Etiket arşivi: insan

NİYETİN ve AMACIN NEDİR?

NİYETİN ve AMACIN NEDİR?

Herkese ancak niyetinin karşılığı vardır. O halde niyetimiz nedir gözden geçirmeliyiz.

Hz. Peygamber (asv): “Ameller, niyetlere göredir. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre alır. Kimin niyeti, Allah’a ve Rasûlüne hicret etmekse eline geçecek sevap da Allah ve Rasûlüne hicret sevabıdır. Kimde elde edeceği bir dünyalığa veya evleneceği bir kadına kavuşmak için yola çıkmışsa onun hicreti de hicret ettiği şeye göre değerlendirilir.”[1]

Bu hadis-i şerifin bakmış olduğu muhtelif mevzuların olduğu muhakkaktır. Okuyan da kendi âleminin rengine göre de mana verecektir. Çünkü insan “ayinesinin müşahedatına tabi”[2] ve bildiklerinin kölesidir.

Tenkit niyetiyle Risalelere bakmak, göz gezdirmek, okumak, üzerine çalışmalar yapanlar için Zübeyir Ağabey:

“Tenkit için okuyan, istifade edemez.

Başkası için okuyan, istifade edemez.

Kendi nefsi için okuyan, istifade eder.”[3]

Risale-i Nurlar’ı okurken de bu geçerlidir. Ne niyetle okursak ona göre cevap alacağız demektir.  İstifâde ve ibâdet niyetiyle Risalelerle yönelenlerin ıslâh-ı hâl ettiklerini, ifsat niyetiyle okuyanların da mânen ve madden daha da bozulduğunu görüyoruz.

İlmî bir bakış açısıyla okuyarak kimselerin mâlumatı arttığı; ama bu mâlumatı kendisine katkı sağlamadığı bir gerçektir. Çünkü istifade niyetiyle değil mâlumatını, bilgisini arttırmak için okumakta ve kendini bu sayede daha da parlatmak peşindedir.

Dairemiz içine bir şekilde girmiş bu tiplere baktığımızda safiyâne ve sofiyane hizmete girmiş insanları da aldatıp etrafına toplamaktadırlar. Bir nevi ilmi kullanarak insanları enesine hizmetkâr edip makam ve mansıp peşinde koşarak ikbâllerinin peşinde koşmaktadırlar.

“Hem fenâ, hem fâni, hem ademe düşer. Hem mânen kendini i’dam eder.[4] Sırrına yanaşır “ihlâsı kırar, o ibâdeti kısmen iptal eder.”[5]

Risale-i Nur Külliyatı iman ve İslam’ın cihanşümul olan hakikatlerini kâinata haykırmaktadır. Ve bu nurlu ses kâinatın en kuytu köşelerinde bile çınlamaktadır. Bu yankılanma, Risalelerin zatından değil temsil etmiş olduğu iman ve İslam’ın tesiridir. Tabi zaman ahirzaman olunca tesiri de buna göre olacaktır.

Bizler de risaleleri hangi niyetle okuduğumuzu gözden geçirerek olması gereken yerde olmaya çalışmalı ve yanlış konumdaysak doğru konuma dönmek için elimizden geleni yapmalıyız. Elbetteki bu kadar kıymettar hazineye ağız suyunu akıtan çok olacaktır.

Okumalarda Hakkın rızası mı, makam mansıp mı, bir menfaat-i maddiye elde etmek mi veya başka doğru olmayan bir niyet ve okuma peşindemiyiz buna bakmalıyız. “Niyet, nazar, mana-yı ismi ve mana-yı harfi”[6] burada da karşımıza çıkıyor, her zaman olduğu gibi.

İnsan bu şekilde kendini doğru konumda tanımlarsa ubudiyet, zühd ve takvada da bir istisna teşkil eden tarihî bir İslâm fedaisi ve Kur’an-ı Hakîm’in muhlis bir hâdimi payesine yükselmiş..”[7] olacaktır.

Bu da

Tevfik isterseniz, kavanin-i âdetullaha tevfik-i hareket ediniz. Yoksa tevfiksizlik ile cevab-ı red alacaksınız.”[8]

Rıza-yı İlahî kâfidir. Eğer o yâr ise, her şey yârdır. Eğer o yâr değilse, bütün dünya alkışlasa beş para değmez. İnsanların takdiri, istihsânı, eğer böyle işte, böyle amel-i uhrevîde illet ise, o ameli iptal eder.

Eğer müreccih ise, o ameldeki ihlası kırar.

