Etiket arşivi: Halil İbrahim DEDE

Siyonist Devlet Yıkılıyor

Hatırlıyor musunuz?

21 Aralık 2017’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda üye 172 ülke katılımıyla, ABD’nin Kudüs kararını geri almasını öngören tasarı 128 ülkenin kabul oyu ile kabul edilmişti.

Peki, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda alınan karara rağmen ne oldu?

14 Mayıs 2018’de ABD Büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıdı ve Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdı. Hem de dünyanın gözü önünde ve kimseyi umursamadan…

Peki, 25 Mart 2019’da ne oldu?

1967’den bu yana İsrail tarafından işgal altında tutulan Suriye toprağı Golan Tepeleri’ni ABD Başkanı Donald Trump İsrail toprağı olarak kabul eden kararnameyi imzaladı.

Başka ne oldu?

Kararnameyi imzaladığı kalemi İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya verip, kararnameyi basına gösterdikten sonra kararnameyi Netanyahu’ya vererek “Bunu İsrail halkına ver” dedi.

28/01/2020’de de, yani, bundan birkaç gün evvel ne oldu?

ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile beraber ekranlara çıkıp “Yüzyılın Anlaşması” adı altında, görünürde barış planı ama hakikatte İsrail’e Filistin’i verme, işgal ettiği Filistin topraklarını İsrail toprağı olarak kabul ettirme planını açıkladı…

Bütün bunların (dahası da var elbette) üzerine “İsrail’in sonu ne zaman olacak” diye düşünürken, yaptıkları zulümlere rağmen tokat yememelerinin hikmetini ifade eden, Üstad Hazretlerinin Risale-i Nur’da geçen şu mektubu hatırıma geldi:

Yahudi milleti hubb-u hayat ve dünyaperestlikte ifrat ettikleri için, her asırda zillet ve meskenet tokadını yemeye müstehak olmuşlar. Fakat bu Filistin meselesinde; hubb-u hayat ve dünyaperestlik hissi değil, belki enbiya-yı Benî İsrailiyenin mezaristanı olan Filistin, o eski peygamberlerin kendi milliyetlerinden bulunması cihetiyle, bir cihette bir ehemmiyetli hiss-i millî ve dinî olmasından, çabuk tokat yemiyorlar. Yoksa, koca Arabistan’da az bir zümre hiç dayanamayacaktı, çabuk meskenete girecekti.[1]

Üstad Hazretlerinin İhlâs Risalesinde geçen şu ifadeleri ile de muvaffakiyetin samimi bir niyet ve ihlâslı bir bağlılıkla mümkün olduğunu anlıyoruz.

Kuvvet haktadır ve ihlâstadır. Haksızlar dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve samimiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar.[2]

Üstad Hazretlerinin bu ifadelerinde anladığımız kadarıyla: bâtıl da olsa dinlerine ve tahrif de olmuş olsa Tevrat’a olan inançları gereğince ve bu hislerine bağlılıkla ve samimiyetle ve de ihlâsla amel ettikleri için çabuk tokat yemiyorlar.

Yahudilerin bâtıl olan dinlerine ve tahrif olmuş Tevrat’a olan inançları ve aralarında olan samimi ittihad sağlam ki bütün bunlar olabiliyor.

Bir misal: İsrail’de Yahudilerin inancı gereği cumartesi günü çalışılmaz. 100 kadar Yahudi işçi İsrail’de cumartesi günü çalıştırılmaya mecbur edilince ortalık ayağa kaktı İsrail’de. Tepki olarak bir Bakanları istifa etti. Bakın, görüyor musunuz nasıl bağlılar inançlarına.

Yahudi milletinin inançlarına bağlılıklarını gösterir bu ve buna benzer misaller çoktur. Lakin son zamanlarda inançlarından uzaklaştıklarını ve yozlaşmaya başladıklarını gösteren bazı haberler okumaktayım. Bütün bunlar şayet doğru ise, bu, Siyonizm’in yıkılacağı anlamına gelir.

