Etiket arşivi: ibadet

Abd (Kulluk) – Rüştü TAFRALI

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

وَ بِهِ نَسْتَعِينُ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ

Ehemmiyetli bir kaide-i Kur’aniye

“Bazan Kur’an, Cenab-ı Hakk’ın fiillerini tafsil ediyor. Sonra bir fezleke ile icmal eder. Tafsiliyle kanaat verir, icmal ile hıfzettirirbağlar.” S:418

ABD

1-Allahın emirlerine bağlı ciddî bir âbidin tarifi ve sahib olduğu tevekkül kuvveti şöyle beyan ediliyor:

“Âbid, namazında der: اِلهَ اِلاَّ اللّٰهُ اَشْهَدُ اَنْ لاَ Yani: “Hâlık ve Rezzak, ondan başka yoktur. Zarar ve menfaat, onun elindedir. O hem Hakîm’dir, abes iş yapmaz. Hem Rahîm’dir; ihsanı, merhameti çoktur” diye itikad ettiğinden her şeyde bir hazine-i rahmet kapısını bulur. Dua ile çalar. Hem her şeyi kendi Rabbisinin emrine müsahhar görür, Rabbisine iltica eder. Tevekkül ile istinad edip her musibete karşı tahassun eder. İmanı, ona bir emniyet-i tâmme verir. Evet her hakikî hasenat gibi cesaretin dahi menbaı, imandır, ubudiyettir. Her seyyiat gibi cebanetin dahi menbaı, dalalettir. Evet tam münevver-ül kalb bir âbidi, küre-i arz bomba olup patlasa, ihtimaldir ki, onu korkutmaz. Belki hârika bir kudret-i Samedaniyeyi, lezzetli bir hayret ile seyredecek. Fakat meşhur bir münevver-ül akıl denilen kalbsiz bir fâsık feylesof ise; gökte bir kuyruklu yıldızı görse, yerde titrer. “Acaba bu serseri yıldız Arzımıza çarpmasın mı?” der; evhama düşer. (Bir vakit böyle bir yıldızdan Amerika titredi. Çokları gece vakti hanelerini terkettiler.)” S:19

Evet, yukarıdaki ibarede geçen Allah lafzı, ism-i câmi’ olduğundan bütün esma-i İlahiyeyi tazammun eder. Şöyle ki:

 “”Lâ ilahe illallah” kelâmı, esma-i hüsnanın adedince kelâmları tazammun ediyor. Bu itibarla, şu kelime-i tevhid kelâmı, delalet ettiği sıfatlar itibariyle bir kelâm iken bin kelâm oluyor. “Lâ Hâlıka illallah”, “Lâ Fâtıra, Lâ Râzıka, Lâ Kayyume illallah” gibi… Binaenaleyh terakki etmiş olan zâkir bir zât, bu kelâmı söylerken içindeki binlerce kelâmları söylemiş oluyor.” Ms:236

2- Allah’ın Rububiyet-i âmmesine karşı en ehemmiyetli bir abd olan insanın muhtelif evsafını beyan eden şu veciz ifadeye dikkat gerek:

“Hiç mümkün müdür ki: Cenab-ı Hak ve Mabud-u Bilhak, insanı şu kâinat içinde rububiyet-i mutlakasına ve umum âlemlere rububiyet-i âmmesine karşı en ehemmiyetli bir abd ve hitabat-ı Sübhaniyesine en mütefekkir bir muhatab ve mazhariyet-i esmasına en câmi’ bir âyine ve onu ism-i a’zamın tecellisine ve her isimde bulunan ism-i a’zamlık mertebesinin tecellisine mazhar bir ahsen-i takvimde en güzel bir mu’cize-i kudret ve hazain-i rahmetinin müştemilâtını tartmak, tanımak için en ziyade mizan ve âletlere mâlik bir müdakkik ve nihayetsiz nimetlerine en ziyade muhtaç ve fenadan en ziyade müteellim ve bekaya en ziyade müştak ve hayvanat içinde en nazik ve en nazdar ve en fakir ve en muhtaç ve hayat-ı dünyeviyece en müteellim ve en bedbaht ve istidadça en ulvî ve en yüksek surette, mahiyette yaratsın da, onu müstaid olduğu ve müştak olduğu ve lâyık olduğu bir dâr-ı ebedîye göndermeyip, hakikat-ı insaniyeyi ibtal ederek kendi hakkaniyetine taban tabana zıd ve hakikat nazarında çirkin bir haksızlık etsin!” S:87

3- Abd-i azizin hususiyetleri de şöyle tarif ediliyor:

