Etiket arşivi: hizmet

Bir iman ve aksiyon adamı: Said Özdemir ağabey

Bir iman ve aksiyon adamı: Said Özdemir ağabey

Her insanın üç veçhesi vardır. Kulluk, şahsiyeti, makam… Bu sebeple bir insanın tahlili yapılırken bu üç makamdan birisine bakılarak tahlil yapılır. Tabi ki sadece bir veçhesinden bakılarak yapılan tahliller ve yapılan sarf-ı kelamlar tam bir tahlil olmayacaktır. Nasıl ki evvel, ahir, zahir, batın olarak her hadisenin ve şeyin vecihleri olması da tahlillerde farklılıklara sebep olmaktadır.

Said Özdemir Ağabeyimize de bu vecihlerden bakmamız gerekmektedir.

Bir baba olarak;

Gayet müşfik bir baba olarak karşımıza çıkmaktadır. Ailesinin maddi ve manevi ihtiyaçlarını aksatmadan emek sarf eden bir misyon ve vizyon sahibidir.

Maddi ihtiyaçların bir şekilde hallolacağını bildiği için maneviyat aleminden mahrum kalınırsa maddi ve manevi helakete sebep olacağının şuurunda olduğu için ailesinin maneviyat nabzını tutmuş ve ihmal etmemek için azami bir gayret etmiştir. Hapiste, sürgünde, hizmette koştururken…

Neseben;

Rasulü Ekrem (asv) efendimize kadar gitmektedir. Bu silsile içinde Halid Bin Velid (ra) de bulunmaktadır. Lakin maddi nesebinden ziyade kendisi sünnet-i seniyyeye ittiba ederek maneviyatı nazarlara vermektedir.

“Kat’iyyen bil ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın iki âli var:

Biri; nesebî âl.

Biri de; şahs-ı manevî ve nuranîsinin risalet noktasında âli var.”[1]

Keşke neseben seyyid olsaydım diye düşünenlere serlevha olarak bu Hadis-i Şerife istinad eden beyanı da bir beşaret olarak hatırlatmak isterim. [2]

İman ve aksiyon olarak;

Üstad Bediüzzaman Hazretleriyle kaderi kesişmesiyle Tillolu Said ağabey tam manasıyla iman ve aksiyon hayatında Risale-i Nur bir kuvvet olarak girmiştir. Üstadımız hayattayken yeni yazı olarak 1953’ten itibaren, Atıf Ural, Mustafa Cahit Türkmenoğlu gibi Nurun Kahramanlarıyla beraber hizmet aktinde bulunmuş ve sadece bulunduğu muhitte eline kitap alıp köşesine çekilip “nefsi nefsi” demeyip, şahsi kemalat peşinde olmayıp daima Rasulü Ekrem (asv)’ın nurani meslek ve meşrebini ihtiyar ederek, neşriyat sahasını boş bırakmamıştır.

Hizmet akdinde bulunduğu kimselere de hizmette koşmak ve koşturmak için numune olmuş ve iman varsa aksiyon da vardır şiarıyla herkesi hizmete katmak ve hizmet içinde bulunması için say u gayret etmiştir. Refakat ettiğim bazı seyahatlerde bunu yakinen müşahede ettim. Bazen de beşaretler vererek bunu yapardı.

Üstadımızdan nakille,

“Kardeşlerim Türkiye Alem-i İslam’ın kapısı, kilididir. Bu kapı açılacak alem-i islam açılacak”

“Risale-i Nur Anadoluda tutmazsa kıyameti bekleyin. (Elhamdülillah tuttu şeklinde ilave ederdi.)

Bir yere meşru ne gayeyle gidilirse gidilsin muhakkak suretle hizmete niyet edilmesiyle bu güzel niyet sayesinde ibadete inkılab edeceğini dimağlara mıhlamıştır.

“Herhangi bir yere giderken, dünya işi için bile olsa muhakkak hizmeti niyet ediniz, hizmetle alâkalı bir iş yapınız. Tâ ki başınıza gelen her hadise hizmet hesabına geçsin…”[3]

1953’te başlayan Risale-i Nur Külliyatının neşri İhlas Nur Neşriyat ismiyle olmuştur. Bu neşriyat günümüzde halen kitap baskıları yapmaktadır. Hususen yabancı dil neşriyatında ön safta gelmektedir.

İnternetin içtimai/sosyal hayata girmesiyle Risale-i Nur hizmetinin bu alanda da olması gerekliliğini fark edip bu sahaya da müteveccih olarak günümüzde ki www.nur.gen.tr sitesini kurmuştur. Ve artık internette Risale-i Nur sancağı dalgalanmaya başlamıştır.

Teknolojik her şeyi müspet manada kullanmayı kendisine şiar edinmiş olup, gazete, dergi, radyo, internet, tv vb. şeyleri bu manada nura hizmette kullanmıştır.

Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin meslek ve meşrebini muhafaza ve müdafaa ve nesl-i atiye intikal etmesi için var gücüyle cehdetmiş bir mücahittir. Yurt içinde yurt dışında bir çok programa da iştirak etmiştir.

Muhtelif lisanlara Risale-i Nurun tercümesi için adeta çırpınmıştır. Hani iceberg/buz dağının bir özelliğidir su üzerinde belki çok küçük bir kısmı ancak görünür, suyun altında devasa bir kütlesi bulunur. İşte hizmet ve maneviyat sahasındaki iceberglerden birisi de Said Özdemir ağabeydir. Nerede kimlerin imanına, hidayetine vesile olduğu ancak levh-i mahfuzda mukayyeddir.

Rabbim ahirete irtihal eden başta bu yazıya vesile olan Said Özdemir ağabeyimiz gibi, iman ve İslam davasında kahraman birer nefer, maneviyat aleminde birer iceberg, rabbimizin rızasını hedef yapmış nice yeni Said Özdemir’ler ve emsali mümeyyiz şahsiyetler iman ve İslam davasında kaim, daim, saim ve cahid eylesin.

Ahirete irtihal eden aziz ağabeylerimizin ruhu için El Fatiha.

Selam ve dua ile

Muhammed Numan ÖZEL

Kaynak: RisaleHaber

________________________________________

[1] Sözler Neşriyat / Latif Nükteler – 77

[2] Hz. Enes’den nakledilen bir rivayete göre, Hz. Peygamber’e (asm), “Al-i Muhammed kimlerdir?” diye soruldu, o da:

“Her takva sahibi olan kimsedir.” buyurdu ve ilave olarak da “Allah’ın velileri ancak takva sahibi olan kimselerdir.” (Enfal, 8/34) ayetini okudu. (Taberanî, el-Evsat, 3/338/ h. no: 3332)

[3] Bkz Ağabeyler Anlatıyor, Said Özdemir

ÇİN HİZMETLERİ

ÇİN HİZMETLERİ

ÇİN’DE GENEL DURUM

  • Dünya nüfusunun yaklaşık %20’sini (1/5) Çinliler oluşturmaktadır.
  • Nüfus olarak Dünya’nın en kalabalık nüfus sahibi ve karasal olarak da Dünya’nın 3. büyük ülkesi Çin’de; yaklaşık 1.5 milyar, Dünya da toplamda 2 milyar Çinli insan yaşıyor. Dünya’da en çok tabii ki Çince (Mandarince) konuşuluyor.
  • Para birimi Çin Yuan’ıdır.
  • Din genel olarak Budizm ve Taoizm’dir. Bu dinler de kültürel olarak vardır. Dolayısıyla esas olarak Ateizm vardır. (İslam dini de mevcuttur.)
  • Ekonomik olarak dünyanın en güçlü ekonomisine sahiptir.
  • İstikbalde dünyanın en güçlü ekonomisine sahip iki ülkeden birinin Çin diğerinin Türkiye olacağını ilim adamları ifade ediyorlar.
  • Kültür olarak, çok derin kültürel yapıya sahip bir millettir. Samimiyet ve misafirperverliği bizim milletimize benzer.