Okuduğum habere göre İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hakkında üç ayrı dosya bulunuyor.

  • Bir internet sitesinde, ailesi lehine haberlere yer verilmesi karşılığında söz konusu şirkete 276 milyon dolar değerinde mali imtiyaz sağlamak.
  • 2007 ile 2016 yılları arasında iş adamlarından “hediye” adı altında 283 bin dolar değerinde puro, şampanya, mücevher ve uçak bileti almak.
  • İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun “rüşvet aldığı, yolsuzluk yaptığı ve görevini kötüye kullandığı” yönünde suçlamalar yer alıyor.[3]

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hakkındaki bu iddialar doğru ise inançlarından uzaklaştıkları, yani yozlaşmaya başladıkları anlamına gelir ki bu da devletlerinin yıkılacağı anlamına gelir.

Diğer bir taraftan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu iddialara karşı kendisini sorgulayan memurların da sorgulanmasını talep ederek, sürecin “kirli”, hakkındaki suç dosyasının delillerinin “şüpheli”[4] olduğunu belirtmesi de adalet sisteminde işlemediği, yargının taraflı olduğu anlamına gelir ki bu da inançlarından uzaklaştıkları ve yozlaştıkları anlamına gelir.

Yani, bu haberi neresinden tutarsanız tutun Yahudi milletinin inançlarından uzaklaştığını, yozlaşmaya başladığını ve bunun neticesi olarak devletlerinin yıkılacağının emareleri ortaya çıkmaya başladığını söylersek hata etmemiş oluruz diye düşünüyorum.

Onlar bâtıl olan inançlarından yozlaşarak, dünyevîleşerek yıkılışlarının zeminini hazırlayadursunlar. Biz de kendimize bakalım ve bütün bu gelişmeler üzerine bizim üzerimize düşenleri hatırlayıp, tatbik etmeye bakalım.

Şimon Perez’e 1986 yılında Gazeteciler “Kur’ân-ı Kerim, sizin devletinizin yıkılacağından haber veriyor” diye hatırlattıklarında? Perez şu cevabı veriyor: “Kur’ân’ın bahsettiği Müslümanlar gelsin! O zaman düşünürüz.”[5]

Hadiste Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm şöyle buyuruyor: “Müslümanlar, Yahudilerle harp etmedikçe kıyamet kopmayacak. Harp olacak ve Müslümanlar onları kırıp mahvedecekler. Öyle ki, Yahudilerden bir kimse bir ağaç veya bir taşın arkasına saklanacak olsa, o ağaç ve taş dile gelerek “Ey Müslüman, ey Allah’ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür,” diyecek. Sadece Garkad ağacı haber vermeyecek, çünkü bu ağaç, onların ağacıdır.[6]

İsrail’i ortadan kaldıracak, Kur’ân’ın bahsettiği neslin yetişmesi yada var olan neslin bu minvalde olgunlaşması için İslâm’ı hakkı ile yaşamamıza vesile olacak, içtimai hayatı şekillendiren yasa ve cezai müeyyidelerimizi İslâm’a göre şekillendirmeli, milletimizin hamurunda ve ruhunda olan, ama uyandırılmayı bekleyen ahlakî dirilişi meydana getirerek ahlaklı bireyler yetişmeli ve İttihad-ı İslâm’ı yani siyasi, askeri ve yönetim olarak İslâm birliğini teşkil ettiğimizde İsrail’in yıkılışına vesile olacak, Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâmın Hadis-i Şeriflerine mazhar o mübarek kutlu nesil teşkil olunacaktır diye düşünüyorum.

Rabbim bizlere İslâmî hükümlere göre idare edilmeyi ve İttihad-ı İslâm’ın yeninden teşkil edilmesini nasip etsin. Âmin!

Selâm ve dua ile..

