Etiket arşivi: hizmet

Konferans ve Vaazlar İle Hizmet Etmek

Aziz Kardeşimiz Ahmet Feyzi, Mehmet Emin,

Necdet bey’in tekrar ifade vermesini bildiren mektubunuzu aldık. Üstadımıza okuduk. Üstadımız sizlere selâm ediyor ve muvafakkiyetler niyaz ediyor ve diyor ki:

“Aziz kardeşlerimiz, şu dünyanın gidişatı ve hâdisatın sevkiyatı ve her daim bitamamiha âhiret hesabına olmasından ehl-i hakikat, âhiret ve beka itibariyle dünyaya bakıyorlar. Bu dünyadamuvaffakiyet ve parlak saadet maksud-u bizzat değil, belki rıza-yı İlâhî saadet-i ebediye gibi ulvi emirlerdir

Esma-i Hüsnanın mütenevvi tecelliyatına mazhariyet kesbetmektir. Mahiyet-i insaniyede münderic acz, fakr, za’f gibi madenleri tazyiklerle işlettirip dergâh-ı Uluhiyete iltica ettirmektir. Eğer bunlar olmasaydı, yalnız kürsülere çıkıp konferanslar ve vaazlar vermekfikrî münâkaşalar yapmak gibi meşru hususlar dahi olsaydı sönük kalırdı, tam kemâl olmazdı, hakiki ubudiyet yapılmayacaktı. Yalnız bir cihette ayinedarlık olurdu, mes’ele ruhun derinliğine inmeyecekti. İşte bu ve bunun gibi daha pek çok sebebler var ki; Risale-i Nur şakirdleri cüz’î, küllî, dünyevî müzayakalara, kederlere düçar oluyorlar. Tâ ihlâslarını muhafaza edebilsinler. 

Hadisatın şa’şaa-yı suriyesine kapılıp aldanmasınlar.” Hatta bu sene içinde Üstadımızın Ankara ve İstanbul’a son seyahatları ve neticesinde, muhalif ve muvafık muhitlerin birden Nur’a iltihakları mânâ teşkil edip meydana gelen Risale-i Nur talebelerinin azim mânevî kuvveti icabı iken Risale-i Nur’un nuranî ve bedi’ ve ulvi dairesine naehiller girmemek,dünyevî ve siyasî cereyanlar bulaşmamak için kader-i İlâhî dest-i inâyetle muhafaza ediyor.Sırr-ı imtihanı muhafaza ediyor gibi bazı sebebler olsa gerektir.

Kardeşiniz

Zübeyir, M.Acet

Said Nursi ve Hüsrev Altınbaşak’ın Kur’an yazısı mücadelesi

Kur’an-ı Kerim günümüze kadar yalnız Müslümanların mukaddes kitabı olarak kalmamış, ilim ve kültür hayatının şekillenmesinde de en büyük hisseye sahiptir. Bediüzzaman’ın külliyatları Kur’an hattıyla yazarak İslam yazısının korunması yolunda gösterdiği mücadeleyi Cemaleddin Şener Derin Tarih’teki yazında kaleme aldı.

________________________________________________________________

Türk milleti asırlar boyu mukaddes tanıdığı Arap harfleriyle kütüphaneler dolusu kitap yazarak ilim ve kültür sahasına kazandırmıştır. Halen pek çok elyazması eser, dünyanın dört bir köşesinden gelen araştırmacılar için kıymetli birer hazine hükmündedir.

Ne var ki, geçen asırda bizi Kur’an’a bağlayan harflerimizin değiştirilmiş olması, bu kültür hazinesiyle milletimizin arasına kalın bir set çekmiştir. Müminler, İslam âlimleri ve fikir önderleri bu kayıptan büyük üzüntü duysalar da, pek bir şey gelmemiştir ellerinden.

Bunun en çarpıcı istisnası, Türkiye’de gerçekleştirdiği iman-Kur’an hizmetiyle geçen asrı kendisi ve davasıyla meşgul eden Bediüzzaman Said Nursi olmuş, maddeci felsefe karşısında iman esaslarını ispat etmek için yazdığı 142 parçalık Risale-i Nur Külliyatı’nı -günümüzde daha çok “eski yazı” veya “Osmanlıca” olarak anılan- Kur’an hattıyla yazarak İslam yazısının korunması yolunda büyük bir mücadele örneği göstermiştir.

