiss-i millî ve dinî olmasından, çabuk tokat yemiyorlar. Yoksa, koca Arabistan’da az bir zümre hiç dayanamayacaktı, çabuk meskenete girecekti.[1]

Üstad Hazretlerinin İhlâs Risalesinde geçen şu ifadeleri ile de muvaffakiyetin samimi bir niyet ve ihlâslı bir bağlılıkla mümkün olduğunu anlıyoruz.

Kuvvet haktadır ve ihlâstadır. Haksızlar dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve samimiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar.[2]

Üstad Hazretlerinin bu ifadelerinde anladığımız kadarıyla: bâtıl da olsa dinlerine ve tahrif de olmuş olsa Tevrat’a olan inançları gereğince ve bu hislerine bağlılıkla ve samimiyetle ve de ihlâsla amel ettikleri için çabuk tokat yemiyorlar.

Yahudilerin bâtıl olan dinlerine ve tahrif olmuş Tevrat’a olan inançları ve aralarında olan samimi ittihad sağlam ki bütün bunlar olabiliyor.

Bir misal: İsrail’de Yahudilerin inancı gereği cumartesi günü çalışılmaz. 100 kadar Yahudi işçi İsrail’de cumartesi günü çalıştırılmaya mecbur edilince ortalık ayağa kaktı İsrail’de. Tepki olarak bir Bakanları istifa etti. Bakın, görüyor musunuz nasıl bağlılar inançlarına.

Yahudi milletinin inançlarına bağlılıklarını gösterir bu ve buna benzer misaller çoktur. Lakin son zamanlarda inançlarından uzaklaştıklarını ve yozlaşmaya başladıklarını gösteren bazı haberler okumaktayım. Bütün bunlar şayet doğru ise, bu, Siyonizm’in yıkılacağı anlamına gelir.

Okuduğum habere göre İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hakkında üç ayrı dosya bulunuyor.

  • Bir internet sitesinde, ailesi lehine haberlere yer verilmesi karşılığında söz konusu şirkete 276 milyon dolar değerinde mali imtiyaz sağlamak.
  • 2007 ile 2016 yılları arasında iş adamlarından “hediye” adı altında 283 bin dolar değerinde puro, şampanya, mücevher ve uçak bileti almak.
  • İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun “rüşvet aldığı, yolsuzluk yaptığı ve görevini kötüye kullandığı” yönünde suçlamalar yer alıyor.[3]

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hakkındaki bu iddialar doğru ise inançlarından uzaklaştıkları, yani yozlaşmaya başladıkları anlamına gelir ki bu da devletlerinin yıkılacağı anlamına gelir.

Diğer bir taraftan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu iddialara karşı kendisini sorgulayan memurların da sorgulanmasını talep ederek, sürecin “kirli”, hakkındaki suç dosyasının delillerinin “şüpheli”[4] olduğunu belirtmesi de adalet sisteminde işlemediği, yargının taraflı olduğu anlamına gelir ki bu da inançlarından uzaklaştıkları ve yozlaştıkları anlamına gelir.

Yani, bu haberi neresinden tutarsanız tutun Yahudi milletinin inançlarından uzaklaştığını, yozlaşmaya başladığını ve bunun neticesi olarak devletlerinin yıkılacağının emareleri ortaya çıkmaya başladığını söylersek hata etmemiş oluruz diye düşünüyorum.

Onlar bâtıl olan inançlarından yozlaşarak, dünyevîleşerek yıkılışlarının zeminini hazırlayadursunlar. Biz de kendimize bakalım ve bütün bu gelişmeler üzerine bizim üzerimize düşenleri hatırlayıp, tatbik etmeye bakalım.

