Etiket arşivi: insan

İlgisizlik, Değersizlik Hissi ve İçsel Arayışların Psikolojik ve Manevi Boyutları

İlgisizlik, Değersizlik Hissi ve İçsel Arayışların Psikolojik ve Manevi Boyutları

 

İnsan ailesinden ve sosyal çevresinden yeterli ilgi ve değer görmemesi, temel duygusal ihtiyacın karşılanmaması olarak değerlendirilebilir.

Bu durum, kişinin değer algısında ciddi bir erozyona yol açabilir.

Sevgi ve ait olma ihtiyacı, fizyolojik gereksinimlerin ve güvenliğin ardından gelen temel bir basamaktır.  Bu ihtiyacın karşılanmaması da değersizlik hissinin kökleşmesine ve dolayısıyla içsel bir yalnızlık duygusunun derinleşmesine neden olabilir.

Bu yalnızlık, yalnızca fiziksel bir izolasyon değil, aynı zamanda kişinin anlam arayışında bir boşluk hissetmesi şeklinde de tezâhür eder. Bu boşluk ve bulamama hissi insanda çöküntü yaşatır.

Risale-i Nur’da yer alan “Bütün kâinatın mayesi muhabbettir[1] ifadesi, insan fıtratı sevgi, görülme ve değer verilme, sahiplenme ve sahiplenilme gibi duygusal temellere dayalı olduğunu metafizik bir perspektiften vurgular.

İnsan, sosyal bir varlık olarak, ilişkiler aracılığıyla kendini ispat ve onaylanma ihtiyacı duyar. Ancak bu ihtiyaçlar karşılanmadığında, bireyde bir tür duygusal yoksunluk ortaya çıkar.

Bu yoksunluk, farklı davranışsal tepkilerle kendini gösterebilir. Bazıları sosyal medya platformlarında sürekli paylaşım yaparak dış dünyada görünürlük arayışına girerken, diğerleri evlilik gibi bağlayıcı ilişkilerle bu boşluğu doldurmaya çalışabilir. Ama bu da sosyokültürel açıdan toplumda tezatlıklara sebep olur.

Kimileri ise başarı odaklı bir yaşam tarzı benimseyerek ya da alışılmadık davranışlarla dikkat çekmeye yönelerek görmek ve görülme his eksikliği telafi etmeye çalışır.

Ne var ki, bu dışsal arayışların hiçbiri, bireyin içsel boşluğunu kalıcı olarak dolduramaz. Çünkü yediği ve içtiği şeyleri paylaşmak, sürekli paylaşımlarda bulunmak, dikkatleri üzerine çekmeye çalışmak insanda ben merkezli bir anlayış geliştirir. Ben merkezli insanlarsa toplumda kabul görmeyen karekterlerdir.

Sosyopsiko araştırmaları, dışsal onay arayışının kısa vadeli bir tatmin sağladığını, ancak uzun vadede bireyin öz-değer algısını güçlendirmek yerine daha fazla bağımlılığa yol açabileceğini göstermektedir.

 

Evet lafızperestlik bir hastalıktır, fakat bilinmez ki hastalıktır…

   Tenbih: Lafızperestlik nasıl bir hastalıktır, öyle de: Suretperestlik ve üslûbperestlik ve teşbihperestlik ve hayalperestlik ve kafiyeperestlik şimdi filcümle, ileride ifrat ile tam bir hastalık ve manayı kendine feda edecek derecede bir maraz olacaktır.[2]

Özellikle günümüzün hızlı ve yüzeysel ilişki dinamikleri, bu arayışı daha da karmaşık hale getirebilir. Modern toplumda sıkça gözlemlenen bu durum, kişinin tatmin yerine hayâl kırıklığı ve tükenmişlik hissetmesine yani tükenmişlik sendromu ve mentâl yorgunluğa neden olabilir. Çünkü insanın gerçekle örtüşmeyen beklentileri ne kadar yüksek olursa hayal kırıklığı da o nisbette yüksek olur.

Çözüm önerisi olarak, bireyin mutluluğu ve değeri dışarıda aramak yerine içsel bir yolculuğa yönelmesi gerektiği öne sürülmektedir. Bu yaklaşım kişinin kendi değerini dışsal faktörlerden bağımsız olarak inşa etmesi gerektiği fikri burada merkezi bir rol oynar.

Manevi olarak bakıldığında ise, bu arayış, insanın ilahi bir bağ kurması ve varoluşsal anlamını tanımlaması şeklinde yorumlanabilir. “Teveccüh-ü ilahi” ve “sana verilen muhabbet” gibi ifadeler, bireyin değerini maddi dünyadan ziyade maneviyattan beslenerek araması tavsiyemdir.

Sefahat (aşırı dünyevi zevklere kapılma) insanın potansiyelini gölgeleyen bir faktör olarak görülürken, takva (bilinçli bir ahlâkî duruş) kişinin fıtrat değerini ortaya çıkaran bir araç olarak tanımlanır.

Bu, psikolojik açıdan öz-disiplin ve değerler sistemiyle ilişkilendirilebilir; insanın kendine yönelik farkındalığını artırarak dışsal kaosa karşı bir iç denge kurmasına olanak tanır. Aynı şekilde, “mana-yı harfiyle bakmak” ifadesi, olayları ve nesneleri yüzeysel, sathî anlamlarının ötesinde, daha derin bir değerlendirme çağrısıdır.

ilgisizlik ve değersizlik krizinin çözümü, hem psikolojik hem de manevi araçlarla kendini yeniden inşa etmesinden geçer. Dışsal arayışların geçiciliği kabul edilip, içsel bir dönüşüm hedeflendiğinde, kişi yaşamındaki anlam boşluğunu doldurabilir.

Bu süreç, öz-farkındalık, ahlâkî bir duruş ve sürekli bir yenilenme (imanın tecdidi) gerektirir. Bu dünyada geçici bir misafir olduğu bilinci ise, ona hem tevazû hem de dinginlik kazandırarak, içsel arayışını daha sağlam bir temele oturtabilir.