Bu tavrını açıklarken “Kur’an harflerinin değiştirilmesine karşı cihad ettiğini” ve “Bu uğursuz zamanda Kur’an’ın temel taşları olan harflerine hücum edildiği için kendisinin Kur’an harfleriyle ziyadesiyle meşgul olduğunu” belirtmek ihtiyacını duymuştur.

Bediüzzaman’ın hayatına ve eserlerine baktığımızda bu mücadelesini hizmetinin her safhasına yaydığını görüyoruz. Öyle ki, etrafına toplanan talebelerinden en büyük talebi, risaleleri ‘eski/mez’ yazı ile ve bizzat kendi elleriyle yazıp çoğaltmalarıydı. “Hatt-ı Kur’an’ı (Kur’an yazısını) kaldırmaya çalışanları susturmalıyız. Ve Kur’an’ı unutturmaya niyet edenlerin niyetlerini onlara unutturmalıyız” diyor, bu şekilde Nur talebelerinin “Bütün kuvvetleriyle Kur’an yazısını muhafaza etmelerini” sağlamaya çalışıyordu.

Böylece bir yandan Risaleler el altından, gizlice neşredilmiş oluyor, diğer yandan Kur’an yazısı unutulup terk edilmekten korunuyordu. Bediüzzaman’ın her iki maksadı birlikte takip ettiği, Tarihçe-i Hayat’ta şöyle ifade edilmiştir: 

“Kur’an yazısını muhafaza etmek hizmetiyle de vazifeli olan Risale-i Nur’un, muhakkak Kur’an yazısıyla neşredilmesi lâzımdı. Eski yazı yasak edilmiş ve matbaaları kaldırılmıştı.”

Üstadlarından aldıkları manevî cihad şuuruyla hareket eden Nur talebeleri bütün engellemelere rağmen “600 bin nüsha” gibi inanılması güç miktarda el yazması risaleyi 1927’den 1950’li yıllara kadar vatan sathına yayarak imanın ve Kur’an hakikatlerinin kuvvetli delillerle güçlenmesini sağlamışlardı. Bediüzzaman kalemleriyle yaptıkları hizmeti şöyle alkışlamıştı:

“Onlar, bu mübarek kalemleriyle, eski zamanda İslamiyetin büyük mücahit kahramanlarının kılınçlarının kudsî hizmetlerini görüyorlar. Elbette istikbal, onları ve Nurcuları çok alkışlayacak!”

Risale-i Nur’un Kur’an hattıyla yazılıp çoğaltılmasında samimi gayret ve hizmetleriyle Hâfız Tevfik, Hulusî Bey, Hoca Sabri, Küçük Ali ve Tahirî Mutlu gibi “Saff-ı Evvel” (Ön saftaki) Nur talebelerinin büyük katkısı olmuştur. Ancak içlerinde biri vardır ki, olağanüstü gayret ve çalışkanlığıyla, ruh okşayan şirin hattıyla ve yazdığı binlerce risaleyi her tarafa yaymasıyla Bediüzzaman’ın büyük takdirini kazanmış, “Risale- i Nur’un başkâtibi” unvanını almıştı. Bu kişi aynı zamanda “Tevâfuklu Kur’an”ın da hattatı olan Ahmed Hüsrev Altınbaşak’tı.

Hüsrev Efendi’nin Risaleleri yazmakta gösterdiği tasarrufları dâhiyâne bulan ve yazdığı nüshaların diğerleri için birer model hükmüne geçtiğini gören Said Nursi, memnuniyetini ve Risalelerin yazılmasına manen vazifeli olduğuna dair kanaatini şöyle bildirmişti:

“Aziz, hakikatli, gayretli, sıddık kardeşim Hüsrev! Bu defaki mektubun ve yazdığınız kitaplar beni çok mesrur etti ve hakkınızdaki ümidimi kuvvetlendirdi ve bana şu kanaati verdi ki, inayet-i İlâhiye tarafından sen Risalelerin yazmasına vazifelendirilmişsin ve o vazifede senin yüksek bir makamın var. (…) Senin yazdığın risalelere baktıkça o kadar bana ruhlu geliyor ki, benimle konuşuyor, kendi kendini tanıttırıyor, her biri seni gösteriyor. Sana takdir ve istihsanı celbediyor. Bundan anladım ki, bu işe sen intihab edilmişsin (seçilmişsin). Ne senin, ne benim, ne kimsenin hüneri değil, sırf inâyet-i Rabbâniyedir.”