Şimon Perez’e 1986 yılında Gazeteciler “Kur’ân-ı Kerim, sizin devletinizin yıkılacağından haber veriyor” diye hatırlattıklarında? Perez şu cevabı veriyor: “Kur’ân’ın bahsettiği Müslümanlar gelsin! O zaman düşünürüz.”[5]

Hadiste Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm şöyle buyuruyor: “Müslümanlar, Yahudilerle harp etmedikçe kıyamet kopmayacak. Harp olacak ve Müslümanlar onları kırıp mahvedecekler. Öyle ki, Yahudilerden bir kimse bir ağaç veya bir taşın arkasına saklanacak olsa, o ağaç ve taş dile gelerek “Ey Müslüman, ey Allah’ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür,” diyecek. Sadece Garkad ağacı haber vermeyecek, çünkü bu ağaç, onların ağacıdır.[6]

İsrail’i ortadan kaldıracak, Kur’ân’ın bahsettiği neslin yetişmesi yada var olan neslin bu minvalde olgunlaşması için İslâm’ı hakkı ile yaşamamıza vesile olacak, içtimai hayatı şekillendiren yasa ve cezai müeyyidelerimizi İslâm’a göre şekillendirmeli, milletimizin hamurunda ve ruhunda olan, ama uyandırılmayı bekleyen ahlakî dirilişi meydana getirerek ahlaklı bireyler yetişmeli ve İttihad-ı İslâm’ı yani siyasi, askeri ve yönetim olarak İslâm birliğini teşkil ettiğimizde İsrail’in yıkılışına vesile olacak, Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâmın Hadis-i Şeriflerine mazhar o mübarek kutlu nesil teşkil olunacaktır diye düşünüyorum.

Rabbim bizlere İslâmî hükümlere göre idare edilmeyi ve İttihad-ı İslâm’ın yeninden teşkil edilmesini nasip etsin. Âmin!

Selâm ve dua ile..

Halil İbrahim DEDE

30/01/2020 – Çorlu

halilibrahimdede@outlook.com

facebook.com/dedehalilibrahim

[1] Risale-i Nur Külliyatı | Şualar | On Dördüncü Şuâ

[2] Risale-i Nur Külliyatı | Lem’alar | Yirmi Birinci Lem’a

[3] – 4 https://www.yeniakit.com.tr/haber/israil-kayniyor-netanyahu-icin-yolun-sonu-darbe-girisimi-dedi-956315.html

 

[5] Tercüman Gazetesi, Ergun Göze, 1986

[6] Müslim, Fiten, 82

Allah Razı Olsun

“Allah razı olsun!” duası ne güzel bir dua, değil mi? Bir insanın isteyebileceği en büyük, en âli istek Cenâb-ı Hakkın rızasıdır. Öyle ya, Cenâb-ı Hakkın rızasını kazanan bir insan daha ne isteyebilir ki?

Millet olarak, bu üç kelimelik büyük duayı çoğu zaman teşekkür etmek yerine kullanmak gibi güzel bir hasletimiz var. Bu büyük milletin, küçük bir ferdi olarak ben de teşekkür etmek yerine “Allah razı olsun” demeyi tercih edenlerdenim. Çoğu zaman teşekkür etmek yerine bu büyük duayı etmeyi daha değerli ve anlamlı bulurum. Ola ki duaların kabul edildiği bir âna denk gelir de Allah’ın razı olduğu kulları arasına yazılır o ân dua ettiğimiz kişi diye…

“Teşekkür ederim” yerine “Allah razı olsun” demeyi tercih ettiğimden ve bunu kendime âdet edindiğimden dilime pelesenk olmuş bu güzel duandan dolayı başımdan geçen ve güzel bir hakikati anlamama da vesile olan bir olayı anlatmak istiyorum.

Dedim ya hani, teşekkür etmek yerine Allah razı olsun duasını etmeyi tercih ettiğimi. Yine, teşekkür etmem gereken bir durumda bu alışkanlığımdan dolayı “teşekkür ederim” yerine “Allah razı olsun” demiş bulundum. Ama ben, o ân teşekkür etmem gereken kişinin bu duayı hak etmediğini düşündüğümden, ona, Allah razı olsun, demiş olmaktan rahatsız oldum. Zira haramları hayatının merkezine koymuş, yaşantısını da bu haramların etrafında heba eden. Müslüman ama İslamiyet’in emir ve yasaklarına uymayan ve de bu haramları işlemiş olmaktan pişmanlık duymasını bir tarafa bırakın, memnun bir şekilde anlatmaktan geri durmayan, yani fâsık-ı mütecahir sınıfına girdiğini bildiğim o kişinin bu duayı hak etmediğini düşündüğümden, ona, Allah razı olsun, demiş olmaktan rahatsız oldum…  

Hâli, yaşantısı, fikriyatı itibariyle Allah’ın razı olacağı bir hâl, yaşantı ve fikriyatta olmadığını bildiğim için bu duayı hak etmediğini düşündüm.