Problemin temeline inmek ve onu deşmek, bu dönüşümün ilk adımıdır; zira ancak bu şekilde kendi iç dünyasında saklı olan cevheri keşfedebilir dünyanın en şerefli mahlûku olan insan. Çünkü “Bir saadet-i âcile, vicdanda münderiçtir; bir firdevs-i manevî, kalbinde mündemiçtir.

Düşünmekse deşmektir; şuur ise, şiar-ı râz.[3]

Mutluluk vicdanda, cennet kalbdedir. Düşünmek içini deşmektir, şuur ise Allah’ın sırlarını görmektir. Ne mutlu bu gâyede hareket edene.

Selâm ve duâ ile..

Muhammed Numan Özel

[1] Sözler (624)

[2] Muhâkemat | Asar-ı Bediiyye – 223

[3] Sözler (745)

Kaynak: Kastamonur

www.NurNet.org

İslami Epistemoloji ve Ontolojinin Köprüleri

İslami Epistemoloji ve Ontolojinin Köprüleri

 

Risale-i Nur’un Marifetullah derslerinde takip edilen usuller, esasen insanın imanını güçlendirmeye ve Allah’a olan kulluk bilincini artırmaya yönelik olan bir dizi tarz-ı telakki, metod ve yaklaşımdır. Bediüzzaman Said Nursi, eserlerinde temel olarak dayandığı ve hedeflediği prensipleri seb’a semâvat kaidesine göre 7 maddede şöyledir:

 

1.Akıl ve kalp arasındaki denge

2.Kur’an’a dayalı deliller

3.Tevhid ve vahdet

4.Sürekli manevi tefekkür:

5.Misallerle açıklama

6.Felsefi ve bilimsel argümanlar

7.İmanî ve ahlaki temeller

 

Bu maddeler, Marifetullah yolculuğunda hem aklı hem de kalbi kullanan, kitap temelli, felsefe ve bilimle diyalog kuran, pratik ahlâk ve sürekli tefekkürü esas alan dengeli bir sistemi ifade eder.

 

1.Akıl ve kalp arasındaki denge: Risale-i Nur, insanın akıl ve kalbini birbirini tamamlayacak şekilde kullanmasını teşvik eder. Akıl, Allah’ın varlık ve kudretine dair marifetullah delilleri anlamada yardımcı olurken, kalp ise iman hakikatlerini kabul etme ve bu hakikatlere derin bir şekilde teslim olma noktasında önemli bir rol oynar.

Bilgiler akıl yoluyla anlaşılır, yorumlanır ve doğrulanır. Kalp ise bu bilginin pratik hayat ve maneviyat alanında deneyimlenmesi (irfan) için gereklidir.

 

2.Kur’an’a dayalı deliller: Marifetullah derslerinde, Allah’ın varlığı, birliği ve sıfatları gibi temel tevhidî konular, Kur’an-ı Kerim’in âyetlerine dayandırılarak açıklanır. Kuru bir fikir ve tez olarak ileri sürülmez.

 

Kur’an-ı Kerim, evrendeki her şeyin Allah’ın varlığına, kudretine, hikmetine işâret eden bir âyet olarak görülür ve gosterilir. Buna marifetullahta derinlik kazanmak olarak bakabiliriz. Bu bakımdan Risale-i Nur, her şeyin Allah’ı tanıma ve anlama yönündeki birer işâreti olarak değerlendirilmesini savunur.

Bunu da “Eğer yerdeki ağaçlar kalem olup, denizler mürekkeb olsa, Cenab-ı Hakk’ın kelimatını yazsalar, bitiremezler.”[1] Âyetinden istinbat ederek çıkarımda bulunmuştur.

 

3.Tevhid ve vahdet: Marifetullah ve Muhabbetullah derslerinde, Allah’ın birliği, tevhid meselesi sık sık nazara verilir.

vâhidiyet içinde ukûlü boğmamak ve kalbler Zât-ı Akdes’i unutmamak için, daima vâhidiyetteki Sikke-i Ehadiyeti nazara veriyor.”[2]

 

“Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan, hadsiz kesret-i mahlûkatta tezahür eden vâhidiyet içinde ukûlü boğmamak için, daima o vâhidiyet içinde ehadiyet cilvesini gösteriyor.”[3]

 

Her şeyin Allah’ın kudret, ilim, hikmet terazisinde var olduğu ve bir kader planında ilerlediği gerçek anlamda vurgulanır.

 

4.Sürekli manevi tefekkür: Risale-i Nur’un usûllerinden biri de, sürekli olarak Allah’ı tefekkür etmek ve O’nun varlığını her an hissetmektir.

Demek hayat, bir nokta-i mihrakıye hükmünde; muhtelif sıfât birbiri içine girer, belki birbirinin aynı olur.

Güya hayat tamamıyla hem ilimdir, aynı halde kudrettir, aynı halde de hikmet ve rahmettir ve hâkeza…[4]

Bu, insanın ruhsal derinliğini artırmak, dünyevi kaygılardan uzaklaşmak ve gerçek huzuru bulmak için temel bir yol olarak kabul edilir. Bir tefekkür ve tezekkür murakabesi olarak adlandırabiliriz bunu.

 

5.Misallerle açıklama: Risale-i Nur’un her dersinde çeşitli misâller, benzetmeler, tasvirler, betimlemeler ve kıssalar kullanarak, soyut iman hakikatlerini somutlaştırır. Böylece meselelerin daha kolay anlayabilmesini sağlar ve derinlemesine düşünmesine yardımcı olur. Hem de bu metod Kur’an’ı Kerim’in metodu olduğu için zihinlerde betimlemeler ve misâller daha kalıcı oluyor.