Halil İbrahim DEDE

30/01/2020 – Çorlu

halilibrahimdede@outlook.com

facebook.com/dedehalilibrahim

[1] Risale-i Nur Külliyatı | Şualar | On Dördüncü Şuâ

[2] Risale-i Nur Külliyatı | Lem’alar | Yirmi Birinci Lem’a

[3] – 4 https://www.yeniakit.com.tr/haber/israil-kayniyor-netanyahu-icin-yolun-sonu-darbe-girisimi-dedi-956315.html

 

[5] Tercüman Gazetesi, Ergun Göze, 1986

[6] Müslim, Fiten, 82

Allah Razı Olsun

“Allah razı olsun!” duası ne güzel bir dua, değil mi? Bir insanın isteyebileceği en büyük, en âli istek Cenâb-ı Hakkın rızasıdır. Öyle ya, Cenâb-ı Hakkın rızasını kazanan bir insan daha ne isteyebilir ki?

Millet olarak, bu üç kelimelik büyük duayı çoğu zaman teşekkür etmek yerine kullanmak gibi güzel bir hasletimiz var. Bu büyük milletin, küçük bir ferdi olarak ben de teşekkür etmek yerine “Allah razı olsun” demeyi tercih edenlerdenim. Çoğu zaman teşekkür etmek yerine bu büyük duayı etmeyi daha değerli ve anlamlı bulurum. Ola ki duaların kabul edildiği bir âna denk gelir de Allah’ın razı olduğu kulları arasına yazılır o ân dua ettiğimiz kişi diye…

“Teşekkür ederim” yerine “Allah razı olsun” demeyi tercih ettiğimden ve bunu kendime âdet edindiğimden dilime pelesenk olmuş bu güzel duandan dolayı başımdan geçen ve güzel bir hakikati anlamama da vesile olan bir olayı anlatmak istiyorum.

Dedim ya hani, teşekkür etmek yerine Allah razı olsun duasını etmeyi tercih ettiğimi. Yine, teşekkür etmem gereken bir durumda bu alışkanlığımdan dolayı “teşekkür ederim” yerine “Allah razı olsun” demiş bulundum. Ama ben, o ân teşekkür etmem gereken kişinin bu duayı hak etmediğini düşündüğümden, ona, Allah razı olsun, demiş olmaktan rahatsız oldum. Zira haramları hayatının merkezine koymuş, yaşantısını da bu haramların etrafında heba eden. Müslüman ama İslamiyet’in emir ve yasaklarına uymayan ve de bu haramları işlemiş olmaktan pişmanlık duymasını bir tarafa bırakın, memnun bir şekilde anlatmaktan geri durmayan, yani fâsık-ı mütecahir sınıfına girdiğini bildiğim o kişinin bu duayı hak etmediğini düşündüğümden, ona, Allah razı olsun, demiş olmaktan rahatsız oldum…  

Hâli, yaşantısı, fikriyatı itibariyle Allah’ın razı olacağı bir hâl, yaşantı ve fikriyatta olmadığını bildiğim için bu duayı hak etmediğini düşündüm.

Bir taraftan da bu düşüncelerimle suizan ettiğimi düşündüğümden, o kişiye karşı suizan etmiş olmaktan da ayrı bir rahatsızlık hissettim içimde…

İçerisine düştüğüm bu suizannın verdiği rahatsızlık ve bu halim üzerine, bu ruh haliyle tefekkür erken “Allah razı olsun” duasının içerisinde  “Allah, sana, içerisine düştüğün bu haram bataklığından çıkarak uyanmanı ve bu halden nedametle, pişmanlıkla tövbe edip kurtularak, Allah’ın razı olacağı hale ulaşmanı nasip etsin” duasını da içinde barındırdığı düşüncesi düştü kalbime. Kalbime düşen bu mananın hakikat olup olmadığını araştırdığımda: İmâm-ı Rabbânî (r.a.) hazretlerinin Mektûbat tercümesinde kalbime düşen bu manayı doğrulayan bir şerh gördüm.  Böylelikle içerisine düştüğüm suizan ve ruh sıkkınlığından kurtuldum elhamdülillah.