Gömme dolabın içinde

Takva üzere bir hayat süren Hüsrev Efendi 1931 yılında Said Nursi’ye talebe olduktan sonra 8 yıldır devam etmekte olduğu memuriyeti bırakmış ve kendisini tamamen Risalelerin yazılıp neşredilmesine adamıştı. Sonraki yıllarda faaliyetini o dereceye çıkarmıştı ki, günlük uykusunu bir saate kadar indirip sabahlara kadar durmadan yazıyordu. O dönemin her türlü hizmete mani olan şiddetli baskıları karşısında geceleri yaptığı çalışmanın dışarıdan fark edilmemesi için duvardaki gömme dolabın içine girerek o daracık alanda hizmetlerini sürdürdü.

Onun bir ibadet aşkı içinde yazarak Anadolu’da 100’den fazla adrese gönderdiği el yazması Risaleler büyük bir hizmete vesile olmuştu. Bediüzzaman bu hayret verici başarıyı şöyle değerlendirir:

“Hüsrev, müstesna ve şirin kalemiyle nurlardan altı yüz risaleye yakın yazmış ve vatanın her tarafına neşrederek (yayarak) komünist perdesi altında dehşetli ifsada çalışan anarşistliği kırdı ve tecavüzünü durdurdu ve bu mübarek vatanı ve bu kahraman milleti o zehirden kurtarmak için tesirli tiryakları her tarafa yetiştirdi. Türk gençlerini ve nesl-i âtiyi (gelecek nesli) büyük bir tehlikeden kurtarmaya vesile oldu.”

1940’ların ikinci yarısına gelindiğinde alınan teksir makinesiyle en başta Hüsrev Efendi hattıyla Risalelerin teksir edilerek çoğaltılmaya başlanması, Kur’an yazısının Anadolu’da devamını sağlayan yüz binlerce nüshanın yayılmasına vesile olmuştu. Risalelerin hem imana, hem de Kur’an yazısına hizmetine Tarihçe-i Hayat’ta şöyle işaret edilmiştir:

“Böyle ağır şartlar içerisinde Risale-i Nur’u Hazret- i Üstad’ımız inayet-i İlâhiye ile telif edip, ekserisini Kur’an harfleriyle ve el yazısıyla neşretmiştir. Böylelikle -aynı zamanda- Kur’an hattını da muhafaza etmiş ve yüz binlerce Müslüman Türk gençleri Risale-i Nur’u okuyabilmek için mukaddes kitabımız olan Kur’an’ın yazısını öğrenmek nimet ve şerefine nail olmuşlardır.”

Tevâfuklu Kur’an nedir?

Bediüzzaman’ın Kur’an’a yaptığı mühim hizmetlerden biri de hiç şüphesiz Kur’an’daki tevâfuk mucizesini keşfedip yazdırması olmuştu. “Tevâfuklu Kur’an”ı ilk defa duyacaklar için kısaca açıklayalım:

Kur’an’da bulunan 3 bine yakın Allah, 800’den fazla Rab, bütün Kur’an ve Muhammed lafızlarının, pek çok esmâ-i hüsnânın aynı sayfa içinde alt alta, bazen karşı karşıya, bazen de sırt sırta denk gelerek güzel ve manidar diziler oluşturmasıdır.