Bir taraftan da bu düşüncelerimle suizan ettiğimi düşündüğümden, o kişiye karşı suizan etmiş olmaktan da ayrı bir rahatsızlık hissettim içimde…

İçerisine düştüğüm bu suizannın verdiği rahatsızlık ve bu halim üzerine, bu ruh haliyle tefekkür erken “Allah razı olsun” duasının içerisinde  “Allah, sana, içerisine düştüğün bu haram bataklığından çıkarak uyanmanı ve bu halden nedametle, pişmanlıkla tövbe edip kurtularak, Allah’ın razı olacağı hale ulaşmanı nasip etsin” duasını da içinde barındırdığı düşüncesi düştü kalbime. Kalbime düşen bu mananın hakikat olup olmadığını araştırdığımda: İmâm-ı Rabbânî (r.a.) hazretlerinin Mektûbat tercümesinde kalbime düşen bu manayı doğrulayan bir şerh gördüm.  Böylelikle içerisine düştüğüm suizan ve ruh sıkkınlığından kurtuldum elhamdülillah.

“Allah razı olsun” duasını Rabbim dilimizden düşürmesin. Rabbim bizlerden razı olsun ve ihlâsla rızasını esas maksat yaparak amel etmeyi ve bu niyet üzerine vefat etmeyi nasip etsin. Âmin!

Selâm ve dua ile..

Halil İbrahim DEDE

13/09/2019 – Çorlu

halilibrahimdede@outlook.com

facebook.com/dedehalilibrahim

Sosyal medyada çok silik söz geziyor!

Çevremizde olup bitenler, yeri geliyor bize çok güzel dersler ve nasihatler veriyor.

Yakînen tanıdığım biri, yıllarca helal dairesinde sevdiği bir hanım kız ile evlenmek için çaba sarf etti, dua etti, hayal kurdu…

Üç yıldan fazla bir süre bu minvalde ciddi gayreti ve duası oldu.

Hayal kurmayı seven bir arkadaş olduğu için de bu isteği ile ilgili birçok şeye ait çok güzel hayaller kuruyor, hayallerinde tasarladıklarını yapmak üzere hazırlıklarda bile bulunuyordu.

Bana Hz. Osman (r.a)’a ait olduğunu söylediği “Allah, nasip etmeyeceği şeyin hayalini kurdurmaz” sözünü söyleyip, “dua ediyorsam ve duamda bu isteğim ile ilgili en ince ânına kadar hayal kurabiliyorsam, bu kişi benim nasibim olacak,” şeklinde yorumluyordu…

Dediğine göre, üç yıldan fazla bir süre de her gün ve günde birkaç kez bu isteği için ısrarla, istek ve arzuyla dua etmiş.

Ama gelin görün ki büyük bir istekle evlenmeyi istediği bu hanım kız bir başkasıyla evlenip yuva kurmuş.

Allah mesut bahtiyar etsin.

Her ikisi için de en hayırlısı bu imiş demek ki…

Bu arkadaşın böyle düşünmesine ve inanmasına sebep ve o âna kadar (hata ederek) doğruluğunu araştırmayı düşünmediğim, Hz. Osman (r.a)’a ait olduğu iddia edilen ve sosyal medyada çokça dolaşan bu sözün doğruluğunu araştırdığımda Sorularla İslamiyet sitesinde: “Bu sözün Hz. Osman (r.a)’a ait olduğuna dair bir bilgi olmadığı; insanın hayalinden her türlü düşünce geçtiği gerçeğinden hareketle, bu sözün doğruluğunun şüpheli olduğu; hayalimizden geçen o kadar çok şey var ki, bunların birçoğuna ulaşmadığımız gibi, zaten buna ömür de yetmeyeceği[1]” bilgisine ulaştım.