“Allah razı olsun” duasını Rabbim dilimizden düşürmesin. Rabbim bizlerden razı olsun ve ihlâsla rızasını esas maksat yaparak amel etmeyi ve bu niyet üzerine vefat etmeyi nasip etsin. Âmin!

Selâm ve dua ile..

Halil İbrahim DEDE

13/09/2019 – Çorlu

halilibrahimdede@outlook.com

facebook.com/dedehalilibrahim

Sosyal medyada çok silik söz geziyor!

Çevremizde olup bitenler, yeri geliyor bize çok güzel dersler ve nasihatler veriyor.

Yakînen tanıdığım biri, yıllarca helal dairesinde sevdiği bir hanım kız ile evlenmek için çaba sarf etti, dua etti, hayal kurdu…

Üç yıldan fazla bir süre bu minvalde ciddi gayreti ve duası oldu.

Hayal kurmayı seven bir arkadaş olduğu için de bu isteği ile ilgili birçok şeye ait çok güzel hayaller kuruyor, hayallerinde tasarladıklarını yapmak üzere hazırlıklarda bile bulunuyordu.

Bana Hz. Osman (r.a)’a ait olduğunu söylediği “Allah, nasip etmeyeceği şeyin hayalini kurdurmaz” sözünü söyleyip, “dua ediyorsam ve duamda bu isteğim ile ilgili en ince ânına kadar hayal kurabiliyorsam, bu kişi benim nasibim olacak,” şeklinde yorumluyordu…

Dediğine göre, üç yıldan fazla bir süre de her gün ve günde birkaç kez bu isteği için ısrarla, istek ve arzuyla dua etmiş.

Ama gelin görün ki büyük bir istekle evlenmeyi istediği bu hanım kız bir başkasıyla evlenip yuva kurmuş.

Allah mesut bahtiyar etsin.

Her ikisi için de en hayırlısı bu imiş demek ki…

Bu arkadaşın böyle düşünmesine ve inanmasına sebep ve o âna kadar (hata ederek) doğruluğunu araştırmayı düşünmediğim, Hz. Osman (r.a)’a ait olduğu iddia edilen ve sosyal medyada çokça dolaşan bu sözün doğruluğunu araştırdığımda Sorularla İslamiyet sitesinde: “Bu sözün Hz. Osman (r.a)’a ait olduğuna dair bir bilgi olmadığı; insanın hayalinden her türlü düşünce geçtiği gerçeğinden hareketle, bu sözün doğruluğunun şüpheli olduğu; hayalimizden geçen o kadar çok şey var ki, bunların birçoğuna ulaşmadığımız gibi, zaten buna ömür de yetmeyeceği[1]” bilgisine ulaştım.

Bu arkadaşın, doğru görünen ve kulağa hoş gelen bu söze umudunu, geleceğini ve hayallerini bağlamış olması ve netice itibariyle ciddi bir hayal kırıklığına uğramasıyla yaşadığı bu acı tecrübeden, bana, internette ve sosyal medyada dolaşan sözlere karşı çok dikkatli olmamız, mesafeli durmamız, müdakkik ve müteyakkız olmamız gerektiği dersini ve kanaatini verdi.

Kişiler, çok kolay, nefislerine uyan, kendi ideolojilerini destekleyen sözleri, doğruluğu ve gerçekliği hakkında en ufak bir araştırma yapmadan doğru kabul edip, sosyal medya vasıtasıyla paylaşımda bulunup böyle yanlış bilgileri yayarak bilgi kirliliğine sebep oluyorlar.