Eğer müşevvik ise safvetini izale eder.

Eğer sırf alâmet-i makbuliyet olarak, istemeyerek Cenab-ı Hak ihsan etse, o amelin ve ilmin insanlarda hüsn-ü tesiri namına kabul etmek güzeldir ki,

 وَ اجْعَلْ لِى لِسَانَ صِدْقٍ فِى اْلآخِرِينَ buna işarettir.”[9]

 “İnsan, eğer kesrete dalıp kâinat içinde boğulup dünyanın muhabbetiyle sersem olarak fânilerin tebessümlerine aldansa, onların kucaklarına atılsa, elbette nihayetsiz bir hasârete düşer. Hem fena, hem fâni, hem ademe düşer. Hem manen kendini i’dam eder. Eğer lisân-ı Kur’andan kalb kulağıyla iman derslerini işitip başını kaldırsa, vahdete müteveccih olsa, ubudiyetin mi’racıyla arş-ı kemâlâta çıkabilir. Bâki bir insan olur.”[10]

İnsan her bir adımında, amelinde, fiilinde, müyulunda şu iki niyet olmalıdır.

“Amelinizde rıza-yı İlahî olmalı.”[11]

“Amelinizde rıza-i İlahî olacak, maddî menfaat fikri olmayacak.”[12]

 

Selam ve dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL


[1] Buhârî, Muslim, Ebû Dâvûd, et-Tirmizî, İbn Mâce, en-Nesâî, İbn Mâce

[2] Tarihçe-i Hayat (84)

[3] Bir Dava Adamından Notlar (41)

[4] Sözler (364)

[5] Tarihçe-i Hayat (315)

[6] Mesnevi-i Nuriye (51)

[7] Sözler (758)

[8] Tarihçe-i Hayat (58)

[9] Barla Lahikası (78)

[10] Sözler (364)

[11] Lem’alar (160)

[12] Emirdağ Lahikası-1 (15)

RİSALE-İ NUR HİZMETİNDE NASIL EHİLLEŞİRİM!

RİSALE-İ NUR HİZMETİNDE NASIL EHİLLEŞİRİM!

İşin ehli, işini kural kaideye göre yaparak ehilleşmiştir. İşin kaçamaklarına uyarak veya üstün körü suhre gibi yaparak değil!

“NE GELİYORSA BAŞIMIZA SAFDİLLİKTEN, SAFDİLLERDEN GELİYOR!

 Üstadımız, Risale-i Nur’un meslek ve meşrebini lahikalarda sarihan ve vazıhan ve mücmel olarak yazmıştır. Meslek ve meşreb düsturlarıyla kâlen, hâlen, ilmen ve kalemen meşgul olan ve ihlasla cehd eden, vartaya düşmez. Sair usullerle çalışılırsa varta-i azime düşebilir.

Kâlen meşguliyet: Konuşmalarımızın Risale-i Nur’a uygun olmasına cehd etmeliyiz.

Fiilen meşguliyet: Hatt-ı hareketimizin Risale-i Nur’a muvafık olmasına cehd etmeliyiz.

Kalemen meşguliyet: Risale-i Nur’u medh ederek, kalemle yazmalıyız.”[1]

Her işin bir ehli vardır. Şayet usulüne uygun olarak yapmak istiyorsa bir insan ehlini arar, kendi felsefesine, düşüncesine göre hareket etmez. Nitekim hevaya göre hareket mesuliyet getirir insanın başına.

“Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun.”[2] (Nahl Suresi, 43.) İlim sahipleri, “Verrasihune fil ilmi/İlimde derinlik sahibi” (Al-i İmran Suresi, 7.) ve “Muhakkak ki Allah, bu ümmete her yüz sene başında dinini yenileyen bir müceddid gönderir.” (Ebû Dâvûd, Melâhim, 1.) hadis-i şerife göre müçtehid ve müceddidlerdir. Öyle ise, hakiki, sadık, samimi, dürüst, müttaki bir dindar, içtimai, siyasi yol haritasını kendisi belirlemez, ilim sahibine, otoritesine, yani müceddide sorar.

  • “Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun.” (Nahl Suresi, 43.)
  • İlim sahipleri, “Verrasihune fil ilmi/İlimde derinlik sahibi”[3] ve
  • “Muhakkak ki Allah, bu ümmete her yüz sene başında dinini yenileyen bir müceddid gönderir.”[4] hadis-i şerife göre müçtehid ve müceddidlerdir.