Anlaşılması zor hakikatler, hem pratik ve somut misaller (analojiler, kıssalar) hem de güncel felsefi ve bilimsel verilerle desteklenir. Bu, mesajın hem sıradan insana hem de entelektüel kişiye ulaşmasını sağlar.

Bunu Haşir Risalesinde “Risalelerde teşbih ve temsilleri, hikâyeler sûretinde yazdığımın sebebi; hem teshil, hem hakâik-i İslâmiye ne kadar mâkul, mütenâsib, muhkem, mütesânid olduğunu göstermektir.

Hikâyelerin mânâları, sonlarındaki hakikatlerdir.

Kinâiyat kâbîlinden yalnız onlara delâlet ederler.

Demek, hayâlî hikâyeler değil, doğru hakikatlerdir.”[5] şeklinde ifâde edildiğini okumaktayız.

 

6.Felsefi ve bilimsel argümanlar: Risale-i Nur, İslam’ın hakikâtlerini savunurken, modern bilimin bulgularını da kendi lehine kullanır. Bu, hem akılcı bir yaklaşımı hem de imanî hakikatlerin evrensel geçerliliğini ortaya koyma adına önemli bir usuldür. Yani, dinî hakikatler ile bilimsel gerçekler birbirini çelişmeyen iki alandır ve birbiriyle uyumlu şekilde anlatılır. Bir çelişki ve çatışma değil bir madalyonun iki yüzü gibi olduğunu gösterir.

Âlem-i insâniyette, zamân-ı Âdem’den şimdiye kadar iki cereyân-ı azîm, iki silsile-i efkâr; her tarafta ve her tabaka-i insâniyede dal budak salmış, iki şecere-i azîme hükmünde…”[6] devam etmektedir kıyâmete ve Cennet ile Cehenneme kadar da devam edecek.

 

7.İmanî ve ahlâkî temeller: Risale-i Nur’un bir başka önemli usulü, iman ve ahlâkın birlikte ele alınmasıdır. İman yalnızca bir inanç itikad meselesi değil, aynı zamanda insanın ahlâkî hayâtını doğrudan şekillendiren bir gerçektir. Marifetullah derslerinde, iman hakikatleri kişinin günlük hayatında nasıl bir davranışa dönüşmelidir sorusu sıkça işlenir. İtikad ve amelin birbirini desteklemesi gerektiğini, takvâ insan kalbinin süsü olduğu, ameller insanı istikamette ve diri tuttuğunu ders vermektedir.

Bilgi yalnızca teoride kalmaz; tefekkür ve imanî-ahlâkî temeller yoluyla hayata geçirilir. Amaç, kuru bilgiden ziyade, eylemle bütünleşmiş bir marifete ulaşmaktır. İtikad ve amel bütünlüğüdür.

 

Nasilki semâvat yedi tabaka halinde, bizde yedi maddede geleneksel İslâmî ilimlerdeki üç ana disiplin olan Kelam, Tasavvuf ve Fıkıh yönleriyle dengeli ve kapsamlı bir eğitim modelini temsil ettiğini ve bazı özelliklerine temas etmeye çalıştık.

 

Çünkü bu usul, modern laik, seküler dünyanın meydan okumalarına karşı, tevhid merkezli akıl, kalp, bilim, felsefe ve ahlakı bir potada eriterek dengeli, iknâ edici ve maneviyatı güçlü bir Müslüman şahsiyet inşâ etmeyi hedefleyen eşsiz bir eğitim modelidir.

 

Bu sebeple Eğitimde Bediüzzaman Modeli Iska Geçilmemelidir!

Bu konuda diğer bir yazım için tıklayınız

 

Selâm ve selâmet hedefi daimâ ilerlemek ve terakki etmek olanlara olsun.

 

Muhammed Numan Özel

[1] Lokman Sûresi (31/27) / Sözler (134)

[2] Sözler (9)

[3] Lemalar (97)

[4] Siracü’n-nur (160)

[5] Sözler (48)

[6] Sözler (538)

Zihin Sağlığınız Nasıl?

Zihin Sağlığınız Nasıl?

Zihin, beynin düşünme, algılama, hatırlama, hissetme ve anlama gibi soyut süreçlerini kapsayan bir kavramdır. Fiziksel bir varlık olmaktan ziyade, beynin karmaşık işlevlerinin ve etkileşimlerinin bir ürünüdür.

Zihin, bilinci, inançları, arzuları, duyguları, bilgiyi ve hayal gücünü barındırır.

Kısacası, zihin, dünyayı yorumlamamızı, kararlar almamızı ve çevremizle etkileşim kurmamızı sağlayan karmaşık bir içsel deneyimler ve süreçler bütünüdür.

Zihnimiz ne kadar sağlıklı çalışırsa hem fiziksel hem de ruhsal dengemiz o kadar yerinde olur.

Zihin fesadı, düşünce süreçlerinin, algılarının ya da muhakeme yeteneğinin bozulması, çarpıtılması veya sağlıklı bir şekilde işlev görmemesi durumunu ifade eder.

Türkçe’de “fesat” kelimesi genellikle kötülük, bozgunculuk veya olumsuz niyetle ilişkilendirilse de, zihin fesadı bağlamında daha çok zihinsel süreçlerin sağlıksız bir şekilde yönlendirilmesi ya da manipüle edilmesi anlaşılır. Düşünce bozukluğu olan anksiyete olarak da ifade edebiliriz.

Bu durum, insanın kendi düşüncelerinden, çevresinden ya da dış etkenlerden kaynaklanabilir ve genellikle ahlâkî, sosyal veya psikolojik boyutları içerir.

Zihin Fesadının Nedenleri

Zihin fesadının ortaya çıkmasında çeşitli faktörler rol oynamaktadır.