“Amma hikmet-i Kur’anın hâlis tilmizi ise; bir abd’dir. Fakat a’zam-ı mahlukata da ibadete tenezzül etmez. Hem cennet gibi a’zamî menfaat olan bir şeyi, gaye-i ibadet kabul etmez bir abd-i azizdir. Hem hakikî tilmizi mütevazidir; selim, halimdir. Fakat Fâtırının gayrına, daire-i izni haricinde ihtiyarıyla tezellüle tenezzül etmez. Hem fakir ve zaîftir, fakr ve za’fını bilir. Fakat onun Mâlik-i Kerim’i, ona iddihar ettiği uhrevî servet ile müstağnidir ve Seyyidinin nihayetsiz kudretine istinad ettiği için kavîdir. Hem yalnız livechillah, rıza-i İlahî için, fazilet için amel eder, çalışır… İşte iki hikmetin verdiği terbiye, iki tilmizin müvazenesiyle anlaşılır.” S:132

“İşte ey insan! Eğer yalnız ona abd olsan, bütün mahlukat üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer ubudiyetten istinkaf etsen, âciz mahlukata zelil bir abd olursun. Eğer enaniyetine ve iktidarına güvenip tevekkül ve duayı bırakıp, tekebbür ve davaya sapsan; o vakit iyilik ve icad cihetinde arı ve karıncadan daha aşağı, örümcek ve sinekten daha zaîf düşersin. Şer ve tahrib cihetinde; dağdan daha ağır, taundan daha muzır olursun.” S:319

“Ey insan! Madem hakikat böyledir; gururu ve enaniyeti bırak. Uluhiyetin dergâhında acz ve za’fını, istimdad lisanıyla; fakr ve hacatını, tazarru’ ve dua lisanıyla ilân et ve abd olduğunu göster.” S:328

 “Evet ey insan! Sen, nebatî cismaniyetin cihetiyle ve hayvanî nefsin itibariyle; sagir bir cüz, hakir bir cüz’î, fakir bir mahluk, zaîf bir hayvansın ki; bütün dehşetli mevcudat-ı seyyalenin dalgaları içinde çalkanıp gidiyorsun. Fakat muhabbet-i İlahiyenin ziyasını tazammun eden imanın nuruyla münevver olan İslâmiyetin terbiyesiyle tekemmül edip; insaniyet cihetinde, abdiyetin içinde bir sultansın ve cüz’iyetin içinde bir küllîsin, küçüklüğün içinde bir âlemsin ve hakaretin içinde öyle makamın büyük ve daire-i nezaretin geniş bir nâzırsın ki, diyebilirsin: “Benim Rabb-ı Rahîm’im dünyayı bana bir hane yaptı. Ay ve güneşi, o haneme bir lâmba; ve baharı, bir deste gül; ve yazı, bir sofra-i nimet; ve hayvanı, bana hizmetkâr yaptı. Ve nebatatı, o hanemin zînetli levazımatı yapmıştır.” S:328

4-Abd tabirinin üstünlüğü:

عَبْدِنَا : Abd lafzının nebi veya Muhammed (A.S.M.) lafızlarına cihet-i tercihi; abd tabiri, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın azametine ve ibadetin ulüvv-ü derecesine işaret olduğu gibi, اُعْبُدُوا emrini te’kiddir ve Resul-i Ekrem hakkında vârid olan vehimleri def’etmektir ki, o zât bütün insanlardan ziyade ibadet yapmış ve Kur’anı okumuştur.” İ:93

5- Allah’a hakiki abd olan, başkalara abd olamaz hükmünün hakikatı:

Evet “İmandan gelen hürriyet-i şer’iye, iki esası emreder:

اَنْ لاَ يُذَلِّلَ وَ لاَ يَتَذَلَّلَمَنْ كَانَ عَبْدًا لِلّٰهِ لاَ يَكُونُ عَبْدًا لِلْعِبَادِ لاَ يَجْعَلْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا اَرْبَابًا

مِنْ دُونِ اللّٰهِ نَعَمْ اَلْحُرِّيَّةُ الشَّرْعِيَّةُ عَطِيَّةُ الرَّحْمٰنِ

Yani: İman bunu iktiza ediyor ki; tahakküm ve istibdad ile başkasını tezlil etmemek ve zillete düşürmemek ve zalimlere tezellül etmemek. Allah’a hakikî abd olan, başkalara abd olamaz. Birbirinizi -Allah’tan başka- kendinize Rab yapmayınız!… Yani Allah’ı tanımayan; her şeye, herkese nisbetine göre bir rububiyet tevehhüm eder, başına musallat eder. Evet hürriyet-i şer’iye; Cenab-ı Hakk’ın Rahman, Rahîm tecellisiyle bir ihsanıdır ve imanın bir hassasıdır.” H:61