 

ÇİN’DE MÜSLÜMANLIK

Çin’de Müslümanlar iki ana gruptan oluşur: (Sair milletlerden Müslümanlarda cüz’i olarak mevcuttur.)

 

  1. HUİ (mümin demek) Çin’in kendi ırkından Müslümanlara, ”Hoey Hoey”, ya da; ”Hoey-Tsee” denir. Bu kavramlar, 1335 yılında, Say-tien-Tche adındaki Müslüman bir prensin müracaatı üzerine, Çin İmparatoru Chun Ty tarafından kabul edilmiş ve resmen kullanılmıştır. Fakat Çinli Müslümanlar, kendileri için ”mü’minin” ve ”müsulmani” tabirlerini de kullanırlar. HUİ olanlar  Uygurlar dan çok fazladır. 80-100 milyon diyenlerde 120 milyon diyenlerde mevcuttur.

 

  1. Uygur (Doğu Türkistan) Müslümanları 15-20 milyon civarında olduğu ifade ediliyor.

 

ÇİN’DE DİL

 

   Çin Halk Cumhuriyeti’nin resmi dili Mandarince ‘dir. UNESCO tarafından yapılan güncel araştırmalarda: Çincenin dünya genelinde en fazla konuşulan dil olmasının temel sebebi Çin’in en kalabalık nüfusa sahip ülke olmasıdır.

 

DÜNYA DİLLERİ SIRALAMASI

2020 UNESCO verileri incelendiğinde dünyada en fazla kullanılan dillerin Çince ve İngilizce olduğu görülmektedir. Dünya dilleri sıralamasına giren Arapça ve Hintçe bu başarıyı ülke nüfuslarına borçludur. Malayca da, dünyada dağılım gösteren Malezyalılar tarafından farklı coğrafyalara dağılmayı başarmış ve yaygın bir dil haline gelmiştir. Çok konuşulan diller sıralaması ise aşağıdaki gibi listelenebilmektedir.

  1. Çince
  2. İngilizce
  3. İspanyolca
  4. Hintçe
  5. Arapça
  6. Rusça
  7. Malayca
  8. Bengalce
  9. Portekizce
  10. Fransızca

MANDARİNCE iki kısma ayrılır:

  1. Basitleştirilmiş MANDARİNCE (standart Çince): Çin, Singapur ve diğer yerlerde ekserinin kullandığı yeni Çince lehçesidir.
  2. Geleneksel(Kantonca) MANDARİNCE: Taywan, ve Hong Kong’ da kullanılan eski Çince lehçesidir

 

Basitleştirilmiş Ve Geleneksel Çince Arasındaki Farklar:

Mesela geleneksel Azeri Türkçesi basitleştirilmiş Türkiye Türkçesi gibi.

Genelde yazı dili ile konuşma dili çok fark ediyor, istatistik olarak konuşma dili yaklaşık %5 fark ediyorsa, yazı dili % 20 ila %30 fark edebiliyor.

 

ÇİN’E GİDEN SAHABE: VEHB BİN KEBŞE

 

İslam dininin bütün dünyaya yayılmasında, gayrimüslimler ile yapılan savaşlar önemli bir yere sahiptir. Ancak Musab bin Umeyr‘in –radıyallâhu anh– Medine’de yaptığı gibi savaşmadan yapılan İslami tebliğler de İslam’ın yayılmasında etkili olmuştur.

Çin’de de öyle olmuştur.

Hz. Muhammed –sallâllâhu aleyhi ve sellem- döneminde Çin’e giden Vehb bin Kebşe de–radıyallâhu anh–  İslam’ı Uzakdoğu’ya taşıyan sahabelerdendir. Hz. Peygamber’in –sallâllâhu aleyhi ve sellem- dizinin dibinde yetişmiş bir sahabe Hz. Ebi Kebşe de Hz. Peygamber’in emriyle Medine’nin 8.yılında vefatından 2 yıl önce (630) da Vehb Bin Ebi Kebşe Efendimiz’e gelerek: “Benden arzu ettiğiniz bir şey var mı ya Rasulallah?” diyor. Efendimiz (ASM): “Çin’e biri gidip Allah’ın dinini anlatsaydı, çok memnun olurdum.” deyince Vehb Bin Ebi Kebşe: “Tamam ya Rasulallah” diyor ve evine gidip ailesine durumu iletiyor. Altı çocuğu ve ailesini bırakıp, üç gün sonra Çin’e gitmek için ailesi ile helalleşip yola çıkıyor. Hâlbuki o zamanlar Çin, belki de bir yıllık mesafedeydi. Hazret-i Vehb –radıyallâhu anh–, oraya kadar gidip uzun bir müddet tebliğde bulunmuştur. Tang Hanedanlığı hükümdarı ile görüşmüş ve Hz. Peygamberin İslam dinine davetini bildirmiştir. Hükümdar elçiyi iyi karşılayarak Kanton vilayetine, bugünkü adıyla Guangzhou, yerleşerek bir cami yapmasına müsaade etmiştir. Ülkenin en eski camisi olan bu cami 627 yılında inşa edilmiştir ve adı Hui Sheng Se camisidir.

 

Ancak gönlünü kavuran Rasûlullah hasretini bir nebze olsun dindirebilmek ümidiyle Hz. Vehb, 10 yıl sonra Medine yollarına düşmüş ve bir yıl süren çileli bir yolculuğun ardından, Medine’ye ulaşmıştır. Fakat Hz. Peygamber –sallâllâhu aleyhi ve sellem– vefat etmiş olduğu için, O’nu dünya gözüyle bir daha görememiş ve Hz. Peygamber’in kendisine tevdî ettiği hizmetin kutsiyetinin idraki içinde, tekrar Çin’e dönmüştür.

 

Çin’e gelen ilk sahabe olan Vehb bin Ebi Kebşe’nin kabri bugün Çin’in en büyük şehirlerinden biri olan Guangzhou’dadır.

 

ÇİN’DE  RİSALE-İ NUR HIZMETLERİ

 

Türkiye’den bazı abilerin, Çin’de yıllar öncesinden devam eden hizmetleri var Allah razı olsun. Bizlerinde 2006 yılından beri hem onlarla hem de Çin’deki bizim kardeşlerle irtibatımız devam ediyordu. Malezya’daki alakadardık devam ederken 4 dilden Risale-i Nur tercümeleri başlamıştı. Bu diller: Malayca, Çince(Mandarince), Tamilce ve Bengalcedir. İlk tercüme 2008 yılında 5 kişilik heyetle başladı. Yapılan tercümeleri tashihten sonra bir kısmını Türkiye’deki yayınevlerine gönderdik (Sözler Yayınevi, İhlas yayınevi gibi) bastılar. Bir kısmı da Malezya ve Singapur’da basıldı elhamdülillah.

 Türkiye’den Çin’e okumaya giden talebeler oluyordu. Bizlerde yönlendirme yapıyorduk. Oradaki kardeşlerin sayısı artması ile kardeşler bizleri davet ediyorlardı.  Bizde bu davetler üzerine ilk defa 2014 de 10 günlüğüne Wuhan’a gittik. Rabbimiz ramazan ayında çok güzel hizmetler nasip etti elhamdülillah. Üniversite talebeleri, esnaf ziyaretleri ve kardeşlerin arkadaşlarıyla muhtelif dersler yapıldı elhamdülillah.. Hızlı trenle Guangzhou Sahabeler Camii’ni ve kabirlerini ziyaret için gidip gelmiştik.