Dış Etkenler ve Manipülasyon: Medya, propaganda, siyaset, yanlış bilgi (dezenformasyon) veya yönlendirici söylemler, gerçekliğin algılanma biçimini bozabilir. İnsan âlemini manipüle edebilir. Özellikle sosyal medya çağında, bilgi kirliliği zihin fesadını tetiklemekle kalmayıp adeta zihnin tetikçisi olmuştur. Sanal medyada doğru bilginin önemi gerçekten çok önemli bu cihetle.

Psikolojik Faktörler: Önyargılar, takıntılar, korkular veya travmalar, insanın sosyal çevresi, doğup büyüdüğü çevre, insanın sağlıklı düşünme yetisini gölgeleyebilir. Mesela, sürekli olumsuz düşünce döngüleri (rumination) zihinsel berraklığı engelleyebilir. İnsan izlediği ve dinlediği şeylerden etkilenir en azından onların jargoyuyla konuşmaya başlar.

Toplumsal ve Kültürel Etkiler: Toplumun dayattığı normlar, kalıplaşmış yargılar veya grup düşüncesi (groupthink), insanın bağımsız düşünme yetisini kısıtlayabilir.

Eğitim ve Bilgi Eksikliği: Eleştirel düşünme becerilerinin gelişmemiş olması, ferdi yanlış bilgilere veya manipülasyona daha açık hale getirebilir. Adeta bir yaprak gibi olur. Bu sebeple insan düşünceleri geliştirmeli ve muhakeme yeteneğini ön plana çıkartmalı.

Zihin Fesadının Belirtileri

Zihin fesadı, ferdin düşünce ve davranışlarında çeşitli şekillerde kendini gösterebilir:

  1. Önyargılı Düşünce: Gerçeklere dayanmadan, yalnızca önyargılarla hareket etmektir. Bu da genellikle öğretilmiş, dayatılmış ve doğruluğu kesinleşmemiş fikirlerdir.
  2. Gerçeklikten Kopuş: Objektif gerçekleri reddetme veya çarpıtılmış bir gerçeklik algısı geliştirme. Kendisince muteber insanlardan nakledilen şeylere inanarak gerçekleri çarpıtma durumudur. Cerbeze, demogojinin sonucu olarak tanımlayabiliriz.
  3. Fanatizm: Bir fikre, ideolojiye veya gruba körü körüne bağlılık. Taassup ve bağnazlık durumudur.
  • Empati Eksikliği: Başkalarının bakış açılarını anlamada zorluk çekme halidir. Bu durumda insan bencilleşmesi ve apolitik, narsist, hedonist olması kaçınılmazdır.
  1. Kutuplaşma: Her şeyi siyah-beyaz olarak görme eğilimi, gri alanları reddetme durumudur. Psikolojinin mükemmeliyetçi insan tabiri tam da bunu ifade etmektedir.

Zihin Fesadının Toplumsal Etkileri

Zihin fesadı, ferdî seviyede olduğu kadar toplumsal düzeyde de yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Toplumda kutuplaşma, ayrışma ve çatışma gibi sorunlar, genellikle fertlerin zihinsel süreçlerindeki bozulmalardan beslenir. Mesela, yanlış bilgilendirme kampanyaları, manipülasyon, demogoji, cerbeze, karapropaganda toplumu manipüle ederek sosyal uyumu zedeleyebilir.

Ayrıca, zihin fesadı bireylerin eleştirel düşünme yeteneğini zayıflatarak demokratik süreçleri ve sağlıklı iletişimi baltalayabilir. Yapılan algı operasyonlarıyla. Mesela bir hırsız adeta hürriyet şövalyesi olarak veya bebek katillerinin kendi haklarını korumaya çalışan bir mazlum gibi takdim edilebilir yapılan propagandalarla insanlar tüm delillere rağmen bunları savunabilir.

Zihin Fesadından Korunma Yolları

Zihin fesadından korunmak ve zihinsel berraklığı korumak için şu adımlar atılabilir:

  1. Eleştirel Düşünme: Bilgiyi sorgulamak, farklı kaynaklardan doğrulamak ve mantıksal analiz yapmak. Bir bilgiyi farklı kaynaklarla mukayese etmek insanın muhakeme kabiliyetini geliştirecektir. Ama muhakeme edebilmek için önce insanın doğru bilgiyi bilmesi gerekir. Doğruyu bilmeden neye göre insan muhakeme edecek? Hadi etti diyelim bulduğu şeyin doğru ve sağlıklı bir netice olduğunu nasıl anlayacak değil mi?

Farkındalık ve Öz-Refleksiyon: Kendi önyargılarını ve düşünce kalıplarını düzenli olarak gözden geçirmek insanı hatalardan koruyup insanın tekemmül sürecine katkı sağlayacaktır. Çeşitli zamanlarda insan durduğu ve olduğu yere bakması gerekir. Böylece ya terakki ya savrulduğu noktayı görebilir.

Çeşitli Perspektiflere Açıklık: Farklı görüşleri dinlemek ve empati geliştirmek insanda muhakeme ve analitik düşünme kabiliyetine katkı sağlayacaktır.

Bilgi Okuryazarlığı: Güvenilir kaynaklardan bilgi edinmek ve medya okuryazarlığını artırmak, insanın sosyal statüsüne de katkı sağlayacaktır.

Psikolojik Sağlığa Özen: Stres, kaygı veya travma ve anksiyete gibi zihinsel sağlığı etkileyen durumlara karşı muteber ve zihinsel sağlığı yerinde olan insanlarla beraber olması insana olumlu katkılar sağlayacaktır.

Zihin fesadı, modern dünyada giderek daha sık karşılaşılan bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Ferdin ve toplumun sağlıklı düşünme yeteneğini koruması, hem kişisel hem de toplumsal refah için kritik öneme sahiptir. Kamu düzeni için de çok önemlidir. Toplumun değer yargıları, bozulmaları, tekâmülü neticesinde insanların zihinlerinde olumlu/olumsuz kaçınılmaz sonuçları bulunmaktadır.

