Etiket arşivi: Hz. Ömer

Vali Umeyr’in dünyalığı

Mağribli bir dilenci Halep’in kumaşçılar çarşısında şöyle diyordu:

“Ey servet sahipleri, eğer sizde insaf, bizde kanaat olsaydı, dünyadan dilenme âdeti kalkardı.”

Sadi

Umeyr bin Sa’d el-Ensârî, Hz. Ömer’in Humus’a vali tayin ettiği kişi idi. Göreve başlamasının üzerinden bir yıl geçtiği halde ondan bir haber gelmeyince, Hz. Ömer “Ben Umeyr’in bize ihanet etmiş olmasından şüpheleniyorum” diyerek onu Medine’ye çağırttı. Gelirken, ganimetlerden toplayabildiğini de beraberinde getirmesini istedi.

Vali Umeyr, mektubu alır almaz yol azığını dağarcığına koydu, ibriği ile su kabını ve asâsını alarak yola koyuldu. Humus’tan Medine’ye kadar yürüyerek geldiğinde saçı sakalı birbirine karışmış, toz toprak içinde kalmıştı.

Halife Ömer ona “Durumun nedir?” diye sorduğunda,

Vali Umeyr “Gördüğün gibi,” cevabını verdi. “Vücudum sıhhatli, kanım tertemiz. Dünyayı da boynuzlarından tutmuş, arkamdan sürüklüyorum.”

Hz. Ömer beraberinde ne getirdiğini sordu. Umeyr de elindekileri gösterdi. “Acıkınca dağarcığımdan yiyorum,” dedi. “Su kabında üstümü, başımızı yıkıyorum. İbrikten su içip abdest alıyorum. Allah’a yemin ederim ki dünya malı olarak yanımda bunlardan başka birşey yok.”

“Peki, Humus’tan buraya kadar yaya mı geldin?”

“Evet.”

“Sana bineğini verebilecek bir arkadaşın da mı yoktu?”

“Kimse vermedi, ben de istemedim.”

Halife Ömer “Yanından geldiğin Müslümanlar ne kötü insanlarmış!” dediğinde, Umeyr “Allah’tan kork, ey Ömer,” diye cevap verdi. “Yüce Allah sana insanların arkasından konuşmayı yasaklamamış mıdır?”

Hz. Ömer “Peki, senden istediğimiz şeyler nerede?” diye sordu.

“Eğer seni üzmekten korkmasaydım daha önce haber verecektim,” dedi Umeyr. “Beni gönderdiğinde oradaki iyi insanları bir araya getirdim; sonra da ganimetleri toplamaları için onların herbirini bir yere gönderdim. Getirdikleri malları da verilmesi gereken yerlere verdim ve elimde hiçbir şey kalmadı. Eğer kalsaydı mutlaka getirirdim.”

“Şimdi sen bize hiçbir şey getirmedin mi?”

“Hayır.”

“O halde seni yine aynı göreve getiriyorum.”

“Hayır,” dedi Umeyr. “Artık bitti. Bundan böyle ne senden, ne de daha sonra gelecek halifelerden hiçbir görev kabul etmeyeceğim. Allah’a yemin ederim ki, o kadar uğraştığım halde yine kendimi bu görevin kötülüklerinden koruyamadım; bir keresinde bir Hıristiyana ‘Allah seni seni rezil etsin’ demiş bulundum. Ey Ömer, bu felâketi benim başıma sen getirdin.”

Umeyr bu sözleri söyledikten sonra çıktı, Medine’nin birkaç kilometre uzağındaki evine döndü. Valilik görevini boşaltmak için tekrar Humus’a kadar gitmesine gerek yoktu; bütün eşyası zaten yanındaydı.

***

Umeyr gittikten sonra, Hz. Ömer’in içi yine rahat etmemişti. “Ben hâlâ onun ihanet etmiş olabileceğinden kuşkulanıyorum” dedi ve Hâris isminde birisini yüz dinarla Umeyr’in evine yolladı. “Git, onun misafiri ol,” dedi. “Eğer servet sahibi olduğuna dair bir belirti görürsen bize haber getir. Aksi takdirde yüz dinarı ona ver.”

Hâris, Umeyr’in yanında üç gün misafir kaldı. Bu süre içinde Hâris ve ev halkı, günde bir ekmeği paylaşmışlardı. Hâris evden ayrılırken Umeyr’e yüz dinarı vermek istediyse de o bunu kabul etmedi. “Benim bunlara ihtiyacım yok; sen o parayı yine Mü’minlerin Emirine götür” dedi. Sonra ısrar üzerine parayı aldıysa da, hemen fakirlere dağıttı.

