Etiket arşivi: İslam ahlakı

14 Mart Tıp Bayramı

14 Mart 1827’de, II. Mahmut döneminde, Hekimbaşı Mustafa Behçet’in önerisiyle ilk cerrahhanenin, Şehzadebaşı’daki Tulumbacıbaşı Konağı’nda “Tıphane-i Âmire ve Cerrahhane-i Âmire” adıyla kurulması, Türkiye’de modern tıp eğitiminin başladığı gün olduğundan, 14 Mart “Tıp Bayramı” sayılmıştır.
Bediüzzaman, meslekler arasında en çok öğretmenlere, daha sonra da tıp doktorlarına ehemmiyet verdiğini söylemiştir; çünkü bunlar insanın eğitimi ve insan için en kıymetli nimet olan hayatına hizmet ile alâkalı mesleklerdir.
İnsanlar laik eğitim sisteminde kendilerine ekseriya açıkça bahsedilmediği için, o eğitimlerinde tabiat nizamının sebebler perdesinde takılmadan o perdenin ötesine de geçerek, “müsebbibü’l-esbâbı” (sebebleri yapan ve çalıştıran Allah’ı) eserleriyle tanımayı başarabilmeli; bunu bizzat yapamıyorsa, ona bu mevzuda destekte ve yardımda bulunabilecek öğretmenlerden, diğer insanlardan ve kaynak eserlerden istifadeyi asla ihmal etmemelidirler.
“İnsan hayatına hizmet” denilince de, Kur’an’da ve hadis-i şeriflerde çok defa dikkat çekildiği gibi, “Asıl hayatın ebedî âhiret hayatı olduğu” gerçeğine uygun olarak; insanların sadece bu fanî, geçici, ardında her insan için mutlak bir ölümün olduğu dünya hayatlarına değil; onu takib edecek ve ölümsüz olan âhiret hayatlarına da hizmet anlaşılmalıdır. Bediüzzaman, kendisinin doktor talebelerinden Dr.Ali Kemal Durakoğlu’na yazdığı ve Risale-i Nur Külliyâtından Barla Lâhikası’nda yer alan meşhur mektubunda buna dikkati çekmektedir.
Ceddimle övünerek ondan kendime pay çıkarmak için değil; fakat, 14 Mart Tıp Bayramı’yla ilgili bir yazıda bahsedilmesinde fayda olabileceği için, Bediüzzaman’ın doktor talebelerinden olan babam Dr.Sadullah Nutku ile ilgili olarak 16,5×23,5 cm ebadında 504 sayfalık biyografi-hâtıralar-yorumlar kitabımı elhamdülillah tamamlayıp şahsî yayınım olarak Aralık 2017’de yayınlamayı Allah (c.c.) bana nasip etti. Facebook sayfamla ve e-posta listemdekilere kendim de duyurarak, 8 Mart 2018 Perşembe günü saat 18.00’de Cağaloğlu Kâzım İsmail Gürkan Caddesi No.6’daki “Bâb-ı Âli Sohbetleri” toplantısında o kitabımın tanıtımını yaptım. O kitabımın başlangıç kısmında şunları yazmıştım.
İSLÂM İMANINA SAHİP BİR DOKTOR OLMAK
Bediüzzaman’ın doktor talebesi Dr.Sadullah Nutku, sadece dahiliye mütehassısı bir doktor değil; ayni zamanda iyi bir Müslümandı. Onun bu vasfı üzerinde düşünürken, içinde bulunduğumuz iletişim çağında şahsen bu mevzuda da iyi bir iletişim yapabilmek maksadıyla, Bediüzzaman’ın ilk doktor talebelerinden Ali Kemal Durakoğlu’na yazdığı ve Barla Lâhikasında bulunan mektubundaki bazı cümlelerle, aşağıdaki mesajımı e-posta grubumdakilere göndermiştim.
“Birçok gencin kendileri ile ilgili ve birçoklarının ebeveynlerinin de çocuklarıyla ilgili istek ve ideallerinde doktorluk mesleği vardır. Çok küçük yaşlardan itibaren bu ideali gerçekleştirmek için çalışılır. Yapılan anketlere göre bu idealin temelinde, doktorluk mesleğinin cemiyet içinde en itibarlı meslek oluşunun ve yüksek maddî gelir imkânının rolü olabilirse de, bu mesleğin kazanılması hem zordur ve hem de doğrudan insan hayatıyla ilgili olması sebebiyle mesuliyeti de büyüktür.
           