Eleştirel düşünce, empati ve bilgi okuryazarlığı gibi araçlarla zihin fesadına karşı durabilir, daha berrak ve sağlıklı bir zihinsel dünyaya adım atabiliriz. Unutmayalım ki, zihnimizi özgür ve berrak tutmak, kendimize ve çevremize verebileceğimiz en büyük hediyelerden biridir. Evham ve vesveselere sebep olan dizi filmler, madde bağımlılıklarından da uzak durmak gerekmektedir

Bunlar düşünceler başta olmak üzere insan hayatının zehirlenmesine sebep olmaktadır.

Bir insanın gözlerini bağlasanız, nereye gittiğini göremez. Ama ya aklını bağlasanız nolur?

İşte zihin fesadı tam olarak budur: Aklın, kalbin, idrakin ipotek altına alınması, devre dışı kalmasıdır.

Bugün dünyada en yaygın fakat en az fark edilen tehlikelerden biri; zihinlerin çarpıtılması, düşüncenin ifsat edilmesidir. Bunu sadece “yanlış düşünmek” gibi basit bir seviye indirgememek gerekir. Bu, insanın hakikati göremez hâle gelmesi, muhakemeyle değil hatta duygularıyla da değil önyargılarıyla yaşaması, düşünmeyi bırakıp sadece tepkilerle hareket etmesi demektir.

Zihin fesadı; bazen bir ekranın başında, bazen bir ideolojinin gölgesinde, bazen de ferdin kendi içindeki karanlıklarda başlar. Her şeyin aşırısı gibi, düşüncenin de bozulmuşu vardır. Buna anksiyete denilmektedir. Anksiyete üzerine daha önce yazdığım yazıya bakmasını da tavsiye ederim.

İnsan ahirzamanda her yerden madden manenen saldırıya her an maruz kalmaktadır. Hedefte kalp, ruh, zihin, hayal.. bulunmaktadır.

Düşünce Nasıl Bozulur?

Bu bozulma bazen dışarıdan olur: Medyanın, sosyal medyanın, sloganik siyasetin etkisiyle. Bilginin manipüle edilmesiyle. Günümüzde “gerçek” dediğimiz şey bile algoritmaların elinde şekilleniyor.

Bazen de içeriden olur: Önyargılarla, korkularla, geçmişteki kırıklıklarla.. İnsan zihni, kendi içinde kurduğu cümlelerle zehirlenebilir. Bir travma ya da bir ezber; düşünceyi yavaş yavaş çürütmeye başlar.

Toplumlar da bundan azade değildir. Kutuplaşmalar, “biz ve onlar” dili, düşmanlaştırma kültürü… Hepsi, zihin fesadının kolektif versiyonlarıdır.

Fesadın Belirtileri

Zihin fesadı olan birini tanımak zor değildir. Hep haklıdır, hiç dinlemez. Her şeyi siyah-beyaz görür. Empatiden yoksundur. Tek bir görüşe körü körüne bağlanmıştır. Farklı bir düşünceyle karşılaştığında refleksi hemen ya inkâr olur ya da saldırı. Ben merkezli bir yaşantı sürdürmektedir. Herkese akıl verir kimseden akıl almaz. İstişareye kapalıdır. Kör kütük bir yolda at gözlüğü takarak ilerler. Adeta dünyada sadece kendisi vardır. Ve kendinden başka herkes kendisine hizmet etmek için yaşamaktadır.

Oysa düşünen bir zihin; kendini de sorgular, başkasını da dinler. Anlamaya çalışır. Fikirle mücadele ederken insanlığı elden bırakmaz. Karşısındaki insanın şahsını değil fikirlerini eleştirir.

Çare Var mı?

Elbette var. Ama kolay değil. Çünkü bu, bir mücadele değil; bir murakabe işidir. Kendini kontrol etmek, zihnini sürekli temizlemek gerekir. Bu da lüzumsuz şeyleri terk etmek, ibadet etmek, dua etmek, doğru kitaplar okumakla mümkündür.

Her şeyden önce eleştirel düşünmeyi öğrenmek gerekir. Her duyduğumuza inanmak yerine, “Bu doğru mu?” diye sormak.

Farklı bakış açılarına açık olmak, zihin için bir vitamin gibidir. Sürekli aynı şeyi duymak, insanı konfor alanında tutar ama zihni köreltir.

Ve en önemlisi: Zihinsel ve ruhsal hijyen… Yorgun bir ruh, zihin fesadına daha kolay yenilir. Ruh dinginse, akıl berrak olur.

Aklı Kaybetmek, Yönü Kaybetmektir

İnsan aklıyla insandır. Zihni ne kadar berraksa, kalbi de o kadar huzurludur. İnsan zihni “tahayyül, tasavvur, taakkul, tasdik, iz’an, iltizam ve itikad” [1]olmak üzere kendi içinde kısımlara ayrılır. Herbirisinin farklı özellikleri var.

Zihin fesadı; sadece bir düşünce problemi değil, bir kişilik erozyonudur. Bu yüzden kendimizi korumak, önce zihnimizi korumakla başlar. Dimağdaki ilk iki birim adeta çöplük gibi her şey bulunmaktadır burada. Bu birim insana mesuliyet getirmez.

Zihnini kaybeden, yönünü de kaybeder. Yönünü kaybeden, her yalana inanır, her yanlışa savrulur. Unutulmamalı ki. Zihin temizlenmedikçe ilimle dolmaz, berraklaşmadıkça hikmeti taşıyamaz. Böyle olursa kalp ölür, ruh söner, akıl çöker. İnsan da başa bela olup müfsit olur.

Zihnimizi berrak, düşüncemizi sahih, yüreğimizi adil tutmak… İşte hakikate açılan en doğru kapı budur. Zihne uydurma şeyler değil doğru bilgi vererek istikamette tutmak gerekir. Önüne gelen her şeyi izleyen, okuyan, dinleyen bir insan çığ gibi zihin İfsâdına gitmektedir.