Sâfi kalple böyle sözlere inanarak kalp bağlayıp, neticesinde de inkisarı hayale maruz kalıyorlar yada maruz kalınmasına sebep oluyorlar.

Üstad Bediüzzaman dahi Risale-i Nur’da “Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima sûret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hatta benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim. Veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyleyse, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.[2]” diyor.

Sonuç olarak: internette ve sosyal medyada dolaşan İslami sözlerin bir kaynaktan nakledilip edilmediğine, paylaşımı yapan kişinin güvenilir olup olmadığına ve ehlisünnet kaynaklarından nakledilip edilmediğine çok dikkat edin, paylaşacaksanız ondan sonra paylaşın, kalpte saklayacaksanız ondan soran kalpte saklayın derim.

Selâm ve dua ile..

Halil İbrahim DEDE

15.08.2019 – Çorlu

halilibrahimdede@outlook.com

facebook.com/dedehalilibrahim

[1] https://sorularlaislamiyet.com/hz-osmana-ait-olarak-gosterilen-allah-nasip-etmeyecegi-bir-seyi-hayal-ettirmez-sozunu-nasil

[2] Risale-i Nur Külliyatı Münâzarat

MUAZZAM BİR DERS

İstanbul’da kapısına astığı “HER SUALE CEVAP VERİLİR” levhası ile hem ulemayı ve hem de mekteplileri münazaraya davet edip kendisi hiç sual sormadan suallerine noksansız olarak doğru cevap veren;

90 cilt kitabı ezberleyen ve ezberlediği bu kitapları üç ayda bir defa ezberden tekrarlayan;

İngilizlerin 600 kelime ile cevap istedikleri 6 soruya mazhar-ı takdir olmuş bir cevap veren;

Henüz 33 yaşındayken Şam’daki Câmi-i Emevî’de içerisinde 100 ehli ilimin bulunduğu yaklaşık 10 bin kişiye, Şam ulemasının ısrarıyla, Arapça olarak hutbe irad eden;

Arapçanın en mükemmel lügati olan Kamus-u Okyanus’u “Sin” harfine kadar kelimesi kelimesine ezberleyen;

20 yılda bitirilen kitapları 3 ayda öğrenen;

14 yaşında icâzet alıp, icâzet almaya yakın talebeleri tedris eden;

Ağabeyi Molla Abdullah tarafından 80 kitaptan imtihan edildikten ve aldığı cevaplardan sonra ağabeyine ders vermeye başlayan;

Medrese Hocası Molla Fethullah’ın sorduğu sorulara aldığı cevaplar karşısında hayrette kalarak “Zekâ ile hıfzın ifrat derecede bir kimsede tecemmuu nâdirdir” dediği;

Aynı Medrese Hocasının “Bizim medreseye gayet genç bir talebe geldi. Her ne sual ettimse bilâ-tevakkuf cevap verdi. Bu yaşta zekâsına ve ilmine ve fazlına hayran kaldım” diyerek methettiği;

Ömründe gördüğü ve işittiği ve merakını tahrik eden ve ona hoş gelen mânâları ve kelimeleri ve suretleri ve savtları unutmayan;

Mu’cizât-ı Ahmediye (a.s.m.) risalesi olan On Dokuzuncu Mektupta Peygamber Efendimizin (a.s.m.) 300 kadar mucizelisini, yanından Kur’an-ı Kerimden başka kitap bulunmamasına rağmen ezberden günde iki-üç saat çalışmak kaydıyla mecmuunu 12 saatte telif eden;

Mısır Câmiü’l-Ezher Üniversitesi reislerinden meşhur Şeyh Bahît Efendi’nin Üstad Bediüzzamanı ilzam etmek maksadıyla Arapça olarak sorduğu soruya Arapça olarak aldığı cevaptan sonra “Bu gençle münazara edilmez. Ben de aynı kanaatteyim. Fakat bu kadar veciz ve beliğâne bir tarzda ifade etmek, ancak Bediüzzaman’a hastır” dediği;

İbn-i Sina gibi bir dâhi-yi hikmet bir zat ve ulemâ-i İslâm Haşir mevzusunda “haşir bir mesele-i nakliyedir. Delili nakildir. Akıl ile ona gidilmez” dediği halde, haşir meselesini akılla ispat eden Üstad Bediüzzaman Mesnevi-i Nuriye’de Katre Risalesinde “Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendim” diyor.

