Etiket arşivi: hizmet

Kırılıp giden kardeşlerimiz

Kırılıp giden kardeşlerimiz

GÖNLÜN KENARINDA UNUTULMUŞ BİR YARAYI YENİDEN SARMAK MAKAMINDA YAZILMIŞTIR.

Zamanın çalkantıları, insanların ruhi bunalımları, hizmet-i Kur’âniye’nin ağır fakat mukaddes yükü… Bütün bunlar içinde bazen öyle kardeşlerimiz vardır ki; bir gün hiç beklenmedik bir anda, bir kırılma, bir yanlış anlama yahut bir incinme sebebiyle hizmetin şefkâtli dairesinden usulca çekilirler.

Kimisi sessizce uzaklaşır, kimisi bir daha dönmeyeceğini zımnen belli eder, kimisi de içindeki fırtınayı kimselere söylemeden kalbinin kuytusuna gömer. Zamanla bu kardeşlerimiz hizmetin sahil-I selametinden uzaklaşarak ufuktan kaybolurlar.

Ve o gidişler, bir dershanenin kapısındaki boş terlik kadar sessiz fakat bir gönlün en derin yerindeki sızı kadar elem vericidir.

Bediüzzaman Hazretleri, hizmetkârlarına defalarca ihtar eder:
“Fedakârane Uhuvvet ve samimane muhabbet sarsılmasın. Bir habbe kubbe olup tamir edilmez bir zarar verebilir.”[1]

Evet kardeşim, bazen bir habbe kadar küçük bir yanlış anlamanın, bir bakışın, bir sözün üzerine öyle kubbeler oturur ki, o kardeşimiz sessizce kenara çekilir ama biz farkına bile varmayız. Bir bakmışız ki, o yangın söndürmeye koşacak adam, kendi içinde gizli bir yangınla yanıp bitmiş; söndürecek kimseyi bulamamış. Geriye sadece külleri ve zihinlerde güzel olan hatiraları kalmıştır.

Hâlbuki Risale-i Nur hizmeti, kırılmış bir kalbi tamir etmek için milyonlarla değer biçen bir mekteptir.

KIRILAN KARDEŞİN HİSSİ:

SESSİZLİĞE GÖMÜLMÜŞ BİR ÇIĞLIK

Risale-i Nur Hizmetinde kıyıda köşede duran bir Nur Talebesinin hali çok defa zannedildiği gibi “soğuma” yahut “umursamazlık” değildir. Belki o hâl:

Anlaşılmamışlık hissi, Kalbine çökmüş bir mahzunluk, “Ben zaten lâyık değilim” deyip kendi kendini uzaklara atma psikolojisi ile örülmüş bir duvarın neticesidir.

Ve ne acıdır ki, o duvarı çoğu zaman başkaları değil; o kardeşimizin kendi kalbi örer her şeye karşı.

Üstad, böyle hâllere karşı talebelerine hususî bir düstur verir:
“Mahviyet ve tevazu ile kusuru kendine alır; muhabbetini ve samimiyetini ziyadeleştirir.”[2]

Demek ki biz, kırılanı suçlamak için değil; kırılanın gönlündeki ateşi söndürmek için varız. Giden ve kaybolanı nasipsizlikle suçlamak yerine kusurun büyük bir kısmını kendimize alıp empati yaptık mı onu anlamak için acaba?

“Bizimle değildi” deme! Belki de o kardeş bir ordu kadardı. Ama farkedilemedi…

Risale-i Nur, insanın asıl değerini görünüşünde değil; istidadında ve hizmet kabiliyetinde arar.

Üstad Bediüzzaman buyurur: “Bir tek talebe bir ordu kadar vatana ve imana hizmet etmiştir.”

O hâlde bugün uzaklarda duran bir kardeş, belki yarın bir memleketin imanına istinad olacak bir sütundur. Fakat o sütun şu an gönlünde bir çatlak taşır; kimse fark etmez.

Kardeşim, bazen bir “Selâmün Aleyküm, seni özledik” cümlesi, hal u hatır sormak; yılların küskünlüğünü yok eden bir rahmet kapısıdır. Hizmette az çok hukukumuz olan kimseleri aramak sormak için bahaneler bulmalı ve uhuvvet aktimizi tecdid etmeliyiz.

DARGINLIK: ŞER’AN VE FİTRATEN KABUL EDİLMEMİŞ BİR KESİNTİ

İşaratü’l-İ’caz’da Üstadımız der ki:
“Akrabalara ve mü’minlere dahi dargın olup gidip gelmiyorlar; şer’an ve tekvinen tesis edilen muvasala hattını kesiyorlar.”[3]

Demek ki bir Müslüman, hele ki bir hizmet kardeşi; bir başka Müslümanla arasındaki o görünmez nurani rabıtayı, rahmet hattını kopardığında, sadece sosyal bir bağ değil; kainatın yaratılış nizamı bozulmuş olur.

O hâlde kim uzaklaşmışsa; o hattı yeniden kurmak bizim vazifemizdir.
Elini tutmak, gönlüne dokunmak, kapısını çalmak… Bunların hepsi, hizmet kadar ibadettir.

