Etiket arşivi: insan

Şuur Ateşi

Şuur Ateşi

İnsan imtihan için yaratılan son mahluktur, öncesinde cinler… Biz Âdemoğlunun hilkatinde Azâzil’in kışkırtmasıyla Melaike, Cenab-ı Hakka istifsara başladığı herkesin malumudur. Azâzil bu hadiseden sonra İblis ve Şeytan sıfatlarını yüklenmiştir.

Kelam-ı Kadim, Furkan-ı Hakimde Şeytanla olan bu mükaleme şu şekilde geçmektedir:

Hicr Suresi 32-38

32.Allah, “Ey İblis! Saygı ile eğilenlerle beraber olmamandaki maksadın ne?” dedi.

33.İblis dedi ki: “Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş balçıktan yarattığın insan için saygı ile eğilemem.”

34,35. Allah, “Öyleyse çık oradan, çünkü sen kovuldun. Şüphesiz hesap gününe kadar lânet senin üzerinedir” dedi.

36. İblis: “Rabbim! Öyle ise onların tekrar diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver” dedi.

37,38. Allah da, “O hâlde, sen vakti (yalnızca benim tarafımdan) bilinen güne (kıyamete) kadar mühlet verilenlerdensin” dedi.

Buraya baktığımızda iblis kıyamete kadar Âdemoğlunun karşısında olacağını, kibrinden vazgeçmeyip Âdemoğlunun dünya ve ukbada cehenneme ehil olacak bir vaziyete gelene kadar durmayacağını anlıyoruz.

Şeytanın normal şartlarla Âdemoğluyla bir sorunu yok. Temel sorun Rabb-ül Âleminledir. Emre muhalefet edip huzurdan tard edilmesine sebep olarak biz Âdemoğlunu görmektedir. Bu sebeple temelde ebedi bir hüsrana düşmemiz ve ukbadan önce de dünyada da cehennemi bir hali yaşatmak için sağ ve soldan yaklaşmaya çalışmaktadır. Nitekim asırlar boyunca Âdemoğlunun hayat serencamı buna şahittir. Ancak bu şekilde şeytan içindeki öfke ateşini söndürmeye çalışmaktadır.

Şeytan ve takipçileri sureten parlak kelamlar ve maskelerle Âdemoğluyla uğraşıyor. Okuduklarımız, dinlediklerimiz, izlediklerimiz, yediklerimizle… Bizler de azami derecede kendimizin ve hayatımızın şuurunda olursak bu desiselere karşı müteyakkız oluruz. Hutuvat-ı Şeytanî karda yürüyüp iz beli etmeyecek kadar hafi olabiliyor.

İşin farklı bir ciheti de Şeytan “Kendini, kendine tâbi’ olanlara inkâr ettirmekt(ed)ir.”[1] Bizlere burada düşen şeyse şu levhalara dikkat etmektir. “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir lem’a, bir işârette, bir öpmekte batma! Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma. Çünkü çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar.[2]

Bu levhalar bizlere daima teyakkuz halinde olmamızı söylemektedir. Çünkü elhamdülillah bizler ehl-i imanız, dalalet değiliz. Ama dikkat etmezsek ehl-i gaflet olup, dalalet ehline şuursuzca iltihak edebiliriz. Bu, suda ısınan kurbağalar gibi yavaş yavaş olduğu için kolay farkına varamıyoruz. Cemaatle hareket etmemiz bizleri bundan bir derece alıkoyacaktır.

“Bu sath-ı arz her asırda, her mevsimde, her vakitte daima tecelli etmekte olan o cilvelerin gölgelerini teşhir, tavsif, ilân ve izhar eder.”[3] Küre-i arzda sürekli bir tebeddiülat ve faaliyet varsa elbette ki, şeytan ve şakirtlerinin de muhtelif-ül cins desiseleri olacaktır. Bizler de bu desiselere dikkat ederek adım atmalıyız.

“Kalbinde ateş olan arz…”[4] Bu tabire de dikkat elzemdir. Çünkü nasıl kalbindeki ateşi yitirirse dünya ölecektir bizler de bizi hayatta tutan şuur ateşini kaybedersek ehl-i gaflet olarak sahnedeki yerimizi alacağız.