Ahir zamanın bozuk cemiyet düzeninde de herkesle görüşmemek ve samimiyet kurmamak gerekmektedir. İfrat ve tefritten kurtulmanın bir çözümü de budur.

Zihin fesadı, düşünce zehirlenmesi, hakikatten sapma, sorgulama zayıflığı ve fikrî bozulma üzerine..

1. “Bir insanın aklı fikriyle değil, fikirlerini sorgulama biçimiyle ölçülür.”

— Socrates

2. “Hakikate ulaşmanın en tehlikeli engeli; zannedilen sahte bilgidir.”

— Bernard Shaw

3. “Zihinleri esir alan, toplumu da esir alır.”

— Malcolm X

4. “Her şeyin zehri vardır; cehaletin zehri ise düşünceyi bozmaktır.”

— İmam Gazâlî

5. “İnsan düşüncelerini değil, düşünceler insanı yönetmeye başladığında felaket başlar.”

— Friedrich Nietzsche

6. Deha dimağda işler, kalbi de karıştırır.”[2]

“Zihin, yanlışla uzun süre birlikte kalırsa, doğruyu düşman bellemeye başlar.”

— Hz. Ali (r.a.)

7. “İnsanlar düşünmekten çok, düşünmekle meşgul görünmeyi tercih eder.”

— Blaise Pascal

8. “İnandığı şeyler sorgulanamayan birinin zihni değil, sadece belleği vardır.”

— İbn Rüşd

9. “Görüşünü kutsayan, hakikati kurban eder.”

— Mevlânâ Celâleddîn Rûmî

10. “Fikr ile dimağ, bekçi-i iman.”[3]

11. “insan yalnız cesedden ibaret değil.

Cesedi beslemek için; kalb, dil, akıl, dimağ koparılıp o cesede yedirilmez, onlar imha edilmez.”[4]

12. “Dimağ ta’til-i eşgal etse de, vicdan edemez.”[5]

Selam ve dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Sözler (706)

[2] Sözler (714)

[3] Sözler (732)

[4] Lemalar (173)

[5] Muhakemat (119)

Kaynak:RisaleHaber

İnsanın Marifet Yolculuğu

İnsanın Marifet Yolculuğu

Güzelin, iyinin ve hakikatin peşinden gitmek insan fıtratındadır çünkü sıradan bir mahlûk değildir. Yalnızca yiyip içmek, barınmak ve çoğalmak için yaratılmamıştır. İnsan fıtratının merkezinde kâinatta var olan her şeyde bir mana arayışı vardır.

Bu arayış, onu iyinin, güzelin, faydalının ve nihayetinde hakikatin peşinden koşmaya yöneltir. Ancak bu yolculuk yüzeysel bir bilgiyle, kuru bir akılla veya şekilsel bir dindarlıkla yürünemez. Kalp, akıl, ruh, sır ve latifelerin birlikte seferber olduğu bir marifet yolculuğudur. Yalnız bu yolculuk elinde dondurma yalayıp, çekirdek çitleyip gezecek kadar alelade bir lakaytlık değildir.

İnsanın hakikat arayışını ve tehlikelerini şöyle okuyoruz ki:

Hayat-ı beşeriye bir yolculuktur. Şu zamanda, Kur’an’ın nuruyla gördüm ki, o yol bir bataklığa girdi. Mülevves ve ufûnetli bir çamur içinde kafile-i beşer düşe kalka gidiyor. Bir kısmı, selâmetli bir yolda gider. Bir kısmı, mümkün olduğu kadar çamurdan, bataklıktan kurtulmak için bazı vasıtaları bulmuş. Bir kısm-ı ekseri o ufûnetli, pis, çamurlu bataklık içinde karanlıkta gidiyor. Yüzde yirmisi sarhoşluk sebebiyle, o pis çamuru misk ü amber zannederek yüzüne gözüne bulaştırıyor.. düşerek kalkarak gider, tâ boğulur. Yüzde sekseni ise, bataklığı anlar, ufûnetli, pis olduğunu hisseder.. fakat mütehayyirdirler, selâmetli yolu göremiyorlar.”[1]

Mâdem ki insanın hilkat gayesi, ulvî bir marifet ve âlî bir ubudiyetle Hâlık’ını tanıyıp, Ona abd olmaktır. O halde insan, ancak hakikat-i imaniyeyi elde etmek ve marifet-i Rabbaniyede terakki etmekle insan olur; belki sultan olur.(*) Zira “İman, insanı insan eder; belki insanı sultan eder”[2] hakikati, bu zamanın karanlık suretinde parlayan bir şiar-ı Kur’ânîyedir.

Marifet-i Rabbaniyenin Yol Haritası Bilgiden Marifete, Akıldan Kalbe Seyr ü Sülûktur.

Zamanın terakkisiyle malûmat artmış; lakin marifet azalmıştır. Zira bilgi, eğer kalbe inmezse, sadece gururu besler. Bu zamanda enaniyet, gurur ve kibrin artıp ayyuka çıkması ve netice itibariyle yaşanan kasırgaların en temel sebebi budur.

Kavl ve amel ortasında uzun bir mesafe açıldı…”[3] bu sebeple vizyon ve misyonda eksen kaymaları ve liyakatin kaybolduğunu, geniş gönüllülüğün azalıp insan ufkunun ve sadrının daraldığını acı acı müşahede ediyoruz.

Marifet, ilmin neticesidir; fakat her ilim, marifet değildir. Çünkü, “nazar ile niyet, mahiyet-i eşyayı tağyir eder.”[4] İlim hayata tatbik edilmezse madden ve manen sıkıntılar arz-ı endam eder.

Bu da şu ayet-i celileyi hatırlatıyor.