“Evet “Şeriat-ı garra, kelâm-ı ezelîden geldiğinden ebede gidecektir. Nefs-i emmarenin istibdad-ı rezilesinden selâmetimiz, İslâmiyete istinad iledir. O hablülmetine temessük iledir. Ve haklı hürriyetten hakkıyla istifade etmek, imandan istimdad iledir. Zira Sâni’-i Âlem’e hakkıyla abd ve hizmetkâr olanın, halka ubudiyete tenezzül etmemesi gerektir. Herkes kendi âleminde bir kumandan olduğundan âlem-i asgarında cihad-ı ekber ile mükelleftir. Ve ahlâk-ı Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) ile tahalluk ve Sünnet-i Nebeviyeyi ihya ile muvazzaftır.” H:85

Muhteva:

1- Allahın emirlerine bağlı ciddî bir âbidin tarifi ve sahib olduğu tevekkül kuvveti

2- Allah’ın Rububiyet-i âmmesine karşı en ehemmiyetli bir abd olan insanın muhtelif evsafı

3- Abd-i azizin hususiyetleri

4- Abd tabirinin üstünlüğü

5- Allah’a hakiki abd olan, başkalara abd olamaz hükmünün hakikatı

(Bakınız: İslam Prensipleri Ansiklopedisi Abd maddesi)

Demek mezkûr kelime-i şehadeti söyleyen, pek çok esma-i İlahiyenin tevhidini söylemiş gibidir.

Demek hakiki abd, ebedi saadete namzeddir.

Bu sebebledir ki, enaniyetli ve mağrur insan abdiyet sıfatından uzak kalıyor.

Demek hakiki abdiyeti bilen insan, çok külli bir mahiyet kazanıyor.

Yani, insan insana hâkim olamaz ve hakiki insan dahi kendini insana mahkûm görmez. Hâkimiyet yalnız Allah’ındır. İnsan eğer kâmil ise, İlahî isimlere mazhar olur ve bu mazhariyetine hürmet edilmelidir. Meşru resmî makamlar ise, İlahî hâkimiyeti icra etmek vazifedarlığı olup, ona itaat, Allah’a itaat sayılır.

Derleme: Rüştü TAFRALI

Ruhlara vurulan pranga Ayasofya

Ruhlara vurulan pranga Ayasofya

Ayasofya, yüce bilgi manasına gelmektedir. Tarih boyunca siyasi idarelerce el üstünde tutulmuştur. 1453’te Sultan Mehmet Han, İstanbul’u fethettiğinde kendi parasıyla burayı satın aldı, cami olarak vakfetti ve vakfiyesini yazdı miras olarak.

Asırlarca tilavet-i Kur’an ve Münacaat-ı Rahmanlara ev sahibi oldu. 1934 tarihinde bu vazifesine pranga vuruldu.

Ayasofya, Müslümanların hak ve hakikati tebliğ ve yaşamasının mücessem bir abidesidir. Kapılarının ibadete kapanıp, turizme açılmasıyla Müslümanların cihat ve say u gayret ruhuna pranga vuruldu. Adeta onlarca sene boyunca sesi soluğu, tebliğ enerjisi inkıtaa uğradı.

Ayasofya Camii Kebiri’nin ibadete açılması, Müslümanlar arasında ittihad, ittifak ruhunun dirildiği, Ayasofya’ya her yerden akın etdilmesi bile isbat etmektedir. 350.000 Müslümanın ilk Cuma namazında orada namaz için hazır olması da başka bir isbatıdır.

Müslümanlar adeta tekbirlerle tarihi yarım adaya çıkartma yaptı ve yeni bir fetih oldu. Müsbet insanların gönülleri ittihad ile kalbleri toplu vurdu ve Ayasofya’nın prangalarını kırdı.

Ayasofya elbette ki, manevi mimarlarımızın içinde kalan bir uktedir. Hiç şüphesiz ki, Ayasofya’yı bir dava haline getiren mimarlarımız arasında Bediüzzaman Said Nursi gelmektedir. Ayasofya edebiyatı değil manevi bir mesuliyet olarak eserlerinde zikretmiş, hükümetlere de Ayasofya ruhunu aşılamıştır.

Nasıl ezan-ı Muhammediyenin (asm) neşriyle Demokratlar on derece kuvvet bulduğu gibi öyle de Ayasofya’yı da beş yüz sene devam eden vaziyet-i kudsiyesine çevirmektir. Ve âlem-i İslâm’da çok hüsn-ü tesir yapan ve bu vatan ahalisine âlem-i İslâm’ın hüsn-ü teveccühünü kazandıran, bu yirmi sene mahkemeler bir muzır cihetini bulamadıkları ve beş mahkeme de beraetine karar verdikleri Risale-i Nur’un resmen serbestiyetini dindar Demokratlar ilan etmelidirler. Tâ bu yaraya bir merhem vurmalı. O vakit âlem-i İslâm’ın teveccühünü kazandıkları gibi başkalarının zalimane kabahati de onlara yüklenmez fikrindeyim.” [1]