Kur’an’da bu hususiyetin bulunduğunu ilk defa 1932 yılında keşfeden Bediüzzaman, yazısı güzel olan 10 talebesinden böyle bir Kur’an yazmalarını talep eder. Tek şartı vardır: Kur’an’ın malum ve meşhur “Âyet berkenar” denilen sayfa düzeninin aynen korunması, sayfaların değiştirilmemesi. Çünkü bu tevâfuk harikası, Hafız Osman tarafından Kur’an’dan alınmış bir ölçüyle bulunan bir sayfa düzeninin meyvesidir.

Bu ölçüyle Kur’an’ın Levh-i Mahfuz’daki sayfa ölçüsünün bulunmuş olmasından dolayıdır ki, harika tevâfuklar ortaya çıkmıştır. Öyleyse yapılması gereken, tevâfuk eden kelimeleri renkli kalemle yazmak ve müstensihlerin (kopya edenlerin) hatasıyla kaymış olanları tam yerlerine alarak Kur’an’daki tevâfuk mucizesini gözle görülür hale getirmektir.

Said Nursi Hz.nin böyle bir Kur’an’ı yazdırmaktaki maksadı, Kur’an’ın hakkaniyetine yeni bir delil getirmek olmakla beraber, dikkatleri Kur’an yazısına da çevirmektir. Bunu şöyle ifade eder:

“Kur’an-ı Hakîm’i yeni bir tarzda yazdırmaktaki niyetimin sebebleri üçtür. Birincisi Kur’an hattının muhafazasına hizmettir… ve nazar-ı dikkati Kuran’ın hattına çevirmek ve hakikatlerine ehemmiyetle baktırmak niyetidir.”

Bediüzzaman’ın vazife verdiği 10 talebesi içinde yalnız Hüsrev Efendi tevâfuk harikalarını gösteren bir Kur’an’ı gayet güzel bir şekilde yazıp teslim etmeye muvaffak olabilmişti. Tevâfuklu Kur’an muvaffakiyetinden son derece memnun olan Bediüzzaman kendisini şu sözlerle tebrik etmiştir:

“Senin kalemin Kur’an yazmasına memur olduğuna kanaatim gelmiş. En güzel kalem, senin kalemine yanaşamıyor”. “Asr-ı saâdetten beri böyle hârika bir sûrette mucizeli olarak yazılmasına hiç kimse kâdir olmadığı hâlde, Risale-i Nur’un kahraman bir kâtibi olan Hüsrev’e; ‘Yaz!’ emri buyurulmasıyla, Levh-i Mahfûz’daki yazılan Kur’an gibi yazmıştır.”

Günümüzde Tevâfuklu Kur’an’ın yüzbinlerce, belki milyonlarca nüshası basılıp neşredilmiş olup mucizevî tevâfukları ve şirin hattıyla Üstad’ın dediği gibi “Gören gözlere mâşâllah bârekâllah” dedirmektedir.

Yeni harflere niçin mesafeliydi?

İslam dinine sonradan giren ve sünnete zıt olan uygulamalara bid’at denilir. İşte Bediüzzaman Hz.nin nazarında yeni harfler, Kur’an harflerinin yerini alıp onları unutturduğu için İslamî açıdan bid’at hükmünü taşımaktadır.

Bu kanaatini, “Risale-i Nur’un bir vazifesi de bid’ate (yeni harflere) karşı Kur’an yazısı ve harflerini muhafaza etmektir”, “Risale-i Nur dinsizliğe karşı iman hakikatlerini muhafazaya çalışması gibi, bid’ata (yeni harflere) karşı da Kur’an harfleri ve yazısını muhafaza etmek bir vazifesidir” ve “Yeni harfler mesleğimize bütün bütün muhaliftir” gibi ifadelerinden anlamak mümkün. Bu sebeple hayatı boyunca yazdığı risale ve mektuplarını hatt-ı Kur’an denilen İslam yazısıyla yazdırmış ve yeni harflere karşı hep mesafeli durmuştu.