2015 Avustralya Melbourne’da Asya Pasifik meşveretinde meşveret kararıyla ilk medrese açılması vazifesi bize tevdi edildi elhamdülillah. Dönüşte 4 günlüğüne Wuhan’a aktarmalı gittim. 4 gün içinde (Bir kardeşin mobileti ile sabah namazı sonrası çıkıyorduk) yaklaşık 20 daire ye bakıldı. Bunların içinde her türlü ulaşımı kolay, Türklerin çok olduğu merkezi bir yerde kira kontratı bizim üzerimize yeşil bir siteden bir daire -ilk medresemiz olarak- kiraya tutuldu elhamdülillah… Hatta oradan yerli referans için birisi gerekiyormuş. Onu da orada okuyan bir kardeşin hocasının kız çocuğu gelip imza atarak referans olmuştu, Allah razı olsun. 11 milyonluk nüfusu olan Wuhan’da 11 tane devlet üniversitesi var, o zamanlar yaklaşık 50 tane Türk talebe bu üniversitelerde okuyorlardı. Ortasından Nil Nehri gibi Yangtze adında bir nehir geçen, yeşillik çok güzel bir şehir.

 

 PANDEMİ DÖNEMİNDE YAPILAN HİZMET SAİR ZAMANDA 10 SENEDE YAPILMADI

Tahdis-i Nimet olarak Beray-ı malûmat başta inayet-ilahi ile…

  • Türkçe ‘den tercümeler
  • Hanımlar heyeti teşekkülü
  • Çince Risale-i Nur dersi başlaması
  • Profesyonel stüdyoda Çince Risale-i Nurdan seslendirme yapılması ve sosyal medyalarında neşretmeleri
  • Mobil uygulamalara Çince Risaleler yerleştirme yapılması
  • Çince Risale-i Nur internet Siteleri kurulması ve aktif olması
  • Çince broşürler tercüme edilip basılması
  • Kısa kısa videolar hazırlanıp sosyal medyada paylaşım yapılması
  • Kare kodlu Çince Risale-i Nurlar hazırlanıp pratik okumaya vesile olunması
  • Çince seslendirme yaptırılan firmanın: “Bu Risaleler insanın ruhuna tesir ediyor, devamı var mı? Varsa bizde basalım, sosyal medyada neşredelim.” demeleri…

 

SOSYAL MEDYADA YABANCILARDAN ÇİNCE RISALE-İ NUR’A DAIR GELEN  YORUMLAR

 

  1. Mektub
  • “Kaç senedir okuyorum, şimdiye kadar böyle bir ders görmedim”
  • “Bunu ezberleyeceğim, bu kitabın tamamını gönder hepsini okuyacağım”

Tabiat risalesi

  • “Bunu bir defa değil en az on defa okumak lazım. Sadece birinci kelimesi dahi münkirkeri ilzam etmeye kafi”
  • “Ne zaman zor durumda kalsam Risale-i Nurlar imdadıma yetişiyor”

Gençlik rehberi

  • “Bediüzzaman mahkumlar için ağlayacak kadar şefkatli birisi, O’nun tek derdi insanları kurtarmak “
  • “Risale-i Nur bize Allah’ı tanıtıyor, ama ne yazık ki okuyan az.”
  • İlk defa okuyan birisi diyor ki: “Validem hiç elinden düşürmeden okuyor.”
  • Birde sosyal medyada Çince RİSALE-NUR Hizmetleri vesilesiyle tanışılıp hizmetlerde istihdam edilenlerde var elhamdülillah..

 

  • Yeni müjdeli bir haber geldi elhamdülillah..

Seslendirme yaptıran şirkete dini bir heyet gelip: “Siz dini ne gibi neşriyat yapıyorsunuz?” diye soruyorlar. Onlarda anlattıktan sonra kendi yayınladıkları eserleri ve Çince Hastalar Risalesi ve Tabiat Risalesi’ni veriyorlar. Heyet bu eserleri inceledikten sonra geliyorlar: “ Hepsi bir tarafa bu Bediüzzaman kimdir? Biz şimdiye kadar neden duymadık? Bu eserler insanın ruhuna tesir ediyor, bunların devamı var mı? Varsa bunları neşretmeniz lazım.” diyorlar. Onlarda ilgilenen abimizi arayıp durumu ilettiler, meşveret edildi elimizdeki 20’ye yakın Çince küçük kitapları karşılıklı tashih heyetiyle tashih edip neşredilebilir denildi ve devam ediyor Elhamdülillah….9

  • Risale-i Nur’un hakikî şakirdleri, neşriyat-ı diniyelerinde ve ittiba-ı sünnetteki ibadetlerinde ve içtinab- ı kebairdeki takvalarında, Kur’an hesabına vazifedar sayılırlar.

Kastamonu – 185

  • Evet her tarafta, hattâ Hind ve Çin’de ehl-i iman, bu zamanın çok dehşetli dalaletinin galebesinden; acaba İslâmiyet’te bir hakikatsızlık mı var ki, sarsılmış diye şübheye ve vesveseye düştüğü vakit birden işitir ki; bir risale çıkmış, imanın bütün hakikatlarını kat’î isbat eder, felsefeyi mağlub edip zındıkayı susturuyor, diye anlar. Birden o şübhe ve vesvese zâil olup imanı kurtulur ve kuvvet bulur.

Emirdağ-1 – 91

  • Ümidim var ki, istikbal semavatı zemin-i Asya, bâhem olur teslim yed-i beyza-i İslâma

   Zira yemin-i yümn-ü imandır, verir emn-ü eman ü emniyeti enama.

Şualar – 320

  • İslâm’ın ve Asya’nın istikbali, uzaktan gayet parlak görünüyor. Çünki Asya’nın hâkim-i evvel ve âhiri olan İslâmiyetin galebesi için dört-beş mukavemet-sûz kuvvetler ittifak ve ittihad etmektedirler.

Muhakemat – 42

  • Her tarafta Risale-i Nur’a çalıştıran ehemmiyetli bir sebeb, tesanüdünüzdür ve şevk ve gayretinizdir. Cenab-ı Hak sizleri bu hizmet-i imaniyede daim ve muvaffak eylesin, âmîn âmîn.

Emirdağ-1 – 108

 

 

www.NurNet.org

Ağabeylerin makamı

Ağabeylerin makamı

Okuyucuların malumudur; önceki hafta Risale Haber’de neşrolunan “Nurcuların Ağabeyi Abdullah Yeğin” başlığı altındaki yazı, bir hayli tepki aldı. Bu tepki sahiplerinin bir kısmı; ağabeylerden derlenen bazı hatıraların bize yol gösterdiğini, amelde bize kılavuz olduğunu, Risalelerde okuduklarımızın ağabeylerde adeta tecelliyatını gördüklerini dolayısıyla bu ağabeylerin ve hatıralarının bize şevk ve ilham kaynağı olduklarını, onların Bediüzzaman ile yaşadıkları hayatı dinleyince kendi yaptıklarımızın gözümüzde ufaldığını ve mümkün olmasa da onlara yetişmek için şevk ve cehd içine girdiklerini ifade ederken, bir kısım kardeşlerimiz de; bu ağabeylerin muazzez ve muallâ Üstadımızın bize yadigârı olduklarını, Üstadımızın arkadaşları, talebeleri ve vekilleri olduklarını, sadece aziz Üstadımızın hatırası için olsa bile bu ağabeylerimize azami hürmetin gösterilmesi gereğini anlatıyordu.
 