Aslında sadece doktor (tabib) olmak -birçok insanın düşüncesinin aksine- çok önemli değildir; ‘Mü’min bir doktor olmak’ çok önemlidir. Çünkü bütün varlık âlemi içinde en kıymetli olan hayattır. Bütün varlıkların içinde en kıymetlisi de, insandır. Doktorluk (hekimlik, tabiblik, tıp mesleği), insanların hayatlarıyla doğrudan ilgili, onların hastalıklarını önlemek, iyileştirmek veya hafifletmek maksadıyla kullanılan ilim, sanat ve teknik çalışmalarını ifade ettiği için, bu meslekle insanların hem dünya hayatlarına ve hem de -bununla birlikte yapılabilirse- âhiret hayatlarına hizmet etmek, çok önemlidir.
           
Çünkü insanların hayatları onların sadece bu dünyadaki geçici fanî hayatlarından ibaret değildir. İnsanların hayatlarına hizmetlerin en kıymetlisi de, bu dünyadaki fanî hayatlarının erken veya geç, mukadder ve kaçınılamaz olarak sona ermesiyle başlayacak ebedî hayatları için çalışmaktır. İnsanların bu dünyadaki fanî hayatlarının bütün kıymeti ve ehemmiyeti, dünyadaki ölümlerinin sonrasında başlayacak ebedî hayatlarına çekirdek, başlangıç ve kaynak olması bakımındandır. Bir Hadis-i Şerifte ‘Dünya âhiretin tarlasıdır’; bir atasözümüzde de ‘Ne ekersen, onu biçersin’ denilmektedir. İnsanların, ebedî hayatlarını zehirleyecek ve bozacak şekilde sadece dünya hayatlarını düşünmeleri, ‘anî bir şimşeği ebedî bir güneşe tercih etmeleri’ gibi bir deliliktir!
             