İlimde zirve böyle dâhi bir zatın “Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendim” demesinden, bize ders vereceği dört kelimenin ne kadar kıymetli ve gerekliği olduğunu anlıyorum.

Neydi o dört kelime?

“Kelimelerden maksat, mânâ-yı harfî, mânâ-yı ismî, niyet, nazar’dır” diyor Üstad Bediüzzaman.

Biz burada “mânâ-yı harfî ve mânâ-yı ismî” kelimelerini anlamaya çalışacağız.

Mesela bir çiçeğe “ne kadar güzel bir çiçek” demek çiçeğe mânâ-yı ismî ile bakmaktır.

Aynı çiçeğe “ne kadar güzel yaratılmış bir çiçek” diyerek, çiçeği yaratan, hayat veren, süsleyen, renklendiren, içinde şifa gizleyen, neslinin devamı için içinde tohumcukları saklayan ve daha birçok Esmasıyla o çiçekte tecelli eden bir Allah’ın olduğunu bilmek, düşünmek, tefekkür etmek ve o nazar ile bakmak çiçeğe mânâ-yı harfî ile bakmaktır. Yani eserden Müessire; sanattan, Sanatkâra; mektuptan, Kâtibe intikal etmektir.

Söz gelimi:

Çiçekteki hayat Allah’ın HAYY ismini;

Çiçeğin baharda tekrar çıkması Allah’ın MUHYÎ ismini;

Çiçekteki güzellik Allah’ın CEMÎL ismini;

Çiçekteki süslemeler Allah’ın MÜZEYYÎN ismini;

Çiçekteki o harika renkler Allah’ın MÜLLEVVİN ismini;

Çiçeği tür yapan bütünleştirici özellikleri Allah’ın VÂHİD ismini;

Çiçeğin kendi türü içerisindeki farklılığı Allah’ın EHAD ismin;

Çiçeğin hastalıkların iyileşmesinde vesile olması Allah’ın ŞÂFÎ ismini;

Çiçeğin karnında gizlenmiş tohumcuklar Allah’ın HAFÎZ ismini;

Çiçeğin toprak içindeki tohumundan çatlayarak çıkması, tomurcuk haline gelmesi ve tomurcuğunun açılarak çiçek halini alması Allah’ın FETTAH ismini;

Çiçekten hayvan ve insanların beslenmesi Allah’ın REZZÂK ismini;

Çiçeğin kirli havayı alıp, temiz havayı vermesi Allah’ın KUDDÛS ismini;

Çiçeğin yaprak, gövde ve kökü ile bir arada kaim olması Allah’ın KAYYÛM ismini;

Çiçekte şifadan tut, rızka kadar bir sürü fayda takılması yanında güzel bir renk, güzel bir şekil ve güzel bir koku vermesiyle çiçeği ve çiçeği görecek insanı yaratan Allah’ın kullarını ne kadar çok sevdiğini anlar ve çiçekte Allah’ın VEDÛD ismini görürüz.

Biz, çiçeğe bu manalarla baktığımızda çiçeğe mânâ-yı harfî ile bakmış oluruz.

Yani, çiçeği yaratan, ona bu güzelliği ve bu faydaları takan biri olduğunu anlar ve görürüz. İşte bu anlama ve görme Allah hesabına olduğu için mânâ-yı harfî ile bakmış oluruz. 