“(Kendilerine) Tevrât yükletilip de sonra onu taşımayan (içindeki hükümlerle amel etmeyen) kimselerin misâli, (sırtında) kitablar taşıyan eşeğin misâli gibidir! Allah’ın âyetlerini yalanlayan kavmin misâli, ne kötüdür! Hâlbuki Allah, o zâlimler topluluğunu (küfürlerindeki ısrarları yüzünden) hidâyete erdirmez.”[5]

İlmiyle amel etmeyen âlim, gaflet içinde bir cahildir desek yanlış bir şey söylemiş olmayız. Hem ilmin hem toplumun hem de insanın durduğu yerin ehemmiyeti çok büyük bir denklemdir.

Demek ki, hakikat-i İmaniye, malumat-ı zahiriye ile değil; belki tefekkür, teslim ve tezekkür ile nefsin derinliğine nüzul eden enfüsi bir nur-i marifet ile olur. “Kendini bilen, Rabbini bilir” sözü, sadece tasavvufun değil, Risale-i Nur’un dahi esaslarındandır.

Nefs-i Emmare ile Muharebe: Tevazu ve Mahviyetin Lüzumu

Ey nefis! Gurur ve kibir seni hakikatten perde eder. “Enaniyet mikrobu”[6] insanı çok büyük badirelere atar. Hakikate vâsıl olmak isteyen, evvelâ kendinden yani enaniyetten vazgeçmeli, terk etmelidir.

Tevazuyu kendine şiar edinen kimse, Cenâb-ı Hakk’ın inayet-i Rahîmiyesine mazhar olur. Çünkü azametle yürüyen insan bir nevi enaniyetiyle adeta yeri delmeye çalışır. Ama mütevazı kimse Allah’ın rahmetini, inayetini adeta bir sancak yapar onun rayihasıyla rayihalanır, sıbgasıyla sıbgalanır.

Nefsini terbiye etmeyen, kalbini tasfiye etmeyen, ruhunu tekmil etmeyen kimse, hakikate eremez. Hakaik-i imaniye, nefis kapısından değil, kalp ve ruh kapısından girer. Zaten emmare olan nefis işin içindeyse fitne fesattan başka bir şeyden bahsedilemez.

Muhabbet: Varlığın Lisanında Hakk’ın Tecellisi

Muhabbet, bu seyr ü sülûkun mayasıdır. Çünkü: Muhabbet, bir nimettir. Muhabbetin en kıymetlisi, Allah’a olan muhabbettir.

“Güzel gören, güzel düşünür; güzel düşünen, hayatından lezzet alır.”[7]

Risale-i Nur Külliyatı okuyanı, kâinatın her zerresini birer ayet, birer mektub-u Rabbanî olarak okumayı öğretiyor.

Her şeyde güzel bir cihet vardır; mesele onu görebilmektedir.

Kur’ân’ın “Görmüyor musunuz?” ve “Düşünmüyor musunuz?” gibi hitapları, insanı gözle değil, kalple bakmaya dâvet eder.

Sadakat: Hakikatin Uğrunda Sebat ve Sebep Olmaktır

Hakikatin yolcusu, kâinattaki müşkülatın kâşifi hevesle değil, sadakatle yürür. İhlâs ve sebat, bu yolda yegâne sermayedir. İhlâs ve sadâkatle, enaniyeti terk ederek yürürler. Onların sermayesi samimiyet ve sebat; gıdaları tefekkür ve şükürdür.

Evet, hakikatin bedeli vardır. Ve bu bedel, ancak Allah rızası gibi ulvî bir gaye ile ödenebilir. Yoksa ne verilirse verilsin buna bedel olamaz.

Hakikatin izinde yürümek, kuru bir dâvâcılık değil; bilakis yaşayan bir hakikat olmaktır. Bunun yolu da:

  • Malumattan değil, marifetten,
  • Kibirden değil, tevazudan,
  • Nazardan değil, basiretten,
  • Sahiplenmekten değil, sevmekten,
  • İddiadan değil, sadakatten geçer.

Risale-i Nur, sadece hakikati izah etmez; aynı zamanda hakikatle nasıl yaşanacağını da ders verir.

Cenâb-ı Hak bizleri, bu asrın fırtınaları içerisinde marifet-i Rabbaniye ile sürûr yapan, hakikate sadakatle yürüyen kullarından eylesin. Âmin.

Selam ve dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL

(*): Bu mana için Bkz. Mektubat (222)

[1] Mektubat (48)

[2] Sözler (315)

[3] Muhakemat (96)

[4] Mesnevi-i Nuriye (51)

[5] Cuma Suresi (5)

[6] Mesnevi-i Nuriye (103)

[7] Mektubat (473)

Kaynak: RisaleHaber

Ebediyet Arzusu ve İstikâmet

Ebediyet Arzusu ve İstikâmet

İnsan mevzulu bir çok yazıyı sarf-ı kelâm etmeye gayret ettim. Çünkü sermayemiz ömür ve insan olunca yazıların ardı arkası kesilmiyor. İnsan yaratılışında bir ebediyet arzusunu taşımaktadır. Kalp ve ruhunun en derin köşelerinde bu en temel ihtiyacını yani sonsuz bir hayat isteğini hissetmektedir.

“Bir dâr-ı ebedîde bekâsını, aşk derecesinde arzuluyor.”[1] İnsanın fıtratına dercedilen ebediyet arzusunun ne kadar güçlü olduğunu ve bu arzunun doğru bir şekilde yönlendirilmesi gerekmektedir. Ancak bu bekaya ulaşmak için, dünya hayatını istikâmet üzere yaşamak elzemdir. İstikâmet her mevzuda en büyük nimettir, keramettir. Başka kerameti aramaya gerek yoktur.

Fıtratın Ebediyeti Arzulaması

İnsan sadece dünya için yaratılmış olsaydı, içinde bu kadar kuvvetli bir sonsuzluk ebediyet isteği olmazdı. İnsanın fıtratı ebediyetten sonsuzluktan haber verdiği buradan anlaşılıyor aslında. Bir insan bir şeyi istiyorsa bu istediği şeyi bildiğini göstermektedir. İşte bu da insan ruhunun ebedi bir ruhtan geldiğini gösterir.