Öyle ise, hakiki, sadık, samimi, dürüst, müttaki bir dindar bir insan içtimai, siyasi meslelerde kendi başına hareket edemez meselelerini, ilim sahibi olan müceddide sorar. Tabi herkesin gözünde kendi âleminde bir müceddid / müçtehidi vardır. Maddi meseleler bir şekilde hal olur; ama manevi meselelerdeki hata / ihmaller manevi mesuliyetleri de akabinde getirecektir. Yani kimi manevi önder seçeceğine insan hassas olarak davranmalıdır. Bir yerden peynir bile alacakken bazı yerlere içeriğine bakıp hassas davranan insan manevi meselelerde cesur davranıp başına buyruk hareket etmesi tam bir felakettir.

  • Risale-i Nur Külliyatı “bir mürşid-i a’zam, bir müceddid-i ekber olarak konuşuyor…”[5]

Buna biz safdiline inanmış da değiliz. Bunu makamı ve ilmi olan bir çok kimse de ifade etmektedir. Mesela Eski fetva Emini Ali Rıza Efendi[6] şunu ifade etmektedir.

  • “Bedîüzzaman, şu zamanda din-i İslâma en büyük bir hizmet eylediğini ve eserlerinin tam doğru olduğunu; ve böyle bir zamanda ve mahrumiyet içinde tam bir feragat-ı nefs ettiğini ve onun Risale-i Nur’u müceddid-i din olduğunu kat’iyyen tasdik ederim. Cenab-ı Hak onu muvaffak eylesin, âmîn!”[7]
  • Risale-i Nur, bu zamanın bir mehdisi ve müceddididir.[8]

Biz Risale-i Nur Külliyatını okuyanlarca Bediüzzaman Said Nursi ahirzamanın fıkh-ı ekberini elinde tutacak olan Mehdi-i Azamdır. Eserleri olan Risale-i Nur külliyatı namındaki telifatı sadece iman dersi değil, içtimai meselelerde de ders verir ve bir muslih olarak ders verir. Bu suretle Bediüzzaman hazretlerinin tebliği eserleri durana dek devam edecektir. Zaten fertler gelip geçer eserleri baki kalmaz mı? Derler ya sen kuşu değil uçuşunu hatırla.

Bediüzzaman Hazretlerinin;

İmani ve İslami eserleri: Sözler, Lemalar, Mektubat, Şualar, Mesnevi-i Nuriye, İşarat-ül İ’caz olarak..

İçtimai Hayata dair: Münazarat, Hutbe-i Şamiye, Divan-ı Harb-i Örfi, Sünuhat, Tuluat, İşarat, Emirdağ, Kastamonu, Barla lahikaları ve bunlardan terkip edilmiş olan Beyanat ve Tenvirler, Şualar. Ve bu reçetelerin yekünu Eski Said Dönemi Eserleri olarak Asar-ı Bediiyye namıyla tab edilmektedir.

  • “Risale-i Nur talebesi; imanî bahisleri okur, ehl-i salat ve takva olur, fakat başka cereyanlara aldanabilir. Eğer, meslek ve meşrebe dair mevzuları, lahikaları okursa, aldanmaz.”[9]

Sadece imani bahisleri okuyanlarda çeşitli içtimai meselelerde keşmekeşler olabilir çünkü üç sac ayaklı olan hizmetin sadece bir kısmını esas alarak hayatına devam ediyor. Böyle bir keşmekeş yaşamaması ancak keramet olur zaten. Bu sac ayak İmani bahisler, Lahikalar ve Müdafaalardır.

İmani ve İslami meselelerde Risale-i Nur Külliyatının bahislerine kimse itiraz etmemektedir ve edemezde, çünkü iman, mâl-i umumîdir. Her taifede muhtaçları ve sahipleri vardır.”[10]

  • Bizlerin bu zamanda ihtiyacı, tahkik-i imandır. Akıl, ruh ve kalbimizi, bütün manevi cihazatımızı nur-u imanla doldurmalıyız. Çünkü insanın 30-40 yaşlarına kadar kabiliyet ve istidatları alışkanlık haline gelir. Bu yaşa kadar nur-u imanla meşgul olmak elzemdir.”[11]
  • “Lâhika Mektupları: Lâhikalarda geçen siyasi mektuplar, şahsa değil umuma yazılmıştır. Üstadımızın hususi neşrettiklerine nazaran, çok kısa, hatta bir satır olarak umuma neşrettiği mektuplar vardır. Mektuplar ihtiyaca binaen yazılmıştır.”[12]
  •  Lahikalardaki mevzuular, aynen bu zamandakilere de hitap eder.”[13]
  • Üstadın Mektupları: Üstadın 2 çeşit mektupları vardır. Biri hususi… Diğeri: Kıyamete kadar Nur talebelerini herbir mes’elede tenvir edecek mektuplardır.

