Etiket arşivi: hulusi yahyagil

Bu Meslekteki Makam Geniştir

Ehl-i dünyanın, işlerinde olsun, hayatın tanziminde olsun, fazla bilgileri ve tecrübeleri var. Mesela bir müessesede biri müdürdür, diğeri veznedardır, öbürü de müstahdemdir. Statü oturmuş, herkesin o müessese içindeki konumu, pozisyonu ortaya çıkmış, aralarında bir çatışma olmuyor. Çünkü, yönetici, pazarlamacı ve muhasebeci gibi vazifedarlar ayrılmış, maaşları belli olmuş. Zâhiren münakaşa ve müzâhame yok.

Ama dine hizmet edenlerde öyle değil; herkes hizmet pazarında âmisinden evliyasına kadar pazarlamacı olabiliyor. Çünkü kimsenin makamı belli değil, ücret de taayyün etmemiş. Böylece hizmet pazarlamasında rekabet ortaya çıkıyor. Biri diğerine “Benim pazarıma girme” diye itiraz edince, ihtilâf oluyor. Aralarında parselasyon kavgası başlıyor. “Burası benim mıntıkamdır. Daha ilerisi senindir.” diyebiliyorlar.

Biraz bu mevzuu karikatürize ederek anlatalım.

Adam diyor: “Burası benim çöplüğüm.” Çöplükte pazar büyürse, çöplenme çoğalırsa, o çöplüğe artık hidayet güneşi doğar mı?

“Benim çöplüğüm, yakarım, yıkarım, sahama giremezsin!” Ne demek bu! Sanki hizmet parselasyonla olur, manâsında bir telakki oluyor.

Mesela hırlaşanlardan birisi çarşıya çıkıyor, patırtı gürültü kopuyor. Soru sorulabilir: “Ağabey neyi paylaşamıyorlar?” Cevap: “Bu çöplük benim değil mi? Bir çöplükte bir horoz olur. Başkası giremez, söz sahibi olamaz” diyebiliyor adam.

Halbuki hakikat noktasında dine hizmette müsaade almak diye bir şey yoktur, olmaması icap eder. Rekabeti, kıskançlığı, tarafgirliği, istiklaliyeti netice verecek bir hizmet anlayışı yoktur.

Üstad ne diyor: “Eğer makam bir olsaydı çok eller o makama talip olabilirdi. Mesleğimiz uhuvvettir. Şeyh ile mürid ilişkisi değil.” Tam yerinden okuyalım: Ne diyor:

Evet eğer mesleğimiz şeyhlik olsa idi, makam bir olurdu veyahut mahdut makamlar bulunurdu. O makama müteaddit istidatlar namzet olurdu. Gıbtakârane bir hodgâmlık olabilirdi. Fakat mesleğimiz uhuvvettir. Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşid vaziyetini takınamaz. Uhuvvetteki makam geniştir. Gıbtakârane müzahameye medar olamaz. Olsa olsa, kardeş kardeşe muavin ve zahîr olur; hizmetini tekmil eder.” (Lem’alar, s. 165)

Şimdi bir şeyhi düşünün, 80 yaşına gelmiş, ha öldü ha ölecek, şimdi ne oluyor? Halifeler aralarında rekabet hissi yükseliyor. Bu dergah hazretten sonra kime kalacak? Vâris çok, fakat makam bir. Biri şeyhlik postuna oturacak, makamın saltanatını sürecek. Allah Allah, kutbiyet, gavsiyet derken post kavgası başladı. Açık bir rekabet ve sonra çatışma başlıyor. Herkes kabiliyetini, istidadını piyasaya sürüyor.

Biri diyor “Bu post benim hakkımdır. On senedir üç ayları tutuyorum.” Öteki, “O üç ay tutuyorsa, ben bir sene tutuyorum, postu ona kaptırmam.” Al sana rekabet. Diğeri diyor: “Gece kâimim, gündüz sâimim, daima evrad ile tesbih ile uğraşıyorum.” Öbürü, “Ben şöyle yaptım, böyle yapacağım” diyor, bir rekabettir devam ediyor. İşte bu rekabet ve kıskançlık yüzünden hizmetin, ubûdiyetin tadı tuzu kalmıyor. Kafalar kalpler bulanıyor. Bu hususta size bir hikâye:

Vefa Hazretlerinin ismi İstanbul’da Vefa semtine verilmiş. Onun dergâhında bir şeyhi varmış. Şeyh yaşlı, müridlerini topluyor, diyor ki: “Ben öldükten sonra, benim kavuğumu şu görünen rahlenin üzerine koyun. Kim kavuğumu başına geçirirse, bundan sonra bu dergahın mürşidi o olacak.”

Bir müddet geçiyor. Emr-i hak vaki oluyor. Ehl-i kemâl, velâyet ehli biri bu arada şeyhin kavuğunu direğe gizlice bağlıyor. Onun için şeyhin hizmetinde bulunanlardan hangisi elini atıyorsa, bir türlü kavuğu alamıyor. Hepsi “Bu devlet kuşu bana kondu” diyor, amma bir türlü kavuğu alamıyor.

Kavuk aylarca orada kalıyor. “Kim geldi denedi, kim denemedi?” araştırıyorlar; kala kala dergahın sucusu, “Saka kalmış” diyorlar. Saka geliyor, bakıyorlar. Değneğin ucuna kova takılacak sopası olan bir kişi. Herkes “Mürşidlik bunun işi değil” diyorlar ama, şeyhin vasiyetini de yerine getirmek için saka da kavuğu almayı deneyecek. Çağırıyorlar, geliyor, “Bismillah, Allahuekber” diyor. O kavuğu alıp başına geçiriyor.

Evet tarikatta makam var ki, makam demek çatışma demektir. Risale-i Nur’da ise makam yoktur. Buna mukabil Risale-i Nur’da uhuvvet ve kardeşlik vardır. Uhuvvetteki makam geniştir. Risale-i Nur’un mesleği uhuvvettir, kardeşlik mesleğidir. Bir Nur kardeşinin istidat ve anlayışı senden daha ileri ise, onu Cenâb-ı Allah’ın hizmete bahş ettiğini bil. “O kardeşim, aşkı ile, hamiyet ile, gayreti ile hizmeti omuzuna almış gidiyor. Değil mi ki o benim davama hizmet ediyor, onun ayağının kirini, ben kendime şerbet olarak kabul ediyorum” de. İşte o hâlet-i ruhiyeye çıkmak lazım. Allah bizi böyle kâmil yapsın. Âmin.