Bir kısmı da; ağabeylere bu kadar temenna etmemek gerektiğine, bunların şeyh olmadıklarına ve onlara böyle özel makamlar verilmemesi gereğine dikkat çekerek bu ağabeylerimizin de neticede insan olduklarını, hatadan arî olmadıklarını, sevmek için bize Risale-i Nurun kâfi geldiğini, ağabeylere olan fazla muhabbetin aramıza tefrika sokacağını, hatta geçmişte olan ayrılıklara vurgu yaparak “eski defterlerin karıştırılması halinde kimin haklı, kimin haksız çıkacağının belli olacağını” ifade ederek benzer hayli yorumda bulundular. Bir kısım kardeşlerimiz de; fakiri hedef alarak bu meseleleri neden karıştırdığımı karıştırmamam gerektiğini, Risale-i Nur okumam gerektiğini söyleyip, ihlâs, muhabbet, uhuvvet varken bu tür tefrikalara girmemek lazım geldiği noktasında beni uyardılar. Kendilerine teşekkür ederim, Allah onlardan razı olsun.
 
Değerli okuyucular; benim mesleğim haktır demek meşru, benim mesleğim ehaktır demek ise memnu iken; ben mesleğimin hak olduğunu bile söylememişken, hatta mesleğimden bile bahsetmemişken, başka hiçbir meslek ve meşrepten bahsetmemişken; bazı kardeşlerimin böyle ağır bir tepkiyi neden verdiklerini doğrusu anlamış değilim. Beni tanıyan arkadaşlar bilirler ki, ben yıllardır bu ağabeylerin bir araya gelip hizmetin esaslarına taalluk eden bazı meseleleri tartışmalarını ve Üstadımızdan anladıklarını bir araya getirip, oradan çıkacak hakikati bir lahika ile bütün nur talebelerine bildirmelerini hep isteye gelmişimdir. Bazı kardeşler Risale-i Nur’u okursak yeteceğini söylüyorlar. Hayır, arkadaşlar, hayır yetmiyor. Teşbihte inşallah hata yapmayacağım, nasıl ki ibadete taalluk eden bazı meseleler Kur’an’da yoksa Peygamberimiz (a.s.m) uygulamalı olarak sahabelerine (r.a) göstermiş ve bugüne kadar gelmişse asırların ve asrın son müceddidi de bazı meselelerini risalelerine yazmamış ve fakat onunla yaşayan talebelerine anlatmış, öğretmiş olabilir. Bunu onlardan öğrenmenin kime ne zararı, kimden ne eksilteceği olabilir? Kaldı ki meşveret gibi meşrebimize ismini veren bir mesele her cemaat tarafından farklı uygulanıyorsa bunu doğru öğrenmenin ancak bir yolu vardır; Bediüzzaman’ın kendisinden nakledecek talebeleridir. 
 
Bediüzzaman 1960’ın Mart’ında vefat ettiği zaman etrafındaki bu muhterem zatlar iki elin parmak adedini çok geçmiyordu. Eğer dünyanın dört bir yanında bu hizmet yayılmış ve devam ediyor ise bu hürmete layık ağabeylerin sayesindedir. Tabi ki Bediüzzaman bu eserlerin dünyada okunacağını, tabi ki okullarda okutulacağını söyledi ve yine tabi ki eğer ağabeyler olmasa da bu hizmet başka türlü yürüyecekti, fakat Cenab-ı Hak bu hizmeti omuzlarında taşıma şerefini bu liyakatteki ağabeylerimize verdi. Bu ağabeylerimizin cehdi ve gayreti sayesinde bugün dünyada Risale-i Nur’un girmediği hiçbir ülke kalmamıştır. Dünyanın birçok diline çevrilmiş olup, bazı ülkelerde TV ve radyolar diliyle anlatılıyorsa, bazı ülkelerin üniversitelerinde ders olarak okutuluyorsa bu ağabeylerimizin bitmez tükenmez enerjileri, yılmaz yıkılmaz sabırları ve yetiştirdikleri talebeleri, vakıfları sayesindedir.
 
Düşünün ki; Bayram Yüksel ağabey yanında Ali Uçar ile birlikte Avrupa’da şehir şehir dolaşıp risaleleri anlatırlarken şehit oluyorlar veya zındıka komitesi tarafından şehit ediliyorlar. Yine düşünelim ki; Mustafa Sungur ağabey tek başına ayakta durmaya mecali kalmadığı halde –herkes bilir ki Sungur ağabey sağında ve solunda iki kişi tutmasa düşer- hizmet denince herkesten önce hazır olduğunu söyler bir delikanlı çevikliğiyle 81 yaşında olduğunu unutur, heyecanla ortaya atılır. Misal; geçen sene karayoluyla Anadolu’yu dolaşmaya çıktı. Yanındaki gençlerle dolaşırlarken gençler takatlerinin kalmadığını, tükendiğini söyleyip, seyahati yarıda kesip, uçakla İstanbul’a geri dönüyorlar. Ama o, hizmetin delikanlısı tam 5 bin km’lik seyahatini tamamlıyor ve dönüşte de bu seyahatin medar olduğu hizmetleri cemaate aktarıyor. Aktarırken adeta gençlik iksiri almış gibi bir halet-i ruhiye takındığını bütün cemaat gibi ben de hayret ve hayranlıkla müşahede ettim. Bu ilerlemiş yaşına ve hastalığına rağmen Rusya, Dağıstan, Sibirya bölgesi, Kalingrat, Ukrayna ve diğer tüm Türk cumhuriyetlerini şehir şehir, kasaba kasaba, köy köy dolaşıp hakikat-ı Kuraniyenin oralarda yayılması hizmetine pişdarlık etmiştir.
 
Bugün Rusya, Dağıstan, Sibirya, Kalingrat, Ukrayna ve Azerbaycan’da yüzlerce medrese diğer Türk cumhuriyetlerinde yine yüzlerle ifade eden medreseler açmış, ve bu medreselerde kalan kısmı azamı sonradan Müslüman olmuş ve hatta bir kısmı hayatını bu hizmete vakfetmiş kardeşlerimizin hizmetlerini ve maişetlerini bizzat takip eder, tedarik eder, yine herkesin kendi ülkesinde yapması gereken hizmetler noktasında yol gösterir, rehberlik yapar. Bu ülkelerin birçoğunda kardeşlerimiz TV ve radyo yoluyla Risale-i Nur’u yayma faaliyeti içerisindedirler.

4-5 sene önceydi yine Ergenekon’un oyunu olan bir iftiraya maruz kalan Sungur Ağabey, ihlâsı, hizmet aşkı ve Risale-i Nur’a sadakati ile bunu aşmıştır. Sungur Ağabey “ben Risale-i Nur cemaatinin bir ferdiyim”, diyor. Aynı sözleri Abdullah Yeğin ağabey ve diğer tüm ağabeylerden de duydum. Sungur ağabeyin bir ticari meşgalesi yok. Ne cemaatten para alır, ne de cemaatin parasını batırır. Sadece herkesin bildiği Sözler Yayınevinin tasarrufu kendisindedir. Bu yayınevinin kârından da ayrıca Üstadımızın âdeti üzere hizmet içindeki bazı zatlara da tayinat dağıtır. Yurt dışındaki medreselerin giderlerini de karşılar. Ona sorduğunuzda “bilmiyorum kardeşim, Risale-i Nur’un bereketi ile yürüyor” der. Üsküdar’daki dershanede 24 saat çorba kaynar, her gidenin karnı doyurulur. Sungur ağabey ve diğer ağabeylerin hiç birisi siyasetle meşgul olmaz ve Risale-i Nur hizmeti dururken cemaatini de siyasetle meşgul etmez ve asla ders esnasında ya da kalabalık bir cemaat huzurunda herhangi bir parti ismi-müspet veya menfi- zikretmezler. Çünkü yanlarına gelen zevatın Risale-i Nurdan istifade etmek için geldiklerini, şu ya da bu partiden insanların bu nurlardan istifade etmek için dershaneye gelebileceğini, dolayısıyla herhangi bir parti ismi zikredildiği vakit, bahis müspet olsa Ahmedi, menfi olsa Mehmedi incitebileceğini ve risalelere karşı önyargı sahibi yapacağını bunun da büyük bir vebal olduğunu bilir ve bu bilinçle sadece Risale-i Nur okur. Yorum dahi katmadan, sadece Risale-i Nur’u, saf ve berrak bir şekilde insanların dimağlarına nakşederler.
 