KARDEŞİ GERİ GETİRMENİN YOLU: SUÇLU ARAMAK DEĞİL, GÖNÜL YAPMAKTIR

Kırılmış bir kardeşin kalbine giden yol; onun hatalarını saymak değil, kendi kusurlarımızı görebilmekten geçer. Üstad, talebelerine şöyle der:

“Sizi bütün bütün kaçırmamak için… şahsiyetimin gizli fenalıklarını söylemeyeceğim.”

Bu ifade, bir mürşidin nefsine karşı tavrını gösterir.
Demek ki kırılmış bir kardeşe yaklaşırken şu üç hal esastır:

Mahviyet, Müsamaha ve Kusuru kendine almak.

Böyle olunca kardeşlik yeniden nefes alır; uzaklar yakın olur.

KARDEŞİNİ ARAMAK BİR ŞEFKAT BORCUDUR

Hizmetten uzaklaşmış bir kardeş, yolunu kaybetmiş sayılmaz. Belki bir dost eline muhtaçtır.Belki dershanenin kapısından girince duyulan o hafif çay kokusuna, o mütevazı cemaat sıcaklığına, o “Hoş geldin kardeşim!” nidasına muhtaçtır.Bazen sadece bir dua, bir küçük mektup, bir ziyaret bile yeter:

“Kardeşim, sen bu hizmetin bir parçasısın. Biz seni unutmadık. Gel yine beraber okuyalım.”

Bu cümle, belki bir insanın kaderini, bir ailenin huzurunu, bir gencin istikbalini değiştirir.

Biraz hizmete ara veren birisi derse geldiğinde “ooo.. hayırdır yoktun bir süredir..” gibi rencide edici sözlerden de sakınmalı.

NETİCE: KAYBOLAN KARDEŞ YOKTUR; SADECE EL UZATILMAYI BEKLEYEN GÖNÜLLER VARDIR

Hizmetten uzaklaşan her kardeş, aslında gönlünde bir yangın taşır.
Bizim vazifemiz ise o yangını söndürmektir; körüklemek değil. Küseni bulmak, kırılanı onarmak, unutulanı hatırlamak… Bunların her biri, Risale-i Nur’un “müsbet hareket” düsturunun yaşayan hâlidir.

Ve belki de bu zamanda en büyük cihad, bir gönlü kazanmak,
bir kardeşi yeniden hizmetin sıcak dairesine almak, bir kalbi teselli etmektir.

Bizler birbirimize -lüzum olsa- ruhumuzu feda etmeğe, hizmet-i Kur’âniye ve imaniyemiz iktiza ettiği halde, sıkıntıdan veya başka şeylerden gelen titizlikle hakikî fedakârlar birbirine karşı küsmeğe değil, belki kemal-i mahviyet ve tevazu ve teslimiyetle kusuru kendine alır; muhabbetini, samimiyetini ziyadeleştirmeğe çalışır. Yoksa habbe kubbe olup tamir edilmeyecek bir zarar verebilir. Sizin ferasetinize havale edip kısa kesiyorum.”[4]

Kardeşlerimden rica ederim ki:

Sıkıntı veya ruh darlığından veya titizlikten veya nefis ve şeytanın desiselerine kapılmaktan veya şuursuzluktan, arkadaşlardan sudûr eden fena ve çirkin sözleriyle birbirine küsmesinler ve “Haysiyetime dokundu” demesinler. Ben o fena sözleri kendime alıyorum. Damarınıza dokunmasın. Bin haysiyetim olsa, kardeşlerimin mabeynindeki muhabbete ve samimiyete feda ederim. Said Nursî”[5]

Eminim ki bu yazıyı okuyupta hem kırdığı için gidenleri hatırlayacak hem de kırıldığı için kaybolan kimseler iç çekeceklerdir. Gel bir düşün kırıdıklarını ve kırıldıklarını. Al eline telefonunu hatırladıklarını ara. Üç günlük dünya bu ne kırmaya ne kırılmaya değer.

Cenâb-ı Rahmân-ı Rahîm,
bizleri kırılmış gönüllere merhem olanlardan eylesin.
Muhabbeti kalplerimizde daim kılsın.
Uzaklaşan kardeşlerimizi tekrar hizmetin nurlu dairesine celb etmeye bizleri muvaffak eylesin.
Uhuvvetimizi kuvvetlendirsin, tesanüdümüzü ziyadeleştirsin.
Âmin, bi hürmeti Seyyidi’l-Mürselîn.

Selam ve dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Şuâlar (503)

[2] Şualar (501)

[3] İşaretü’l-İ’caz (174)

[4] Şuâlar (503)

[5] Uhuvvet Risalesi (48)

Kaynak: RisaleHaber

NurNet

Vehbi Sabuncuoğlu

1960 yılının o sıcak Mayıs gününde, Çorum’un küçük ilçesi Kargı’da bir umut filizleniyordu. İhtilalin gölgesi her yerde hissedilirken, postal sesleri her yeri inletirken Risale-i Nur’a berat verilmek üzereydi.

 

Yıllardır süren mahkemeler, sorgular, suçlamalar… Risale-i Nur talebeleri için her duruşma bir imtihan, her karar bir yara olmuştu. Yedi mahkeme geride kalmış, hepsi beraatla sonuçlanmıştı ama yüreklerdeki sızı dinmemişti. “Ya sekizincisi?” diye iç geçiren gözler, o 29 Mayıs sabahı yine adliye koridorlarında duâ duâ bekliyordu.