Allah korusun, nefs-i emmarenin çok desise ve hilesi vardır. Mesela “Ben burada hizmet ile meşgulüm. Sen de Almanya’da çalış, buraya gel ve hizmette öyle çalış ki, bizi Türkiye’de hizmette sollama ve geçme, olur mu?” Yahu bunu hazmedemeyecek kadar çekememezlik olmamalı. “Gel Almanya’dan buraya hizmet et ama, beni geçme” denir mi? Böyle çiğlik olmaz. Ya “Beni geçersen bil ki, kan temizler!” Ne demek bu, Allah korusun. Halbuki onun hizmeti ile şâkirane iftihar etmek, kardeşinin hizmetini, kâbiliyetini, meziyetini kendi kâbiliyetin, meziyetin olarak bilmen ve şükretmen lazım. “Allaha şükür, Allah bu kardeşimi benim imdadıma, yardımıma gönderdi. Onun meziyeti benimdir, onun hizmeti benimdir, onun gözü benim gözümdür, onun himmeti, benim himmetimdir” demen lâzım.

Ayrıca aynı cephede bir ruh taşımak lazım. Şöyle yapacaksın ve diyeceksin ki: “Senin kabiliyetin benden ziyade ise ki, hakikatiyle hakikattar Nur talebesi olarak ben hizmette senin kabiliyetini görüyorum, aşkını fark ediyorum. Ben bunu ruhen teneffüs ediyorum, Elhamdulillah. Allah senden ebediyen razı olsun, hizmete kuvvet veriyorsun, seninle hizmet ve dava genişliyor, seninle iftihar ediyorum” diye kalben, şükren Cenâb-ı Allah’a niyazda bulunmak, “Elhamdülillah bu kardeş Allah’ın ikramı ve ihsanıdır “ demek icap ediyor. Eksikliğini gördüğüm zaman “Eksikliği benim hizmetimin noksanlığıdır, öyleyse hizmetini ben tekmil edeceğim, onu tamamlayacağım, tahakkümle değil, lutufla ıslahına çalışacağım.” demelisin.

Üstad bunu şöyle ifade ediyor: “Muhabbet ile adavet ikisi bir kalpte cem olmaz, içtima olmaz. Bir kalpte muhabbet olduğu zaman o kalpte adavet hakikatiyle bulunamaz.” Peki ama o kardeşin eksikliği ve noksanlığı var, o zaman ona acımak lazım, düşmanlık olmamalı. Adavet acımak suretine dönmeli. Kardeşini sevmeye mecbursun, eksikliği, nakıslığı, noksanlığı varsa ona düşman olamazsın. Ona kin besleyemezsin, ona adavet edemezsin. Yapacağın en güzel haslet ona acımaktır. Onu tashih etmeye gayret göstermektir. O tashih de tahakkümle, töhmet ile olmaz. Ancak lütuf ile olur, yumuşaklık ile olur.

Bir Nur Talebesi, kardeşinin eksikliğini tamamlayacak, gediği varsa kapatacak, söküğü varsa dikecek, yarığı varsa tamir edecek. Allah yardım etsin. Dikkat edin, eğer bir kardeşinin yüksek sıfatları var, güzel hizmetleri var, güzel hususiyetleri var da, o kardeşinin o meziyet ve kabiliyetlerinden rahatsız oluyorsan, sen çok çiğsin. Daha doğrusu kelek ve kabaksın. Git kendini tekmil et, anlıyor musun? Kardeşinin meziyetinden, kabiliyetinden dolayı içinde bazı mikroplar nüksediyorsa senin mesleğinde, senin dünyanda nâkıslık var. Kendi niyetini düzelt.

Bakın Hüsrev Abi gelmiş, Hafız Ali Ağabeyi üç ayda geçmiş. Hüsrev Ağabeyin hattı çok güzel, Hafız Ali Ağabeyin hattını Osmanlıcada üç ayda geçmiş. “Seni geldi geçti” deyince “Memnun oldu” diyor Üstad: “Kalbine nazar ettim, sun’i değil, ciddi lezzet aldı ve memnun oldu. İstikbalde bu his büyük hizmet verecek.”

İşte gerçek Nur Talebesinin koordinatları budur. Üstad mânevî vâris tâbirini kullanıyor ki, mânevî varis kimdir? 1. Ruh 2. Ceset. Tek bir ruh olacaksın, kardeşinle teneffüs edeceksin. Kardeşinle telezzüz edeceksin. Kardeşinle Allah rızası için tekeyyüf edeceksin. Keyf alacaksın. Senin simana bakınca içim açılıyor. Senin hizmetini görünce benim hamiyetim kabarıyor. Sana bakınca benin şevkim ziyadeleşiyor. Allah bizi böyle hâlis yapsın. Çiğ, nâkıs vasıfların esiri yapmasın! Risale-i Nur hizmetinde mürşitlik yok, üstadlık yok, ne var? Muavin ve müzâhir olmak var. Hizmeti tekmil etmek var. Kardeşinin hizmetini tekmil etmek, onu tenkit etmemek, onun eksikliğini tamamlamak, ona muin, ona müzâhir olmak.

Ben size bir şey söyleyeyim mi, bir sır söyleyeyim mi? Nur Talebesinde uhuvvet ruhu gelişmezse o Nur Talebesinde marifet sırrı da gelişmiyor, açılmıyor. Çünkü uhuvvet, Risale-i Nur’un şahs-ı manevisinin ruh-u manevisi hükmündedir. Uhuvvet, davanın kayyumu manasındadır. Uhuvvet ruhu çökünce Risale-i Nur’un şahs-ı manevisine de, alakadarlık noktasında gelen füyuzât artık gelmiyor. Risale-i Nur Talebesi Risaleyi okuyor, malumatı artıyor. Fakat marifeti, istikameti ve ihlâsı artmıyor. Cenab-ı Hak bu vartalardan ve bu tehlikelerden hepimizi muhafaza etsin.