“Hem Demokrat’a ezan-ı Muhammedî gibi çok kuvvet vermek ve Risale-i Nur’un neşrine müsaadesi gibi çok taraftar olmak ve âlem-i İslâm’ı, hattâ bir kısım Hristiyan devletlerini de memnun etmek için Ayasofya’yı muzahrefattan temizleyip ibadet mahalli yapmaktır.”[2]

1 – Ezan-ı Muhammedî gibi çok kuvvet vermek

2 – Risale-i Nur’un neşrine müsaadesi gibi çok taraftar olmak

3 – Âlem-i İslâm’ı, hattâ bir kısım Hristiyan devletlerini de memnun etmek için Ayasofya’yı muzahrefattan temizleyip ibadet mahalli yapmak.

Ezan-ı Muhammedi’yi aslına çevirmek Üstâd Bediüzzaman Hazretleri döneminde gerçekleştirildi. Ama diğer 2 madde sonraki döneme kalmış vazifelerdendir. Kısmen Diyanet eliyle Risale-i Nurun neşri de yapıldı ama inkıtaa uğradı.

Avrupa ikidir sözüne istinaden, Ayasofya’nın müze yerine ibadethane olmasını bazı Avrupalı devletler, hükümetler destekledi ve Ayasofya’nın asli haline dönmesinden memnun oldular diye tahmin ediyorum.

Dr. Tahsin Tola’nın Üstâd Bediüzzaman Hazretleri’nin ‘Ayasofya’nın camiye çevrilmesi’ ile ilgili bir hatırası şöyledir;

Üstâd çok telaşlı idi. Gelen bir musibeti, bir felâketi önlemek istiyordu. Daha sonra şu haberi gönderdi;
“Ayasofya’yı tekrar camiye çeviriniz! Risale-i Nur’un serbestiyetini resmen ilân ediniz! Eğer bunları yaparsanız, biz de sizlere ismen dua etmeye karar vereceğiz.”[3]

Hatıralara baktığımızda ise,

“Üstad’ı ziyaretimin birinde Ayasofya hakkında düşüncelerini sormuştum. ‘Keçeli, keçeli’ diye güldü. Sonra birden ciddileşerek ‘Ayasofya, Hristiyanlığın, İslâmiyete devir ve tesliminin bir âbidesidir. Bunun için kilise iken cami olmuştur. Elbette tekrar camiye çevrilecektir.’ dedi.” [4]

“Üstâdımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Zübeyir Gündüzalp Ağabey ve diğer Ağabeylere bir gün şöyle demişti; ‘Ayasofya mutlaka açılacak inşaallah. Onun açıldığı gün Masonların Türkiye’de mağlub olduklarını anlayacaksınız.’”[5]

Ayasofya sadece taştan bir bina olsa elbetteki manevi mimarlarımız üzerine bu kadar düşmezdi bu konunun sadece edebiyatını yapar veya gerek bile görmezlerdi.

Ayasofya açılışı ile inşallah maddi ve manevi fereçler olacaktır.

Cihat ruhunun kırılmasını, tebliğ faaliyetlerinin inkişafı ile rahmet-i ilahiyeyi celbedebilmek duasıyla

Selam ve dua ile

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası 2, s. 163-164

[2] Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası 2, s. 235

[3] Abdülkadir Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayat 3, s. 2007; Son Şahitler, c. 4, Dr. Tahsin Tola Hatıralarından

[4] Son Şahitler, c. 2, Selahaddin Çelebi Hatıralarından

[5] Hatırayı 1990’da Rüştü Tafralı Ağabey’den bizzat Ali Kemal Pekkendir Ağabey dinlemiştir.

Kaynak: RisaleHaber

 

www.NurNet.org

Allah, sabredenlerle beraberdir, çünkü yalnız bırakılırlar

Cenab-ı Hak bize vahyinde sırlı bir şekilde hatırlatıyor: “Allah sabredenlerle beraberdir.

Bugünlerde bu ihtarı daha bir farkediyorum. Çünkü/yine sabredenlerin yalnız bırakıldığı zamanlara geldik. İfratın veya tefritin muteber olduğu, itidalde olanların ise ‘pasiflikle’ suçlandığı zamanlar çaldı kapımızı tekrar. Korkumuz savaştan değil. Korkumuz ölümden değil. Ahirete inananlar için bunlar pasaporttan başka birşey sayılmaz. Korkumuz ‘hakkın yanında değilken’ ölmekten. İfrat edip doğrunun selametine zarar vermiş olmaktan. Allah’ın yanında birilerinin hakkıyla gitmekten.