Geçici bir hayatın tatmin edemeyeceği bir ruh yapısına sahip olması, onun fani bir varlık olmadığını, bilakis sonsuz bir hayata namzet olduğunu göstermektedir.

İnsanın yaratılışında var olan bu ebediyet isteği, ancak iman ve istikâmetle gerçek bir karşılık bulur. Çünkü ebediyet olmazsa insan hislerini istikâmetle tutamaz, bu iradeyi gösteremez.

Dünya bir misafirhanedir. İnsan ise onda az duracaktır ve vazifesi çok bir misafirdir ve kısa bir ömürde hayat-ı ebediyeye lâzım olan levazımatı tedarik etmekle mükelleftir. En ehemm ve en elzem işler, takdim edilecektir.”[2]

Dünyanın bir misafirhane, asıl yurdun ise ahiret olduğunun şuurunda olmalı insan.

İnsanın bu dünyada istikâmet üzere yaşaması, ahiret saadetinin anahtarıdır. Çünkü dünya, ahiretin tarlasıdır ve burada yapılan her amel, sonsuz ebedî bir hayatın temel taşlarını oluşturmaktadır. Bu kolay bir şey veya alelade değildir. Sonsuzluk ve ebediyet var işin içinde. Yani çocuk oyuncağı değil.

Bekâyı Kazanmanın Yolu İstikâmetten Geçmektedir

İnsan, ebedi bir hayatta mutluluğa kavuşmayı istiyorsa, dünya hayatını da ona uygun bir şekilde yaşamak zorundadır.

İstikâmet, yani doğru, ölçülü ve dengeli bir yaşam, insanın hem dünya hem de ahiret saadetini kazanmasını sağlar. İstikâmet insanı teyakkuzda tutan bir kuvvedir.

İstikâmeti de şu şekilde inceleyebiliriz.

a) İnançta İstikâmet

İnsan, yaratılışındaki sonsuzluk arzusunu, ebediyeti yanlış yollara saparak tatmin etmeye çalışmaz. Batıl inançlar veya sadece dünyaya yönelmek, onu istikâmetten uzaklaştırır.

Tevhid, insanın bu sonsuzluk arzusunu hakiki bir temele oturtur. Allah’a inanmak, insanı fani bir varlık olmadığını ve sonsuz bir hayata hazırlandığını anlamaya yönlendirir.

b) Amelde İstikâmet

İnsan, ebedi hayatta saadeti kazanmak istiyorsa, dünyadaki hayatında Allah’ın rızasını kazanacak işler yapmalıdır. Namaz, oruç, infak gibi ibadetler istikamet üzere bir hayatın olmazsa olmazları yol taşlarıdır.

Allah’a kulluk etmek, insanın dünyevi hayatını da ahirete uygun bir istikâmetle yaşamasını sağlar. Burada şunu da unutmamak gerekir ki, İnsanlar davranışlarımıza, Allah niyetlerimize göre bizi değerlendirir. Bu sebeple kalbimizde ki samimiyetin yani ihlâsın tezahürü olan ahlâkî davranışlarımızda hassas olmalıyız.

c) Ahlâkta ve Davranışta İstikâmet

İstikâmet, sadece ibadetlerle sınırlı değildir; insanın ahlâkı, ticareti, aile hayatı ve sosyal ilişkileri de bu doğrultuda olmalıdır.

Merhamet, doğruluk, adalet ve tevâzû gibi değerler, insanın dünya hayatındaki istikâmetinin birer göstergesidir. Kur’an-ı Kerim’de “Şüphesiz ki Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra dosdoğru olanlara korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.[3] ayeti, istikâmetin önemini ve ebedi saadete giden yolu göstermektedir.

Ebediyetin Anahtarı İstikâmetli Bir Hayat Yaşamaktan Geçmektedir

Bu dünya, insanın ebediyet için hazırlanacağı bir imtihan yurdudur. Eğer istikâmet üzere yaşarsa, ebedi saadete kavuşacaktır. Ama gaflete düşüp sadece dünyaya bağlanırsa, fıtratındaki sonsuzluk arzusu hüsranla sonuçlanır. Çünkü insanın beklediği ebedi saadet, dünya nimetlerine hapsolmuş bir hayatla kazanılamaz.

Ancak Allah’ın rızasına uygun bir hayat sürenler, fıtratlarına uygun bir yaşam tarzı seçmiş olurlar.

Cennetin nefsin kolay kolay istemediği, Cehenneminse nefsin büyük bir tutkuyla istediği şeylerle çepeçevre sarılı olduğu unutulmamalıdır.

İnsan ebedi bir hayatta var olmayı ister. Yok olmayı kesinlikle kabul etmez. Bu arzunun gerçekleşmesi için dünya hayatını istikâmet üzere yaşaması gerekir. Yani, Allah’ın gösterdiği yolda yürüyerek, ahiret için hazırlanmalıdır. Ancak bu şekilde insan, fıtratına uygun bir hayat sürmüş olur ve gerçek bekaya ulaşır.

İnsana emanet verilen istidatlar çok büyük bir definedir; onu iyi muhafaza etme gereği de buradan çıkmaktadır. Çünkü onların istikametli olmasıyla insan ebediyette mutlu mesut olabilir. İşte bu define, iman, ibadet ve istikametle korunursa, insan ebedi saadeti kazanır. Gerçek bekâ, ancak istikametle mümkündür. Bunun haricinde kalan şeyler doğruluğu kesin olmayan varsayımlar, faraziyatlardır.

Ne mutlu fıtrat dini üzerine nefsini ve neslini muhafaza etme gayretinde olana..

Selâm ve dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Şuâlar (222)

[2] Sözler (266)

[3] Fussilet s. (30)

Kaynak: RisaleHaber

www.NurNet.org