Uhuvvet ruhu gelişmeyen bir Nur Talebesinde yalnız mâlûmat gelişse, o zaman onunla tahakküm yapar, sanki gardiyan olur. Elinde bir düdük öttürür, yatılacak, kalkılacak, Allah korusun. Cenab- Hak bu vartalardan da bizi muhafaza etsin. İşte bu müthiş marazın merhemi ihlâstır. Yani hakperestiği, nefisperestliğe tercih etmek. Hakkın hatırı, nefsin ve enaniyetin hatırına galip gelmekle “İn erciye illâ alallah” sırrına mazhar olur.

Hadis-i şerif var. Peygamberimiz diyor ki: “Hakperestlik, insaf dinin yarısıdır.” Hakkın hatırını nefsin hatırıyla karıştırmamalı, Hakkın hatırı nefsin ve enaniyetin hatırına galip gelmesi lazım. Bu yaranın çâresi ise ihlâstır. Hakperestliği nefisperestliğe tercih etmek, nefsin ve enaniyetin hissiyatını tercih etmemektir. Evet, “İn erciye illâ alallah” sırrına mazhar olup, nastan gelen maddî ve mânevî ücretten istiğna etmek. İşte bu çok kıymetli ecir ve ücreti Allah’tan isteyeceğiz. “Allah bilsin, yeter” diyeceğiz. “Teveccüh-ü İlahi yeter, yalnız Rabbim kabul etsin.” Üstad ne diyor? “O kabul etse, bütün dünya reddetse ehemmiyeti yok.” Evet yalnız Allah kabul etsin. Eğer O reddetse de bütün dünya seni alkışlasa, kaç para eder? Demek ki bizim esas kalıbımız, temelimiz ihlâstır. Temel standartlarımız, hulûsiyettir. Allah’ın rızasını tahsil etmektir, Allah bilsin, Allah sevsin, yeter.

Ayrıca sahabelerin senâ-yı Kur’âniyeye mazhar olan îsar hasletini kendine rehber etmek. Yani hediye ve sadakanın kabulünde başkasını kendine tercih etmek. Hem hizmet-i diniyenin mukabilinde gelen menfaat-i maddiyeyi istemeden ve kalben talep etmeden, sırf bir ihsan-ı İlahi bilip, nastan minnet almayarak ve hizmet-i diniyenin mukabilinde de almamaktır

Hulusi Yahyagil

Ramazan duası

Ramazana Dair Hulusi Yahyagil Ağabeyin Duası:

“Cenab-ı Hakk ve Feyyaz-ı Mutlak Hazretleri, cümlemizi idrakiyle müşerref olduğumuz mübarek Ramazan’ın gündüzlerini tam ve kâmil oruç tutmaya ve gecelerini teravih namazı ve sair ibadetlerle ihyaya muvaffak eyleye. Her gecesinde Leyle-i Kadir sevabı almak mümkün olan bu mübarek ayın hürmetine yurdumuzu ve sair İslam memleketlerini kaht ve gala ve şamatat-ı a’da, gizli ve aşikar dinsiz hain zümrenin tasallut ve tahakkümünden, semavi ve arzi her türlü musibetlerden muhafaza eyleye. Gadre uğramış, zulüm görmüş, hürriyetlerini kaybetmiş ve bu gibi musibetlere hedef tutulmuş, din kardeşlerimizi nihayetsiz lütuf ve keremiyle halas ve muhafaza eyleye.

Ehl-i imanın bütün hastalarına acil şifalar, dertlilerine devalar, borçlularına borç eleminden kurtulmalar, yolcularına selametler, ticaretle iştigal edenlerine, ‘Sıdk ve emaneti iltizam eden tacir, enbiya, sıddıkîn ve şühedayla beraberdir’ hadis-i şerifi mantukunca doğruluk ve eminlik tevfik eyleye.

Bu mübarek ayda ehl-i imanın ihtiyaç içinde olanlarına yardım etmek lüzumunu idrak edip bilfiil yardıma muvaffak eyleye.

Hadd-i buluğumuzdan bu zamana kadar işlediğimiz büyük ve küçük umum günahlarımıza ciddi pişmanlık duyarak Rabb-ı Rahimimize iltica etmek ve afv ve mağfiret-i İlahiye’ye nail olmak cümlemize müyesser eyleye. Âdem (a.s.) zamanından bu zamana kadar dar-ı bekaya intikal etmiş ehl-i imana ve bütün geçmişlerimize rahmet ve evlatlarımıza hayatlarının devamında tarik-i müstakimde hidayetler nasib eyleye. Şahsi ve içtimai hayatımızda iman ve İslam dairesinde amellere muvaffak edip, bizleri, efradı aile, akraba ve taallükat ve tekmil din kardeşlerimizi salah-ı hal ile müzeyyen ederek rahmet-i İlahiye’ye layık eyleye.

Suri ve manevî bütün müşkilatlarımızı hall ü asan eyleye.

Bu mübarek ayın orucuyla hayvani ve şehevani amellerden kurtararak melek evsafına yaklaşmak ve Ramazan’dan sonra da bu hali nihayetsiz lütuf ve keremiyle muhafaza etmek cümlemize nasib ve mukadder eyleye. Asakir-i İslamiyeyi dâhili ve harici her türlü düşmanlara, her zaman ve her yerde mansur ve muzaffer eyleye. Devlet adamlarımızı maneviyata, memleketin ümranına ve milletin refahına hadim eyleye. Vadelerimiz hitamında cümlemize ol kelime-i münciye-i mübareke olan, ‘Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resulullah’la ihtitamlar nasip eyleye. Şefaat-ı Ahmediyeye (a.s.m.) nail eyleye. Cennete ve rü’yet-i Cemaliye cümlemizi taltif buyurarak, haklarımızdaki hesapsız nimetlerini itmam eyleye.

Azamet-i Hüda ve bu duamızın indallahta kabülü için tekbir,

“Allahü ekber, Allahü ekber, Lailahe illallahu vellahu ekber, Allahu ekber ve lillahilhamd”

Ya İlahî tekmil işlerimizin sonunu hayreyle. Dünyada zelil olmaktan, ahirette azaptan koru. Ey yardımı bol olan Rabb’imiz! Senin yardımın âli ve boldur. Ve her türlü noksanlardan berisin.