1956 senesine gelindiğinde yeni yetişen gençliğin pek çoğunun eski yazıyı bilmemesi noktasından kendisine gelen ısrarlı talepleri değerlendirerek eserlerinin Latin harfleriyle de basılmasına izin vermişti. Bundan on üç sene kadar önce Gençlik Rehberi ve Hüccetullahi’l-Baliğa isimli iki risalenin yeni harflerle çoğaltılmasına da bir müsaadesi olmuş; daktilo ile yapılan bu çoğaltma işlemi sınırlı ve cüz’i miktarlarda kalmıştı. Fakat bu izni mutlak ve sınırsız manada değil, “Risale-i Nur’un bir vazifesi Kur’an harflerini muhafaza olduğundan, yeni harflere zaruret derecesinde inşâallah müsaade olur” kaidesine dayanarak zaruret miktarını aşmamak kaydıyla vermişti.

Zaruret miktarı ise kat’î mecburiyet olan durumların gerektirdiği miktar demektir. Mesela fıkıhta, “açlıktan ölmek üzere olan birinin, bulduğu haram bir şeyi yemesinin caiz olacağı, fakat zaruret miktarını aşarak doyuncaya kadar yiyemeyeceği” bildirilmiştir.

Bunun gibi eski yazıyı bilmeyen dışarıdaki insanların veya Nur Dairesi’ne yeni girenlerin Risalelerden istifade edebilmeleri için yeni yazıyla da Risalelerin bulunmasına ihtiyaç vardır. Fakat bu müsaadenin zaruret miktarını aşarak Üstad’ın ifadesiyle, “Nur talebelerinin o kolay yazıyı tercih etmelerine sebeb olmaması” gerekmekte ve Risaleleri Kur’an harfleriyle neşretmeye ve asıl nüshalarından okuyup yazmaya devam etmeleri icap etmektedir.

İşte Said Nursi bizzat kurup geliştirdiği okuyup yazmaya dayalı Nur hizmetiyle yüzbinlerce, belki milyonlarca insanın imanlarının kurtulmasına hizmet ederken, Nur talebelerinin, İslam dünyasının ortak kültür mirası olan İslam yazısını muhafaza etmesini de sağlamayı amaçlamıştır.

Kaynak: Derin Tarih-2014

www.NurNet.org

Deli Şükrü’nün Risale-i Nur’la yaptığı iman hizmetini diplomalı, rütbeli yapamazdı

Ali İhsan Tola anlatıyor: 

1951-52 yıllarıydı… Tahirî Ağabeyle Sav’da teksir yapıyorduk.

Bir tane yatak vardı, ona Tahirî Ağabey yatıyordu. Onun dışında bir kıl kilim vardı, onun üzerine de ben yatıyordum. Sav’da böylece bir sene neşriyatta beraber çalıştık. Evinde teksir yaptığımız İbrahim’in kimsesi yoktu, kendi halindeydi. Değirmenin varislerindendi. Evi değirmenin yanındaydı.

O zaman Sav’da bir Efe Şükrü vardı, bir de Deli Şükrü... Deli Şükrü’nün adı deliydi, işi deliliğe vuruyordu. Kafasında değişik bir külah, üzerini iki okka kir kaplamış, takkenin aslıyla yamanın adedini bilemezsin. Sırtındaki elbise hakeza… Ayağındaki şalvar öyle. Ayağının çorabı yırtılmış, çarık bir metre arkadan geliyor.

Deli Şükrü gelir, sessizce doldurur, karlı yola girer

Akşam namazı oldu mu Deli Şükrü gelir, “Gidecek bir şey var mı?” der. Çıkardığımız teksir kâğıtlarını sandıklara yerleştirir. Üzerine elma mı koyacak, armut mu, ne koyacaksa… Eşekle kar altında Isparta’ya götürür. Deli Şükrü’nün bir de acayip bir hanımı vardı, bağırır çağırırdı. Deli Şükrü gelir, sessizce doldurur, karlı yola girer. “Deh, deh” gider. Kimse nereye gidiyorsun demez. Teksirleri çıkarır koyar, gelirken de onun yerine kâğıt getirir.