 

Savcı Abdullah Battal… O, Ankara Hukuk Fakültesi yıllarında Risale-i Nur’la tanışmış, Bediüzzaman Hazretleri’nin huzurunda gözyaşlarıyla duâ almış, avukatlığı bırakıp köy köy, kasaba kasaba hizmet etmek istemiş bir adamdı. Ama Üstad’ın “Emekli oluncaya kadar mesleğine devam et” sözüyle savcılık koltuğunda kalmıştı. Kalbi Nurlarla dolu, vicdanı sızlayan bir savcı. Karşısında ise hâkim Vehbi Sabuncuoğlu… O da Çorumlu, o da Nur talebesi. İkisi de aynı acıyı, aynı ümidi taşıyordu yüreklerinde.

 

Takipsizlik kararı için iki hâkim imzası lazımdı. Vehbi Hâkim iknâ edildi. Kalemler titreyerek kağıda dokundu. İmza atıldı. O an, küçük bir ilçede, tarihe geçecek bir ilk gerçekleşti: Risale-i Nurlar hakkında takipsizlik kararı verilmişti. Beraat değil, takipsizlik… Yani “Bu, dâvâ bile açılmaya değmez” denilmişti. Yüreklere serin bir su serpilmişti sanki.

 

Abdullah Battal’ın elleri titriyordu telefonu çevirirken. Karşıda Nur davasının yılmaz avukatı Bekir Berk. “Müjde!” dedi savcı, sesi kırık ama sevinçli. “Kargı’dan takipsizlik kararı çıktı. İlk defa böyle bir karar var!” Bu karar âdetâ mahkemeler için bir fitilin alev alması gibi olacaktı. Ve gönlü nurlardan yana olupta siyasi baskılardan korkanlar için bir cesaret çıkışı olacaktı atık.

 

Bekir Berk’in gözleri doldu. “Bu akşam İstanbul’a ulaşmalı, yarın Van’da mahkeme var” dedi. Ama yollar stabilizeydi, taksi yoktu.

 

Kargı’daki Nur talebeleri ne yaptıysa yaptı; bir kardeşin kamyonunu buldu. Belgeyi öpüp başına koydular, dualarla yola çıktılar. Tozlu, sarsıntılı, uzun bir yolculuk… Gece karanlığında, farların aydınlattığı taşlı yollarda, o kâğıt parçası sanki bütün ümmetin umuduydu. Kırılacak diye korkuyorlardı. Kaybolacak diye duâ ediyorlardı. Âdetâ sırtında küfe içinde yumurta taşır gibi hassaslardı. Sanki başlarında bir güvercin var da uçmasın diye içten içe titriyorlardı.

 

İstanbul’a vardıklarında Bekir Berk heyeti karşıladı. Göz göze geldiler. Bir tek kelime etmeden sarıldılar. Çünkü kelâma hâcet yoktu. Konuşan diller değildi o anda hisler, duygular konuşuyor ve gözlerden yaşlar süzülüyordu. O belgeyi aldı, sabah ilk uçakla Van’a uçtu.

 

Van mahkemesinde hâkim kararın tarihine baktı: “Dün mü verilmiş bu? Kargı’dan Van’a nasıl ulaştı bu kadar çabuk?” diyordu içten içe ve aklına mantığına sığmıyordu. Ücra bir ilçede verilen karar o zamanki teknik imkanlar ve yokluklar içinde Kargı, İstanbul ve Van üçgeninde geziyordu.

 

Bekir Berk’in sesi titredi: “Kargı’dan istedik… Kamyonla getirdiler. Yolların hali malum. Ama getirdiler. Getirdiler ya…”

 

Hâkim sustu. O belgeyi okudu. Salonda derin bir sessizlik… Sonra beraat kararı. Yılların yorgunluğu, gözyaşları, hasretler… Hepsi o anda hafifledi sanki.

 

O takipsizlik kararı, sonraki bütün mahkemelerde kalkan oldu. Emniyette toplanan Risaleler iade edildi. Bir küçük ilçenin vicdanı, koskoca bir davanın önünü açtı. Bu mahkeme kararları daha sonra Kararlar 1-2 olarak neşredildi. Eskilerin ellerinde mevcuttur.

 

O kamyonun tozlu yollarında taşınan sadece bir kâğıt değildi. Taşınan, inancın kırılmayan inadıydı. Fedakârlığın sessiz gözyaşlarıydı. Zulme karşı dimdik duran ellerin sıcaklığıydı. Ve en önemlisi: Ümit… “Ümitvar olunuz” buyurmuştu Üstad. “Şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm’ın sadası olacaktır.”[1]

 

O gün, Kargı’da atılan bir imza, o sada’nın biraz daha yükseldiğinin müjdesiydi her şeye rağmen. Ve o sada, hâlâ yankılanıyor…

 

Vehbi Sabuncuoğlu aslen Çorumludur. Kargı Hâkimi olarak görev yaptığı dönemde Risale-i Nur davalarında beraat ve takipsizlik kararlarına imza atan Sabuncuoğlu, hukukî cesaretiyle tanındı ve Nurculuk Tarihçesinde “Cesur Hâkimler” olarak yerini aldı.