Hâris’ten durumu öğrenen Halife Ömer, Umeyr’i çağırtarak ona yüz dinarı ne yaptığını sorduğunda, “Ne yaptımsa yaptım; niçin soruyorsun?” cevabını aldı. Allah adına yemin verdirerek ondan yüz dinarı fakirlere dağıttığını öğrenince, “Allah senden razı olsun” dedi ve ona bir yük yiyecek ile iki elbise verilmesini emretti.

Umeyr, “Yiyecekler kalsın, çünkü ihtiyacım yok” dedi ve sadece elbiseleri aldı. Çünkü elbiseye ihtiyacı olan birisini tanıyordu.

— Sade Hayat‘tan alıntı (Hayatü’s-Sahâbe’den naklen)

yazarumit.com

Bu Günkü Siyasetçilere Hz. Ömer’den Güzel Örnekler!

Peygamber Efendimizin vefatından sonra İslâm toplumundaki birlik ve beraberliğin, sosyal adalet dengesinin, sağlam itikadı yapının bozulmaması için Müslümanlara öncülük edecek bir şahsa biat etme gereği üzerinde durulmuştur. Peygamberimizin naaşı defnedilmeden önce ensar ailesinden bazıları Hazrec Kabilesi reisi Sa’d b. Ubade’ye biat etmek istiyorlardı. Durumdan haberdar olan Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Ebu Ubeyde b. Cerrah’la yapılan müzakereler sonucunda Hz. Ebu Bekir’e biat kararı veriliyor.1

Hz. Ebu Bekir’e biat etmesinin nedenleri Hz. Ebu Bekir’in İslâm toplumunun idari işlerindeki faaliyetleri düzenleyebilecek kabiliyete sahip olması, Kureyş’e mensup olması, yaşı, tecrübesi, ilk Müslümanlardan olması ve Hz. Peygamberin en yakın arkadaşı olmasıydı. Devlet başkanının bu ölçülere göre seçilmesi Dört Halife devrinin (632–661) ortak özelliği olmuştur.

Hz. Ebu Bekir kendisinden sonra Hz. Ömer’in halife olmasını vasiyet etmişti. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer’in halife sıfatının ağırlığını kaldıracak kabiliyette olduğunu görmüş ve Hz. Ömer’in halifeliğini önermiştir.

Bu gün İslam’da din ve siyaset birliği gibi bazı yorum hataları yapılmaktadır. İlk İslam toplumlarında, idare dinin emirlerine bağlı olduğu için sanki din ile siyaset birbirine bağlı biliniyor. Oysa din ile siyaset birbirinden ayrıdır. Din kalbe; siyaset akla hitap eder. Ne var ki, din ile siyaset birbirinden ayrıda olsa hassasiyet noktasında birbirine yardımcı olması gerekir. Hz. Ömer’in bir yönetici olarak kendisi için uygun gördüğü sıfat “emir’ül-müminin” (inananların emiri-yöneticisi) dir. “Emr” dünyevi iş, güç anlamında kullanılmaktadır.

Hz. Ömer hem halife hem devlet yöneticisi olmakla beraber, yöneticilik sıfatı ve yönetimde ki adaleti günümüz siyasetçilere güzel bir örnektir.

Bediüzzaman Hazretleri de yönetimin (siyasetin) akla ve uzmanlığa dayalı dünyevi bir iş olduğunu belirtmektedir. Ona göre hamiyet ayrıdır, iş ayrıdır. Bir kalb ve vicdan İslam’ın faziletleriyle süslenmez ise ondan gerçek hamiyet, sadakat ve adalet beklenilmez. İş ve sanat ayrı bir uzmanlık olduğu için yönetim konusunda ehliyet ve marifete önem verilmelidir. Bediüzzaman’a göre, salahat ve marifetin bir arada olması arzu edilir bir şeydir, ancak bu ikisinin bir arada olması çok düşük bir ihtimal olduğu için yönetimde maharet, salahate tercih edilir. Fasık bir adam güzel çobanlık yapabilir, ayyaş bir adam ayyaş olmadığı vakitte iyi saat yapabilir.2

Hazreti Ömer (ra) hem halife hem de devlet yöneticisi idi. Peygamberimizin,(a.s.m) “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin.” hadi­sini devamlı hatırında tutardı. Bu maksatla, her günün akşa­mında kendi kendine, “Ey Ömer, bugün Allah için ne yaptın?” diye sorardı?

Ölümü her gün kendisine hatırlatacak birini vazifelendirmişti. Saçına beyaz kıllar düştükten sonra, vazifelendirdiği bu zata, “Artık sana ihtiyaç kalmadı.” di­yerek vazifesine son verdi.

Fırat Nehri kena­rında bir koyun kaybolsa, onun hesabını dahi Allah’ın kendinden soracağına inanıyordu.

Hz. Ömer (r.a.), bir savaş sonrası ganimetleri taksim etmişti. Herkese bir parça kumaş düşmüştü. Fakat bu kumaş tek başına bir işe yaramıyordu.