Ebedî zararlardan korkuyoruz biz. Dünyamıza verilen zararlar, ona kazık çakmayı planlamadığımız için, kanımıza dokunmuyor. Aleyhimize görünmüyor. Tek dünyalı değiliz. Varlığımızı yalnız buradaki varlığımızla, lezzetimizle, saadetimizle, huzurumuzla, zenginliğimizle, ulaşabildiklerimiz/bileceklerimizle tanımlamıyoruz ki buranın esiri/delisi olalım. Ölenimize kahrolalım. Gidenimizle mahvolalım. Kahrolmak/mahvolmak inanmayanın hakkıdır. Tepe tepe kullanabilir. Biz, elhamdülillah, gayba iman etmeyi seçtik. Dünyaya artık ötesini hesaba katmadan bakamayız.

Dediğim gibi: Sabredenler kolay yalnız bırakılır. Hatta sevilmezler. Nefret kazanmazlarsa da alabilecekleri en büyük iltifat acımadır. Hainlikle itham edilmezlerse, gayretsizlik veya samimiyetsizlik suçlamasıyla teselli bulabilirler. Duygulara kapılmak daha kolaydır musibet zamanlarında. Ve duyguların sekr halini yaşamanın taliplisi çoktur.

Aklın şalterini kapatıp öfkesinin/hüznünün kontrolüne kendisini bırakan insanlarla dolu her yanımız. Asr sûresinin anlattığı hüsran zamanları bir değil, beş değil, on değil. Dönüp dönüp tekrar yaşanan bir süreç ‘husr’. Diller bıçak. Eller yumruk. Gözler kara. Kalpler merhametsiz. Onlara Allah’ı hatırlatmanızdan bile rahatsız olan imanlı insanlarla karşılaşıyorsunuz. Allah’ı hatırlatmanızı istemiyorlar, çünkü Allah’ı hatırlamak demek, emir ve yasaklarını hatırlamak demek. Sınırları hatırlamak demek. Aşırıya gitmemeyi nasihatleyen vicdandaki o sesi uyandırmak demek. Bunu istemiyorlar. Herkes birbirine gaz vermede yarışıyor. Kan çağrısı bu zamanların en kolay işi. Akılda en geride olanlarımız yumrukları sıkılı en ileride koşuyorlar. Bu kalabalık nereye gider? Yolda ne kadar insaflı kalır? Vardığı yerde, velev muvaffak olsun, Allah ondan ne kadar razı olur?

Sabır gayretsizlik değildir. Sabır istikametli gayrettir. Durması gereken yerde duran ama yapması gerekeni de yapan gayrettir. Bize en çok yapılan suçlama, yani ‘gayretsiz/hamiyetsiz olma’ ithamının altında yatan şey, kanaatimce, onlar gibi sarhoş olmamamız. Herşeyin sonunu hesap ediyor ve varacağı yerden endişe ediyor olmamız. Mahlukata Allah’ın yarattığına gösterilmesi gereken bir incelikle/teenniyle muamele ediyor olmamız. Yoksa, Bediüzzaman’ın ifadesiyle, sabrın üç çeşidi olan; günahlardan sakınmaktaki sabır, musibetlere karşı dayanmakta gösterilen sabır ve ibadetlere devamda sergilenmesi gereken sabır, bunlardan hiçbirisi ‘gayretsizlik/hamiyetsizlik’ ifadesi değildir. Bunlar, sınanma vakitlerinde ‘gayretin istikametini’ yitirmemenin yöntemleridir. Gemimizin denge direkleridir.

Doğru. ‘Doğru’ duygularının seni götürdüğü yerde olmayabilir her zaman. Aklın da her vakit doğruyu bulamayabilir. Ama Allah, şeriatı ile, sana şaşmayacak olan hakikati bildirir. Merhamet öfkeden daha az hata yaptırır. Merhametsiz adalet eksiktir. Adaletsiz merhamet fazladır. Ve sen sabretmekle kendi iradenin tercihinden vazgeçerek Allah’ın küllî iradesinin emrine tâbi olursun. Şüphesiz Allah en doğrusu bilir! hakikatinin hâl diliyle söylenişidir bu. Sabreden ister istemez tevekkül eder. Kendi cüzi iradesini kaderin denizine bırakır.

“Resim karıştı. Manzara karardı. Burada artık kendi amelimin/fikrimin selametine güvenmiyorum. Ona tevekkül ediyorum. Onun emrinin doğruluğu sorgulanmaz. Ama irademin beni çekip götürmeye çalıştığı yerin sağı/solu belli olmaz…” demektir bu aslında. ‘Kolay olacak’ demiyorum. Eminim çoklar senden yüz çevirecek. Söylediklerinden, tavrından, hatırlattıklarından mutlu olmayacaklar, eminim. Yalnız da bırakılacaksın. İstenmeyen de olacaksın. Düşmana denk görüldüğün, hatta daha çok nefret edildiğin zamanlar da gelecek. Ama sen Allah Resulü aleyhissalatuvesselama öğretildiği gibi diyeceksin: “Eğer yüz çevirirlerse; de ki: Allah, bana yeter. Ondan başka hiç bir ilah yoktur. Ben Ona tevekkül ettim ve yüce arşın Rabbi de Odur.