Selam ve dua ile

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Lem’alar (82)
[2] Lem’alar (136)
[3] Mesnevi-i Nuriye (41)
[4] Sözler (123)

Kaynak: RisaleHaber

Aklın Nur ve Zulmete Açılan Kapısı

Aklın Nur ve Zulmete Açılan Kapısı

İslamiyet, ezelden ebede kadar gelmiş ve gelecek olan meselelere ışık tutup insanlığın karanlığını nurlandırmaktadır. İnsanlık serüveninde insanın nereden geldiği burada neler yaptığı ve nereye gideceği gibi soruları her zaman güncelliğini korumuştur. 

Nübüvvet silsilesi ve takipçileri bu sorulara akıl ve vahy çerçevesinde cevaplar vererek insanların dimağına nurlu tohumları ekmişlerdir. 

Vahyi devre dışı tutup her şeyi akla dayanarak açıklama gayretinde olan felsefi akımlar/izmlerse balçıkta bocalayıp durmaktalar. Salt nursuz akılla cevapla arayan izmler bir süre sonra kısır döngüye girerek tekrarlara düşmüştür. 

Nurlu akıllardan vahye muhatap olan tohumlar neşv ü nema bularak âlemi bir nur halitası olarak dokumuşlardır tarih boyunca. “Ebu Hanife, Şafiî, Bayezid-i Bistamî, Şah-ı Geylanî, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî gibi milyonlar münevver meyveler…” [1] vererek kıyamete dek nübüvvet silsilesinden nemalanan bu ve emsali nurani dimağlar, maneviyat arısı gibi işleyecektir. 

Bu manevi arıların nurani ballarını yiyen ehl-i iman nur ve nurani âlemlerde olduğunu dikkat etse daha dünyada da anlayacaktır. Fecr Suresi 30. Ayeti kerimede gir Cennetime “vedhuli cenneti” denilmektedir. Dikkat edersek “gireceksin” şeklinde geniş zaman manası yok, hal-i hazır manası olan “gir” denilmekte. İşte bunun yolu dikkat kapısından geçiyor.

Akıl ne zaman vahyle beraber olursa nurlanıyor ve kainat da nur ve nurani manaları meyve veriyor. Ne zaman vahyden uzak düşerse tüm nur vahyin tüm zulmet de aklın etrafında kalıyor.

Çeşitli islami akım/mezheplerde de durum aynıdır. Aklı nakle tercih edenler her şeyi akılla izah edebilme çabasında olması illet ve hikmet şirazesini bozup akla uygun vahye ters olan beyanlar verebiliyor.

İllet ve hikmet şirazesinin kefeleri şüphesiz ki, Kitabullah, Rasulü Ekrem (asv)’ın sünnet-i seniyyesi, icma ve kıyastan teşekkül etmiştir.  

Bahtiyar olmak isteyen şirazenin bu dört kefesini sağlam tutar ve aklını vahye basamak yaparak alemi nur ve nurani görür. 

Selam ve dua ile 

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Sözler (240) 