Oğlu Abdullah, babasına:

“Bu kumaş tek başına ne benim, ne de senin işine yaramıyor. Ben hakkımı sa­na vereyim de, kendine güzel bir elbise yaptır.” demişti.

Hz. Ömer de oğlunun hediyesini kabul ederek bir elbise yaptırmıştı.

Birkaç gün sonra, üzerinde bu elbise olduğu hâlde bir konuşma yapmak için minbere çıkmıştı.

“Ey müminler! Beni dinleyin ve bana uyun.” der. arka saflarda biri itiraz eder.

“Ey müminlerin emîri! Seni dinlemiyorum ve sana itaat da etmiyorum! Çün­kü sen, Allah ve Resul’ünün yolundan gitmiyorsun!” dedi.

Halife bu büyük iddia karşısında sarsıldı:
“Neden?” diye sordu.
O zat sebebini şöyle izah etti:
“Ganimet taksiminde, bizlerden hiçbirine elbise diktirecek kadar bir kumaş düşmediği hâlde, görüyorum ki, sen o kumaştan fazla almış, bir elbise yaptır­mışsın!”
Hz. Ömer, hesabını veremeyeceği bir iddiayla karşılaşmayı bekliyordu. Bu­nu duyun­ca rahatlamıştı. Cemaat arasında bulunan oğlu Abdullah’a (r.a.) işaret etti. Hz. Abdullah da kalkıp durumu izah etti. Payına düşen kumaşı babasına verdiğini söyledi.
Halk sevinçliydi. Gözler ikazda bulunan zata yönelmişti. O zat ayağa kalktı ve:

“Şimdi konuş, ey müminlerin emîri! Şimdi dinliyor ve sana itaat ediyorum.” dedi.

Bunun üzerine ellerini Rabb’ine açan adalet kutbu Halife Ömer şöyle dua et­ti:
“Ey Rabb’im! Sana sonsuz hamd ediyorum ki, beni, yapacağım hatalardan do­layı ikaz edecek bir ümmete halife etmişsin.”
Hz. Ömer, hilafeti zamanında sık sık Medine sokaklarında dolaşır, halkın du­rumunu kontrol eder, ihtiyaç sahiplerini tespite çalışırdı.
Bir gece dolaşırken bir evden çocuk ağlamaları işitti. Hz. Ömer, çocukların niçin ağladığını sordu. Kadın, iki günden beri aç olduklarını, bundan dolayı ağladıklarını, onları avu­tup uyutmak için boş tencereyi karıştırıp durduğunu söyledi.
Hz. Ömer bu cevap üzerine irkildi.
“Biraz bekle, ben hemen ge­liyorum.” dedi.
Hemen koşup bir miktar un ve yağ sırtladı. Hizmetçisi de yanın­daydı. Torbayı taşımak için ısrar ettiyse de, Hz. Ömer:
“Kıyamet günü benim yükümü de taşıyacak mısın?” diyerek onun isteğini reddetti.
Hz. Ömer bir defasında birinin dilendiğini gördü. Yanına yaklaştı. Bu bir gayrimüslimdi. Niçin dilendiğini sordu. İhtiyar, cizye verdiğini, bu sebeple fa­kir düştüğünü, cizye verecek durumda olmadığını söyledi.
Adalet güneşi Hz. Ömer, onu yanına aldı, hazineden kendisine maaş bağladı. Sonra da şöyle dedi:

“Genç iken bunları çalıştırıp, yaşlandıkları zaman da sokağa atamayız.”

Ey siyasetçiler! İşte Salahatta bu, maharette bu, idare de budur… Devletine, milletine hayırlı iş ve hizmette bulunmak isteyenler, bu anlayışla halkın karşısına çıksın, ben de bir hizmetkârım, efkârını beyan etsin. Yoksa birbirlerini çekişmeyle, kusur aramayla, yalan ve iftiralarla reisliğe talip olunmaz. Bu millet kimin ne olduğunu, kamet-ı kıymetlerini çoktan anlamış, boş laflarla hülyalarla kimse kimseyi kandırmaya çalışmasın, vesselam…

Rüstem Garzanlı/Diyarbekir

www.NurNet.org

1 Mart 2014

Sözcük:

Salahat: Dindarlık

Maharet: Uzmanlık

Fasık: Günahkâr

 

Alıntılar:

1-Taberi, 3, 206

2-Münazarat, y.a.neşr. s. 56

İkinci Halife: Hz. Ömer

Kureyş kabilesinin Adîoğulları sülalesine mensuptur. Hz. Peygamber’den 13 yıl sonra Miladi 584 yılında doğmuştur. Hayatını Hicazlı her Arap gibi deve çobanlığı ve ticaretle kazanmış, iyi kılıç kullanması, ata binmesi ve pehlivanlığı ile meşhur olmuştur. İslâm öncesi dönemde onun ailesi Beni Adî’in, Mekke’nin dış ilişkiler sorumluluğunu üstlenmesi sebebiyle kendisi de zaman zaman kabilesi adına Mekke elçisi olarak görev yapmıştır.