Torbanın altına mumlu kâğıdı yerleştirir, üzerine de yiyecek

Hüsrev Ağabey teksir olacak kâğıdın aslını mumlu kâğıda yazardı. O kâğıdı evinden almak da bir meseleydi. Çünkü Hüsrev Ağabeyin kapısında polis beklerdi. Sırtında yamalı torbayla Deli Şükrü gider, Hüsrev Ağabeye selam verir, “Fukaraya bir şey verir misiniz?” der. Kimse inanmaz, yapamaz dersin. Hüsrev Ağabey de “Torbanı ver de koyuvereyim be adam” der. Torbanın altına mumlu kâğıdı yerleştirir, üzerine de yiyecek… Deli Şükrü boynunu büker, “Allah kabul etsin” der. Böylece yazılan yazıyı alır getirir. Bu hizmeti falan diplomalı, falan rütbeli yapamazdı. O rütbeleri aynı dakikada söker, altını üstüne getirirler. Ama ondan kimse ümit etmez. O gün paşa oydu.

(Kastamonu Yılları Kataloğundan…)

Kaynak:RisaleHaber

Ötekileştirmemek, kaba ve sert olmamak

İslamiyete hizmet etmek her İslami STK’nin, cemaatin temel misyon ve vizyonudur. Bu gayeyle teşekkül etmiş olan birçok STK mevcuttur. Bu dün de böyleydi bugün de böyle ve dünyanın ömrü kaldıysa yarın da böyle olacaktır. Mazimiz nice salih ve saliha zevatı meyve vermiştir. “Her asra birer birer bakacağız. Bak nasıl her asır, o Şems-i Hidayet’ten aldıkları feyz ile çiçek açmışlar! Ebu Hanife, Şafiî, Bayezid-i Bistamî, Şah-ı Geylanî, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî gibi milyonlar münevver meyveler veriyor.”[1]

“O büyük İslâm müellifleri ve İslâm dâhîleri, herhangi bir hükûmetin, senelerce ağır bir esaret ve koyu bir istibdadı tahtında olmaksızın, Kur’an ve İslâmiyet’e hakkıyla ve hâlis bir surette hizmet etmişlerdi.” [2]

İslamiyete hizmet eden ve ettiğini gördüğümüz hizmet hareketlerinde/STK’larda temelde 4 şeye bakmamız lazım. Kitab ve Sünnet ve İcma‘ ve Kıyas olan anasır-ı erbaa-i İslâmiye…”[3]

Bu 4 temel kavram İslamiyet’in menbaı, kaynağıdır.[4] Hizmetler bu 4 temel kaynağa ne kadar yakınsa o kadar istikametlidir. Ne kadar uzaksa o kadar da İslamiyet’ten uzaktır.

Pazara, manava gittiğimizde bile neredeyse tüm pazarı gezdikten sonra en uygun ve kaliteli olan ürünü seçmeye gayret ederiz. En edna, sıradan bir şeyi seçerken bile hassas davranmaya dikkat ederken, iki hayatımızı etkileyecek olan bir hizmetle alakadar olmak veya sempati-antipati duyarken hiç hassas davranmamak insanı en azından ahirette pişman edebilir.

Bu vb. sebepler müvacehesinde “tenkıs-i gayr ile kemalat izhar edilmez” kaidesince bizim gibi düşünmeyen veya kendimizi ve hizmetimizi başka hizmetlerden, mesleklerden, meşreplerden üstün veya daha iyi görebiliriz. Bu son derece normaldir. Ama bizim bir yerde bulunmamız başka yerlerin eksik ve aksayan yönlerini sürekli nazara vermek, 

“bak onlar öyle, şöyle, böyle” diyerek hem kendimizi abesle iştigal eder hem de müntesibi olduğumuz yerde başkalarına kin, öfke, iğbirar aşılarız. “Adavete muhabbet”[5] ederek zarara ve taassuba hizmetten başka bir şeye hizmet edilemez. Bağnaz ve katı kalpli insanların İslamiyet’e hizmet ettiğine tarih şahit olmamıştır. Bunu Kelam-ı Kadim, Furkan-ı Hakimde İşte Allah’dan bir rahmet iledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Hâlbuki kaba, katı kalbli olsaydın, elbette (onlar) etrâfından dağılırlardı[6] şeklinde görebiliyoruz. Demek ki, bağnazlık, kaba ve sert tutum ve davranışlar ve ifadeler insanların muhabbeti yerine adavetine ve uzaklaşmalarına sebep olmaktadır.