Kaynak: RisaleHaber

Nübüvvet ve İnsanların Peygamberlere İhtiyaçları

Nübüvvet ve İnsanların Peygamberlere İhtiyaçları

Birinci: Nübüvvet ve insanların Onlara ihtiyaçları
Araştırmacı, Bediüzzaman Said Nursi’nin bu konudaki görüşüne yer vermeden önce, insanların görüşlerine değinmiştir..
Eskiden beri insanların görüşleri müsbet ve menfi olarak ikiye ayrılmıştır.
– İnkar edenler, peygamberlerin gönderilmesini, kendilerince bazı şüphelere dayanarak akıldan uzak olduğunu iddia etmişler.
– Müspet düşünenler ise, iki kısma ayrılmıştır: Birinci kısmı, Mutezileler teşkil eder. Bunlar peygamberlerin gönderilmesini Allah’u Tealanın üzerine vacip addederler. İkinci kısım ise, peygamberlik sisteminin caiz olduğunu ve Allah’ın bir fazıl ve keremi olarak kullarına peygamberler gönderdiğini ifade ederler. Bu grup, Ehl-i sünnet velcemaat grubuna dahildirler.
– Müspet düşünenler görüşlerinin doğru olduğunu ispat için şu delillere dayanırlar, bunlar da iki kısımdır:
– Birinci: İnsanın ölümden sonra var olduğuna inananlar. Onların başka bir hayatları vardır. Ölümden sonra kavuşacakları, gizli olan ahiretten haber verirler. Bunun için de peygamberlerin gönderilmesini icap eder.
– İkinci ise insanın fıtratında dercolunmuştur. Çünkü o, sosyal bir varlıktır. Kargaşa ve çatışmanın yok olduğu, onu en güzel sosyal bir vaziyete ulaştıracak birisine ihtiyaçları vardır. Bunun içinde adaletli bir peygamber gönderilir. İnsanların birbirine zulmetlelerini engeller. Peygamberlik her hal ve tavırda insan için elzemdir.
Bediüzzaman Said Nursi Peygamberlik sisteminin insan için zaruret olduğunu beyan eder. Tek insanoğlu için değil, bütün dünya ve mevcudat için gerekli olduğunu ifade eder. Allah’ın kudretiyle Kainatın düzeninde muzmer gizemli sırlar da bunu iktiza eder.
“Karıncayı emirsiz, arıyı kraliçesiz bırakmayan kudret, beşeriyeti peygambersiz ve şeriatsız bırakmaz.”
Peygamberlik gerçeği hem dünya hem de ahiret saadeti için gereklidir. Bediüzzaman bunu iki noktada beyan eder:
1. İnsanın zaaf ve aczi: Üstad Bediüzzaman bu hakikatı birçok risalelerinde tekrarla izah etmiştir.
2. Hedef ve gayesinin yüksekliği: Nursi, insan için – Kur’an-ı Kerim’e dayanarak-dokuz yüksek hedef çizmiştir. (Sözler S. 137 ila 139). Bunları dünya ve ahirette medar-ı saadet olarak görmüştür.

Bu iki noktayı -yani zaaf ile yüksek gayeyi- birleştirdiğimiz taktirde, insanın hidayete muhtaç olduğu ortaya çıkacaktır. Bütün bu gayelerin gerçekleşmesi, ancak Peygamberlerin gönderilmesiyle mümkündür.