Ahmet AY

İstediğim gibi neden ibadetlerimi yapamıyorum?

İstediğim gibi neden ibadetlerimi yapamıyorum?

“İman, Sa’d-ı Taftazanî’nin tefsirine göre: “Cenab-ı Hakk’ın istediği kulunun kalbine, cüz’-i ihtiyarının sarfından sonra ilka ettiği bir nurdur” denilmiştir.” [1]

İman öyle bir tılsım bir sırdır ki, peygamber evladına nasip olmaz, belki İslam’dan habersiz diyarda yaşayan birisine nasip olur. Bir nevi nasip işi. Ama sadece nasip denilip her şey tüm neticesiyle beraber kadere verilmez. Biz ehl-i sünnet itikadımıza göre Hayr Allah’tan, şer insanın nefsinden sudur eder. Mutezile ve Cebriyenin görüşleri ise ya bütününü insana veriyor ya da bütününü Allah’a isnad ediyor. Her iki fırka da bu cihetten ehl-i sünnetten ayrılmaktadır. Akıllarınca Allah’ı kutsamak ve tenzih etmek için bunu yapmaktalar ama hata etmişler. “İşte ey ehl-i hak ve ehl-i hidayet! Şeytan-ı ins ü cinnînin mezkûr desiselerinden kurtulmak çaresi: Ehl-i Sünnet ve Cemaat olan ehl-i hak mezhebini karargâh yap ve Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın muhkemat kal’asına gir ve Sünnet-i Seniyeyi rehber yap, selâmeti bul!” [2]

İnsan kendi sisteminde var olan irade ve ihtiyarını kullanarak küllü bir niyet ve arzuyla İslamiyete ve hakikatlerine müteveccih olup gördüğü, okuduğu şeylerde mahza aklını kullanmak yoluna sapmadan illet ve hikmet arasındaki irtibatı nazara alarak istikamette ve ehl-i sünnette kalabilir. Bir mesele de sadece illeti veya hikmeti nazara almak. Yoksa ya Cebriye ya Mutezile’ye kayabilir. (Mezhepler hakkında yazının sonunda malumat verilecektir. Bütünlük açısından buraya girmedim.)

İnsanın irade ve ihtiyarını istimal etmesi hususu çok ehemmiyetlidir. “Dikkat edersen görürsün, çalışırsan anlarsın, cüz’-i ihtiyarını bu emre sevk edersen Allah da muvaffakıyet verir. Bulur ve bilebilirsin.” [3] Burada bir sistemin işleyiş serencamı anlatılıyor. Yani formulüze edilmiş hali. Formül belli olduktan sonra binlerce soru çözülebilir. İnsan da dikkat, çalışmak, ihtiyarını/iradesini kullanması neticesinde muvaffak olabilmektir. “Nazeninlerin mehirleri dikkattir”[4] formulünü iyi anlamak ve kullanmak gerekmektedir.

Muvaffakiyet ve “Tevfik isterseniz, kavanin-i âdetullaha tevfik-i hareket ediniz. Yoksa tevfiksizlik ile cevab-ı red alacaksınız.” [5] Ne kadar isterseniz bunun misalini görebilirsiniz.

İnsanın imanını kuvvetlendirmek için elden gelen çabayı da sarf etmesi elzemdir. Çünkü “İman, bir hüsn-ü münezzeh ve mücerreddir.”[6] “iman farzdır, marifeti lâzımdır.”[7]

“İman-ı tahkikî ilmelyakînden hakkalyakîne yakınlaştıkça daha selbedilmeyeceğine ehl-i keşf ve tahkik hükmetmişler ve demişler ki: Sekerat vaktinde şeytan vesvesesiyle ancak akla şübheler verip tereddüde düşürebilir.

Bu nevi iman-ı tahkikî ise yalnız akılda durmuyor. Belki hem KALBE, hem RUHA, hem SIRRA, hem öyle LETAİFE sirayet ediyor, kökleşiyor ki, şeytanın eli o yerlere yetişemiyor; öylelerin imanı zevalden mahfuz kalıyor.” [8] “Bunun için, bir insanın en başta elde etmeye çalıştığı ilim; iman ilmidir. İlimlerin esası, ilimlerin şahı ve padişahı; iman ilmidir.” [9] Bizler de imanımızı taklitten tahkike çıkartmalıyız. Ve bunun yollarını vesilelerini bulup istimal etmeliyiz. Çünkü iman düşmaları ve dinsizler, Müslümanlarında kendilerine iltihak etmesini istiyor ve bunun için ellerinden gelen çabayı sarf ediyorlar.