Bu arkadaşın, doğru görünen ve kulağa hoş gelen bu söze umudunu, geleceğini ve hayallerini bağlamış olması ve netice itibariyle ciddi bir hayal kırıklığına uğramasıyla yaşadığı bu acı tecrübeden, bana, internette ve sosyal medyada dolaşan sözlere karşı çok dikkatli olmamız, mesafeli durmamız, müdakkik ve müteyakkız olmamız gerektiği dersini ve kanaatini verdi.

Kişiler, çok kolay, nefislerine uyan, kendi ideolojilerini destekleyen sözleri, doğruluğu ve gerçekliği hakkında en ufak bir araştırma yapmadan doğru kabul edip, sosyal medya vasıtasıyla paylaşımda bulunup böyle yanlış bilgileri yayarak bilgi kirliliğine sebep oluyorlar.

Sâfi kalple böyle sözlere inanarak kalp bağlayıp, neticesinde de inkisarı hayale maruz kalıyorlar yada maruz kalınmasına sebep oluyorlar.

Üstad Bediüzzaman dahi Risale-i Nur’da “Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima sûret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hatta benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim. Veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyleyse, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.[2]” diyor.

Sonuç olarak: internette ve sosyal medyada dolaşan İslami sözlerin bir kaynaktan nakledilip edilmediğine, paylaşımı yapan kişinin güvenilir olup olmadığına ve ehlisünnet kaynaklarından nakledilip edilmediğine çok dikkat edin, paylaşacaksanız ondan sonra paylaşın, kalpte saklayacaksanız ondan soran kalpte saklayın derim.

Selâm ve dua ile..

Halil İbrahim DEDE

15.08.2019 – Çorlu

halilibrahimdede@outlook.com

facebook.com/dedehalilibrahim

[1] https://sorularlaislamiyet.com/hz-osmana-ait-olarak-gosterilen-allah-nasip-etmeyecegi-bir-seyi-hayal-ettirmez-sozunu-nasil

[2] Risale-i Nur Külliyatı Münâzarat

MUAZZAM BİR DERS

İstanbul’da kapısına astığı “HER SUALE CEVAP VERİLİR” levhası ile hem ulemayı ve hem de mekteplileri münazaraya davet edip kendisi hiç sual sormadan suallerine noksansız olarak doğru cevap veren;

90 cilt kitabı ezberleyen ve ezberlediği bu kitapları üç ayda bir defa ezberden tekrarlayan;

İngilizlerin 600 kelime ile cevap istedikleri 6 soruya mazhar-ı takdir olmuş bir cevap veren;

Henüz 33 yaşındayken Şam’daki Câmi-i Emevî’de içerisinde 100 ehli ilimin bulunduğu yaklaşık 10 bin kişiye, Şam ulemasının ısrarıyla, Arapça olarak hutbe irad eden;

Arapçanın en mükemmel lügati olan Kamus-u Okyanus’u “Sin” harfine kadar kelimesi kelimesine ezberleyen;

20 yılda bitirilen kitapları 3 ayda öğrenen;

14 yaşında icâzet alıp, icâzet almaya yakın talebeleri tedris eden;

Ağabeyi Molla Abdullah tarafından 80 kitaptan imtihan edildikten ve aldığı cevaplardan sonra ağabeyine ders vermeye başlayan;

Medrese Hocası Molla Fethullah’ın sorduğu sorulara aldığı cevaplar karşısında hayrette kalarak “Zekâ ile hıfzın ifrat derecede bir kimsede tecemmuu nâdirdir” dediği;

Aynı Medrese Hocasının “Bizim medreseye gayet genç bir talebe geldi. Her ne sual ettimse bilâ-tevakkuf cevap verdi. Bu yaşta zekâsına ve ilmine ve fazlına hayran kaldım” diyerek methettiği;