Zira yine ağabeylerin hepsinden duyduğum bir cümle var ki aklı olan herkes onu tasdik edecektir. O da şudur ”kardeşim Risale-i Nurlar Kur’an’ın hakiki bir tefsiridir. Bizim vazifemiz bu eserleri okumak, anlamak ve yaşamaktır. Onları anlatmak ise yaşadığımız anki tecelliyattır. Biz okuruz yorumunu da yine Risale-i Nur’un başka bir yerini okuyarak yaparız. Yani Risale-i Nur’un burhanı yine Risale-i Nurdur. Yoksa biz kendi yorumlarımızı katarsak, ifadelerimize bir sürü malayaniyat katmış olacağız ve Bediüzzaman’ın ifade-i meramını değil, kendi anladıklarımızı anlatacağız ki bu da çok kasir ve kısır kalacaktır. Buna hakkımız yoktur.”        
 
Değerli okuyucular; bu ağabeylerimizin bize ihtiyaçları yoktur. Bizim her gün dünyanın onlarca badirelerine bulaşan müşevveş fikirlerimize de ihtiyaçları yoktur. Zira onlar fikirlerini Bediüzzaman’dan ve Risale-i Nur’dan almışlar ve alıyorlar. Fakat bizim onlara ihtiyacımız çoktur. Çünkü onlar Risale-i Nurları Bediüzzaman’dan bize aktaran köprüyü taşıyan ayaklarından yıkılmamış ama yaşlanmış ve yıkılmaya yüz tutmuş son ayaklarıdır.
 
Bir Arap âlimi risalelerde geçen bir Hadis-i Şerif için “mevzu hadis” dedi diye kendi ifadesiyle ümmi olan, hiçbir okul okumamış olan Abdulkadir Badıllı ağabey “Risale-i Nurda geçen bir hadis-i şerife mevzu diyenin kafasında mevzilik olduğunu bütün dünyaya göstereceğim” deyip, herkesin imkânsız diyebileceği bir yaşta iken –ellili yaşlarda- kendini ilme verip İslam dünyasında hatırı sayılır âlimlerden, vakıflardan, cemaatlerden ve İslam merkezlerinden tebrik ve takdirler alan, herkesin müracaat edeceği eserler telif eylemiştir.
 
Mehmet Fırıncı ağabey, Sungur ağabeyle aynı yaştadır. Onun yaşadığı sağlık problemini yaşayanlar yaşları ne olursa olsun ayağa kalkamazlar. Zira dizlerinde oyluk kemiği ile kaval kemiği arasında conta vazifesi yapan kıkırdak yok olmuştur. Yürüdüğü zaman kemikler birbirine değiyor ve bu da tarifi imkânsız acılar doğuruyor. Aslında bu acının ne olduğunu herkes bilir. Herkes bilir de bir tek Fırıncı ağabey bilmez. Devamlı ayakta o ülke senin bu ülke benim dünyanın dört bir yanını dolaşır durur.
 
Biz işimizde gücümüzde iken belki de haftada bir derse gidip minnet ederken bu ağabeyler geç kalmışlar gibi telaşlı, endişeli, canhıraşane elde asa, ayakta çarık dolaşıp dururlarken, biz de bu ağabeylerimiz şeyh değil bu ağabeylere farlı makamlar ihdas etmeyelim, deyip dururuz. Sanki bu tartışma onların çok umurundaydı.
 
Arkadaşlar, bu ağabeylerin sahip olduğu makamı biz vermiyoruz. İyi ki de veren biz değiliz. Eğer bize kalsaydı kim bilir bu ağabeylere neyi reva görecektik. Fakat Cenab-ı Hak onları en güzel makamlarda mukim etmiş. Asrın sahibine arkadaş etmiş, yoldaş etmiş. Teşbihte inşallah hata etmem, sahabe-i kiram (r.a) nasıl ki Risaletin nuruna mazhar oldularsa bu ağabeylerimizde de veraset-i nübüvvetin nurunun yansıması var. Yani bu ağabeylerin Abdurrahman İraz’ın veya bir başkasının vereceği makama ihtiyacı yoktur. Şimdi bazı ağabeyler “sahabeler ile kıyas yapma” diyecekler. “Bizim mesleğimiz sahabe mesleğidir” diyen Bediüzzaman değil mi?
 
Bediüzzaman hazretleri diyor ki; benim Mehmet Fevzi gibi bir talebem olduğundan selef-i salihin gıpta ediyorlar. İşte o Mehmet Fevzi (r.a) ağabeyin etrafındaki insanlardan biri Sungur ağabeyin aleyhinde birkaç kelam etmiş ve merhum Mehmet Fevzi ağabey de bu sözlere muttali olmuş. Mehmet Fevzi ağabey bu beyefendiye “kardeşim sen bu zatları tanıyor musun? Bu ağabeyler vazife-i risaletle muvazzaftırlar” diyerek bir bakıma bu ağabeylerin makamını da göstermiştir. Geçenlerde bu meseleyi bir arkadaşıma anlattım. Bana şöyle cevap verdi “yanlış yaptı.” Kim, dedim “Mehmet Fevzi ağabey” dedi, neden, diye sual ettim “cemaatin önünde neden o adamı azarladı?” demez mi. Böyle bir meselede bile Mehmet Fevzi ağabeyi tenkit edecek bir yol bulmuştu kendine, işte o zaman sukut etmenin ne kadar hakikatli bir cevap olduğunu anladım ve sukut ettim.
 
Hulasa olarak sevgili Risale Haber okuyucuları; şunu arz etmek istiyorum; Bediüzzaman’ın talebeleri şeyh değildirler. Bu ağabeyleri farklı bir makama çıkarmak istememe gelince; haşa yüz bin kere haşa! Ben kimim ki? Fakat onlar zaten farklı ve âli bir makamdadırlar, tabi ki hatadan hali değildirler, günahtan münezzeh değildirler, fakat bu sözler onların hata ve günah yaptıklarını da ifade etmez. Bu köşede hiç kimsenin aleyhinde tek bir söz söylenmez ve yazılmaz, hiç kimse zimmî olarak bile tezyif edilemez, tenkit edilemez. Üstadımızdan nakille Abdullah Yeğin ağabeyin bana anlattığı bir hususu ben de sizinle paylaşayım; “içinde az da olsa Risale-i Nur muhabbeti olan kimse istihdam olunuyor.” Hal bu iken hangi Nur Talebesini tenkit veya tezyif edebilirim ki. Bunlar benim samimi görüşlerimdir. Fakat ağabeyleri sevmeye, hem de çok sevmeye, KENDİ NEFSİMDEN DAHA ZİYADE SEVMEYE DEVAM EDECEĞİM.
Sağlıkla ve MUHABBET ile kalınız…

Abdurrahman İRAZ

Kaynak: RisaleHaber

Risale-i Nurların Tahrif Edildiği iddiası

Risale-i Nur Külliyatı, Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri hayattayken yazımı, tashihi ve kitap haline gelmesi tamamlanmış ve bizzat kendisinin onayıyla yayına sunulmuş eserlerdir. Zaman içinde farklı bazı yayınevleri tarafından orijinal nüshalar esas alınıp çoğaltılarak günümüze kadar gelmiş, inşallah istikbalde de Bediüzzaman’ın müjdelediği gelecek nesile bu şekilde ulaştırılacaktır.