Üstad Bediüzzaman bu risalenin devamında: “Cenâb-ı Hakkın mâsivâsına, yani kâinata mânâ-yı harfi ile ve Onun hesabına bakmak lâzımdır. Mânâ-yı ismi ile ve esbab hesabına bakmak hatâdır.” diyor.

Bu ifadelerden de anlaşılacağı gibi, her şeye “mânâ-yı harfi” ile bakmalı; tüm mahlûkatın meydana gelmesinde yalnızca sebeplerin etkili olduğunu ifade eden, bir yaratıcının olduğunu ifade etmeyen, yani yaratıcıyı yok sayan ifadeler olan “mânâ-yı ismi” ifadelerinin ve bu tür bir bakışın hatâ olduğunu anlıyoruz.

Üstad Bediüzzaman Kastamonu’dayken yanına gelen lise talebelerinin “Bize Hâlıkımızı tanıttır; muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar” demesine karşın Üstad Bediüzzamanın verdiği cevaba bakacak olursak: “Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah’tan bahsedip Hâlıkı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz.” İfadelerinde geçen “Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah’tan bahsedip…” ifadesi ile “Hâlıkı tanıttırıyorlar.” İfadesinden ve bu bahsin geçtiği yer olan Altıncı Mesele’nin devamında ve tamamı birer “mânâ-yı harfi” dersi olan misallerle de bizlere her bir fenne yani her bir ilime mânâ-yı harfi ile bakarak Allah’ı tanıyabileceğimizi bizlere ders vermektedir.

 

Mânâ-yı harfi ile bakarsak ne olur?

Kâinata ve tüm mahlûkata mânâ-yı harfi ile bakınca bu bakışlarımızın hepsi birer tefekkür ibadeti hükmünde olur ve hadis ile sabittir ki “bir saat tefekkür bir sene nafile ibadetten hayırlıdır”. Yani, çiçeğe yukarıda örneklediğimiz gibi bakıp, bunun üzerinde bir saat tefekkür ettiğimiz zaman bir sene nafile ibadetten daha hayırlı ve sevaplı bir amel yapmış oluruz.  

Mânâ-yı harfi ile baktığımızda, Allah’ın yarattıkları üzerinde tecelli eden, yani gördüğümüz her şey üzerinde görünen Esmaları okuyarak sanattan Sanatkâra ulaşarak imanımız ziyadeleştirir, güçlendiririz.   

 

Mânâ-yı ismi ile bakarsak ne olur?

Tabiat risalesinde geçen ifadeyle: “Ey insan! Bil ki, insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmam eden dehşetli kelimeler var; ehl-i iman bilmeyerek istimal ediyorlar.”

Üstad Bediüzzaman’ın bu ifadelerinden de anlaşılacağı gibi: Mânâ-yı ismi ifadeleri dinsizliği işmam eden, yani dinsizlik kokan ifadelerdendir. Bilerek, bilinçli bir şekilde kullanılması imanımız açısından çok tehlikelidir.

Hayatımızın her safhasında, kâinata ve tüm mahlûkata mânâ-yı harfi ile bakmayı ve yaşamayı ve bu hakikatleri yaşayarak son nefesimizi vermeyi nasip etsin!

Selâm, dua ve muhabbetle…

Halil İbrahim DEDE

11/12/2018 – Çorlu

halilibrahimdede@outlook.com

facebook.com/dedehalilibrahim

İlim Yuvası Camiler

Birkaç hafta evvel İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin hemen karşısındaki Sekbanbaşı Yakup Ağa Camiine gittim. Tuğladan örülü tek şerefeli bir minaresi olan bu şirin caminin avlusunda abdest alıp, caminin içerisine girdim. İçeri girer girmez caminin manevî havası ve gül kokusunu hissettim; bu manevî havadan ve güzel kokudan etkilendim, içimi tarifsiz bir huzur kapladı…

İçeri girdiğimde beni ahşaptan yapılmış altın sarısı yaldız süslemeli vaiz kürsüsü, mihrap ve minber karşıladı. Cami gayet temiz ve bakımlı duruyordu. Tavanı ahşap kaplı ve kadınlar mahfili de ahşap malzemeden bir kafesle kapatılmıştı.