Ömründe gördüğü ve işittiği ve merakını tahrik eden ve ona hoş gelen mânâları ve kelimeleri ve suretleri ve savtları unutmayan;

Mu’cizât-ı Ahmediye (a.s.m.) risalesi olan On Dokuzuncu Mektupta Peygamber Efendimizin (a.s.m.) 300 kadar mucizelisini, yanından Kur’an-ı Kerimden başka kitap bulunmamasına rağmen ezberden günde iki-üç saat çalışmak kaydıyla mecmuunu 12 saatte telif eden;

Mısır Câmiü’l-Ezher Üniversitesi reislerinden meşhur Şeyh Bahît Efendi’nin Üstad Bediüzzamanı ilzam etmek maksadıyla Arapça olarak sorduğu soruya Arapça olarak aldığı cevaptan sonra “Bu gençle münazara edilmez. Ben de aynı kanaatteyim. Fakat bu kadar veciz ve beliğâne bir tarzda ifade etmek, ancak Bediüzzaman’a hastır” dediği;

İbn-i Sina gibi bir dâhi-yi hikmet bir zat ve ulemâ-i İslâm Haşir mevzusunda “haşir bir mesele-i nakliyedir. Delili nakildir. Akıl ile ona gidilmez” dediği halde, haşir meselesini akılla ispat eden Üstad Bediüzzaman Mesnevi-i Nuriye’de Katre Risalesinde “Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendim” diyor.

İlimde zirve böyle dâhi bir zatın “Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendim” demesinden, bize ders vereceği dört kelimenin ne kadar kıymetli ve gerekliği olduğunu anlıyorum.

Neydi o dört kelime?

“Kelimelerden maksat, mânâ-yı harfî, mânâ-yı ismî, niyet, nazar’dır” diyor Üstad Bediüzzaman.

Biz burada “mânâ-yı harfî ve mânâ-yı ismî” kelimelerini anlamaya çalışacağız.

Mesela bir çiçeğe “ne kadar güzel bir çiçek” demek çiçeğe mânâ-yı ismî ile bakmaktır.

Aynı çiçeğe “ne kadar güzel yaratılmış bir çiçek” diyerek, çiçeği yaratan, hayat veren, süsleyen, renklendiren, içinde şifa gizleyen, neslinin devamı için içinde tohumcukları saklayan ve daha birçok Esmasıyla o çiçekte tecelli eden bir Allah’ın olduğunu bilmek, düşünmek, tefekkür etmek ve o nazar ile bakmak çiçeğe mânâ-yı harfî ile bakmaktır. Yani eserden Müessire; sanattan, Sanatkâra; mektuptan, Kâtibe intikal etmektir.

Söz gelimi:

Çiçekteki hayat Allah’ın HAYY ismini;

Çiçeğin baharda tekrar çıkması Allah’ın MUHYÎ ismini;

Çiçekteki güzellik Allah’ın CEMÎL ismini;

Çiçekteki süslemeler Allah’ın MÜZEYYÎN ismini;

Çiçekteki o harika renkler Allah’ın MÜLLEVVİN ismini;

Çiçeği tür yapan bütünleştirici özellikleri Allah’ın VÂHİD ismini;

Çiçeğin kendi türü içerisindeki farklılığı Allah’ın EHAD ismin;

Çiçeğin hastalıkların iyileşmesinde vesile olması Allah’ın ŞÂFÎ ismini;

Çiçeğin karnında gizlenmiş tohumcuklar Allah’ın HAFÎZ ismini;

Çiçeğin toprak içindeki tohumundan çatlayarak çıkması, tomurcuk haline gelmesi ve tomurcuğunun açılarak çiçek halini alması Allah’ın FETTAH ismini;

Çiçekten hayvan ve insanların beslenmesi Allah’ın REZZÂK ismini;

Çiçeğin kirli havayı alıp, temiz havayı vermesi Allah’ın KUDDÛS ismini;

Çiçeğin yaprak, gövde ve kökü ile bir arada kaim olması Allah’ın KAYYÛM ismini;

Çiçekte şifadan tut, rızka kadar bir sürü fayda takılması yanında güzel bir renk, güzel bir şekil ve güzel bir koku vermesiyle çiçeği ve çiçeği görecek insanı yaratan Allah’ın kullarını ne kadar çok sevdiğini anlar ve çiçekte Allah’ın VEDÛD ismini görürüz.