Ya İlahî! Malikimiz sensin. Bizler memlüküz. Fatihül ebvab sensin. Rahmet kapılarını bize ancak sen açarsın. Gücümüzün yetmediği hesapsız ihtiyaçlarımız var. Sebeplerin sahibi de sensin. Sebeplerini hazırla da, isteklerimizi ihsan buyur. Bize istemeyi öğret ki, istediklerimizi ver Ya Rabb’i!

Ya İlahi! Bizleri senin emirlerini yerine getirmeye çalıştırdıklarına, lütfu fazlınla emniyette bulundurduklarına, kaza ve kaderine razı, belalarına sabir, nimetlerine şakir olup, zikrinden lezzet, kitabından ferah alanlarına, gecede ve gündüzde maddî ve manevî şerlerden esirgeyip necat verdiklerine, dünyadan nefret ve ahirete muhabbet ettirip Senin likana müştak kıldıklarına, yüzlerini sana çevirtip, Senin rahmet kapında niyaz ettirdiklerine, ölümü, başta Habibullah (a.s.m.) geçmiş ahbablara visal vesilesi olarak bildirdiğin makbul kullarının zümresine dâhil eyle! Ferman-ı Alişanın olan Kur’anda bizlere öğrettiğin gibi diyoruz: ‘Ya Rab! Resullerinin lisanı üzere bize vaat ettiğin sevabı ver ve kıyamet gününde bizi rezil ve rüsvay eyleme!’ Muhakkak sen dua edene icabet eder, vadinde hâşâ, hulfetmezsin.

Ya İlahî! Bizleri senin rızan için sabahlat ve yine senin rızan için akşamlat, yaşat ve vadelerimiz doluncaya kadar cemaat içinde emin kıl. Ve böylece emanetlerine ihanet etmemiş kulların olarak kendine döndür Ya Rabb’i.

Ya İlahi! Bizlere hakkı hak olarak gösterip uymayı, batılı batıl olarak gösterip sakınmayı müyesser eyle. Müslümanlardan olduğumuz halde vefat ettirip salihlere ilhak buyur. Zalimlerin şerlerini üzerlerimizden kaldır. Mü’minlerin makbul dualarına ortak et. Ve takdir buyurduğun musibetlerden bizleri lütfunla esirge Ya Rabb’i.

Ya İlahî! Ümmeti Muhammedi mağfiret buyur, şefaatına mazhar kıl, rahmeyle, yardım eyle, üzerlerine hayır kapılarını aç, kalplerini muhabbetinle teshir eyle, hallerini ıslah eyle. Fesada gitmekten muhafaza buyur, derecelerini yükselt, gamlarını gider. Muhammed (a.s.m.) hürmetine bütün Ümmet-i Muhammed’in (a.s.m.) kötülüklerinden geç Ya Rabb’i.

Ey tövbe edenleri ve affetmeyi seven Rabb’imiz! Tövbelerimizi kabul ve bizleri lütfunla affet. Ey korkulara ve ‘Aman Ya Rabb’i’ diyenlere eman veren Rabb’imiz, bizlere de eman ver. Ey mütehayyirlere delil olan Rabb’imiz, bizleri hidayette, sırat-ı müstakimde sabit kıl. Ey isteyenlerin yardımcısı olan Rabb’imiz, bizlere yardım eyle. Ey ümitleri kesilenlerin ümidi olan Rabb’imiz, ümitlerimizi kesme. Ey asilere rahmeyleyen Rabb’imiz, bizlere de rahmeyle. Ey günahkârların günahlarını mağfiret buyuran Rabb’imiz, günahlarımızı mağfiret buyur, her türlü kötülüklerimizi ört Ya Rabb’i. Sadık dindarlardan olduğumuz halde hayatımıza ve o mübarek kelime-i şehadet olan ‘Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resulullah’la nefesimizi vermeyi nasip eyle, Kalblerimizi muhabbetinle doldur ve nurlandır Ya Rabb’i. Sadrımızı aç, ayıplarımızı ört. İşlerimizi kolaylaştır. Yüzlerin ak ve kara olarak görüleceği günde yüzlerimizi ak eyle, kalplerimizi pak eyle, kabirlerimizi nurlandır, Cennet bahçelerinden bir bahçe eyle, günahlarımızı mağfiret buyur, kalblerimize senin sevginden başka sevgilerin girmesine imkân verme, muratlarımızı ve maksutlarımızı ihsan buyur.

Ey gizli lüfufların sahibi Rabb’imiz! Bizleri korktuklarımızdan emin, umduklarımıza nail eyle. Ya İlahi, bizleri, ana babalarımızı ve onların ana ve babalarını meşayih ve üstadlarımızı bahusus Üs tad Be di üz za man Said Nursî (r.a.) Hazretleri’ni ve umum merhum Nur talebelerini, sevdiklerimizi, akraba ve taallükatımızı, komşularımızı ve bütün din kardeşlerimizi, bize iyilik edenleri, hayır dua edenleri ve bizden hayır dua isteyenleri ve bizde hakları olanları ve bütün Ümmet-i Muhammed’i (a.s.m.) mağfiret buyur.

Ya İlahî, bizleri ve bütün ehl-i imanı belalardan, borçlardan, musibetlerden, hastalıklardan, şerlerden ve şerlilerin şerlerinden muhafaza buyur. Beldemizi ve sair bilad-ı müminini her türlü afat-ı araziye ve semaviyleden koru. Din ve mukaddesat düşmanlarını kendi dertlerine düşürerek kötü emellerinde muvaffak eyleme. Bizleri ashab-ı yeminden eyle, kitabımızı sağımızdan verdir. Bütün hayır niyetli yolculara selametler, fariza-i haccı yapmak isteyenlere kolaylıklar, gidemeyenlere de halis niyet ve hayırlı ziyaretler nasip eyle Ya Rabb’i.

Ya Erhamer-Rahimin. Sonsuz rahmetini, ism-i azamın, Kur’an-ı Hakim’in, Habib-i Ekremin ve makbul Kulların Leyle-i Kadrin ve diğer mübarek gecelerin hürmetine dualarımızı kabul buyur. Amin..”

“Evlilikte gözünüzle değil, kulağınızla karar verin.”