Doktorların insan hayatına hizmetleri, onların sadece dünyadaki hayatlarına hizmetten ibaret olmamalıdır. Şuarâ Sûresi 26:80. âyetinin, Hz.İbrahim’in (A.S.) dilinden naklen bildirilen bir hakikat olarak ‘Hastalandığım vakit de bana O şifa verir’ mealinde dikkat çekildiği gibi, hastalığı da onun şifasını da veren Allah’tır; doktorlar, hastalığı veren Allah’ın o hastada Şâfî (şifa veren) ismini tecelli ettirerek şifayı vermesine ancak vasıta olurlar. Hastalığının şifa bulması için doktora müracaat etmek, ‘Allah’ın Şâfî isminin kendisinde tecelli etmesi için fiilî duada bulunmak’ manâsında olmalıdır. Ve bu fiilî duanın, sözlü duayla birlikte yapılması, hastalar ve onların yakınları tarafından ihmal edilmemelidir. Bunun aksine, doktorların kendilerini veya hastaların ve hasta yakınlarının doktorları ‘şifa verici’ olarak görmelerinde, en büyük günah olan ‘şirk’ (Allah ‘a ortak koşmak) kokusu bulunur. Maalesef bu mühim gerçeğe cehaletle veya inançsızlıkla aykırı davranarak bazı doktorlar kendilerini, bazı hastalar ve hasta yakınları da doktorları ‘hakikî şifa verici’ (!) olarak görmek gaflet ve dalaleti içine girerler.
Doktorlar, Allah’ın en mükemmel olarak yarattığı varlık olan insanın anatomisini, fizyolojisini diğer meslektekilere göre çok daha iyi öğrenmeleri sebebiyle Allah’a imanlarının diğer meslekteki insanlara nisbeten çok daha fazla olması gerekirken, bunun tam aksinin örneğini veren bazı doktorların da oluşu, asıl hakikat karşısında herkesten çok, bu neviden maddiyatçı ve gafil doktorların hasta olduklarını gösterir. Böyleleri, Kur’an’ın kudsî eczanesinden İslâm imanına ait ilaçları alabilseler, hem kendi hastalıklarını ve hem de insanların maddî hastalıklarının yanında onların manevî hastalıklarını da tedavi edebilirler.
İnsanların asıl ihtiyacı olan doktorlar, böyle mü’min doktorlardır. Kendisi doktor olmak isteyenler doktorluk mesleğinde kendilerine böyle bir hedef seçmeliler; çocuklarının doktor olmasını isteyenler de, çocuklarını doktorlukla ilgili böyle bir hedefe göre yetiştirmelidirler.”
O kitabımda Dr.Sadullah Nutku’nun doktorluğu ve beşerî münasebetlerinden çok geniş bir şekilde bahsederken, üzerinde durduğum sağlıkla ilgili olumsuz manâdaki istismarların çok sayıdaki misalleri maalesef çok üzücüdür; fakat bunlar, hem günlük hayatlarda ve hem de medyada yaşanmaktadır.
5 Mart 2018 tarihli bir İstanbul gazetesinin manşet yazısı şöyleydi:
 ÖLÜYE İLAÇ- SGK, sağlıkta devleti 24 milyon lira dolandıranları tesbit etti: Ölüye bile tedavi faturası çıkarmışlar”.
Ayni gazetenin manşetinden sonraki haber metninin, gazetenin birinci sayfasındaki diğer cümlelerinde ise şöyle deniliyordu:
 
RİSK ANALİZİNDE: Hastane, eczane ve medikal firmaların 24,2 milyon lirayı bulan vurgunu, SGK’nın risk analiziyle çapraz kontrollerde ortaya çıktı. 3 bin 415 sigortalının ölümünden sonra 1,2 milyon liralık tedavi-reçete faturası gönderildiği, doğum iznindeki hekimler bin 615 kişiyi tedavi etmiş gibi 6 milyon liralık fatura çıktığı belirlendi.
VE ÖLÜ HEKİMLER: Vurgunda diğer kalemler. *Vefat eden hekimlerin 45 hastayı tedavi ettiğine dair fatura ile 24 bin 739 reçete ve işlem bildirildi. Bedeli: 4,1 milyon lira. *Hastanelerde başta kemoterapi ilaçları, çeşitli tedavilerle ilgili haksız faturalandırmanın bedeli: 11,2 milyon lira.*Haksız malul aylığının faturası da 1,5 milyon lira.”
O gazetenin birinci sayfasında manşet altındaki bu yazılar, 4. sayfasında da “DOLANDIRICI HASTANELER RİSK ANALİZİNE YAKALANDI ‘Ölü hekim tedavi etti’ başlıklarıyla çift sütun halinde devam etmekteydi.  
Burada sadece bir tanesindan bahsedilen bu haber, başka gazetelerde de mühim bir haber olarak verilmiştir.
“-Bu haberde bahsedilen konuda köklü çözüm nedir?” sorusunun cevabı ise, çok kısa olarak şöyledir:
“-Bunun köklü çözümü, çok iyi bir ahlâkî eğitimdir; İslâm ahlâkıdır.”
Ancak, o kitabımda da bahsettiğim gibi, sağlık sektörümüzde iyi örnekler de çoktur.
Çünkü bu dünya bazı dükkan tabelası yazılarındaki gibi “(falan veya filan) dünyası” değil; insanların Allah tarafından verilmiş akılları ve cüzî iradeleriyle, yaşadıkları süre boyunca içinde bulundukları bir “imtihan dünyası”dır. Risale-i Nur Külliyâtı’ndan Asâ-yı Mûsâ adlı eserde, Birinci Kısım/Sekizinci Meselenin Bir Hülâsası’nda denildiği gibi:
“…bu kâinatta hayır-şer, lezzet-elem, ziyâ-zulmet, harâret-burûdet, güzellik-çirkinlik, hidâyet-dalâlet birbirine karşı gelmesi ve içine girmesi pek büyük bir hikmet içindir. Çünkü şer olmazsa, hayır bilinmez; elem olmazsa,  lezzet anlaşılmaz; zulmetsiz, ziyâ, ehemmiyeti olmaz; soğukla, harâretin dereceleri tahakkuk eder; çirkinlik ile, hüsnün tek bir hakikati bin hakikat ve binler çeşit hüsün mertebeleri vücud bulur; Cehennemsiz, Cennetin pek çok lezzetleri gizli kalır. Bunlara kıyâsen, her şey bir cihette zıddıyla bilinebilir ve bir tek hakikat, sünbül verip çok hakikatler olur.”
Her hafta, çeşitli kuruluşlardan bana birkaç tane toplantı davetiyesi gelmektedir ve bu toplantılara nadiren katılmaktayım. 9 Mart 2018’de, irtibatlı olduğum ÜNDER (Üniversite öğretim Üyeleri Derneği) bana e-posta ile, 10 Mart Cumartesi günü (ertesi gün) İstanbul, Fatih’te, Ali Emirî Kültür Merkezi’nde, 11 kuruluşun desteğiyle, saat 9.00-18.00 arasında “Sağlıkta Ahlâk Sempozyumu- Sağlığın İlacı Ahlâk” adlı bir sempozyuma davetini gönderince, buna tümüyle katılmaya karar verdim ve katıldım. Bu sempozyumun programından, oturum başkanlarından, konuşmacılarından, onların konuşma konularından burada bahsetmeye imkân olamasa da, o sempozyumun sadece isminden bahsetmiş oluşum bile mahiyetini tahmine kâfi gelebilir.
 