Hz. Ömer 27 yaşında iken Müslüman olmuştur. Hz. Peygamber’i öldürmek amacıyla yanına giderken, kız kardeşi Fatıma ve eniştesi Said b. Zeyd’in Müslüman olduklarını haber alınca onların evine yönelmiş, evde Kur’ân okunduğunu anladığında hakaret ederek kendilerine saldırmıştır. Daha sonra da yaptıklarından pişmanlık duymuş, merhamete gelerek onlardan okuduklarını kendisine de duyurmalarını istemiştir. Okunan ayetlerden son derece müteessir olan Hz. Ömer derhal Hz. Peygamber’in huzuruna giderek Müslüman olduğunu ilan etmiştir. Onun İslâm’a girişi diğer mazlum Müslümanlara büyük güç ve cesaret vermiştir. Zira bu andan itibaren Müslümanlar Kâbe’de açıktan ibadet etmeye başlayabilmişlerdir.

Hz. Ömer, Hz. Peygamber’den (sav) önce Medine’ye hicret etmiştir. Burada Allah Rasûlü (sav) onu Utban b. Malik ile kardeş saymıştır. Hz. Ömer hicretten sonra Hz. Peygamber’in bütün siyasî ve askerî faaliyetlerinde yer almıştır. O, gerek Bedir, gerekse Uhud Savaşında Hz. Peygamber’in en yakınında savaşmış, özellikle Uhud’taki çatışmalarda Allah Rasûlü (sav)’nü zor şartlarda koruyanlar arasında bulunmuş, savaşın sonunda Mekkelilerin galibiyetini ilan eden Ebû Süfyan’a Medineliler adına cevap vermiştir. Hz. Ömer Hendek savaşı esnasında kendisine verilen bölgeyi korumuş ve müşrik askerlerinin hendeğin Medine tarafına geçmelerine müsaade etmemiştir. Hudeybiye Müsalahası öncesinde Allah Rasûlü (sav), onu Müslümanların elçisi olarak Mekke’ye göndermek istemişse de, Hz. Ömer orada kendisini koruyacak kimsenin olmaması sebebiyle can güvenliğinden endişe ettiğini bildirince, yerine Ebû Süfyan’ın yakın akrabası olan Hz. Osman görevlendirilmiştir. Mekke’nin fethinde aktif görev alan Hz. Ömer, fetih sonrasında Hz. Peygamber’in (sav) emriyle kadınlardan biat alma görevini yerine getirmiştir. Nihayet o, fethin hemen akabinde gerçekleştirilen Huneyn gazvesinin başlangıcında Müslüman ordunun bozguna uğradığı sıradaki kargaşa ortamında Allah Rasûlü (sav)’nü en yakından koruyan sayılı şahıslar arasında da yerini almıştır.

Hz. Ömer, Hz. Peygamber’in vefatından sonra da Müslümanların siyasî ve askerî ve idarî faaliyetlerinde etkin rol almıştır. Nitekim Hz. Peygamber’den sonra Müslüman toplumun en önemli dâhili krizini oluşturan hilafet meselesinde gösterdiği üstün gayretle Müslümanların bölünmesinin ve toplumun siyasî kaosa sürüklenmesinin önünü kesmiş, Hz. Ebû Bekir’in halife seçilmesinde ve ardında onun Müslümanların tamamından biat almasında özel gayret göstermiştir. İlk halife dönemindeki idarî faaliyetlerde de etkin rol oynayan Hz. Ömer devlet başkanı yardımcısı gibi görev yaparak o dönemin politikalarında söz sahibi olmuştur. Hz. Ömer, selefi Hz. Ebû Bekir zamanında başlatılmış olan fetih hareketlerini daha da ileri noktaya taşımıştır. O kadar ki, onun halifeliği döneminde Müslümanlar bir taraftan Irak topraklarında Sasani İmparatorluğu ile, diğer taraftan da Suriye ve Mısır bölgelerinde Bizans İmparatorluğu ile aynı anda savaşma cesaret ve gücünü göstermişlerdir. Bunun sonucunda sırasıyla Kadisiye ve Nihavend savaşlarıyla asırlardan beri devam eden Sasani İmparatorluğu tarih sahnesinden silinmiştir. Diğer taraftan Yermük savaşıyla Bizans’ın Orta doğu hâkimiyetine son verilmiş, ardından Kuzey Afrika sınırına kadar Mısır toprakları Müslümanların yönetimine girmiştir. Yapılan fetihler sonucunda Medain, Nihavend, şam, Kudüs ve İskenderiye gibi büyük şehirler Müslüman merkezleri haline gelmişlerdir. Özetle İslâm’ın yayılışındaki kilit ehemmiyete sahip olan fetihlerin Hz. Ömer zamanında gerçekleştirilmiş olduğunu söylemek mümkündür.