 

Başörtüsü yasağına karşı kaleme aldığı çalışmalarıyla da bilinen Sabuncuoğlu, yoğun bakıma alınıncaya kadar Risale-i Nur derslerine düzenli olarak katılmayı sürdürdü. Merhum için Allah’tan rahmet, ailesine ve sevenlerine başsağlığı diliyoruz. Kabri Edirnekapı’daki aile mezarlığında.

Rabbim kendisinden razı olsun. Bugün evinde, elinde, cebinde rahatlıkla Risale-i Nur okuyabilen herkes Sabuncuoğlu Ağabey’e en azından bir Fatiha borçlu olup minnettarlık duymalıdır.

Mekânı Cennet olsun.

Ruhuna el-Fatiha

Muhammed Numan ÖZEL

 

[1] Tarihçe-i Hayat (133)

 

Ey Nurcular Gelin Nurlara Kulak Verelim

Ey Nurcular Gelin Nurlara Kulak Verelim

Risale-i Nur Külliyatı, bu asrın iman yaralarına Kur’ân’dan süzülen bir reçetedir. Bu eserler etrafında teşekkül eden hizmet anlayışı, bir cemiyet kurma, bir güç oluşturma veya bir taraf olma gayesi taşımaz. Bilakis, imanı kurtarmak ve muhafaza etmek gibi ulvî ve ağır bir vazifeyi esas alır. Gizli ajanda tutmaz.

Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur talebelerine ne yapacaklarından ziyade, ne yapmamaları gerektiğini sıkça hatırlatmıştır. Çünkü bu zamanda en büyük tehlike, hak bir hizmetin yanlış usûl ve niyetlerle zedelenmesidir. Bu sebeple Risale-i Nur mesleği; siyasetten, şiddetten, menfaatten, şahısperestlikten, para pul işlerinden ve menfî hareketten şiddetle sakındırır.

Aşağıda sıralayacağım maddeler, Risale-i Nur’dan süzülen bu meslek ve meşrep ölçülerini hatırlatma maksadıyla kaleme alınmıştır. Hiçbir kişi veya grubu itham etmek için değil; bilakis hizmeti muhafaza etmek, istikameti korumak ve ihlâsı gündemimizde tutmak içindir.

Risale-i Nur’un meslek ve meşrebine göre Risale-i Nur Cemaati / Nur Talebeleri’nin yapmaması gereken hususlara beraber bakalım.

Risale-i Nur Cemaati Neleri Yapmaz / Yapmamalıdır

1. Siyasî parti hizmeti yapmaz.

Risale-i Nur iman hizmetidir; parti, iktidar veya muhalefet aracı olmaz.

2. Dini siyasete alet etmez.

Din, oy toplamak veya siyasî güç kazanmak için kullanılmaz. Din bir şey için bir araç olarak kullanılmaz.

3. Menfî hareket etmez.

Şiddet, isyan, anarşi ve tahrip yoktur.

4. Asayişi bozmaz.

Toplum düzenini sarsacak fiil ve söylemlerden uzak durur.

5. İntikam dili kullanmaz.

Kin, nefret ve rövanş duygusu ile hareket etmez.

6. Başka cemaatleri tahkir etmez.

Diğer İslâmî hizmetleri küçümsemez, dışlamaz.

7. “Biz tek hak yoldayız” iddiasında bulunmaz.

Kendini mutlak ölçü ve merkez ilan etmez.

8. Tekfirci dil kullanmaz.

Mü’minleri kolayca küfürle itham etmez.

9. Dünyevî menfaat peşinde koşmaz.

Para, makam, nüfuz ve şöhret hedeflenmez.

10. Risale-i Nur’u geçim kapısı yapmaz.

Ticaret, reklam veya maddî kazanç aracı hâline getirmez.

11. Gizli örgütlenme yapmaz.

Gizli ajanda, hücre tipi yapı, kapalı hiyerarşi yoktur.

12. Biat ve kör itaat sistemi kurmaz.

Şahsî bağlılık değil, eser merkezli istifade esastır.

13. Şahısları kutsamaz.

Kimse “masum”, “yanılmaz” veya “mutlak rehber” ilan edilmez.

14. Yeni bir liderlik veya “alternatif üstadlık” üretmez.

Bediüzzaman’dan sonra mutlak otorite iddiası yoktur.

15. Zorlayıcı ve baskıcı yöntemler kullanmaz.

Hizmet gönüllülük esasına dayanır.

16. Propaganda ve slogan dili kullanmaz.

Bağırarak, ajite ederek, kitle psikolojisiyle hareket etmez.

17. Düşman üretmez.

Hizmeti “biz ve onlar” çatışması üzerine kurmaz.

18. Tembelliği tevekkül zannetmez.

Çalışmayı terk edip sonucu beklemeyi tevekkül saymaz.

19. Dünyadan tamamen kopmayı esas almaz.

Sosyal hayattan kaçışı dindarlık zannetmez.

20. Hukuku çiğnemez.

Meşru daire dışına çıkmayı caiz görmez.

21. Fitne ve dedikodu ile meşgul olmaz.

Gıybet, iftira ve iç veya dış kavgaya kapı açmaz.