Üstad bu ikincileri ayırmış ve neşretmiştir. Bu mektupları kim okursa, ona hitap ediyor, yoksa eskiden yazılmış, hususi mektup değildirler. Onun için, Nur Talebelerine hitap ederken “Aziz, Sıddık,.. kardeşlerim” diyor. Ben de bu mektupları okuduğumda veya okunduğunda “Lebbeyk Üstadım” diyorum.”[14]

  • “Üstadımız Bediüzzaman Said Nursi; Risale-i Nur eserlerinde ve Lahika mektuplarında, Risale-i Nur’un meslek ve meşreb düsturlarını sarihan, vazıhan, mücmelen vâ’z ve beyan etmiştir.
  • Nur Talebeleri; Risale-i Nur eserlerini ve Lahikaları devamlı okuyarak ve bilhassa ameli ve tatbiki hakikatları not edip (halen, kalen, fiilen ve kalemen) bu Kur’anî düsturlarla amel ederse veya ihlasla amil olmaya cehd ederse; Kur’anî, imanî ve mücahidane (Nur-u Kur’an hizmeti) olan Risale-i Nur hizmetinde, ömrü boyunca muvaffak olur. Ve bu muvaffakiyetinde bilerek veya bilmeyerek herhangi bir varta’ya düşmez. Sair şeylerin usulleriyle hareket etme varta-i azimine düşerek, ömür dakikalarını zayi etmez ve ettirmez…”[15]
  • “Hiçbir müfsid [bozguncu, yoldan çevirici] ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür [veya gösterir cerbeze sahibi olduğu için]. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette [hayatta, hizmette..] geziyor…”[16]

Siyasi ve içtimai meselelerde ortaya çıkan keşmekeşlerin en temel sebebi bu kaideleri tatbik etmemektir.

Hülasa: Hiç kimse kendi indi, hissi, şahsi, hevesi, nefsi, nakıs, konjonktürel, siyasi görüş ve yaklaşımlarını Risale-i Nur Hizmetine, Bediüzzaman Hazretlerine izafe etmeye, amiyane tabirle yamamaya sahip değil! Hizmetin prensipleri hizmet içindedir. Harici metodlarda aramak veya ihdas etmek nurculuktan feragat etmek demektir. Ben bu sözleri yazıyorum gene mihenge vuracak olan bu satırları okuyanlara aittir.

Selam ve dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL


[1] Bir dava adamından notlar (118)
[2] Nahl Suresi (43)
[3] Al-i İmran Suresi, (7)
[4] Ebû Dâvûd, Melâhim (1)
[5] Tarihçe-i Hayat (60)
[6] Son dönem Osmanlı ulemasının önde gelen isimlerindendir. Medrese eğitimini en üst seviyeye kadar tamamlandıktan sonra birçok görevde bulunmuş ve İstanbul’da Fetva Eminliği de dahil, çok önemli mevkilerde hizmet vermiştir. O da çağdaşları gibi tarihimizin üç önemli devrini yaşamıştır. (1861-1943)
[7] Tarihçe-i Hayat (307)
[8] Barla Lahikası (146)
[9] Bir dava adamından notlar (130)
[10] Emirdağ Lahikası-1 (180)
[11] Bir dava adamından notlar (101)
[12] Bir dava adamından notlar (102)
[13] Bir dava adamından notlar (116)
[14] Bir dava adamından notlar (148)
[15] Bir dava adamından notlar (127)
[16] Münâzârât (49) / Hizmet Rehberi (161)

SİYASET ARENASI

SİYASET ARENASI

Bediüzzaman’a göre siyaset arenasına, din adına çıkanlarda, temel gaye İslamiyet aşkı ve dine hizmet gayreti olmalıdır. Fakat bu arenaya atılmak için harekete geçenlerde güç veya öne geçen sebep, siyasetçilik ya da tarafgirlik ise tehlikedir. Çünkü tarafgirlik damarı din namına hareket edenler için çok tehlikelidir. Nitekim bu tarafgirlik damarını din düşmanları çok defa istimal edip adeta Müslümanları birbirine kırdırmışlardır, fitne üreterek. Çok küçük bir fiille fitne hareketleriyle büyük başarılar elde etmişlerdir.