Neticesinde ise dinsiz değil ama dinsizcesine yani hayatında dinin yeri çok küçük bir alana hapsedilmiş insanlar karşımıza çıkıyor. Cenazede, bayramda… gibi. Dizi filmler, oyunlar ve çeşitli şeylerle adeta insana dinini yaşamaya zaman bırakmamaya çalışıyor bu dinsizlik komiteleri.

İnsanın manevi hayatının merkezi olan, “İman, altı rüknünden çıkan öyle bir vahdanî hakikattır ki, tefrik kabul etmez. Ve öyle bir küllîdir ki, tecezzi kaldırmaz. Ve öyle bir külldür ki kabil-i inkısam olmazlar. Çünkü herbir rükn-ü imanî, kendini isbat eden hüccetleriyle sair erkân-ı imaniyeyi isbat eder. Herbiri herbirisine gayet kuvvetli bir hüccet-i a’zam olur.[10] İnsanın imanının sağlamlığı ve tahkikliği nisbetinde “taate, suhre gibi değil, belki iştiyakla itaat edip ubudiyeti îfa eder.” [11]

Bir de “ibret, fikret, ünsiyet gibi üsare ve şiralarından vicdanda o tatlı, iman balları yapar.”[12] Burada insana düşen muhakkik olmaktır. Yani delillerle, bürhanlarla hareket etmektir. Taklit değil tahkik mesleğinde emin adımlarla yürümektir. “Muhakkikin şe’ni; gavvas olmak, zamanın tesiratından tecerrüd etmek, mazinin a’makına girmek, mantığın terazisiyle tartmak, her şeyin menbaını bulmaktır.”[13] Zamanın getirdiği şartlara sıkışıp kalmamak yani geniş bir ufka malik olmaya gayret etmek. Taassup ki -at gözlüğü olarak nitelendiriyorum- manilerden uzak durmak. Akıl ve mantık terazisinde yani illet ve hikmet yolunda yürümekle menbalara inmektir.

“İman, bir intisabdır. Öyle ise insan, iman ile insanda tezahür eden san’at-ı İlahiye ve nukuş-u esma-i Rabbaniye itibariyle bir kıymet alır.”[14] Madem hakikat budur, madem illet ve hikmet terazisinde, havf u reca arasında bulunarak imanımızı tahkik ve tahkim etmek tek çıkıştır. Bizler de elimizden gelen tüm çabamızla imanımızı tekmil etmek yolunda yürümek değil, ilerlemek değil, var gücümüzle koşmalıyız. Bu sayede üzerimizde inayet-i ilahi ve Tevfik-i rabbani tecelli ederek Muhibbullah makamına vasıl olabiliriz.

Şayet sıkıntı çekiyor ve psikolojik olarak da korkuyorsak doğru düşünmediğimiz, doğru yaşamadığımız ve yalnız kalmamızdan kaynaklanmaktadır. İmanımızın gereği gibi amel edemememiz ise bundan kaynaklanmaktadır. Namaz başta olmak üzere diğer ibadetlerimizdeki noksanlar ve süreksizlik de bundandır.

Doğru düşünen, yaşayan insanlarda huzur hasıl olur. Bir insanda huzurun fazla olması imanının ilmelyakin, aynelyakin ve hakkalyakin hangi mertebede ve o mertebenin neresinde olduğu ölçüdedir. Yani, huzur terakki nisbetindedir. “Herkesin kalbinde nasihatlarıyla iman cihetinde bir yasakçı..”[15]

“İşte Risale-i Nur, hem fevkalâde ihlası ve hem yalnız tevhid ve iman akidelerinin hizmetini esas meslek ittihaz ederek bir kudsiyet kazanması ve mahiyetinde bütün hakaik-i Kur’aniye ve İslâmiye mevcud bulunarak her tarafı kaplayacak bir nur-u hakikat olması dolayısıyla, rahmet-i İlahiye canibinde bu millet-i İslâmiyeyi, maddî-manevî felâket ve helâket tehlikelerinden, bir sedd-i Kur’anî ve nur-u imanî olarak muhafazaya vesile olmuştur.”[16]

  • Mezhepler; Ameli, itikadi ve siyasi olmak üzere temelde üç kategoriye ayrılır.

-Ameli: Hanefi, Şafi, Maliki, Hanbeli

-İtikadi; Eş’ari, Maturudi ve Selefilik

-Siyasi; Şialık, Vehhabilik

Selefilik mezhebi müntesibi olmadığı için tedavülde değildir. Şimdi oratada Biz Selefiyiz diyen kimseler ise aslında mezhepsizdirler. Mezhepsizliklerini selefilik kılığında örtmeye çalışmaktadırlar.