Risale-i Nurlarda değişiklik yapıldığı iddiası zaman zaman bazı vesilelerle dile getirilmektedir. Bu iddiaları ilk defa Üstad’ın eski eserlerinde yaptığı bazı tasarruflarla gündeme getirmişlerdi. Üstad Hazretleri hayattayken “Eski Said” diye isimlendirdiği dönemde yazdığı eserlerini, yeniden neşrettiği zaman bu eserlerinde bazı tasarruflarda bulunmuş, zamanın ihtiyacına ve şartlara göre bazı bölümleri eklemiş veya çıkarmıştır. Dolayısıyla eski halleri ile Üstad’ın tasarrufundan sonraki hallerini görüp mukayese eden şahıslar bu konuda şüpheye düşmüşlerdi.

Üstad’ın orjinal el yazması eserlerdeki tasarruflarının, talebeleri tarafından ilgililerin nazarına sunulmasından sonra bu konudaki iddialar da büyük oranda kesildi.1

Bugünlerde Risale-i Nurlar hakkında benzer iddialar yine gündeme getirilmeye çalışılmaktadır. Bu defaki iddialar da ise, Risale-i Nur’da bazı mektupların aynı yayınevinin farklı nüshalarındaki kelime veya cümle farklılıkları veya farklı yayınevlerinin kitapları arasındaki bazı ufak tefek farklılıklar olarak karşımıza çıkmaktadır.

Risale-i Nurların basımını otuz yılı aşkın bir süredir devam ettiren ve şu an en yaygın okuyucu kitlesi bulunan Risale-i Nur Külliyatını neşreden Envar Neşriyat yayın sorumlularından Ahmet Özertan Bey’e bu farklılıkların nedenini sorduğumuzda aldığımız cevap özetle şöyle:

“Risale-i Nur eserlerinde genel olarak yapılan bütün tasarruflar, bizzat Üstad tarafından yapılmıştır. Risale-i Nur’u basan bütün yayınevleri de Üstad tarafından tashih edilerek çoğaltılan nüshaları esas alarak bu eserleri basmaktadırlar.”

Risale-i Nur Eserlerinin Tashih ve Neşir Aşamaları

Envar Neşriyat yetkilisi Ahmet Özertan Bey’in Risale-i Nurların tashih ve neşir safhaları ile verdiği bilgileri aynen aşağıya alıyoruz:

“Risale-i Nurlar ilk te’lif zamanı olan 1920’lerden, Bediüzzaman Hazretlerinin vefat tarihi olan 1960’a kadarki süre içerisinde, önceleri el yazısıyla binlerce nüsha yazılmış ve böylelikle neşredilmiştir. Bu yazılan nüshaların bir kısmı, Hz. Bediüzzaman tarafından kontrol edilmiş ve “Tashihli Nüsha” ünvanını almıştır. Malûmdur ki; beşeriyet muktezası olarak bu nüshaları yazanlar tarafından bazı harf ve kelimelerde hatalar olmuş, hattâ tevafuklu kelimeler yüzünden bazen satır atlanmıştır. Bediüzzaman Hazretleri bu nüshaları tashih ederken, manaya zarar veren yanlışlıkları düzeltmiş ve gerekli harf, kelime ve cümleleri yerine yazmıştır. Bu şekildeki nüshalar, az önce de bahsettiğimiz gibi, yüzlercedir.

Bu tashihli nüshalarla ilgili birkaç nokta:

Bediüzzaman Hazretlerinin bir nüshada kaydettiği bir not veya kelime, diğer nüshalarda bulunmayabilmektedir. Onun için, şu anda neşredilen külliyatta bulunan bir kelime veya cümle, farklı bir yerdeki tashihli nüshada bulunmayabilir. Fakat bu noktada şu bilinmelidir ki: neşredilen tashihli külliyattaki o ilâve bizzat Hz. Bediüzzaman tarafından yapılmıştır.

Yine tashihli nüshalarda, bunun aksi de mevzubahistir. Meselâ: Bediüzzaman Hazretleri bir nüshada bazı kelime ve cümleleri çıkarmış, iptal etmiştir. Fakat başka nüshalarda o kelime ve cümleler aynen kalmış olabilir.

Tashihli nüshalarda göze çarpan üçüncü bir husus da şudur:

El yazısıyla yazılan nüshalardaki noksanları veya yanlış yazılmış kelimeleri düzeltirken, Bediüzzaman Hazretleri manayı düzeltecek bir kelime veya cümle yazar. Ta ki o kısımdaki mana yanlışlığı düzelsin. Fakat bu yazdığı kelimeler, diğer nüshalardaki (yani noksan veya yanlış yazılmamış diğer nüshalardaki) kelimelerle tıpkı tıpkısına olmayabilir. Çünki Hz. Bediüzzaman, manayı nazar-ı itibara almış ve tashihi ona göre yapmıştır. Onun için elinde herhangi bir tashihli nüsha bulunan bir kimse, neşredilen Külliyatt’aki herhangi bir yer, elindeki nüshaya lafız olarak aynı aynına denk gelmediği zaman, dememeli ki, bu cümle yanlıştır. Çünkü onun elinde bulunan nüshadaki farklılık, hattâ Bediüzzaman Hazretlerinin elyazısıyla yazdığı bir kelime veya cümle de olsa; asıl itibariyle yazıcının yaptığı bir noksanlık veya yanlışlıktan kaynaklanıyordur.

Bediüzzaman Hazretlerinin Risale-i Nur’u te’lif ve neşir faaliyeti ve hizmeti böyle el yazılarıyla devam ederken, 1940’lı senelerde bazı talebeleri teksir makinesi alıp bununla risaleleri çoğaltmak istemişlerdi. Bu haber Bediüzzaman Hazretleri tarafından büyük memnuniyetle karşılanmış ve bu vatan ve millet için çok menfaatli bir hizmet olarak beyan buyurmuşlardı.

«Evvelâ: Hüsrev’le bir ruh iki cesed ve kendisi, bahadır biraderiyle Nur hizmetinde çok ehemmiyetli mevki alan kahraman Rüşdü’nün acib bir el makinesini Nurlar için celbine çalışması, ehemmiyetli bir fütuhat-ı Nuriyenin mukaddemesidir. İnşâallah yine Nurlar, Nurcuların lâyık elleriyle kalemleri gibi tab’ ve neşredilecek; yabani ve lâyık olmayanlara muhtaç olmayacak. Fakat herşeyden evvel sıhhatlı ve yanlışsız ve güzel bir tarzda makine ile, mümkün ise evvel eski harfle yazılsa, sonra yeni harfle daha münasibdir. Sizlerin isabetli tedbirinize havale ediyoruz.»2

«Kanaatım geliyor ki; bu sıralarda biz Zülfikar’ı ve Asâ-yı Musa’yı pek çok teksir etmeye mecbur olduğumuz hengâmda ve temiz olmayan matbaacılar dahi çekinmeleri aynı zamanda bu acib makine kolayca elimize verilmesi, o iki mecmuanın makbuliyetine bir işaret-i gaybiye ve inayet-i İlahiyenin bir hârika ikramıdır ve Nurların kerametidir.”