İkinci : Vahiy:
Vahiy nübüvvetin en hassas meselesidir. İman, vahiy ve gaybin tastikidir. Kur’an-ı Kerim bunun ispatını ve inkarcıların reddini tekrarla dile getirir. (Bunun için birçok ayet-i kerimeye müracaat edilebilir).
Eskiden olduğu gibi, günümüzde de İslam alimleri çabalarını konu üzerine teksif etmiş ve inkarcılara karşı muhtelif üsluplarla deliller sunmaya çalışmışlardır.
Üstad Said Nursinin Vahiy konusunu uzunca bahsetmesinin altında, yaşadığı zaman nokta-i nazarından, küfür ve inançsızlığın had safhaya ulaşmış olması yatmaktadır.
Bediüzzaman Said Nursi, Mirac-ı Nebeviyi, vahiy konusu için bir delil olarak sunmuştur. Zihinlerin kolayca idraki için bir çok örnekler sunmuştur.. Sadece Vahiy mefhumunu anlatmakla kalmayıp, vahyin insan hayatındaki tesirlere de değinmiştir. Vahiy aracılığıyla insanın Yaratıcısı hakkındaki bilgisi ve marifeti daha da artar ve genişler, O’nun sıfatını hakkıyla idrak eder, neticesinde imanı kemale ulaşır. Ayrıca Bediüzzaman Said Nursi (İlham) sözcüğünü gereğince izah etmiş, vahiy ile alakasını açıklamış ve insan üzerindeki etkisini dile getirmiştir.
Üçüncü : Peygamberlerin Sıfatları ve Vazifeleri
a. Peygamberlerin vasıfları: Üstad Nursi, Risalet vazifesine ehil olabilmeleri için Cenab-ı Allah tarafından üstün seciyelere haiz kılınan peygamberler, beşeri kemalatın bir hülasasını teşkil ettiklerini dile getirir. Bu düşünce diğer İslam alimler tarafından da benimsenmiştir.
b. Vazifeleri: Nursi Peygamberlerin vazifeleri hakkındaki görüşlerini aşağıdaki gibi
özetlemiştir:
1. İnsanın Dünya ve Ahiret meselelerindeki hidayeti
– Varlığın kaynağı, gayesi ve sonu.
– Allah’ın nimetleri ve Şükürün vücubu.
– Nazarları kesretten tevhide çevirmek.
2. Uluhiyetin izharı
3. Vaad ve Vaid hakkındaki beyanı
4. Ezeli hayatın tarifi
5. Kainata verilen hayat.
Dördüncü: Mucizeler
Diğer İslam alimlerinin de konu ettikleri gibi Üstad Nursi Peygamberlerin mucizelerini ele almış ve tarif etmiştir. Ancak bir farkla ki, değişik taraflara değinerek, mucize mefhumuna daha önceden hiç dile getirilmemiş yeni boyutlar kazandırmıştır.
– İlk olarak, mucizenin akıl ile çelişmesinin söz konusu olmadığını vurgular. Çünkü mucize akıl imkanları zımnındadır. Örfi imkan zımnında olması da şart değildir. Bunu müteaddid misallerle izah etmiştir.
– En önemli olanı ise, Kur’anın önceki peygamberlerin mucizelerini zikretmesindeki hedef ve gayeyi dile getirmesidir. Önceki mucizeler sadece ibret ve hisse alınması için tarihi bir hadise değildir. Ayrıca nev-i beşeri muhatap alan Kur’an, peygamberlerin mucizelerini anlatmasının sebebi, insana yeni ufuklar açmak ve onu kemalata erdirmektir..
Üstad Nursi bu düşüncesini delil ve burhanlarla desteklemektedir. Şöyle ki:
1. Peygamberlerin manevi kemalatlarının yanında, maddi mucizelerine de iktida etmek.
2. İrşad mefhumu, Peygamberlerin mucizelerini zikreden bütün ayetleri şümul eder.
3. Bu düşünceyi de teyit eden örnekler sunulmuştur.
Bu düşünceye bir örnek olarak (Dedik Ya Musa! Asanı taşlara vur. Ve ondan oniki göz fışkırır) ayetini sunar. Bu ayette Musa a.s.’ın mucizesi yer almaktadır. Mucize insanın topraktan su çıkarması için bir alet keşfetmesini gösterir. Bunu gibi rüzgarın Süleyman a.s. taşıması, İbrahim a.s.’ın ateşte yanmaması, İsa a.s.’ın hastalara şifa bahşetmesi mucizeleri birer örnek teşkil eder. Bütün bunlar insanın aklıyla erişebileceği son noktalardır.
– Nursi (Keramete) değinerek mucizelerle alakasını da zikretmiştir.
İkinci Mebhas: Risale- i Nur Külliyatının bir çok yerinde Muhammed (s.a.v).’ın Nübüvveti hakkındaki bahislerin yanı sıra, nübüvvet ile ilgili özel bir bölüm de tahsis edilmiştir.
Bu mebhası üç ana noktada hasretmemiz mümkündür:
Birinci: Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in nübüvveti, önceki peygamberlerin nübüvveti ile alakası:
Nursi risalelerinde, bütün alemlere gönderilen son mesajın sahibi peygamber efendimiz s.a.v.’ın nübüvvetine dikkat çekmiştir. Şöyle ki;
1. Peygamberimiz (s.a.v). mevcudat arasındaki yeri.
2. Peygamberler arasındaki yeri:
A. Peygamberlerin sonuncusu olmaya daha fazla hak sahibi olması.
B. Peygamberimizin (s.a.v) risaleti, bütün peygamberlerin mesaj ve risaletlerini neshetmesi.
C. O’nun (s.a.v) kitabı Semavi bütün kitapların hülasasını içine alması. D- Semavi bu kitaplar birbirini tasdik edici özelliğe sahip olması.
İkinci: Muhammed (a.s.v.) Gerçeği
Muhammed (a.s.v.)’ın gerçeği Sufi meşrep gruplar arasında önemli bir yere haizdir. Nursi -sufilikten etkilenerek – bu ciheti ihmal etmemiştir. Aksine üstadı olan sufi meşrepli Serhendi ve diğer büyük sufi büyüklerin yolundan gitmiştir. Bunun için Üstad Nursi Muhammedi gerçeği aşağıdaki vasıflardan tahdit etmiştir:
1. Resul- i Ekrem (s.a.v) şu alemin hem nuru, hem de ruhudur.
2. Efendimiz (s.a.v) şu kainatın hem esası ve hem de neticesidir.
3. Muhammed Mustafa (s.a.v), eflakın halk edilmesinin bir sebebi ve en kamil insan da O’dur.
4. İsm-i azama mazhar olmuştur.
5. Mahiyetinde külli ubudiyeti ve risaleti toplamıştır.
Bunun yanısıra Nursi, Sufilik ıstılahlarından uzak olarak Muhammedi gerçeğinin mefhumunu elle tutulur delillerle sunmuştur.
Şeriat lisanıyla Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in gerçeğini vurgulamıştır. Burada Muhammed Mustafanın nurundan kainatın yaratıldığından bahsetmemektedir. İttiba ve iktida konularıyla , muhabbet gerçeğini mahbunun ittibaının muktezasını dile getirmiştir.
Üçüncü: Muhammed Mustafa s.a.v.’ın Nübüvvetinin delilleri
Allah’ın varlığına deliller sunmayı önemsediği kadar, Nursi peygamber efendimiz s.a.v’ın hakkında da deliller sunmayı ihmal etmemiştir.
A. Zati (enfüsi) deliller: Aşağıdaki unsurlar çerçevesinde sunulmuştur.
1. Peygamberimizin zatının kemali
2. Ahlakının mükemmelliği
3. Allahü Tealaya karşı ubudiyetinin mükemmelliği
4. (Hayr-ı mutlaka davetinde) Risaletiyle ilgili hasiyetlerin kemali b-Zatının (s.a.v) dışındaki deliller (afaki deliller):
a. Kainat: Kainattaki Sanatın inceliği ve tenasük ve tenasübu O’nun (s.a.v) peygamberliğinin doğruluğuna delalet eder.
b. Mucizeler: Bunlar iki kısımdır:
– Kuran-ı Kerim: Muhtelif mucizeleri ihtiva etmesiyle birlikte hususiyet ve sıfatlarının kemali.
– Diğer Mucizeler: Diğer peygamberlerin işaretleri, irhasat, Peygamber Efendimizin muhtelif mucizeleri, ayın ikiye bölünmesi vb. gibi.
Mucizeler konusunda Nursi iki konuya işaret etmiştir:
1. Risalelerinde misal babından birçok mucizelere örnek olarak değinmiştir.
2. Mucize, Peygamber Efendimiz (s.a.v) hayatında sınırlı bir yere sahiptir. Ahval ve hareketleri, tabii sebeplere ve kainatta cari olan ilahi sünnete müraat etmesi, esas olarak karşımıza çıkmaktadır.
B. Risaleti ve onun neticesi
Nursi, Muhammedi risaletin ve eserlerinin insan hayatı üzerindeki etkisini, O’nun (s.a.v) risaletinin doğruluğuna bir delil teşkil ettiğini dile getirir.
– Risaleti, insanı her zaman yücelere yükselten ve kemalata erdiren bir davet olduğunu müşahede ederiz.
– Muhammedi Risalet netice olarak da, hayatı ve kainatı mukaddes bir hale getirdiğini, insana güzel, yüce bir gaye ve hedef çizdiğini, mevcudatı adem dairesinden ve abesiyetten kurtarıp gerçek hayata ve vücuda çıkardığını görürüz.
Ayrıca O’nun elçiliği, bütün Arapları kısa zamanda bedevilikten kurtarıp, dünyanın en medeni insanları haline getirdiği, onları kötü adetlerinden arındırıp yerine en güzel haslet ve seciyeleri yerleştirdiği de bir gerçektir.
www.NurNet.org