Hulusi Yahyagil Ağabey’in Evlilik ile İlgili Bir Sözü ve İzahı

Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin “Nur’un birinci talebelerinden” (1) ve “benim yegâne manevî evladım ve medar-ı tesellim ve hakiki vârisim” (2) dediği Hacı İbrahim Hulusi Yahyagil Ağabey’in “Evlilikte gözünüzle değil, kulağınızla karar verin.” tavsiyesi mühim bir hakikati ifade eder.

Bu sözden şunları anlayabiliriz; karşınızdakinin boyu-endamı ve yakışıklılığı veya güzelliği, gözünüzün hoşuna gidebilir. Ama huyu nasıldır, takvası ne seviyededir, iman ve Kur’ân hizmetiyle alakası nedir, evlenince İslami hizmetlerime destek mi olur yoksa köstek mi olur?..

Bütün bunları sizi seven ana-babanız, abla-kardeşiniz kiminiz var ise gidip bir araştırsın. Siz de o sevenlerinizin getirdikleri bilgilere bakarak karar verin. Gözünüz sizi aldatmış olabilir ama bu kulağınıza gelenler pek aldatmaz.

Abdulkadir Çelebioğlu

Dipnotlar
1 – Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lâhikası 2, s. 247
2 – Bediüzzaman Said Nursi, Barla Lâhikası, s. 22

www.NurNet.org

Hulusi Ağabeye Sorulan Suallere Cevapları

NURLAR İLHAM MAHSÜLÜMÜDÜR, BAŞKA ESERLERİ OKUMAK, NURCU TABİRİ, SOLCU VE ANARŞİSTLERE KARŞI TAVR-I HAREKET NASIL OLMALIDIR, CEVAPLARI

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ

DÖRT SUALE CEVAPTIR!

Birinci sual: Risale-i Nur bir ilham mahsulü müdür?

Elcevap: Ekseriyetle ilhamdır. Sünuhat-ı Kalbiyedir. (Kalbe gelen ma’nalardır.)

Delillerden bazıları:

·            Merhum Üstadın bizlere, Siz bilerek çalışıyorsunuz, Ben şuurum taalluk etmeden istihdam ediliyorum.

·            Kur’anın bütün surları yıkılmıştır. Kur’an tek başıyla kendini müdafaa ediyor.

·            Bir mesele-i İmaniyye kalbe gelse bakarım iki yüz ayet birden imdada geliyor, yani gönderiliyor demesi.

·            Yanında Kur’andan başka hiçbir dini eser yok iken bu harika eserlerin yazdırılması.

·            “Yalnız bir defa mühim bir tefsire müracaat ettik, onda da hata ettiğimizi anladık. Sana Kur’an kâfidir, ihtar edildi buyurması.”

·            Bir eseri yazdırırken o eserin kaç kısım, mebhas, nokta, nükte, mesele, şule, şua, remz…gibi sayılarının başlangıçta söylenilmesi.

·            En kıymetli eserlerin hasta olduğu zamanlarda yazılmış olması.

·            On Dokuzuncu Mektuptaki üç yüzden fazla Hadis’i yazdırırken yanında Hadis kitabı bulunmadığından hataya düşmek ihtimalinden endişe ettiği bilahare asılları ile karşılaştırıldığında yalnız bir yerde hata gördüğü halde tetkik edince o kitabın yanlış doğru cetveline göre düzeltilmediği ve kendi yazdırdığında hata olmadığını hamd ederek beyan eylemesi.

·            İleride gelecek tehlikeleri sezerek daha onlar gelmeden uyarıcı irşadlarda bulunması, NURLARIN İLHAM MAHSULÜ OLDUĞUNA ŞÜPHE BIRAKMIYOR.

İkinci Sual: Risale-i Nur’u okuyan bir Müslüman başka eserleri okuyabilir mi?

Elcevap: Evet, okuyabilir. Faydalanabilir. Risale-i Nur’un kendisine tam açılmayan manalarını anlamaya yardımcı yapabilir. Amma onları Risale-i Nur’un yerine okuyamaz. Çünkü Risale-i Nur Kur’an’ın malıdır. Faydalanılan eserler sahiplerinin maddi saylarının semereleridir.

Üçüncü Sual: Nurculuk ismine neden ihtiyaç duyulmuştur. Hâlbuki Nurcu ismi ekseri insanları korkutuyor?

Elcevap: Nurculuk tabirini bundan yirmi üç sene evvel duymuştum. İlkin kimin söylediğini bilmiyorum. Amma bana hoş bir tesir yapmıştı. Bundan on iki yıl evvel Üstadla son mülakatımızda bir mektubu beraberce okurken Nurculuk tabiri geçince, bu tabir şimdi çok hoşuma gitmiyor. İnsafsız insanlar bundan da başka mana çıkarıyorlar. En iyisi Risale-i Nur şakirdi denilmeli buyurdu.

Dördüncü sual: Risale-i Nur Talebesi bir gencin solculara, anarşist hareketine karşı tavr-ı hareketi ne olmalıdır?

Elcevap: Bu gibilerle temas edilip hastalığı teşhis edilmeli.

·            Ayağı tam kaymamışsa, yani temayül halinde ise o meylin vahim neticesini yumuşak dille anlatıp onu kurtarmaya çalışmalı.

·            İçine düşmüşse, ya düşmüş; fakat kötülüğünü anlamış da kurtulamıyorsa, buna fikren ve eserleri okuyarak veya okutarak yardım edilmeli.

Eğer düşmüş halinden memnun ise, yalnız rikkat-i cinsiyeden gelen şefkatle kurtulmasını Rahmet-i İlahiyeden niyaz etmeli.

Dilerse Allah ya musibet veya başka müessir yolla onu kurtarabilir diye inanmalı.