“Evet bir âdi mektubum için ‘Kim yazmış?’ diye sekiz defa bana resmen sıkıntı ve eziyet verildiği aynı zamanda, sekizyüz sahifeyi binbeşyüz nüshaya ve bir milyon sahifelere çıkaran o makine, elbette gaybdan imdadımıza gelmiş Nurcu ve bin kalemli bir kâtibdir. Onun için bazı sahifeleri sönük çıksa, zarar yoktur. Parlak kısmı, bize şimdilik yeter. İyi okunmayan kısmı ayrı yapılsın; sonra elmas kalemliler, herbiri bir-iki nüshayı ıslah etsin.»3

Teksir makinesinde çoğaltılacak risaleler önce mumlu kağıtlara yazılıp Bediüzzaman Hazretlerine gönderiliyordu. Aynen el yazıları gibi, Hazret-i Üstad onları tashih edip tekrar iade ediyor ve öylece teksir makinesiyle çoğaltılıyordu. Böylece o zamanda teksirle çoğaltılan risaleler de bu “tashihli nüshalar” mesabesinde mevki almışlardır.

1956 senesinden itibaren de Risale-i Nur’un tamamının yeni yazıyla matbaalarda tabedilmesine teşebbüs edilmişti. Bediüzzaman Hazretleri, yeni yazıyla matbaada basılacak risaleye (mecmuaya) mehaz olacak kitabı hazırlıyor ve onu neşredecek talebesine gönderiyordu. Bu mehaz kitap, Hatt-ı Kur’an’la yazılmış ve neşredilecek/neşredilmeyecek yerleri Hz. Bediüzzaman tarafından işaretlenmiş bir kitaptı. Matbaada basılacak risale, ona göre yeni yazıya çevriliyor ve neşrine müsaade edilen kısımları yeni yazıyla neşrediliyordu.

Yeni yazıyla neşir işinde Hz. Bediüzzaman’ın istihdam ettiği nâşir talebeleri ve yine bu hizmette bilfiil çalışan çok kimseler halen hayattadırlar ve keyfiyetin böyle olduğunun canlı şâhitlerdirler.

Tashih ve neşir faaliyeti, Hz. Bediüzzaman’ın sağlığında böyle olmakla beraber; Hazret-i Üstad’ın vefatından sonra da vasiyetnameleri mûcibince nasıl yapılması lâzım geldiği, bu hizmetkâr ve nâşir talebeleri tarafından yakînen bilinmekte ve öylece hareket etmeye gayret gösterilmektedir.”4

Envar Neşriyat yetkililerinin verdikleri bilgiler ışığında; bugün ortaya Risale-i Nurların değiştirildiği doğrultusunda atılacak her iddiayı, biz yine o dönemdeki orijinal nüshalara müracaat ederek cevaplamaktayız.

Envar Neşriyat’ta, Üstad’ın tasarruflarından hariç olarak, bir tasarruf 2005 baskısında yapılmış, ancak bu baskıdaki değişiklik sonraki baskılarda geri alınarak eski haline döndürülmüş, mevcut bütün külliyat nüshaları ile aynı hale getirilmiştir.

Bu değişikliğin yeri Tarihçe-i Hayat’ta sayfa 630’da Eşref Edip Fergan’ın Üstad’la yaptığı röportajın son kısmında geçmektedir. Eski baskılarda “…yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil bin Said feda olsun.” ibaresi, 2005 baskısında “…yirmi beş milyon Türk cemiyetinin değil, yüzlerce milyon bütün İslâm cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun.” şeklinde değiştirilmiştir.

Bu tasarrufun yapılma nedeni hakkında, Envar Neşriyat yetkililerinden Ahmet Özertan Beyin ifadeleri şöyle:

Eşref Edip Fergan’ın Üstad’la yaptığı bu röportajın orijinal nüshası bulunup oradaki orijinal ifade ile Tarihçe-i Hayat’taki eski ifade değiştirilip baskıya sunulmuştu. Ancak daha sonradan röportajdaki bu ibarenin dışında Tarihçe-i Hayat’taki metinle farklılık arzeden daha başka ibareler de olduğu anlaşılınca, bu tasarrufların Üstad tarafından yapıldığı kanaatine varılarak yapılan değişiklik geri alınmıştır.

Üstad’a ait bir tashih örneği. Altı kırmızı çizgili yerde Üstad anlamı bozmayacak hataları ve anlamı bozacak hataları tek tek ifade edip, anlamı bozanların doğrularının ne olduğunu söyleyip düzeltilmesini istiyor:

“Yalnız onikinci sahifesinin “serveti, kuvveti” yerinde sehven bir lâm ziyade edip “servetli, kuvvetli” yazılmış. O da zararı yok. Ondördüncü sahifenin onbeşinci ve onyedinci satırlarında “muallim” yerinde sehven “müellim” yazılmış. Yirmidördüncü sahifenin yirmisekizinci satırında “yüzer hikmetler” yerinde sehven “güzel hikmetler” yazılmış. Yirmialtıncı sahifenin yirmibeşinci satırında “zeminin yüz bin milyarlar” yerinde sehven “zemin yüzünün milyarlar” yazılmış. Yirmiyedinci sahifenin dokuzuncu satırında yeni hurufla هُوَ‮ ‬الظَّاهِر yazılmış, doğrudur. Üzerine eski hurufla هُوَ‮ ‬الظَّاهِر yerinde هُوَ‮ ‬اْلآخِر yazılmış, sehivdir.” (El yazması bir lahika mektubu, Envar Neşriyat Arşivinden)

Bediüzzaman’ın neşriyatta varis olarak tayin ettiği şahısların5 bu şekilde Risale-i Nur’da tasarruf etme hakları var mıdır?

Üstad Hazretleri, Risaleleri telif döneminde talebelerine gönderdiği bazı mektuplarda yazılan mektubun veya risalenin tasarrufuyla ilgili gibi bazı konularda talebeleri ile “münasip görürseniz …” , “….havale ediyorum”6 ifadeleriyle başlayan veya biten pekçok cümlesinde talebelerine bazı konuları havale etmiştir. Bu verilen yetkilere nisbetle Hulusi Ağabey “Bazan verdiğiniz salâhiyetin manevî kuvvetiyle namınıza olarak bir harfin yerini değiştiriyor veya kaldırabiliyorum.7 şeklinde tasarruf yetkisini ne şekilde kullandığını Üstad’a arzetmiştir. Ancak merhum Hulusi Ağabeyin ifadelerinden de anlaşıldığı üzere; Üstad’ın talebeleri, kendilerine verilen tüm yetkilere rağmen Üstad’ın miras bıraktığı eserleri aynen muhafaza ederek yeni nesillere ulaştırma çabasında olmuşlardır.

Risale-i Nur Hakkında Bu İddiaları Ortaya Atanların Amacı Nedir?

Yukarıda zikrettiğimiz hususlar ışığında Risale-i Nurlarda kasıtlı olarak tahrifat yapılamayacağı, nüsha farklılıklarının da yine bizzat müellif Bediüzzaman tarafından yapıldığı ispat etmeye çalıştık.

Bazı kimseler, gördükleri bir iki tashihli nüsha ile şu anda yeni yazıyla neşredilen Külliyat arasındaki farklılıkları “Risale-i Nur’da tahrif yapılıyor.” diye efkâr-ı ammeye neşretmekte ve safî zihinleri bulandırmaktadırlar. Buraya kadar zikrettiğimiz hususlar, onların bu meselede ne kadar haksız olduklarını göstermektedir:

Umum Âlem-i İslâm’ın, hattâ bütün beşeriyetin ebedî saadetlerinin anahtarı olan iman ve Kur’an hakikatlarının öğrenilmesine en müessir vesile ve bu zamanın bidat ve dalalet cereyanlarının tahribatlarına karşı en büyük tamirci olan Risale-i Nur hakkında böyle şüphe ve tereddütler vererek onlara itimadı sarsmak ve Bediüzzaman Hazretlerinin hayatından beri bu hizmette istihdam ettiği sâdık nâşirlerini iftiralarla çürütmeye çalışmak; acaba kimlerin emellerine hizmet eder?