Biz, çiçeğe bu manalarla baktığımızda çiçeğe mânâ-yı harfî ile bakmış oluruz.

Yani, çiçeği yaratan, ona bu güzelliği ve bu faydaları takan biri olduğunu anlar ve görürüz. İşte bu anlama ve görme Allah hesabına olduğu için mânâ-yı harfî ile bakmış oluruz. 

Üstad Bediüzzaman bu risalenin devamında: “Cenâb-ı Hakkın mâsivâsına, yani kâinata mânâ-yı harfi ile ve Onun hesabına bakmak lâzımdır. Mânâ-yı ismi ile ve esbab hesabına bakmak hatâdır.” diyor.

Bu ifadelerden de anlaşılacağı gibi, her şeye “mânâ-yı harfi” ile bakmalı; tüm mahlûkatın meydana gelmesinde yalnızca sebeplerin etkili olduğunu ifade eden, bir yaratıcının olduğunu ifade etmeyen, yani yaratıcıyı yok sayan ifadeler olan “mânâ-yı ismi” ifadelerinin ve bu tür bir bakışın hatâ olduğunu anlıyoruz.

Üstad Bediüzzaman Kastamonu’dayken yanına gelen lise talebelerinin “Bize Hâlıkımızı tanıttır; muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar” demesine karşın Üstad Bediüzzamanın verdiği cevaba bakacak olursak: “Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah’tan bahsedip Hâlıkı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz.” İfadelerinde geçen “Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah’tan bahsedip…” ifadesi ile “Hâlıkı tanıttırıyorlar.” İfadesinden ve bu bahsin geçtiği yer olan Altıncı Mesele’nin devamında ve tamamı birer “mânâ-yı harfi” dersi olan misallerle de bizlere her bir fenne yani her bir ilime mânâ-yı harfi ile bakarak Allah’ı tanıyabileceğimizi bizlere ders vermektedir.

 

Mânâ-yı harfi ile bakarsak ne olur?

Kâinata ve tüm mahlûkata mânâ-yı harfi ile bakınca bu bakışlarımızın hepsi birer tefekkür ibadeti hükmünde olur ve hadis ile sabittir ki “bir saat tefekkür bir sene nafile ibadetten hayırlıdır”. Yani, çiçeğe yukarıda örneklediğimiz gibi bakıp, bunun üzerinde bir saat tefekkür ettiğimiz zaman bir sene nafile ibadetten daha hayırlı ve sevaplı bir amel yapmış oluruz.  

Mânâ-yı harfi ile baktığımızda, Allah’ın yarattıkları üzerinde tecelli eden, yani gördüğümüz her şey üzerinde görünen Esmaları okuyarak sanattan Sanatkâra ulaşarak imanımız ziyadeleştirir, güçlendiririz.   

 

Mânâ-yı ismi ile bakarsak ne olur?

Tabiat risalesinde geçen ifadeyle: “Ey insan! Bil ki, insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmam eden dehşetli kelimeler var; ehl-i iman bilmeyerek istimal ediyorlar.”

Üstad Bediüzzaman’ın bu ifadelerinden de anlaşılacağı gibi: Mânâ-yı ismi ifadeleri dinsizliği işmam eden, yani dinsizlik kokan ifadelerdendir. Bilerek, bilinçli bir şekilde kullanılması imanımız açısından çok tehlikelidir.

Hayatımızın her safhasında, kâinata ve tüm mahlûkata mânâ-yı harfi ile bakmayı ve yaşamayı ve bu hakikatleri yaşayarak son nefesimizi vermeyi nasip etsin!

Selâm, dua ve muhabbetle…

Halil İbrahim DEDE

11/12/2018 – Çorlu

halilibrahimdede@outlook.com

facebook.com/dedehalilibrahim