22. Hizmeti şahsî hesaplaşma aracı yapmaz.

Kişisel kırgınlıklar iman hizmetine karıştırılmaz.

23. İman hizmetini dünyevî projelere feda etmez.

Asıl hedef olan iman kurtarma geri plana itilmez.

24. Taklitçi ve şekilci dindarlığı esas almaz.

Ruhsuz şekilciliği, hakikat yerine koymaz.

25. Ümitsizlik ve karamsarlık yaymaz.

Yeis değil, ümit ve moral esastır.

26. Hizmeti zaman ve zemin şartlarına bağlamaz. Her zaman ve zeminde hizmet edebilir.

27. Hizmet bahanesi veya vaadiyle insanlardan para pul toplamazlar. Çünkü hizmet parayla değil ihlâs ile yapılır.

28. Risale-i Nur Medreseleri hizmetlerin canlı ve ruhlu merkezidir. Bu merkezleri kişisel kırgınlık, menfaat, ticaret, otorite, rant ortamına çevirip Medreselerin ruhunu bozmaz.

29. Risale-i Nur müzakerelerini terkedip, insanların zihnî istidat ve kabiliyetlerini köreltmez.

30. Risale-i Nur dersinde dost düşman, siyasi görüş fark etmeden her gelenle, soranla ilgilenir “sen bizim mahallenin adamı değilsin” gibi bir tavır takınmaz.

31. Risale-i Nur Külliyatı’nı inhisar edip toplumda “bu kitaplar nurcuların kitabı bizi bağlamaz” şeklinde anlaşılmalara kapı açtırmazlar.

32. Hizmeti ve Risaleleri birilerine laf sokmak, rencide etmek için kullanmazlar.

Risale-i Nur mesleği; siyasetsiz, şiddetsiz, menfaatsiz, ihlâslı, müsbet ve iman merkezli bir hizmet yoludur.

Risale-i Nur Cemaati, bir “yapmayanlar listesi” ile kendini sınırlandıran kuru bir yapı değildir. Aksine, bu kaçınmalar, iman hizmetinin selâmeti içindir. Çünkü, yanlış bir usûl, doğru bir maksadı dahi zedeler.

Bu prensipler;

Hizmeti siyasetin gürültüsünden,

İmanı şiddetin karanlığından,

Uhuvveti enaniyetin zehrinden,

İhlâsı menfaatin kirinden korumak içindir.

Risale-i Nur mesleği; sessiz fakat derin, mütevazı fakat tesirli, kavgasız fakat sarsılmaz bir iman yoludur. Gücünü kalabalıklardan değil, hakikatten alır. Dayanağı şahıslar değil, Kur’ân’dır. Gayesi galip gelmek değil, rızâ-yı İlâhîdir.

Bu vb. ölçüler muhafaza edildiği müddetçe, Risale-i Nur hizmeti hem fertleri kurtarmaya hem de toplumun manevî yaralarını sarmaya devam edecektir. Çünkü bu yolun özü şudur:

“Biz muhabbet fedaileriyiz; husumete vaktimiz yoktur.”[1]

Risale-i Nur Hizmetinin esasları ve usullerini merak edenlere “Esasât-ı Nuriye ve Hizmet Düsturları” isimli Risale-i Nur Külliyatı’ndan hazırlanmış eserleri tavsiye ederim.

Selâm ve duâ ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Tarihçe-i Hayat (59)

Kaynak: RisaleHaber

NurNet

Merak Edenlere: ‘Nurculuk Nedir?’

Merak Edenlere: ‘Nurculuk Nedir?’

Nurculuk, Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin telif ettiği Risale-i Nur Külliyatı etrafında şekillenen bir İslami harekettir. Ehl-i Sünnet itikad ve amelinde olan ifrat ve tecrit anlayışlardan uzak, kendi halinde bir Müsbet hareket anlayışıyla hizmet etmektedir.

Nur Talebeleri genellikle Risale-i Nur eserlerinin Kur’an tefsiri olduğunu ve iman hakikatlerini açıklamaya odaklandığını vurgular. Bu anlatım, samimi bir şekilde iman hizmeti, Kur’an’a bağlılık ve ahlâkî ilkeler üzerine kuruludur.

Nurculuk, bir mezhep ya da tarikat değil, Kur’an’ın çağdaş, manevi bir tefsiri etrafında bir araya gelen bir topluluktur.

Nurcular, bu hareketi “iman ve Kur’an hizmeti” olarak tanımlar ve Risale-i Nur’un, modern çağın materyalist ve ateist akımlarına karşı imanı güçlendiren bir rehber olduğunu ifade ederler.

Nurcular birbirine nurculuğu nasıl anlatır?

Risale-i Nur’un Merkezi Rolü: Nurcular, Risale-i Nur’u Kur’an’ın çağdaş bir tefsiri olarak tanıtır ve onun iman esaslarını aklî ve mantıkî delillerle açıkladığını belirtirler. Bunu eline bir risale alıp okuyan herkes görebilmektedir. Nur Talebeleri bu eserlerin okunması, anlaşılması ve başkalarına aktarılmasının temel bir görev olduğunu vurgularlar. Mesela, Risale-i Nur’un namazın hikmeti gibi konuları derinlemesine ele aldığı, ancak ibadetlerin nasıl yapılacağından ziyade neden yapılması gerektiğine odaklandığı ifade edilir. Bu, sûret ve şekille ilgilenmek değil işin hakikatini anlatmak ve vurgulamaktır. Çünkü hakikatten mahrum kalan kimseler ne sûretiyle meşgul ne de merak ederler. Mahiyet ve hakikat Nur Talebeleri için çok mühimdir.