Bu ayet-i celile Uhud Savaşı sonrası nüzul ediyor. Mağlubiyetle neticelenen bir harp sonrası tahmin edersiniz ki moraller bozulmuş, galibiyetten mağlubiyete dönülmüş, Hz. Peygamber (asv) yaralanmış, nice sahabe şehid olmuş. Böyle bir tablo ortamında nüzul eden ayette ise, “sert, kaba davranma” buyuruluyor. Çok enteresan bir durum. Netice ne olursa olsun daima anlayış ve nezakete vurgu yapılıyor. Uhud’da Okçular tepesini terk eden o ashabın kimler olduğunu kimse bilmedi ve kimse kimseyi “senin yüzünden oldu” diye asla suçlamadı.

Hizmet edenlere düşen ve yakışan tutum ve tavır nasıl olmalı?

Ehl-i sünnet ve-l cemaat içerisinde hangi meslekte ve meşrepte hizmet ediyorsa, 4 temel kaynaktan beslenmesi ve kaynakların kurumasına değil değerini izhara çalışması sebebiyle taktir ve teşvik edilmelidir.

Tatvil-i kelam etmemek için kısa kesiyorum.

“Nur talebeleri de iman ve İslâmiyet’e Ehl-i Sünnet dairesinde hizmet için hayatlarını dahi çekinmeden veriyor ve süflî menfaat peşinde değildirler.” [7]

Selam ve dua ile

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Sözler ( 240 )

[2] Sözler ( 769 )

[3] Muhakemat ( 83 )

[4] İslam ilmihali

[5] Asar-ı Bediiyye (373)

[6] Al-i imran s. 159. Ayet meali

[7] Asa-yı Musa ( 250 )

Kaynak: RisaleHaber

 

www.NurNet.org

Yeni dönemde iman hizmeti şarttır

Yeni dönemde iman hizmeti şarttır

“Bu memleket için en büyük tehlike nedir?” diye sorulduğunda elbette herkes kendine göre değerlendirmede bulunacaktır. Bizler de bu yazımızda bazı tahlillerde bulunacağız. Yapılan tahlil ve yorumların gerçeğe uygun olması gerekir.

Anadolu’da binyıldır hakim olan dindar, Müslüman Türk milletidir. Bu milletin bütün tarihî başarıları ve dünyadaki yeri de İslâm ile anılmış ve öyle bilinmiştir. Tabi sadece Türk milletini anlamamak gerekmektedir. Türk ismi alem ve ünvan da olmuştur. Türk’ten kasıt yazımızda İslam milleti olacaktır.

Dünya genelinde arzi dinler, semavi dinlere (son Semavi Din ise İslamiyet’tir. Öncesi nesh olmuştur) savaş açmış halde her alanda mübareze etmektedir. Kendi uydurma itikad ve normlarını her alanda yaymak ve kendilerine adam devşirmek için de ellerinden gelen çabayı sarf etmektedirler.

İslam beldesi olan bu toprakların milli ve manevi değerlerinden kopmaması ve İslam sancağının düşmemesi için nice ulema sarf-ı kelam etmiş ve neşriyatta bulunmuşlardır. Bu mücahid ruhlu kalemlerden, seslerden birisi de belki sesini dünya genelinde yankılatan isim de Bediüzzaman Said Nursi olmuştur. Çünkü telifatı olan Risale-i Nur Külliyatı eserleri dünyanın elliden fazla diline muhtelif bölümleri gönüllülük esası temelinde tercüme edilmiş ve o dilde İslamiyetin sesine güç vermiştir.

Covid-19 dünyada yeni bir çağın açılmasına sebep olduğunu düşünüyorum. Çünkü tüm dünyayı etkiledi ve birtakım değişikliklere sebep oldu sosyokültürel olarak.

Covid-19, Hicaz’da, Vatikan’da, Kudüs’te semavi dinlerin mukaddes kabul ettikleri yerlerde kendisini göstererek insanları hem bu mekanlardan hem de ibadet ve amellerinde bireyselliğe sevk etmiştir.

Dünya genelinde sosyoekonomik ve kültürel olan bu değişim 4. Sanayi devrimi olan dijital çağın açıldığını/geçişin olduğunu ilan etmiştir.