ÂMİL KUVVELERİNİ EĞİTMELİSİN 

ÂMİL KUVVELERİNİ EĞİTMELİSİN 

“..zîşuurun en câmii insandır.. ve bütün kâinat ise, hayata müsahhardır ve onun için çalışıyor..”[1] 

 “..kâinat sultanının ism-i a’zamına mazhar ve bütün esmasına en câmi’ bir âyinesi ve hitabat-ı Sübhaniyesine ve konuşmalarına en anlayışlı bir muhatab-ı hâssı..”[2] 

 

         Fakat insan, bu halleri kendi dünyasında yaşamadan, kelimeler de, duygu ve hislerine tercüman olamıyor. Mânevi âlemlerde kalbin keşfiyâtına lisan daima tercüman olamıyor. Çünkü kalb, hem mânevi âlemlerin merkezi hem de fiziki hayatın temelini teşkil ediyor. Lisan da istidadına göre bunları telaffuz ediyor. İnsan kalbi mülk ve meleküte bakan zarf ve mazruf şeklinde farklı manaları ifade etmektedir. Nasıl ki, kalbimiz maddi hayatımızın merkeziyse aynı şekilde maneviyatın yani on sekiz bin âlemin de merkezidir.  

“Kalbden maksad; sanevberî (çam kozalağı gibi) bir et parçası değildir. Ancak bir latife-i Rabbaniyedir ki, mazhar-ı hissiyatı, vicdan; ma’kes-i efkârı, dimağdır.” [3] 

            Bu sebeple insan maddi ve manevi hayatının istikamet ve istirahati için kalb sağlığına azami derecede ihtimam göstermesi elzemdir. Sadece maddi veya manevi tarafına meyledip diğer tarafını ihmal etmek de abes bir tutumdur. Nasıl ki kelime-i şahadetin iki kelamı biri birisiz mükemmel olmuyorsa(*) maddi ve manevi hayatın sıhhat u istikameti de dengede olmazsa insana zarar verebilecektir.  

            Manevi kalbimizse vesvese ve günahlarla yıpranıp işlevselliğini kaybetmektedir.

işlediğimiz herbir günah, kafamıza giren herbir şübhe, kalb ve ruhumuza yaralar açar… Bizim manevî yaralarımız, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdid ediyor.. günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hasıl olan vesveseler, şübheler (neûzü billah) mahall-i iman olan bâtın-ı kalbe ilişip imanı zedeler ve imanın tercümanı olan lisanın zevk-i ruhanîsine ilişip zikirden nefretkârane uzaklaştırarak susturuyorlar. 

         Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor.”[4] 

            İçtimaiyat-ı beşeriyenin getirdiği hâller de insan hayatının tuzu biberi oluyor. Her ne kadar bu hallerin imtihan olup geçeceğini ve hikmetin iktiza ettiğini bilse de hayata geçirebilmek, hiç de kolay olmuyor. Çünkü insan ne sadece kalpten ne de akıldan ibaret basit bir şey değildir. Bilgilerin, okunan ve tecrübe edilen şeylerin tatbiki için sadece bilmek yeterli değildir. Dimağda meratib-i ilim muhtelifedir, mültebise”[5] iltibas edilmiş yani karıştırılmış olan bu sistemi öncelikle tekrar işlevsel hale getirmemiz ve sistemin sistematiğini kullanmamız lazımdır. Dimağ/zihne atılan bilgilerin tasnif edilmesi tatbikata kolaylık sağlayacaktır. İz’anda olan bir bilgi ile iltizamda olan aynı bilginin tatbiki ve kabul edilip ehemmiyet verilmesi aynı seviyede değildir. İtikada olanın hiç değildir. 

            Sadece dimağdaki bilgiyle insan tatmin olamaz bazen de tatmin olması için hissin tatmini gerekmektedir. His tatmin edilmezse insanın da tatmini söz konusu olamaz.  

       Hülasa, insan kendinde amil olan saika ve şahikalarını tanımak, bilmek ve eğitmek mecburiyetindedir. 

     Bu noktada ilim, iman kuvveti ile birlikte Risale-i Nur cemaatinin de manevi desteğiyle hareket etmek bu mezkur bahse kavi bir destek olacaktır. Aynı zamanda hadiselere de nasıl bakmak gerektiğini öğretmekle, hayatın dağdağasında rehberimiz ve mizanımız olan Sünnet-i seniyyeden de manevi istimdad ve nur almaya vesile olacaktır. 

   Adeta Risale-i Nur’u okumaya, anlamaya, dinlemeye başladığımızda, onun şahs-ı manevisine dahil oluyor, kardeşlerimizle, iki ceset, bir ruh hükmüne geçiyoruz. Birbirimize sahabe/sohbet arkadaşı oluyoruz. 