İman Hizmeti ve İhlas: Nurculuk’ta en temel esas kavram ve ulaşılması gereken niyet “ihlas”’tır. Bu sebeple Allah rızası için çalışmayı merkeze alır.

Nurcular, birbirine bu hareketin dünyevi çıkarlar veya siyasî hedefler gütmediğini, sadece iman kurtarma amacı taşıdığını ifade ederler. Aktif siyasete topluluk halinde değil girmek isteyen olursa ferdî olarak kendi adına siyaset yapabileceğini ifade ederler.

Nurculuk, doğrudan doğruya Kur’an yolu’dur ve İslam’ı yaşamanın bir rehberidir. Ehl-i Sünnet’in -Türkiye başta olmak üzere- bir kalesidir. Hatta şunu ifade etmem gerekir ki bu ülkenin ehl-i sünnet kalmasının en büyük sebebi, en büyük payesi, en büyük nokta-yı istinadı Risale-i Nur hizmetidir. Kimsenin ortada görünmediği zamanlarda ortaya çıkmaya cesaret edemediği zamanlarda binden fazla mahkemeye çıkmış ve hepsinde beraat etmiş bir hizmet anlayışıdır.

Mütalaa Kültürü: Nurcular, Risale-i Nur’u anlamak için “mütalaa” adı verilen ortak okuma programları düzenler. Bu programlar, herkesin anladığını ifade etmesine imkân tanınır ve bir kişinin diğerlerine hâkim olması engellenir. Bu, Nurculuğun kolektif bir anlayış ve öğrenme sürecine dayandığını gösterir. Mütalaa’dan uzak kalan ve sadece kendi çabasıyla anlamaya çalışanlar bu yolda daha yavaş yol alırken mütalaa kültürüyle okuyanlar daha hızlı yol alabiliyor. Tek düze kendi çabasıyla istifade edenler tek akılla hareket ettiği için bazı aksamalar veya yanlışlıklar da mevzubahis olabiliyor.

Misâlleme: Nurcular, Nurculuğu anlatırken genellikle Bediüzzaman’ın hayatından, Risale-i Nur’dan ve Saf-ı evveli teşkil eden Ağabey’lerden misaller verir. Mesela, bir İngiliz öğrencinin “Tabiat Risalesi”ni okuyarak san’at-sanatkâr ilişkisini nasıl etkileyici bir şekilde anlattığı gibi misaller paylaşılır. Bu tür misâller, Nurculuğun evrensel bir mesaj taşıdığını ve farklı kültürlerden insanları etkilediğini vurgular. Veya ateist birisini bir nur talebesi ile olan münazarası neticesinde Müslüman olması, şehadet getirmesi gibi..

Nurculuk Taslar

Nurculukla ilgili eleştirilerde, bazı Nurcuların hareketi yanlış yansıttığı veya abartılı bir şekilde sunduğu iddia edilir. Bu bağlamda, Nurculuğun “taslanması” şu şekillerde karşımıza çıkabilir:

Abartılı Üstünlük İddiaları: Bazı eleştirilerde, Nurcuların kendilerini diğer Müslümanlardan üstün gördüğü, Risale-i Nur’u Kur’an’ın önüne geçirdiği veya Nur talebelerini “cennete ehil” saydığı öne sürülür. Bazı mihraklar Nurcuların risaleleri ibadet haline getirdiğini iddia eder, ancak Nurcular bu tür yorumları reddeder ve Risale-i Nur’un Kur’an’ı anlamaya bir araç olduğunu ifade edilir. Ama bu sadece kuru bir ifade değil hakikatin ta kendisidir.

Risale-i Nur Hizmeti’nin etkisini tesirini kırmak isteyen mihraklar çeşitli yaftalamalarla bu maksada yönelik çalışmaktadırlar. Gerek yazılı basın, gerek görsel basın, gerekse sosyal medya aracılığıyla her argümanı kullanmaya çalışıyorlar. Ya insanların değil ateist olması için veya kendi hizmet hareketlerine katılmalarını sağlama -bir nevi rekabet- sebebiyle.. hatta o kadar ki içeriye adam tutup bu hizmettenmiş gibi gösterip onun yanlış yapmasıyla tüm Risale-i Nur talebelerini de töhmet altında bırakmaya da çalışıyorlar.

Hiyerarşik Yapı ve Taklitçilik: Nurculuğun hiyerarşik bir yapı oluşturduğu ve bazı Nurcuların risaleleri anlamadan taklit ettiği eleştirisi yapılır. Bu, özellikle “abiler” aracılığıyla yönlendirme yapıldığı iddiasıyla ilişkilendirilir. Ancak, Risale-i Nur Hizmeti siyasî maksadlı bir hizmet olmadığı için bu yafta tamamen havada kalıyor.