İslâm tarihinin başlangıç döneminde çok parlak faaliyetlere imza atan Hz. Ömer H. 23 Zilhicce ayının 27. günü (M. 4 Kasım644) Ebu Lülü isimli bir kölenin namaz esnasında gerçekleştirdiği suikast sonucunda şehit olmuştur.

Hz. Ebû Bekir’den sonra Müslümanların ikinci halifesi olmasının yanında Hz. Ömer’in en önemli özelliği İslâm toplumuna devlet olma kimliğini kazandırmasıdır. Zira toplumu devlet haline getiren en önemli kurumlar onun zamanında teşekkül ettirilmiştir. Hz. Ömer, devletin resmî kayıtlarının tutulduğu, gelir-gider hesaplarının muhafaza edildiği, devlet adına hizmet gören asker-sivil hak sahibi insanların gelirlerinin ve devletin yardıma muhtaç olan vatandaşlarına sunduğu maddî imkânların kaydedildiği divan teşkilatını ilk kuran kişidir. Bundan başka adaletin işlemesi için en önemli müessese olan kaza (adliye) teşkilatının kurumsallaşması onun zamanında başlamış, daha önce valiler tarafından yürütülen adalet hizmetleri, müstakil kadılar tayin edilerek validen bağımsız bir şekilde faaliyet görmüştür. Posta teşkilatının sistemleşmesi Hz. Ömer zamanına tesadüf eder. Halife bundan başka Müslümanların ekonomik bağımsızlığının simgesi olan para basımını da ilk kez gerçekleştirmiştir. Müslümanlar tarafından fethedilen toprakların gazilere dağıtılmayıp bütün Müslümanların mülkiyetine verme ve toprakların işlenmesini haraç karşılığında eski sahiplerine bırakma uygulaması da onun en önemli icraatlarındandır. Bu sayede fethedilen topraklar daha verimli olarak işletilmiş, ziraatı bilmeyen fatih Arapların toprakla uğraşmak zorunda kalmaları problemi ortadan kaldırılmıştır. Böylece Araplar askerlik faaliyetlerini sürdürüp yeni fetih hareketlerine devam ederlerken, eski toprak sahipleri de ziraî faaliyetlerini güvenlik içinde sürdürmüşlerdir. Kendilerine bu şekilde sağlanan imkânın yanında elde ettikleri hürriyetlerden de istifade eden gayr-i Müslimler Müslümanların yönetiminden son derece memnun olmuşlardır. Bu şartlarda tabiî olarak İslamlaşma faaliyeti de büyük ivme kazanmış, sonuçta pek çok insan Müslümanlığı seçmiştir.

İdareci seçme, görevlendirmede denetleme konusunda dahi sayılabilecek özellikler sahip olan Hz. Ömer, döneminin en büyük siyaset adamlarını devlet organizasyonunda değerlendirerek onların hizmetlerinden istifade etmiştir. Onun bu yönünü Hz. Aişe “Allah’a yemin olsun ki, Ömer işleri çok güzel yürüten ve eşi benzeri olmayan bir kimseydi. İşleri ehil insanlara tevdi ederdi” sözleriyle dile getirir.

İslâm tarihinde ilk vakıf kurucusu Hz. Ömer’dir. O, Hz. Peygamber (sav) zamanında Hayber ganimetlerinden şahsına düşen hissesini Müslümanların hizmetine sunarak vakfetmiştir. Hz. Ömer ayrıca bilhassa Yemâme savaşında pek çok hafızın şehit olması üzerine, Kur’an’ın kaybolacağından endişe ederek Hz. Ebû Bekir’e yaptığı ısrarlı tavsiyeleriyle Kur’ân’ın toplanmasını sağlamıştır. Halife ayrıca H.21 yılında Hz. Peygamber’in Mekke’den Medine’ye hicretini takvim başlangıcı olarak kabul etmiştir. Hz. Ömer İslâm tarihindeki idareciler arasında yüksek sorumluluk bilincine sahip yöneticilerin başında gelir. Nitekim o, Fırat kıyısında kaybolan veya ölen deveden kendisini sorumlu tutacak kadar halkın can ve mal güvenliği konusunda hassasiyet göstermiştir. Bunun içindir ki, kıyafet değiştirerek geceleri halkın arasında dolaşmış ve onların sıkıntılarını dinleyerek bizzat kendisi çözüm yolları bulmaya çalışmıştır. Halkın rahat ve huzurunun sağlanması ve adaletsizlik yapılmaması konusunda Hz. Ömer’in gerçekleştirdiği uygulamalardan birisi de emri altında çalışan idarecileri sıkı bir şekilde denetlemesidir. Halife, Muhammed b. Mesleme başkanlığında oluşturduğu teftiş heyeti marifetiyle haberli-habersiz olarak pek çok idarecisini kontrole tabi tutmuştur. Bu kurulun faaliyetleriyle iktifa etmeyen halife, valilerine her yıl hacca iştirak etmeyi zorunlu kılmış, burada onları halkın huzurunda hesaba çekmiş, şikâyet konusu olan ve görev kusurları tespit edilen valileri de cezalandırmıştır. Bu cezalar kınamaktan başlayıp valinin malının yarısını veya tamamını müsadere etmeye, hatta onu görevden almaya kadar ulaşmıştır. Yöneticiliğin tahakküm aracı değil, halka hizmet faaliyeti olduğunu düşünen halife görev verdiği idarecilerine şu tavsiyelerde bulunmuştur: “Sizi saltanat sürmek için, tahakküm kurmanız, insanları zorlamanız için göndermedim. Siz hidayet rehberi olacaksınız, böylece herkes size uyacaktır. Müslümanların hukukunu koruyunuz. Onları dövmeyiniz, onları zillete düşürmeyiniz. Onları haksız yere de övmeyiniz ki, şımarıklığa düşmesinler. Devlet kapılarını onlara kapatmayınız. Böyle yaparsanız kuvvetliler zayıfları ezerler. Kendinizi Müslümanların üzerinde de görmeyiniz.”