            Bunu Risale-i Nur’un tefsir mukaddemesinde şu şekilde ifade etmektedir Bediüzzaman Hazretleri;

“Düşman meçhul olduğu zaman daha zararlı olur. Kandırıcı olursa daha habîs olur. Aldatıcı olursa fesâdı daha şedit olur. Dâhilî olursa zararı daha azîm olur. Çünkü dâhilî düşman; kuvveti dağıtıyor, cesareti azaltıyor. Haricî düşman ise bilakis asabiyeti şiddetlendirir, salabeti artırır.

   Nifakın cinayeti, İslâm üzerine pek büyüktür. Âlem-i İslâm’ı zelzeleye maruz bırakan nifaktır. Bunun içindir ki Kur’an-ı Azîmüşşan, fazlaca onlara teşniat ve takbihatta bulunmuştur.”[1]

            Bu sebeple nifak daima Müslümanlar arasında tel’in edilen bir tutum olmuştur. Aslında nifak insanın duyguları, hisleri ve amelleri için de tehlike arz etmektedir. Bunu şöylece ifade edebiliriz. Bir his, duygu, düşünce, davranış insanda ağır basarsa diğer şeyler o insan da gerileme bu ağır basan diğerlerini baskılamaya başla ve insan bu ağır basan şey neyse onda hassasiyeti artarak müfrit bir hale gelir. Müfrit olmamak için nifaktan kaçıp her şeyimizi orantılı olarak ilerletmemiz gerekmektedir.

            Bunu takva meselesinde şu şekilde ifade edildiğini görmekteyiz ki;

“Vicdanın anasır-ı erbaası ve ruhun dört havassı olan iradezihinhislatife-i Rabbaniye, herbirinin bir gayat-ül gayatı var: İradenin ibadetullahtır. Zihnin marifetullahtır. Hissin muhabbetullahtır. Latifenin müşahedetullahtır.

Takva denilen ibadet-i kâmile, dördünü tazammun eder. Şeriat şunları hem tenmiye, hem tehzib, hem bu gayat-ül gayata sevkeder.”[2]

            Takvanın insanda olması ancak bu dört latifenin beraber ve birbiriyle ittifak ederek hazıl olacağını anlıyoruz.

BEDİÜZZAMAN, DİNİN SİYASETE ALET EDİLMESİNE KARŞIDIR.

Emirdağ Lâhikasında Eşref Edip (Sebilürreşad), Necip Fazıl Kısakürek ve Büyük Doğu’dan bahsederken “…onlarla dostuz ve kardeşiz, fakat siyaset noktasında değil. Çünkü iman dersi için gelenlere tarafgirlik nazarıyla bakılmaz. Dost düşman derste fark etmez. Hâlbuki siyaset tarafgirliği, bu manayı zedeler. İhlas kırılır”[3] demiştir.

            Tarafgirlik hakk ve hakikate taraftarlıktır. Hak ve hakikatlerse hiçbir şeye alet edilmemesi gerektiği ancak tercihlerimizi belirlemede, hayatımızda rehber olmasında daima devrede olması gerekmektedir.

            Hakka tarafgirliği Nurun birinci talebesi Hulusi Yahyagil’de şu şekilde görmekteyiz. Ki bu da bizler için bir misaldir.

            Bulunduğu ortam ve kendisini de müsbet birisi olması sebebiyle Büyük Doğu’cular beraber hareket etmeyi teklif eder kendisine. Sonrasını kendisinden dinleyelim.

 “Büyük Doğucuların bu fakiri kendi zümrelerine katmak hususundaki tekliflerine:

-“Büyük Doğuculuk siyasî bir teşekkül müdür?” diye sordum.

– “Evet” dedikleri için, “Sizin yalnız imanî ve Kur’anî mesaildeki müşkillerinizi ve izahını arzu ettiğiniz noktaları Risale-i Nur’un yardımı ile halle çalışırım. Benim mesleğim, ihtiyar ve şuurum taalluk etmeden Risale-i Nur dairesinde istihdamdan ibarettir. İman ve Kur’an mes’elelerinize hemfikrinizim. Fakat siyasetle iştigal edemem.” mealinde cevap verdim. Yalnız bu zümreden Nurlarla alâkadar olanlar var. Onların el ele vererek hem eserleri okumalarını ve anlayamadıkları yerleri sormalarını, Kur’anî hattı öğrenmeye gayret etmelerini rica ettim..”[4]

Nur hizmeti, iman hizmetidir, hizmet sahasının temelini bu alan teşkil eder. Siyasi oluşumlarla illa karşılaşacaktır. Onlara da ancak nurun prensipleriyle tavsiyelerde bulunur. Münferiden bazı şahıslar bu oluşumlara destek verebilir veya karşı olabilir bu başka meseledir.