Hizmetin şahsî anlayış ve ihlas üzerine kurulu olduğunu, hiyerarşinin değil, meşveretin, danışmanın esas alındığını ifade etmek istiyorum. Bunu söyleyenler ya Risale-i Nur Hizmeti’nin mahiyetini bilmeden tabiri caizse kahvene ağzıyla yaptığı lakırdı türünden.

Siyasi ve Etnik Tartışmalar: Nurculuğun, bazı çevrelerce Kürt milliyetçiliğiyle ilişkilendirildiği veya siyasî amaçlar güttüğü iddia edilir. Bu tür eleştiriler, özellikle Said Nursi’nin Kürt kökenine vurgu yaparak hareketi “bölücü” olarak nitelendirir. Ancak Nurcular, hareketin evrensel bir İslam anlayışı sunduğunu ve siyasi veya etnik bir ajanda taşımadığını bir parça Risale okutan görecek ve bu lakırdılara gülüp geçecektir.

Kapalı Topluluk Algısı: Nurculuğun “ser ver, sır verme” politikası izlediği ve dışarıya kapalı bir yapı gibi göründüğü eleştirisi de bulunurlar. Bu, bazı Nurcuların hareketi tanıtırken fazla gizemli veya seçkinci bir tavır sergilemesiyle ilişkilendirilebilir. Oysa Nurculuk herhangi bir özel tören veya üyelik olmadan herkesin Risale-i Nur’dan faydalanabileceğini ifade etmektedir. Hemen hemen bu da boş bir sözdür.

Hülasa: Nurcular, birbirine Nurculuğu anlatırken Risale-i Nur’un Kur’an’ı anlamaya yönelik bir rehber olduğunu, iman hizmetini ve ihlası merkeze aldığını vurgular. Bu anlatım, genellikle samimi, delile dayalı ve evrensel bir İslam anlayışına odaklanır. Lâhikalar hizmetin usul ve esaslarını ders vermektedir.

Nurculuk, Kur’an ve sünnete bağlı, mezhep veya tarikat olmayan ve herkesin istifadesine açık bir iman hizmetidir.

Risale-i Nur Külliyatı ise toplam 20 cilden oluşan çağdaş bir Kur’an tefsiridir.

İnternet çağı ve bilgiye erişimin sıkıntılı olmadığı bir zamanda yaşadığımız hepimizin mağdurları dolayısıyla hangi konu olursa olsun duyulan bir şeyi körü körüne kabul etmek yerine araştırmak birçok yanlış anlaşılmanın ve anlamının önüne geçmeye sebep olacaktır.

Selam ve dua ile.

Muhammed Numan ÖZEL

Kaynak: RisaleHaber

www.NurNet.org

Neden Şahs-ı Manevi?

Neden Şahs-ı Manevi?

Ortak Ruh – 3

Şahs-ı Manevî üzerine tefekkür ve tezekküre devam ediyoruz.

Şahs-ı manevî, insanların bir araya gelmesiyle oluşan kolektif bir ruh, tüzel kişilik olduğu için, bu fertlerin kalitesi, ahlâkî duruşu, ihlâsı ve manevi gücü, şahs-ı manevînin sağlamlığını doğrudan etkiler.

Şahısların Kalitesinin Şahs-ı Manevî Üzerindeki Etkisi

İnsanların Kalitesi ve Şahs-ı Manevî doğrudan alakalıdır. Şahs-ı manevî, onu oluşturan fertlerin manevi, ahlâkî ve fikri niteliklerinden beslenir. Cemaatin İhlas, takva, fedakârlık ve yüksek ahlâk gibi vasıflara sahip olması, şahs-ı manevîyi güçlendirir. Mesela, herkesin ortak gaye için samimi bir şekilde çalışması, cemaatin kolektif gücünü artırır ve şahs-ı manevîyi daha etkili kılar. Kollektif hareket eden cemaatse ferdi harekete göre çok büyük başarı elde edebilir. Üstadımın iğne ustası misalini hatırlayalım.

Mukavemet Gücü: Şahısların manevi dayanıklılığı, yani salabeti şahs-ı manevînin sağlamlığına doğrudan yansır.

Eğer bireyler, nefsin heva ve hevesatına, lehvîyata karşı dirençliyse, bu durum şahs-ı manevîyi de lehviyat karşısında daha mukavim hale getirir. Zira cemaatin her bir ferdi, zincirin bir halkası gibidir; halkalar ne kadar sağlam olursa, zincir de o kadar güçlü olur.

Şahs-ı Manevînin Zayıflamasının Etkisi

Şahs-ı manevî zayıfladığında, cemaatin de manevi dayanıklılığı olumsuz etkilenir. Çünkü şahs-ı manevî, insanlara destek, motivasyon ve manevi bir zırh sağlar. Eğer cemaatin ortak ruhu dağılırsa, bireyler yalnızlaşır ve nefsin hevesatına karşı daha zayıf düşebilir. Bu, hem bireysel hem de toplu mücadele gücünü azaltır.

Lehviyat ve Hevesat Karşısında Mağlubiyet: Şahs-ı manevînin zayıflaması, cemaatin ortak iradesinin ve manevi bağının çözülmesine yol açar. Bu durumda dünyevi arzular, lehviyat ve nefsin hevesatına karşı daha savunmasız kalır insan. ihlâsın yerini riyâ, uhuvvetin yerini nifak alırsa, cemaat dağılır ve bu tür olumsuz etkilere karşı mukavemetlerini kaybeder cemaat.