Size ve umum alakalı zatlara binler selam eder. Hayır dualar beklerim

                                                                                                        El Baki El hubb-u fillah,

İ. Hulusi YAHYAGİL

* * *

Orjinal Belge Kaynağı: Hulusiyahyagil.com

www.NurNet.Org

Üstad’dan Sonra

HULUSl BEY, ÜSTAD’lN VEFATINDAN sonra da İlle-i gaye-i Nur ve Üstad’a olan sadakatini başladığı gibi devam ettirir Nur hizmetini hayatının en mühim gayesi bilir ve ne pahasına olursa olsun dersleri aksatmaz. Hatta sıkı takip ve tehditler altında bile derslere devam eder ve şöyle der:

    ”İmanî derslere korkusuz devam ediniz. İhtiyatkârlığı da ihmal etmeyiniz. Bu gibi hadiseler, aynı zamanda bizdeki iman-ı tahkikî dersi almak için şevkimiz olup olmadığını imtihandır. Hiçbir hadise bizim iman işlerimize engel olmamalı. Belki şevkimizi arttırmalıdır. Böyle olmazsa kaş yapayım derken göz çıkarmış oluruz, manen zarara düşeriz.”

Ders tarzı

Hulusi Ağabey’in ders tarzında kendine mahsus bir uygulaması vardır. Başta uzunca bir salavat-ı şerife, ardından genelde Binbir Hadis, Riyazü’s-Salihîn veya Buhari Tecrid-i Sarih Tercümesi’nden birkaç hadis-i şerif okur. Hadis kitabı yoksa On Dokuzuncu Mektup’tan birkaç hadis okuduktan sonra derse başlar. Bunun sebebini soranlara, Resulullah’ın (a.s.m.) ruhaniyetinden istimdat etmek diye açıklar. Bazen ilmihalden kısa bir bahis okuduğu da olur. Dersleri, zaman zaman anlattığı hatıra ve esprilerle süsler.

Çok sevdiği ve derslerde hazır olmasını istediği zatlardan biri Pehlivan Çavuş dedikleri Ahmed Doğan’dır. Bu zat, ehl-i kalp ve teslimiyeti kavi bir zattır. Onun için “Kuvvetli imanı var. Onun cenah-ı himayesine girenler var. Fakat o bizim pehlivanımız olmaya kanaat ediyor” der. Dikkatler dağılmaya başladığı zaman, ”Şimdi Pehlivan Çavuş ve Müzika-i Hümayun’dan marşlar dinleyeceğiz!” diyerek gür sesiyle ona marşlar okutur. Bazen, “İmanımızı tazeleyen bir cümle vardı. Hep beraber söyleyelim” deyip, cemaate topluca kelime-i şehadet getirtir, bazen küçük çocuklardan birini “Hasan Efendi!” diye çağırır ve ezberden risale okutur, böylece rehavet havası“ kaldırır.

Derslerde daima abdestli olup dizüstü oturur. Önündeki rahlenin üzerinde bulunan risalelerden, çoğu kez başkasına okutarak kısa açıklamalarda bulunur. Derslere başlamadan önce okuduğu babasından intikal eden meşhur salavat-ı şerifeşudur:
“Allahümme sallı’ alâseyyidı’nâ Muhammedin ve alâ âliseyyidina Muhammedin ayni’lhı’dâyeti ve kenzi’I-hidâyetiimâmi’l-hazreti emîni’l-memleketi tırâzi’l-hulelinasıri’l-mi’lelitâci’ş-şerîatisultani’t-tarikatı burhâni’l-hakîkatızeyni’l-kıyâmetişemsi’ş-şerîatişefii’l-ümmeti’ âli’I-himmeti kâşifî’I-ğummetiyevme’I-kıyâmetisirâci’lâlemîn. Allahuâsımuhû ve Cibrîle (aleyhisselam) hâdimuhûve’lburâkumerkebuhû ve kaba kavseynimakâmuhûve’I-ma’bûdumaksûduhûşemsi’d-duhâbedri’d-dücânûri’l-Hüdahayri’l-verâimâmi’l-müttekîneasfa’l-asfiyâiMuhammedini’l-Mustafa sallallâhüteâlâ aleyhi ve sellemekıbleti’l-ârifîne ve kâbete’t-tâifîne ve habîbiRabbi’l-Âlemîne ve alââlihîve ashâbihî ve ıtratihî’t-tayyıbîne’t-tâhirîne ve sellimteslîmenkesîranyâRabbe’l-âlemin. Âmîn!”

Meali:

‘Allah’ım, Efendimiz Muhammed’e ve Efendimiz Muhammed’in âline rahmet eyle ki, o bir inayet pınarı, hidayet hazinesi, peygamberlerin imamı, mülkün emini, takva elbiselerinin süslendiricisi, hak din mensuplarına nusret veren, şeriatın tacı, tarikatın sultanı, hakikatin burhanı, kıyametin ziyneti, şeriat güneşi, himmetiyle ümmete şefaat edecek olan, kıyamet günü bütün kederleri kaldıran, âlemlerin kandilidir. Onun koruyucusu Allah’tır. Onun hizmetkârı Cibril aleyhisselamdır. Bineği Burak, makamı Kab-ı Kavseyn’dir. Maksudu Mabududur. O gündüzde kuşluk güneşi, gecede dolunaydır. O hidayet nuru ve mahlûkatın en hayırlısıdır. Müttakilerin imamı, asfiyanın en temiz ve pak olanı Muhammed Mustafa’dır (sallallahü aleyhi vesellem). Ariflerin kıblesi, tavaf edenlerin kâbesi ve Âlemlerin Rabbinin Habibidir. Ya Rabbe’l-Âlemin, onun âline, ashabına, pak ve temiz nesline de çok çok selam eyle. Amin!”

Ders usulünü tenkit

Hulusi Ağabey, ders tarzındaki uygulamalarından dolayı tenkitler alır. Hâlbuki o, son ziyaretinde Üstad’ın huzurunda bile ayrı tarzı uygulayıp bu konuda Üstad’dan bir nevi icazet almıştır. Bu tarzı uygun bulmayanlara yazdığı bir mektupla son derece nazik ve iddiasız açıklamalarda bulunur:

”Üstad’ın ders okumak ve okutmak hususundaki usulünü ileri sürerek bizim ders, sohbet ve müzakere usulümüzü, ona uymadığı için kabule yanaşmamak istiyorsunuz ve Üstad derse başladığı zaman salavat-ı şerif ve hadis-i şerif okumuyormuş’ diyorsunuz ve ‘Ben de onu taklit edeceğim’ diyorsunuz. Bu hususta biraz izahatta bulunacağım. Onları insafla tetkik ettikten sonra, dilediğiniz gibi harekette serbestsiniz.