Nurculuk, siyasi bir teşekkül olmadığı için tesiri büyüktür. Şahsın veya grubun hareketi siyasallaşırsa artık hizmetin mecrası yavaşça değişmeye başlamış demektir. Bu durumda artık tarafgirlik damarının mecrası da kaymaya başlar, ihlas da kaybolursa rekabet ortaya çıkar.

           

BEDİÜZZAMAN, DİN ADINA SİYASET YAPAN KİŞİYİ MESUL EDECEK HALLERİ ŞÖYLE İFADE EDER:

-Kim fâsık siyasettaşını, mütedeyyin muhalifine, sû’-i zan bahaneleriyle tercih etse, muharriki [harekete geçiren] siyasetçiliktir. Hem umumun mal-ı mukaddesi olan dini, inhisar [kendine sahiplenmek, tekel] zihniyetiyle kendi meslektaşlarına daha ziyade has göstermekle, kavî bir ekseriyette dine aleyhtarlık meyli uyandırmakla nazardan düşürmek ise, muharrik-i tarafgirliktir.”[5]

Aslında Risale-i Nur‘da, din adına çıkan siyasi cereyanlara nasıl bir tavır sergilenmesi gerektiğine dair misalleri görmekteyiz. Bunlara kısaca temkinli yaklaşmaktadır nurculuk. Çünkü din adına çıktığı ve siyasi olarak hareket ettiği için inhisar zihniyeti ağır basmaktadır. Bu da hakka tarafgirliği değil hizbe tarafgirliği netice vermesi sebebiyledir.

BEDİÜZZAMAN, RİSALELERİN SİYASETE ALET EDİLMEMESİNE MEMNUNDUR.

“.. benim ve Nur şakirdlerinin namına şimdi bu mecmuaları göndermek, herhalde inkişafa başlayan İslâm birlik fikri ve ittihad-ı İslâm siyaseti, Risale-i Nur’u kendine bir kuvvet, bir âlet yapmağa çalışacaktı ve bizleri siyaset-i İslâmiyeye bakmağa mecbur edecekti. Hâlbuki Risale-i Nur’un mesleğindeki sırr-ı ihlas; iman, Kur’an hakikatlarından başka hiçbir şeye âlet, tâbi’ olmadığı…”[6]

İnsan yönetme sanatı olarak bakıldığında İslamiyet bir siyasettir; ama gündelik dilde kullanılan siyasetle sadece kelime benzerliği vardır. Birisi insanları Kur’an ve sünnetle yönlendirmek diğeri de gündelik politikalar uğruna net olmayan kurallarla yönlendirmek demektir.

Siyasi mevzulara dair, Beyanat ve Tenvirler eserini okumanızı tavsiye ederim.

Beyanat ve Tenvirler’in kısa tarihçesi:  1969 yılından sonra din adına kurulan bir partiyle, Nurculuk ciddî bir problemle karşı karşıya gelecekti. Kurulma aşamasında Maraş Senatörü Tevfik Paksu, Isparta Milletvekili Hüsamettin Akmumcu, Yeni Türkiye Partisi Adıyaman Milletvekili Süleyman Arif Emre gibi Nur Talebesi kökenli bazı parlamenterler fiilî olarak yer almaktaydı. Nur Talebelerini kendi saflarına çekmeye çalışırlar. Tehlikenin farkında olan Zübeyir Gündüzalp, hemen sür’atli bir şekilde tedbirlerini alır. Risale-i Nur’un tamamınında Bediüzzaman’ın siyasî görüşlerini bir araya getirir. Çalışma hemen tamamlanarak “Beyanat ve Tenvirler” adıyla da neşredilir. Böylece bu siyasî hareket onun ciddî bir direnişiyle karşılaşır.

Cenab-ı Hak, Risale-i Nur’u ve talebelerini ve insanları meslek-i nuriyenin zararına ve muhalifindeki cereyanlara taraftar olmaktan korusun. Âmin

Selam ve dua ile

Muhammed Numan ÖZEL


[1] İşarat-ül İ’caz (82)

[2] Hutbe-i Şamiye (136)

[3] Emirdağ Lahikası-2 (36)

[4] Emirdağ Lahikası-2 (147)

[5] Sünuhat – Tuluat – İşarat (53)

[6] Emirdağ Lahikası-1 (257)

www.NurNet.org

SIKINTILARIN TEMEL SEBEBİ NEDİR?