İdareci seçme, görevlendirmede denetleme konusunda dahi sayılabilecek özellikler sahip olan Hz. Ömer, döneminin en büyük siyaset adamlarını devlet organizasyonunda değerlendirerek onların hizmetlerinden istifade etmiştir. Onun bu yönünü Hz. Aişe “Allah’a yemin olsun ki, Ömer işleri çok güzel yürüten ve eşi benzeri olmayan bir kimseydi. İşleri ehil insanlara tevdi ederdi” sözleriyle dile getirir. Hz. Ömer, göreve getirmede şan, şöhret, güçlü kabileye mensup olma, hatta İslam’a girmede öncelik sahibi olma hususiyetlerinden ziyade ehliyete önem vermiştir. Bu hususta “Emanetleri ehline veriniz” âyeti ve “Emanetler ehline verilmedikçe kıyameti bekleyin” hadis-i şerifini kendisine prensip edinen halife, ilk Müslümanlardan pek çok kişi dururken, İslâm’a çok sonra dâhil olan, buna karşılık işinin gerçekten ehli kişileri, Muaviye b. Ebû Süfyan, Amr b. el-Âs, Muğire b. Şube ve Ziyad b. Ebih gibi şahısları devletin en önemli makamlarına getirmiştir. Bu kabiliyetli insanlar sayesinde pek çok başarılı fetih hareketi gerçekleştirilmiş ve İslam üç kıtada yayılma imkânı bulmuştur.

Hz. Ömer devlet yönetiminde gerek dinî, gerekse dünyevî konularda şûrâ (istişare=danışma) sistemini faaliyete geçiren örnek yöneticilerden birisidir. Müslüman ileri gelenlerinin tabiî üye olduğu bu şûrâda Müslümanlar için hayatî önemi olan meseleler serbest ortamda görüşülmüş ve mühim kararlar alınmıştır. Hz. Ömer, İslâm’a ve Müslümanlara hizmetleriyle gerek Hz. Peygamber’in gerekse diğer Müslümanların takdirini kazanmıştır. Nitekim Allah Rasûlü (sav)daha Müslüman olmadan önce onun hakkında “Allah’ım dini Ömer ile aziz kıl” şeklinde duada bulunmuştur. Ashabdan Abdullah b. Mes’ud ise onun hakkında şöyle demiştir: “Ömer’in Müslüman olması bir fetih, onun hicreti bir yardım, idareciliği ise bir rahmettir. Biz o Müslüman oluncaya kadar açıktan namaz kılamıyorduk. O Müslüman oldu müşriklerle mücadele etti, onlar da bizim namaz kılmamıza müdahale edemediler”

Prof. Dr. Adem Apak

Sonpeygamber.info

‘Adalet mülkün temelidir’ sözü Hz. Ömer’e aittir!

Tarihçi Mustafa Armağan, Atatürk’e ait olduğu ileri sürülen bazı sözlerin asıl sahiplerini yazdı

‘Adalet mülkün temelidir’ sözü Hz. Ömer’e aittir

Bir dizide mahkeme salonlarının duvarlarında yazan “Adalet mülkün temelidir” sözünün altında Atatürk’ün imzası görünmeyince kıyametler kopmuş. Kınayanlar mı istersiniz, twitter’da cikleyenler mi, “Eyvah! Ulu Önder’in bir sözü daha silindi” feryadını basanlar mı! Bir gazetemiz de üşenmeyip bunu manşetine taşımış.

Ne diyelim: Bu kadar cahillik ancak 2013 Türkiye’sinde olur.