  1. Üstad Hazretleri müelliftir. Eserler ilham mahsulüdür. O zat Kadir ve Hakim-i Mutlak olan Allah’ın izniyle ve Hakim ismine mazhar olarak bu hizmete sevk edilmiştir. Bir mesele-i imaniye kalbe gelse, iki yüz ayet birden imdada geliyorlar, yani gönderiliyorlar dediğine bizzat şahit olduğum bir zatla, yani sırr-ı icaz-ı Kur’an’ı daima almaya ve vermeye muheyya bir manevî radyo istasyonu halindeki zatla, nasıl kendimizi kıyas edebiliriz.

Halbuki biz biçareler, menba-ı risaletten daima feyiz almaya ve aramaya muhtaç ve mecburuz. Bundandır ki, tefeyyüze muvaffak olmak için, o merkez-i risaletle musavi bir muvasala çaresini arıyoruz. Salavata ve hadis-i şeriflere bu sebeple müracaat ediyoruz. Ve binlerle hamd ü senalar olsun ki, bu sayede faideleniyor ve faidelendiriyoruz.

Bir araya gelişte mevcudun hepsine okutmak, ancak okumayı dürüst yapanlarla mümkündür. Zaten değişik zatlara okutturuyoruz. Nadiren ilmihalden bazı meseleleri bahsetmek ise ancak faydalıdır. Maalesef gençlerimiz ilmihalden çok zayıftırlar.

  1. Üstad Hazretleri kendisine ilham olunan eserleri okuyor Veya okutturuyor. Bana bir defa, ‘Kardeşim, ben de senin dersinde bulunmak istiyorum’ dedi. Sonra benim mahcup halimi görünce, ‘Kardeşim, ben demiyorum ki, ben Üstad’ınız değilim. Fakat Said olarak senin dersinde seni dinlemek istiyorum’ diye izah etmiştir ki, bu izahın manası da onun okumasını aynen taklit değildir. Onun nurlu eserlerinden faydalanmak çaresini aramaktır. Hem Zat-ı Risalete salavat-ı şerife getirmek, tek başına bir tarik-i hakikattir. Hem Peygamberimiz (a.s.m.) ‘Benim üzerime çok salavat getiriniz buyurmuş. Üstad Hazretleri de bundaki hikmeti eserinde beyan etmiştir.
  2. Benim derslerde okuduğum salavat-ı şerife, merhum pederimin hayatında senelerce devam ettiği bir salavattır ve hakkında, ‘Bir kimse sabah ve akşam bu salavatı okursa, kıyamet gününde ona şefaat olunur’ yani şefaati hak eder, rivayeti vardır. Üstad Hazretleri bu salavat-ı şerifede yalnız bir kelimeyi aslından tebdil buyurmuş. Rivayet hakkında da, Görmemiştim ama içindeki parlak kelimeler bu rivayete layık olduğunu gösteriyor’ diye cevap vermişlerdi. İşte okunmasının sebebi budur. Herkese bir mecburiyet yükletilmemiştir.
  3. Bir rüya-yı sadıkada manevî makamına girdiğim zaman, ‘Günde iki defa beni göreceksin!’ tarzındaki emirlerini kendisine arz ederek, tabirini ricama karşı, ‘Her sabah seni yanımda hazır edeceğim. Akşamları da ben senin dersinde bulunacağım!’ diye tabir buyurmuşlardı. İşte lillahilhamd vefatlarına kadar bu hal devam etti. Kim ziyaretlerine gitse, ‘Hulusi sabahleyin burada yanımdaydı’ buyurmuştur. Derslerimizde manen hazır olduğunda hiç şüphemiz kalmamıştır. Vefatlarından sonra da derslerde manevî bir inayet hissetmekteyim. Derslerin bazen çok feyizli oluşu bundandır.
  4. Bu fakirde tahsil hayatında başlayan bir meyelan-ı hayır var. Şöyle ki, bildiğimi bilmeyenlerden esirgememek, onlara şefkatle ve hislerini rencide etmeden yardım etmek hususundadır. Bundan yalnız bir vicdani zevk duymayı kâfi görüyorum. Kimseden asla ne maddî ne de manevî bir karşılık beklemiyorum. Orduda bulunduğum zamanlarda zabitan ve efrada maddî ve meslekî hususları ilmî ve ameli bir şekilde öğretmek, maneviyatlarını da takviye etmekten asla halî kalmamak Hizmet-i Kur’aniyeye bidayette yalnız yazmak ve okumakla devam ettim. Sonra kaderin sevkiyle bugün takip ettiğim usulü tatbike başladım ve mealen, ‘İnsanların hayırlısı, insanlara menfaatli olan kimsedir’ hadisini rehber ittihaz ettim. Hiç kimsenin kanaatine müdahaleye hakkım yoktur. Okumak, öğrenmek içindir. Öğrenmek başkalarına öğrendiğini yazıyla veya lisanen söyleyerek nakletmek içindir. Bir şey anlamadan okumak, okuyana bir fayda getirmeyeceği gibi, dinleyenlere de faydalı olmayacağım tecrübelerimle anlamış bulunuyorum.
  5. Kimseden sevmek, hürmet ve maddî medih etmek beklemiyorum. Daima hüsn-ü zan ummayı ve hayır duaya muhtaç bulunduğumu beyan ediyorum.”

Derslerde izahlar

Hulusi Ağabey, derslerde yeri geldiğinde izahlarda bulunur. Ancak onun izahları Risale-i Nur’un ruhuna tamamen uygun ve çoğu Risale-i Nur’ u, Risale-i Nur la izah şeklinde olur. İzahların genelde kısa tutulmasından yanadır:

”Risale-i Nur’u izah ediyorum diye keyfemâyeşa konuşmamalı. Çünkü hiçbir izah metnin yerine geçmez. Metni okuduktan sonra izah yapan, ‘Şimdilik manalar bu kadardır’ demeli. Ne kadar asla sadakat gösterirsek, o kadar ilhama mazhar oluruz. Eğer izahlar Nurlarda varsa kabul edilir” der.

Cemaat muhtelif olduğunda Küçük Sözler, Lem’aların başından ve Mektubat’ın küçük mektuplarından okunmasının daha uygun olacağını söyleyen Hulusi Ağabey, ”Endişemiz, okuduklarımızı nefsimizde tatbik ediyor muyuz olmalı!” der.