SIKINTILARIN TEMEL SEBEBİ NEDİR?

“Nefs, kendini serbest ve müstakil ve bizzât mevcud bilir.”[1]

Hayatın içerisinde insan, bazı kıyaslarla hayatına ve başka insanların hayatlarına şekil vermektedir. İnsanın bilgisi, tecrübesi bu cihetle çok ehemmiyetlidir. Çünkü doğru bilgi olmazsa insan kıyas yapabilecek bir konuma gelemez sadece geldiği zanneder. Şu anda toplumsal sıkıntıların, içtimai keşmekeşlerin birçok sebebi budur.

“Bu zamanda enâniyet çok ileri gitmiş. Herkes, kameti miktarında bir buz parçası olan enâniyetini eritmeyip, bozmuyor; kendini mazur biliyor, ondan niza çıkıyor. Ehl-i hak zarar eder, ehl-i dalâlet istifade ediyor.”[2]

Fakat, enâniyetin ifrâdıyla narsizme adım adım giden insan ve insanlık uçuruma da aynı adımlarla gitmektedir. Tabii, uçuruma giden yol bazen süslü bazen de helâketin habercisidir. Ama seküler dünyanın getirileri sebebiyle insan hadsiz hudutsuz bir gaflet sarhoşluğuna ve iptâl-i hisin kollarına atılmıştır. Bu sebeple ibadetlerde ihmâller, noksanlar, terkler, şefkât, merhamet, adâlet, haram helal mefhumlarını yok saymak gibi nice hâller karşımıza çıkmaktadır.

Okuduğumuz menâkib, asr-ı saadet ve zevât-ı muhteremenindir. Lâkin, İnsanın mânevi kişilik ve makamları da birbirinden ayrı değerlendirmesi gerekir. Yoksa hayâlindeki tasvirlerin esiri olursa hakikati görmek yerine hayâlleri dalâlet ve helâketine sebep olacaktır.

Bu sebeple insan her şeyden önce nefsini ıslah edecek ve nefs-i emmârenin elinden kurtarmaya çalışmalıdır. Nefs-i emmârenin yoluna giden insan akla hayâle zarar işlere imza atabilir. “Elinden gelse zulmeder. Elinde hüküm varsa, bir adamın hatâsıyla bir köye bomba atar.[3] İnsanları diri diri toprağa koyar. Demek ki, nefis ıslah olmazsa “yandı gülüm keten helva..”

 

Nefislerin ıslahıyla, toplumsal sorunların önüne geçilmiş olacaktır. Ahlâk ve mâneviyatın ön plana çıkartılması, mânevi hizmetlerin çok sağlam bir şekilde yapılması ve bu hizmetlerin önünün açılmasıyla nefisler ıslah olacaktır. Yoksa insanın olduğu her ortamda açmazlar, sıkıntılar olacaktır.

  • “Zarara rızasıyla girene merhamet edilmez ve lâyık değildir. Cenab-ı Hak bizi ve sizi, bu zamanın cazibedar fitnesinden kurtarsın ve muhafaza eylesin, âmîn…”[4]
  • “Cenab-ı Hak bizi ve sizi tarîk-ı Hak’ta hizmet-i Kur’aniyede sebat ve metaneti versin, âmîn.”[5]
  • “Cenab-ı Hak bizi ve sizi, bu zamanın cazibedar fitnesinden kurtarsın ve muhafaza eylesin, âmîn…”[6]
  • “Seksen sene ibadetli bir ömrü bahtiyarlara kazandıran Ramazan-ı mübarekte inşâallah Nur’un şirket-i manevîsi o kazanca mazhar olacak. Bayrama kadar elden geldiği kadar Nurcular ihlas ile birbirinin dualarına manevî âmîn demeli ki, birisi o sekseni kazansa herbiri derecesine göre hissedar olur. En zaîf ve en ağır yükü bulunan bu hasta kardeşinize elbette manevî yardım edersiniz.”[7]

 

طُوبَى لِمَنْ عَرَفَ حَدَّهُ وَلَمْ يَتَجَاوَزْ طَوْرَهُ Yani: “Ne mutlu o adama ki, kendini bilip haddinden tecavüz etmez.”[8]

Selam ve dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL


[1] Sözler (478)