Cahillik, çünkü bu sözün Atatürk’le hiçbir alakası yok. Kaldı ki Atatürk’ün de sahiplendiği yok. Nitekim kendisinden yaklaşık 1.300 (bin üç yüz) yıl önce söylenmiştir ve birazdan ispatlayacağımız gibi kesin olarak Hz. Ömer’e aittir. Üstelik de yanlış bir çeviri…

Sözün Arapça aslı “El-‘adlü esâsü’l-mülk”tür Türkçede ‘mülk’ kelimesi “Mahkeme kadıya mülk değil” deyiminde olduğu gibi genellikle taşınmaz (gayrimenkul) anlamında kullanılır. Oysa Arapçada devlet, düzen, ülke, egemenlik, iktidar, saltanat anlamlarına da gelir.

Dolayısıyla “Adalet mülkün temelidir” sözüyle kastedilen şey şudur: “Devletin veya düzenin esası adalettir.”

‘Esas’ kelimesi için seçilmiş olan ‘temel’ de yanlış bir karşılıktır. Bir devletin adalet temelinde kurulmuş olması önemli ama adalet sadece devlet binasının temel kısmında bulunmaz ki! Sözün sahibi olan Hz. Ömer’in anlayışına göre adalet bir devletin temelinde olduğu gibi çatısında da, yani her zerresinde vücut bulmalıdır. Temelinde adalet olup da çatısında zulüm yaşanırsa o binada adaletin varlığından söz edilebilir mi?

Şimdi bakalım “Adalet mülkün temelidir” sözü Hz. Ömer tarafından nasıl ve hangi bağlamda söylenmiş?

İbni Kesir’in naklettiği Hazreti Ömer’in konuşması.

HZ. ÖMER’İN ADALETİ

Sadece İslam tarihinde değil, dünya tarihinde de Hz. Ömer çapında âdaletiyle temayüz etmiş bir devlet başkanı bulmak kolay değildir. O, insanlık tarihinin adalet tahtının tacidarlarından biridir. Hayatından pek çok örnek verilebilir ama şu çarpıcı sözü yeterlidir adalet anlayışının hangi noktalara ulaştığını göstermek için:

“Devlet malını yetim malı konumuna koydum. İhtiyacı olmayan yetim malına tenezzül etmesin. Muhtaç olansa meşru surette, ihtiyaç ve emeğine uygun olarak yararlansın.”

Hicretin 20. yılında devletin geliri artmış, Hz. Ömer de Mekke’nin ileri gelenlerini maaşa bağlamıştı. Ölçüsü, Peygamber Efendimiz’e (sas) yakınlıktı. Kim O’na yakınsa daha yüksek maaşa bağlanacaktı. Oğlu itiraz etti. “Peygamber’in kölesi Zeyd’in oğlu Üsame 4 bin, bense senin oğlunum, 3 bin dirhem alıyorum. Adalet mi bu?” Hz. Ömer mutlak ölçüsünün Efendimiz olduğunu beyan eden şu şoke edici cevabı verdi:

“Ona daha fazla verdim, Çünkü Allah Resulü onu senden, onun babasını da senin babandan daha çok seviyordu.”

Gördüğünüz gibi insanın duygu ve düşünce sınırlarını zorlayan bu erişilmez adalet anlayışını bütün hayatına yaymış olan Hz. Ömer’in ağzına yakışırdı “Adalet mülkün temelidir” sözü.

“EL-ADLÜ ESASÜ’L-MÜLK”

637 yılındayız. Hz. Ömer’in İran hükümdarı Yezdicerd’in üzerine gönderdiği Sa’d b. Ebi Vakkas komutasındaki kuvvetler Medayin’e, sonra da Nehrevan’a girmişler, Sasanilerin paha biçilmez hazinelerini ganimet olarak Hz. Ömer’e göndermişlerdi. “Kisra’nın baharı” denilen muhteşem bir halı, mücevherli kılıçlar, kemerler, süslü elbiseler üst üste yığılmıştı. Bir de Kisra’nın altın bilezikleri vardı dizi dizi.

Halife Ömer, Süraka b. Malik’in kollarına taktırdı bilezikleri. Kisra’nın elbiselerini giydirdi. Sonra “çıkart” dedi ona. Şöyle dedi: “Allah’ım, benden daha fazla sevdiğin Resulüne ve Ebubekir’e vermediğin süslü eşyaları bana verdin. Bunları vermenden sana sığınırım.” Zengin olmanın bir düşüklük gibi görüldüğü bu aydınlık tablonun ardından Hz. Ömer’e bu defa Kisra’nın kılıcını getirdiler. Şöyle dediği duyuldu:

“Şüphesiz Kisra kendisine verilen dünyalıkla ahiretinden oldu. Dünya ile meşgul oldu. Kendisi veya damadı için mal topladı ama şahsı için ahirette yararlı olacak bir şey yapmadı.”