Amelen Hanefi olanlar, itikadda Maturudidir.

Amelen Şafi, Maliki, Hanbeli olanlar itikadda Eş’aridir.

Selam ve duayla

Muhammed Numan ÖZEL

Yazarın Tüm yazıları için TIKLAYINIZ

[1] İşarat-ül İ’caz ( 42 )

[2] Lem’alar ( 78 )

[3] Barla Lahikası

[4] Muhakemat ( 84 )

[5] Tarihçe-i Hayat ( 58 )

[6] Lem’alar ( 127 )

[7] Sözler ( 614 )

[8] Kastamonu Lahikası ( 18 )

[9] Sözler ( 749 )

[10] Asa-yı Musa ( 55 )

[11] Mektubat ( 456 )

[12] İşarat-ül İ’caz ( 71 )

[13] Muhakemat ( 26 )

[14] Sözler ( 311 )

[15] Emirdağ Lahikası-2 ( 77 )

[16] Tarihçe-i Hayat ( 156 )

Kaynak: RisaleHaber

 

www.NurNet.Org

Adeti ibadete dönüştürmek

“Evet niyet âdi bir hareketi ibadete çevirir.”

Üstat hazretlerinin  “öğrendim” dediği kelimelerden biri de “niyet”. Buradaki niyeti  en başta “ihlas” olarak anlamamız gerekiyor. Zira en büyük niyet, bir işi Allah rızası için yapmaktır. Namazımıza “Niyet ettim Allah rızası için” diye başladığımız gibi, konuşurken, ticaret yaparken, sefere çıkarken kısacası bütün işlerimizde de niyetimiz İlâhî rızaya ermek olmalıdır.

Cümlede geçen “âdi” kelimesi, yeme, içme,  konuşma, yatma gibi adet olarak yaptığımız işler demektir. Bunları sünnet niyetiyle  yaptığımızda o âdi işlerimiz ibadet olurlar. Zira, o Hak Elçisine (asm.)  uymak, Allah’ın razı olduğu şekilde hareket etmek demektir.

Meselâ, uyumak bir adetimizdir. Sünnet üzere yatıp, sabah namazına kalkmayı da niyet ettiğimizde bütün uykumuz ibadet olur.

Üstat hazretlerinin takva hakkındaki  harika bir mektubu var. O mektubunda şöyle buyuruyor:

“Hem, takva içinde bir nevi amel-i salih var. Çünkü, bir haramın terki vaciptir. Bir vacibi işlemek, çok sünnetlere mukabil sevabı var. Takvâ, böyle zamanlarda, binler günahın tehâcümünde bir tek içtinab, az bir amelle, yüzer günah terkinde, yüzer vacip işlenmiş oluyor.”  (Kastamonu Lahikası)

Sonunda  şöyle bir kayıt  koyuyor:

“Bu ehemmiyetli nokta, niyetle, takvâ namıyla ve günahtan kaçınmak kastıyla menfî ibadetten gelen ehemmiyetli a’mâl-i salihadır.”

Kalabalık bir caddeden geçen bir insan, haram nazardan sakınma niyetiyle başını önüne eğerek yürüdüğünde yüzlerce vacip sevabı kazanabilir. Bir başkası da birisiyle kavga etmiş olsun;  iç âleminde onunla münakaşa ederek ve ona hakaretler yağdırarak yol alsın. Bu adam da sağa sola bakmadan yürümektedir, onun nazarına da hiçbir haram ilişmese, ama niyeti haramdan sakınmak olmadığı için birinci adamın kazandığı sevabı bu adam kazanamaz.

Bu kâinatı inceleyen bilim adamlarının niyeti İlâhî hikmet ve rahmeti insanlara ders vermek olsa, bütün çalışmaları ibadet olur. Ama, niyetleri meşhur olmak, ödül almak, ücretlerini artırmak olduğu takdirde bu çalışmaların onlara sevap namına hiç  bir faydası olmayacaktır.

Niyet, manevî kazanç konusunda büyük bir sermayedir. Bu sermayeyi iyi kullanmak gerekir. İnsan halis bir niyetle bir hayır yapmak istese, fakat elindeki imkânlar buna izin vermediği için o hayrı yapamasa ve bundan üzüntü duysa onun bu halis niyeti ona sevap kazandırır.

İnsan, okuduğu bir hatmi bağışlarken bütün müminleri niyet ettiğinde onların her birine bir hatim sevabı hediye edebilir.

“Ve gösteriş için yapılan bir ibadeti günaha kalbeder.”

Bu da sevabın günaha kalbolmasına misâl oluyor.

Prof. Dr. Alaaddin Başar