[2] Tarihçe-i Hayat (309)

[3] Tarihçe-i Hayat (477)

[4] Sözler (147)

[5] Barla Lahikası (330)

[6] Kastamonu Lahikası (159)

[7] Hizmet Rehberi (150)

[8] Mesnevi-i Nuriye (172)

TOPLUMSAL ÖDEVİMİZ

TOPLUMSAL ÖDEVİMİZ

Dünya son beş senedir çeşitli musibetlere sahne oluyor. Sel, salgın, deprem, tusunami.. ve bunlardan sonra tezahür eden maddi ve manevi rahatsızlıklar. Adeta açılış ve kapanış zamanlarında insanlar acaba bu sene ne başımıza gelecek diye bekler oldu, bu da hem vesvese hem de evhama sebep oluyor. Bazen bu manevi olan evham ve vesvese maddi olan musibet ve hastalıklardan daha tahripkâr olabiliyor.

Bir tusunami oldu dünya oraya aktı, bir salgın oldu dünya evine kapandı her yere kilit vuruldu. Deprem oldu kalbimiz orada attı. Dünyada şimdi çeşitli yerlerde de soy kırım uygulanıyor. Dozerlerle üzerlerinden geçiliyor, bombalarla adeta banyo yapıyor, zorla kimlik asimilesine tabi tutuluyor, diri diri yakılıyor, toprağa gömülüyor.

Bu insanlar neden bunu yaşıyor? Müslüman oldukları için bunu yaşıyorlar. Buralarda vefat eden, şehid olan insanlar canlarını, imanları uğurunda hiçe sayıp vefat ediyorlar.

Dünyanın ve ümmetin dağınıklığından cesaret alan zalimlerse yok etme politikalarına devam ediyorlar. Ümmetin gafletiyle aklımıza imanları kavrulan, yanan, yok olmayla karşı karşıya kalan manzaralar geliyor.

“Alevleri göklere yükseliyor, içinde evladım yanıyor, îmanım tutuşmuş yanıyor…”[1]

Adeta imansız, dinsiz, tebliğ gelmemiş bir sürü haline gelen insanlar aslında oralarda şehid olan kardeşlerimizden daha fazla içimizi acıtıyor. Akrabalarımız, komşularımız, arkadaşlarımız.. ifsad komitelerinin masasına adeta meze olmuşlar, rüzgarlara karşı koyamayan bir yaprak gibi savrulup, yozlaşıp gidiyorlar. Buradakilerin ebedi hayatı un ufak oluyor. 

Medyanın payı da hiçte azımsanmayacak kadar etkili olan bu yozlaşma karşı her ferd mücadele etmekle mükelleftir. Kimsenin bu yükümlülükten kaçmak gibi birlüksü hakkı yok. Bu vazifeden kaçmak adeta harpten kaçmak gibidir. Vazifesini terk eden yapmayan, ihmal eden herkes mesuldür. İster meb’us ister talebe olsun..

Mesela bakın üstad Bediüzzaman hazretleri manen mükellef olduğu hizmeti yapması için hiç dahli olmadığı halde ibadetiyle meşgul olduğu mağaradan çıkarılıp uzun yolculuklar sonrası Burdur’a getiriliyor ve kader-i ilahi hizmete sevk ediyor.

Helak olan Lut kavminin hemen hepsi abiz, zahid insanlar olmasına rağmen fasıkları fısktan men etmedikleri, önemsemediği halde o kadar Salih bir kavim oldukları halde helak oldular.

Kimsenin ba-na-ne demeye hakkı yoktur. Her banane bir mesuliyettir. Ve gayret etmek toplumsal bir ödevimizdir.

“Teessür ve ızdırab karşısında kalbden bir parça kopsa idi, bir genç dinsiz olmuş haberi karşısında o kalbin atom zerratı adedince paramparça olması lâzım gelir.”[2]

Bu hak söz her insanın boynuna borç ve dimağlarına çakılı bir mıh gibi olduğu daima hatırlanmalıdır. Ama gaflet, fısk, ademalud işler insana sersemlik vermiş. Başını kaldırıp etrafına bakmayı akledemiyor adeta mutant gibi mankurt olmuş durumda.

Nesiller birbirine yabancılaştırılarak toplumsal çözülme hızlandırılmaya çalışılıyor. Evimizi, muhitimizi mümkün olduğu kadar fenalıklardan uzak tutmakla mükellefiz.

Selam ve dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Asa-yı Musa (262)

[2] Şualar (550)