Risale-i Nur’un tashih ve neşri konusunda çeşitli sualler, istifhamlar hatıra gelebilir. İyi niyet ve insafla bu konular sorulduğunda, cevaplandırılmaya çalışılmaktadır bundan sonra da çalışılacaktır.

Ayrıca aşağıdaki kaynaklara da bakılabilir:

– Kastamonu Lahikası’nda “… ta ahirzamanda, hayatın geniş dairesinde asıl sahipleri…” ifadesinden “… yani Mehdi ve şakirtleri …” ibaresinin kaldırıldığı iddia edilmektedir. Bu konuda ne dersiniz?

– Kastamonu Lahikası’nda “…faraza hakiki beklenen o zat dahi…” ifadesinden “…ve bir asır sonra gelecek…” ibaresinin kaldırıldığı iddia edilmektedir. Bu konuda ne dersiniz?

Dipnotlar:

1. Üstadın bu tasarrufları ile ilgili kendi eliyle yaptığı düzeltmelerden örnekleri sitemizde “HAZRET-İ ÜSTAD’IN TASHİH VE TASARRUFLARI HAKKINDA” isimli makalede bulabilirsiniz.

2. Envar Neşriyat, Emirdağ Lahikası-I, S:168.
3. Envar Neşriyat, Emirdağ Lahikası-I: S:178.
4. Tırnak içerisindeki ifadeler Envar Neşriyat yetkilisi, Ahmet Özertan beyin ifadeleridir.
5. Bu şahısların kimler olduğu ile ilgili bk. Söz Basım-Yayın, Emirdağ Lahikası-I, 81. Mektup
6. Örnek olarak bakılabilir: Söz Basım-Yayın, Barla Lahikası 272. Mektup, Emirdağ Lahikası 1, 20. 26. 162. Mektuplar, Emirdağ Lahikası-II, 15. Mektup, On Beşinci Şua, Elhüccetü’z Zehra.
7. Söz Basım-Yayın, Barla Lahikası, 63. Mektup.

Kaynak: SorularlaRisale

www.NurNet.org

Nurcuların ağabeyi Abdullah Yeğin

Nurcuların ağabeyi Abdullah Yeğin

Önceki gün Abdullah Yeğin Ağabey’i ziyarete gitmiştim. Hac dönüşü hastanede yaptığım ziyareti saymazsak, bu ziyareti hacı ziyareti kabul edebiliriz. Nitekim Hacı Abdullah Ağabey zemzem ve hurma ikramında tam bir misafirperverlik örneği gösterdi.

Esasında Bediüzzaman’ın talebelerinin tavırlarını biz her zaman her halükarda örnek almalıyız. İhlası, mülayemeti, muhabbeti, tavır ve edası, duruşundaki ihtişam ve o haşmet içindeki tevazusu, konuştuğu zaman ağzından dökülen sanki kelimeler değil de dür daneleri. Yani mücevher taneleri dökülüyor ağzından. Konuştuğu zamanki sıcak ve samimi hali insanı adeta çocukluğundaki ana kucağına ya da annesinin koynundaki rahatlığına götürüyor. Sizinle konuşan bir insan değil, adeta bir ruhani melek.

Gözlerini üzerimde hissettiğimde, vücudumun yağları çözülüyor hissine varıyorum. Bu satırları okuyanlar abarttığımı düşünebilirler. Hiçbir sakıncası yok. Herkes istediğini düşünebilir. Fakat ben öyle hissesidiyorum. Sadece Abdullah Yeğin Ağabey’in huzurunda değil, bütün ağabeylerin huzurunda aynı halet-i ruhiyeyi yaşıyorum. Hatta Mustafa Sungur Ağabey’in huzurunda bu haz ve havf daha da artıyor.

Abdullah Ağabey’le İki buçuk üç saate yakın sohbet ettik. Akşam namazında bana imam oldu. Tesbihattan sonra bana ders yaptı. Dersten sonra sohbet ettik. Sohbet öyle derin meselelere gelip tevakkuf etti ki birden durdu ve ‘Abdurrahman Efendi bu konuştuklarımızın neşrini istemiyorum‘ dedi.

Biraz bekledi, sonra da “Gelip bana hatıra anlattırıyorlar. Bir müddet sonra anlattığım hatırayı tahrif edilmiş, başka insanları rencide eder şekilde dinliyorum. Onun içindir ki artık konuşmak istemiyorum. Hatıra dinlemek veya okumak isteyen Risale okusun” deyince ben de “Ağabey Siz bana hatıra anlatabilirsiniz. Zaten Risale Haber’de okursunuz. Bir eksik veya fazla varsa ikaz edersiniz. Bir daha da bana bir şey anlatmazsınız. Risale Haber’de yayınlanan bir hatırayı da başkasının tahrif etmesi mümkün değil. Zira yazılı belge halini alır. Tahrif edilmiş bir hatırayı duyduğunuzda Siz ‘ben öyle değil böyle demiştim’ der, Risale Haber’i yazılı belge olarak gösterirsiniz” dedim. Bunun üzerine Abdullah Ağabey, “evet böyle olur” dedi ve sohbetimize kaldığımız yerden devam ettik.

“Ağabey Siz Üstad’ın yaşayan talebeleri, bir araya gelseniz, hizmetin esaslarına taalluk eden halli gereken bazı meseleler var. Bu meseleleri istişare edip, halledip, yazılı bir metinle bütün Nur talebelerine duyursanız diye düşünüyorum” dedim.

Bazı meseleler var ki, herkes kendine göre yorumluyor. Özür dilerim ama, adeta her kafadan bir ses çıkıyor. Mesela, meşveret kiminle yapılır? Meşveret üyesi nasıl seçilir? Nur talebeleri meşvereti nasıl yapar? Risale-i Nur miri malı mıdır? Herkes basabilir mi? Risale-i Nur kitaplarına lugatçe konabilir mi? Daha çok mesele var. Benim şu anda aklıma gelenler bunlar. Bu sözlerime Abdullah Ağabey şöyle cevap verdi:

“Bak kardeşim. Muazzez Üstad’ın talebeleri ve hizmetkarları müteaddit seferler bir araya geldik. Meşveretler yaptık. Bu meşveretlerin neticesinde bazı kararlar aldık. Hizmetin esaslarına taalluk eden meseleleri muazzez Üstadımızdan gördüğümüz ve duyduğumu gibi yazdık. Ve bütün herkese lahika ile bildirdik. Ama bazıları buna göre fiil etmediyse ne yapabiliriz? İşte al sana bu belgeleri incele” dedi ve bana hala çözülemeyen birçok konuda yaşayan ve dar-ı bekaya göçen ağabeylerin imzasını taşıyan birkaç adet belge verdi.

Bir tanesi Üstadımız Efendimizin noter tasdikli vekaletnamesidir. Yayınlayıp yayınlayamayacağımı sorduğumda da bana Sungur Ağabey’i adres gösterdi: “Sungur Ağabey’e sor. O nasıl isterse öyle yap ama ona sormazsan neşretmeni istemem. Sungur Ağabey ne derse benim kabulümdür” dedi.

Önümüzdeki günler içerisinde bu belgelerle Sungur Ağabey’e gideceğim. Eğer neşirleri için izin alabilirsem bu belgeleri Risale Haber okuyucularına arz edeceğiz. Öyle zannediyorum ki bazı insanların vicdanını rahatsız edecek belgeler bunlar.

Şimdi okuyucular diyecekler ki, “madem Abdullah Ağabey, Sungur Ağabey onaylamadan bir şey söylemiyor. Nasıl oluyor da Nurcuların ağabeyi oluyor?” Onu da gelecek yazıda arz edeyim.

Hürmet ve muhabbetle…

Abdurrahman İRAZ

Kaynak: RisaleHaber