Mezkur yerlerde Covid-19 görülmesiyle yeni neslin bu mekanlara olan manevi sadakatini kırmayı hedefleyen bazı mihraklar olduğu ve semavi dinler yerine batıl ve sapkın olan Pagan inançlarını körpe dimağlarda yerleştirmek emelinde olduğu bedihidir. Dijital oyunlar, filmler vb. şeylerde pagan ritüelleri, sapkın itikad ve amelleri yer yer serpiştirildiği ve başta İslamiyet olarak kendilerinden başka tüm dinlere savaş açtığı bilinmelidir.

Özde İslam beldeleri, genelde dünyadaki inançlar önce Deizme, sonra Hedonizme ve Ateizme sürüklenecektir. Son adımda Pagan ritüeli içerisinde veya düşüncesinde bulacaktır. Bu vb. akımların temelinde zevk u sefa yatmaktadır. Z Kuşağı olarak adlandırılan kuşağı dünyaya iştihasını her şeyle kabartarak nefs-i emarenin merkubu haline getirdikten sonra milli manevi hiçbir değerin, sefahetin yanında önemi olmayan bir hale getirdikten sonra istedikleri istikamete sürükleyeceklerdir.

Bediüzzaman Hazretleri Osmanlı’nın ve şimdi Türkiye’nin dünya genelinde bu önemini gördüğü için “İmanı kurtarmak ve Kur’ana hizmet için, Mekke’de de olsam buraya gelmek lazımdı.”[1] diyerek bu toprakların öneminin altını çizmiştir.

İnsanın imanı ne kadar mükemmel olursa maddi ve manevi hayatı da o kadar mükemmel olur. Bu sebeple Bediüzzaman Hazretleri de her şeyin başı imandır şiarıyla hareket etmiş ve kalplere tahkiki imanın kök salması için say u gayret etmiştir.

“En mühim, en lüzumlu, en selâmetli olan imana hizmet cihetini tercih ettim.”

“Said Nursî, Kur’an ve imana hizmet mesleğini ihtiyar edip, hiçbir maddî ve manevî menfaat, salahat ve velilik gibi manevî makamları maksad ve gaye etmeden, sırf Cenab-ı Hakk’ın rızası için hizmet yapmıştır.”[2]

“İşte böyle bir zamanda imana hizmet için, dünyaya el atmadım, dünyayı terk ettim. Hizmet-i imaniyemi hiçbir şeye âlet etmeyeceğim” der.”[3]

Bediüzzaman hazretlerinin Rahle-i tedrisinden geçenlerin de dimağlarında şu vardır: “Ümmet-i Muhammediyeyi sahil-i selâmete çıkaran bir sefine-i Rabbaniyenin hademeleri olduklarına inanmışlardır. Hayatta en büyük gayeleri; Kur’an ve imana hizmet ederek, ümmet-i Muhammed’in refah ve saadet içinde yaşamasına vesile olmaktır.”[4]

“Onların tek bir istinad noktaları vardır. O da, sırf rıza-yı İlahî için, ihlasla, Kur’an ve imana hizmetleridir.”[5]

“Maksadımız; imanımızı kurtarmaktır, imana hizmettir, Kur’ana hizmettir.”[6]

“Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.”[7] diyen Rasulü’s-sakaleyn (asv) efendimiz yeryüzünde Kelamullahın hakim olması ve insanların Hakka ibadet etmesi ve yaşanabilirliği artan bir dünyanın tesisi için say u gayret etmiştir. Efendimiz (asv)’ın yolunda yürüyen salih insanlar da Liva-ül Hamd sancağını dalgalandırmaktadır.

Selam ve dua ile

Muhammed Numan ÖZEL

1)Tarihçe-i Hayat (510)
2)Sözler (758)
3)Sözler (760)
4)Tarihçe-i Hayat (163)
5)Tarihçe-i Hayat (542)
6) İşarat-ül İ’caz (228)
7)Müstedrek-II 670 (Hadis-i şerif meali)

Kaynak: RisaleHaber

 

www.NurNet.org