Ülkemizde 150.000 tane kadar doktor, daha çok sayıda diğer sağlık personeli, üniversitelerimizin tıp fakültelerinde ve diğer sağlık meslekleri eğitim kurumlarında çok sayıda öğrenciler bulunmaktadır. Tüm sağlık sektörü çalışanlarımızdan bu sektörde yüksek ahlâkı yaşayarak ve başkalarına da bu konuda örnek olmaları sonucunda, insanlarımızın hem fanî dünya hayatlarına ve hem de asıl ve ebedî olan âhiret hayatlarına hizmet edenlerinin çok artmasıyla, daha mühim tıp bayramları yaşamamız dua ve temennilerimle 14 Mart 2018 Tıp Bayramını kutlarım. 
Prof. Dr. Mustafa Nutku

İmanımıza Leke Sürmeden Yaşamak

1. Ehl-i Tevhid ve Ehl-i Kıble olan bütün mü’minler kardeştir.

2. Bütün mü’minler tek bir ümmet meydana getirirler.

3. Her mü’minde Ümmet şuuru bulunmalıdır.

4. Bir mü’mindeki herhangi bir mezhebe, tarikata, cemaate, gruba, zümreye, fırkaya, hizbe mensubiyeti varsa? Başkalarını tenkit etmemek şartı ile şuur ve asabiyeti; ondaki ümmet şuur ve hassasiyetinden üstünse. mü’minde bu hisler çok yanlıştır. (Bu hususta Bediüzzaman hazretlerinin sözü çok ilginç! Her mümin benim cemaâatım daha güzeldir diyebilir, fakat güzel yalnız benim cemaatimdir demeye hakkı yoktur.)