Cemaate yetişemediğim için içeride cemaatle namaz kılabileceğim biri olması umuduyla camiye girdiğimde bir kişiyi namazı bitirmiş tesbihatını yaparken buldum. Tesbihatını yapmasından namazını kılmış olduğunu anladım ve camiyi seyretmeye ara verip öğle namazını tek başıma kılmaya başladım.

Caminin manevî havası ve doyumsuz gül kokusu içime çeke çeke huşu içerisinde çok feyizli bir namaz kıldım (elhamdülillah). Namazdan sonra ellerimi açıp dua ederken “okumayı, okuduğumuz anlamayı ve okuduklarımızla ihlâsla amel etmeyi; İslam’a hizmet etmeyi, insanların hidayetine vesile olmayı” isterken daha önce gördüğüm Ayasofya’nın içini resmeden bir resim geldi gözümün önüne. İlim halkalarının olduğu, ilmî sohbetlerin yapıldığını resmeden bir resim… Gözümün önüne gelen bu resimle, kokusuna ve manevî havasına doyamadığım bu camiye, diğer tüm camilerimizi de niyet ederek, bu nazar ve fikriyatla dönüp tekrar baktım. Aklıma gelen ecdadımın bu resmi ve caminin boş oluşu camilerimizin kimsesiz bırakıldığını hissettirdi. İçimden, bütün camilerimizde ecdadımızın yaptığı gibi böyle ilim halkaları olsa, hocalarımız bize tefsir okusa, hadis okusa, ilmihâl öğretse, Peygamber Efendimizin ve sahabe efendilerimizin örnek hayatlarını anlatılsa, Osmanlı’da olduğu gibi camilerimiz sadece namaz vakitlerinde namaz kılmak için uğranan mekanlar olmaktan öte birer ilim yuvası olsa, hep bir faaliyet içerisinde, hep bir ilimle uğraşılan, öğrenilen mekanlar olsa diye düşündüm ve bu minvalde dua ettim…

Bazı camilerimizde Osmanlı’da olduğu gibi ilmî ve dinî sohbetlerin yapıldığını ve bunu devam ettiren eli öpülesi fedakâr hocalarımızın olduğunu biliyorum, ama bu işin sadece birkaç cami ve birkaç hoca ile sınırlı kalmaması, ülke genelindeki tüm camilerimizde nizamî şekilde icra edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bazı görevli imam ve müezzinlerin vakit namazları dışında gelir getirici ek işler yapmak yerine bence aslî görevleri olan bu işi yapmaları gerekir.

Her mahalledeki her camide, en az bir vakit namazından sonra o mahalleyi manevî açıdan ihyâ edecek, nurlandıracak ilmî ve dinî sohbetlerin o camilerde görevli hocalarımız tarafından yapılması gerektiği kanaatindeyim. Namazdan sonra oturup dinlemek, istifade etmek isteyenler için ilmî ve dinî sohbetleri hocalarımız yapmalılar. Namazdan sonra kalan bir kişi bile olsa hocalarımız bu sohbetleri yapmalılar. Belki o bir kişi o mahallede bir çekirdek hükmünde olur ve tüm mahallenin manevî açıdan ihyâsı için bir vesile olur.

Tüm camilerimizin, bizlere tefsir okunduğu, hadis ve ilmihâl öğretildiği, Peygamber Efendimizin ve sahabe efendilerimizin örnek hayatlarının eli öpülesi hocalarımız tarafından anlatıldığı Osmanlı zamanındaki gibi birer ilim yuvası olması duası ile…

Halil İbrahim DEDE

15/10/2018 – Çorlu

halilibrahimdede@outlook.com

facebook.com/dedehalilibrahim