Dersler aralıksız devam eder

Üstad’ın sağlığında başlayan dersler, Üstad’ın vefatından sonra da Hulusi Ağabey’in babadan kalma evinde devam eder. Gerek bu derslerin yapıldığı zaman ve mekânı, gerekse Hulusi Ağabey’in derslerdeki tavrını yansıtan Selahaddin Eryavuz’un hatıraları, bizi zaman tünelinde seyahat ettirerek o günlere götürür:

“Dersler her gün akşam namazından biraz sonra Hulusi Ağabey’in evinde yapılıyordu. Evleri haremlik selamlık şeklindeydi. Ağabeyimizin imametinde yatsı namazlarını dersten sonra kılıp dersten dağılırdık.

Yaz aylarında dersler evin bahçesinde yapılırdı. Bahçe meyve ağaçları, çiçek ve sebze tarhlarıyla kaplı idi. Bahçenin üst köşesi ahşap parmaklıklarla çevrilmiş, içerisi kilimlerle döşenmişti. Burada yirmi beş kişi Namaz kılabilirdi. O zaman Elazığ’ın ekser evlerinde havuz başı tabir edilen havuzlu bahçeler vardı. Yaz dönemi dershanemiz böyle bir havuz başıydı.

Hulusi Ağabey ince bir minder üzerinde yüzü bize dönük diz üstü oturur, önündeki rahle üzerinde kitaplar bulunurdu. Biz de karşısında aynı şekilde edeple otururduk. Kendisi istirahat halinde dahi hep öyle otururdu. Her zaman büyük bir huzurda olduğunun şuuru içindeydi. Tam bir İslamî ve Osmanlı terbiye ve tertibi her zaman hâkimdi. Hulusi Ağabey’ in sağ tarafında Fahri Bey otururdu. (Bu zat, Afyon Hapsi’ndeÜstad’la beraber yatmıştır) Lügat hususunda çok bilgiliydi. Kelimenin köküne kadar inerdi. Bu yüzden ona ‘Kamus Efendi’ lakabını takmıştı. Hâkim Rüştü Bey, emekli Albay Yakup Bey ve diğer zevat sırayla otururlardı. Hulusi Ağabey’den önce de pederleri zamanında bu evde böyle dersler yapılır

Elektrik ve ay ışığının yaprak ve dallardan sızan huzmelerin altında, dallardan sarkan üzüm salkımları, gece sessizliğinde Öten cırcır böcekleri ve diğer gece kuşları, bu ulvi zikir derslere ayrı bir zevk katardı.

Namazı kıldırırken bej renkli bir cübbesinin cebinden çıkardığı ince sarığı takkesinin üstüne sarardı. Duvarda gömme dolapta kırmızı fes üzerine sarılı sarık dururdu. Ama onu pek kullanmazdı. Kendi tabiriyle uzun boylu Hüseyin Bey güzel sesiyle müezzinlik yapardı. Namazların sonunda başöğretmen Kadir Bey güzel sesiyle aşr-i şerif okurdu. Hüseyin Bey bazen talep üzerine kaside okurdu. Dut mevsiminde yatsıdan sonra tepsiler içinde dut ikram edilirdi. Derslerden sonra boş sohbet ve latifeler yapılırdı.

Hulusi Ağabey çok temiz, tertipli ve intizamlı idi. Saç ve sakalına itina gösterir, devamlı asker tıraşı olurdu. Kırmızı dudakları bıyığının altından gözükürdü. Beyaz, nurlu bir teni vardı. yüzü nurlu, beşuştu. Methedilmekten ve el öptürmekten ten hiç hoşlanmazdı. Elini Öpmek isteyenlerle aralarında mücadele olurdu. Çoğu kez elini arkasında saklar, el öpme teşebbüsüne karşı çevik bir hareket takınırdı. Başım bir tarafa çevirmez gövdesini de döndürürdü

Askerde istirahat verdiğinde kendisi cebinden çıkardığı Kur’an-ı Kerim’i okurmuş. Başöğretmen izzet Bey’den dinlemiştim. istirahat halinde dahi onu ayak ayaküstüne atıp oturduğunu görmedim. Daima huzurda bir hali vardı. Derslerin sonunda kapıya, bahçedeysek çıkışa yakın dururdu. Biz de onu selamlar çıkardık. İnsana insan olarak değer verirdi.’

Yaz aylarında dersler

Yaz mevsimlerinde dersler bağ ve bahçelerde yapılırdı. Bağ ve bahçe sahipleri sıraya girer, Hulusi Ağabey ve Nur cemaatini davet ederlerdi. Şehir haricine vasıtalarla gidilir. Vasıtanın giremeyeceği Harput dağ ve yollarına yaya yürünürdü. Önde Hulusi Ağabey hiç yorgunluk hissetmeden gider davet mahalline ulaşırdık. Civardan gelenler onu bir tarikatın şeyhi ve bir postnişin sanıp el vermesini isterlerdi. bundan çok çekinirdi. Hal ve tavırlarında böyle bir intiba bırakmamaya çalışırdı. Mürşit olarak Risale-i Nur’u tavsiye ederdi. Bu gezilerde sorulu cevaplı sohbetler de olurdu. Bazen Hüseyin Bey’e kısa kaside okuturdu. Dinlendikten sonra RisaIe-i Nur’dan bir bahis okunur ve ardından namaz hazırlığı başlardı. Hüseyin Bey ezan okur, namaza dururduk. Sonra yemekler yenir ve çay faslı başlardı. Merhum yemeğini küçük lokmalar halinde yerdi. Suyunu tatlı bir surette emer gibi üç yudumda içerdi. O sırada kısa bir fasıla verilir, etrafa dağılınırdı. İçimizde sigara içenler, onun yanında içmezlerdi. Hulusi Bey bunları bilir, izin mahiyetinde, ‘Haydi gidin, şeytanın gözüne üfürün!’ derdi.

Nur’un Birinci Talebesi

Hulusi Yahyagil

İhsan Atasoy

Sayfa 147-154

Bu güzel yazıyı nakleden kardeşiniz: Abdülkadir HAKTANIR