Çözüm Yolu ve Güçlendirme Yolu Nedir Dersek Şayet;

Şahs-ı manevîyi güçlendirmek ve bireylerin mukavemetini artırmak için şu adımlar önemlidir:

Bireysel Gelişim: Her bir şahsın kendini manevi, ahlaki ve ilmi yönden geliştirmesi, şahs-ı manevîyi güçlendirir. Kur’an ve sünnet ışığında bir hayat tarzı, insanın ve cemaatin ve şahs-ı menevinin kalitesini artırır.

İhlâs ve Uhuvvetin Korunması: İnsanların samimiyetle ve kardeşlik ruhuyla hareket etmesi, şahs-ı manevîyi sağlamlaştırır. Bu, lehviyat ve hevesat karşısında toplu bir direnç oluşturur. İnsan Şahs-ı maneviye salabeti nispetinde Kur’an ve sünnet perspektifinde hayat yaşamaya gayret ederse yaptığı şeylerde günlük hayatta bir manevi güç veya kalkan hissedebilir üzerinde. İhlas ve uhuvvetin ehemmiyetine dair külliyatta ve hatıralarda bir hayli mehaz mevcut.

Sizdeki İhlâs ve Metanet şimdiki ağır sıkıntılarda birbirinizin kusuruna bakmamaya ve sertretmeye kâfi bir sebeptir. Ve Risale-i Nur zinciri ile kuvvetli uhuvvet öyle bir hasenedir ki, bin seyyieyi affettirir. Haşirde adalet-i İlâhiye, hasenelerin seyyielere racih gelmesiyle affettiğine binaene hasenelerin rüçhanına göre muhabbet ve afe muamelesini yapmak lâzımdır.

Yoksa bir seyyie ile hiddet etmek sıkıntıdan bir titizlik, bir asabilik ile zararlı bir hiddet iki cihetle zulüm olur. İnşaallah birbirinize sürurda ve tesellide yardım edip sıkıntıyı hiçe indirirsiniz.”[1]

“Risale-i Nur’un, Kur’an’ın nurlu bir tefsiri olarak, müellifi olan Hz. Said’in bir İslâm fedaisi olarak hizmette bulunmaları ve böylece bilinmesi, var olan bir gerçeğin idraki ve anlaşılması demektir. Bu zamanda samimî uhuvvet ve muhabbetle iman ve Kur’an yolunda birbirine bağlı bir cemaate dayanmak, istinat etmek, elbette en büyük bir kuvve-i maneviyedir.”[2]

Kardeşim! Artık siz hizmeti düşünmeyin, Risale-i Nur kendisi tevessü eder. Siz aranızdaki uhuvveti, tesanüdü, muhabbeti muhafaza edin. Cenab-ı Hak en muhalife bile bu hizmeti yaptırabilir.”[3]

Hülasa: Şahs-ı manevî, insanların kalitesinden doğar ve onların manevi gücüne bağlıdır. Şahıslar ne kadar ihlâslı, ahlâklı ve mukavim olursa, şahs-ı manevî de o kadar güçlü olur. Ancak şahs-ı manevî zayıflarsa, bireyler de lehviyat ve hevesat karşısında mağlup düşebilir. His ve hevese kapılıp yanlış şeylere tevessül edebilir. Bu nedenle, hem bireylerin hem de cemaatin manevi kalitesine odaklanmak, şahs-ı manevînin lehviyata karşı zafer kazanmasını sağlar. Bediüzzaman’ın ifadesiyle,

Cemaatın ruhu olan şahs-ı manevî daha metindir ve tenfiz-i ahkâm-ı şer’iyeye daha ziyade muktedirdir.

Cemaatın ruhu olan şahs-ı manevî eğer müstakim olsa, ziyade parlak ve kâmil olur.[4]

Demekki cemaatin ruhu, fertlerin ruhundan daha büyüktür; ama bu ruh, fertlerin kalitesiyle şekillenir ve kuvveti değişir.

Hatta üstadımız Divan-ı Riyasetin güçsüz, hükümsüz olmasının bir sebebi de şahs-ı manevinin güçlü olmaması zayıf kalmasını şu suretle ifade etmektedir ki;

Şahsî meziyetleri vardır, cemaat ruhu tevellüd etmedi.

“Ene”leri kavîdir, delinmedi ki bir “nahnü” olsun.

“Ben”, “biz” olmadı.

Mesaîlerinde teşarük düsturuyla işe girişildi, teavün düsturu ihmal edildi.

Teşarük, maddiyatta eseri azîmleştirir, fevkalâde yapar.

Maneviyat ve efkârda âdileştirir, belki çirkinleştirir.”[5]

Demek ki napıp yapıp şahs-ı manevi tesis edilip muhkem kılınmalıdır. Nazarlar şahıslara değil Risale-i Nur merkezli hizmete temerküz ettirilmelidir.

Selam ve dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Şualar (330)

[2] Mihmandar Hatıralar (243)

[3] Mihmandar Hatıralar (575)

[4] Mesnevi-i Nuriye (102)

[5] Asar-ı Bediiyye (108)

Kaynak: RisaleHaber

www.NurNet.org