İşte “Adalet mülkün temelidir” sözünü bu bağlamda söylemişti Halife Ömer. Bunu İbn Kesir “El-Bidâye ve’n-Nihâye” adlı eserinde (cilt 7, s. 68) şu şekilde dile getirir:

“Adalet mülkün temelidir (esasıdır) ve baki kalmasının ve devam etmesinin sırrıdır… Beyhâkî ve İmam Şafi şunu dediler: Ömer b. Hattab, Kisra’nın bileziklerini Süraka b. Malik’e verdikten sonra şöyle dedi: “Kisra b. Hürmüz’ün bileziklerini kollarından çıkarıp Beni Müdlic kabilesinden Arab olan Süraka b. Malik’in kollarına takan Allah’a hamd olsun.”

Daha sonra Hz. Ömer, Müslümanlara bir hutbe verdi. Onlara Kisra’nın mülkünün (devletinin) zulüm ve eziyetlerle yok olduğunu, halbuki mülkün (devletin) temelinin ve ayakta kalıp devam etmesinin sırrının adalet olduğunu beyan edip açıkladı. Daha sonra bütün ganimetleri paylaştırdı. Ve bu ahlakla Müslümanlar İran şehirlerini (ülkesini) fethettiler. Kisra’nın mallarına mirasçı oldular. Güneş İslam illerinde batmaz oldu.”

Bundan 640 yıl önce, Atatürk’ün ölümünden de 565 yıl önce vefat eden bir tarihçinin kitabında aynen böyle yazıyor. Yani “Adalet mülkün esasıdır” sözü, Hz. Ömer’indir ve bir devletin zulümle ayakta kalamayacağı, ‘ilelebet payidar olması’nın sırrının adalet esası üzerine kurulması olduğu fikrinin patenti ona aittir.

Başkalarınca söylenmiş sözleri Atatürk’e mal etme gayretkeşliğinin başka örneklerini de biliyoruz.

Mesela Romalı şair Juvenalis’in neredeyse 2 bin yıllık “Orandium est ut sit mons sana in corpore sano” (Sağlam bir bedende sağlıklı bir kafa vermesi için Tanrı’ya dua etmelisin) sözü Atatürk’e mal edilerek “Sağlam kafa sağlıklı vücutta bulunur” şekline sokulmuştur.

Keza “Köylü milletin efendisidir” sözü de Kanuni’ye aittir ve aslı “Reaya milletin efendisidir” şeklindedir. Reaya, sadece köylü demek değildir. Üreten ve vergi veren anlamındadır ve Kanuni bir devletin devletten geçinenler sayesinde değil, üretici kitle sayesinde ayakta durduğunu anlatmak istemiştir.

Sözün özü: Mahkemeleri bırakın, diğer yerlerdeki sözler de asıl sahiplerine iade edilmelidir diyoruz. Zaten adalet bir şeyi ait olduğu yere koymak demek değil midir? O zaman tarihte de adalet istiyoruz. Hem de Hz. Ömer adaleti…

Zaman

İnsanı Tanıma Yolları..

Bir adam Hz. Ömer (r.a.)’in yanında bir hususta şâhitlikte bulunmuştu. Ömer ibnü’l-Hattâb hazretleri ona;

Ben seni tanımıyorum, seni tanıyan birini getir“, dedi.

Orada bulunanlardan birisi,

Ben onu tanıyorum“, deyince Hz. ömer,

– Nasıl bilirsin?” diye sordu. O da,

Emin ve âdil bir adam olarak tanıyorum“, cevabını verdi.

Hz. Ömer (r.a.) tekrar sordu:

– Gecesini gündüzünü bildiğin, yakın bir komşun mudur?”

– Hayır”, diye cevap verdi adam.

Hz. Ömer (r.a.) sormaya devam etti:

– İnsanın takvâsını ortaya koyan, muâmelesidir. Bu adam, alış’veriş yaptığın bir kimse midir?”

Adam tekrar,

– Hayır, dedi.

Hz. Ömer (r.a.) bu defa;

– Bununla, insanın ahlâkının güzel veya çirkin olduğunu anlamaya imkân veren bir yolculuk yaptın mı? diye sordu.

Adam bu soruya da,

Hayır, cevabını verince, Hz. Ömer (r.a.),

Sen onu tanımıyorsun, dedi ve sonra da adama dönerek,

Git, seni tanıyan birini getir, buyurdu.

Demek ki bir insanı iyi tanıyabilmek, doğruluk ve dürüstlüğünden emin olabilmek için; onunla, ya yakın komşuluk yapacaksın veya alış-verişte bulunacaksın yahut da beraber yolculuk edeceksin… Aksi takdirde, yani bu ölçülerden hiçbirisi ile tartmadığın bir kişi hakkında, müsbet veya menfî yönde şahâdette bulunmayacaksın. Zira bu demektir ki, sen onu tanımıyorsun…