     Ölüm geldiğinde, diğer ruhlar bir anda duâ zinciri başlatıyor, Fatihalar sağnak sağnak kabirde Nur olmaya başlıyor. Hem de günahsız diller adedince. Fakat bu nurlardan istifade etmek, sırr-ı ihlâs,sırr-ı uhuvvet ile tesanüt ve sırr-ı İttihad ile teşrikü’l-mesai ile mümkün. 

   Rabbimin nihayetsiz rahmet ve merhametini umarak, bizleri Risale-i Nur’un şahs-ı manevisinden ayırmamasını, istikamet üzere kalmayı niyaz ediyoruz.  

  Risale-i Nur’un yazılan ve kıyamete kadar okunacak

harfleri adedince ölmüşlerimize rahmet etmesini diliyorum.

Amin… 

Selam ve dua ile.. 

Muhammed Numan ÖZEL 

 

[1] Şualar (54) 

[2] Şualar (218) 

[3] İşarat-ül İ’caz (77) 

(*) Bkz. Sözler (702), Mektubat (740-34-336), i. İ’caz (86) 

[4] Lem’alar ( 8 ) 

[5] Sözler (706) 

 

Kaynak: RisaleHaber

 

www.NurNet.org

Kırık testinin peşinde koşan insan

“…Zîşuurun en câmii insandır… ve bütün kâinat ise, hayata müsahhardır ve onun için çalışıyor…” [1] 

“…Kâinat sultanının ism-i a’zamına mazhar ve bütün esmasına en câmi’ bir âyinesi ve hitabat-ı Sübhaniyesine ve konuşmalarına en anlayışlı bir muhatab-ı hâssı…” [2] 

Bir kavram olarak “İnsan”’ı ele aldığımızda hangi açıdan bakacak olursak sayısal olarak fazla tahliller karşımıza çıkmaktadır. Çünkü kompleks bir yapıda olması pek çok tabir ve tahlillere sebep olmuştur. 

İnsan, şuur sahibi olan diğer mahlûkata (melek, cin, hayvan) göre fıtratı en mükemmel olanıdır. İnsanı tam manasıyla anlamak mümkün olmamış ve olmayacakta. Ama anlamak için yapılan tahliller de devam edecektir.  

Fıtratı mükemmel olan insanın maddi ve manevi ihtiyaçları için mahlukat seferber edilmiştir. Yumruk kadar midesi olan insan ömrü boyunca bu en şerli kabı doldurmaya çalışmaktadır. Ama bu kadar hacmi olmasına rağmen kırık bir testi gibi dolmak bilmemektedir. Belki de dolmaması sebebiyle insan, doldurmak uğruna dünyayı fesada vermektedir. Bunun farkında değil. Hayat o kadar kıymettar bir sermayedir ki, bunun çar çur edilerek iflas etmemek için en üstün çaba sarf edilmelidir.  

Hayatın müddeti kısa, sermayesi az olması sebebiyle, sermayesine kuvvet verecek şeylerden bir tanesi de şefkat ve mehabetidir. Bunlar nispetinde, insan mutluluğu elde edebilir. Affedici, müsamahalı, hürmetkâr olacaktır. Kırık testiyi doldurmaya çalışan insan o testiyi ancak ve ancak bu yollarla tamir edebilecektir. 

Bütün insanı değil ama en mükemmel insanı miraç merdiveniyle insanlık namına bir vekil, bir mümessil olarak Eşref-i Mahlukat olarak Hz. Muhammed Mustafa’yı (asv) huzuruna almıştır. Ve “Ettehiyyatü” burada vuku bulmuştur. Diğer şuurlu mahlukatı değil insanı seçmesi elbette ism-i azama mazhar olan nakş-ı azam olmasıdır. Elbette ki, nakş-ı azam insan, sermayesini israf etmemeli en mükemmel ve verimli şekilde değerlendirmelidir. yoksa kırık testinin dolmasını beklemekle eceli gelecektir.

Selam ve dua ile 

Muhammed Numan ÖZEL

[1]Şualar (54) 
[2]Şualar (218) 

Kaynak: RisaleHaber