5. Kendisinden çıkan böyle bir itikat, söylediği böyle bir sözü, yazdığı böyle bir yazı veya yaptığı böyle bir iş , vazifeli ve selahiyetli gerçek bir müftü tarafından ispat edilmeden ve bu fetva, yine yetkili ve vazifeli bir karar mercii tarafından şer’î hüküm ve ilam haline getirilmeden hiçbir mü’min başkasını suçlayamaz hele kat’iyyen tekfir edemez. Biz hüsni zanmla memuruz, Çok dikkat etmeliyiz, Bir mü’mini haksız ve yersiz olarak tekfir edenin kendisi kâfir olur.

6. Müslümanları amelî olarak birleştiren şey cemaatle kılınan beş vakit namazdır. Camiler, Ümmet’in günde beş kez toplandığı meclislerdir. Her mezhebe, her meşrebe, her tarikata, her cemaate mensup mü’minler bu mekânda saf tutarak Allah’a ibadet ederler. Nakşîsi, Kadirîsi, Rufaîsi, Risale-i Nur talebesini,  Muhyiddin Arabî’yi seven, velhasıl her fırkaya ve gruba mensup mü’min namaz vaktinde camide bir araya gelir, saf tutar ve ibadet eder. Birlik böyle olur. Onlar camide birleşmiştirler, onlardan hangisinin i’tikatlarında hata varsa? O başka mes’eledir. O kendisi ile Allah arasındadır.

7. İslâm dininin ve şeriatının asıl, temel, esasi, muhkem hükümleri ve ilkeleri bellidir. Mü’minler bunları kabul edip bunlarda hataları yoksa kurtulurlar. Bu hükümlerde, yani esasatta  ictihad yapılamaz, tartışılınmaz. Muhkem olan ahkâmın dışında müteşabihat, muhtelefün fih yani dinımızde:( Üzerinde tartışılan meseler vardır. Fakih olmayan, tabakat-i fukaha içinde bulunmayan sıradan mukallid Müslümanların müteşabihat, muhtelefün fih mesail konusunda müzakere yapmaları, tartışmaları, çekişmeleri kesinlikle caiz olamaz.

8- Kur’ân’da meâlen “Allah katında en üstün olanınız, en faziletliniz en takvalı olanınızdır” buyurulmuştur. Takva ilimle, irfanla, ahlâkla, faziletle olur. Mü’minlerin derecelerinin üstünlüğü şu veya bu mezhebe, tarikata, meşrebe, cemaate mensup olmakla değil, takva iledir. İ’tikatta hata olmamak şatıyladır. Üç ayrı tarikata mensup üç Müslüman var; biri Nakşî, biri Şazelî, biri Bedevî tarikatine mensup. Bunların hangisi üstündür? Takvası en fazla olan üstündür. Mü’minler bu ölçüyü, bu kıstası hiç unutmamalıdır.

Kur’anı Kerimden zamanın ihtiyacına göre 350.000 tefsir çıkıp meydana gelmiştir. Allah katında Bunların dereceleri ayni olmayabilir Müfessirlerin çalışma esnasında niyeti halisanelerine bakılır ona göre onlara derece verilir. Mesela günümüzde çok tefsir mevcuttur. Fakat asrımızın ihtiyacına noksansız cevap verecek tefsir, Risale-i Nur eserleridir. Zaten mübarek yazarın Âlimler tarafından kendisine verilen Bediüzzaman unvanı Bu zata anlamaya kâfidir. 3 ay tahsil ile 14 yaşında bu unvanı alabilmek ve ondan sonra genç yaşında İstanbula gelip Fatih semtinde Şekerci Han isimbi bir Handa kiraladığı bir odanın dış tafında “ Burada her suruya cevap var biz kimseden soru sormuyoruz” yazarak bütün müderrisleri şaşırtmış ve gazeteler büyük puntalar ile Üstad hazretlerini medh-ü sena etmişler. bir Sempoziyumda Profesorlerden biri: ( araştırdık Türkiyede bu eserleri 20.000.000 kişi okuyormuş demişti. Ve Üstad Risalereri yazdığı esnada yanında Kur’anı Kerimden  başka eser olmadığı halde, bu eserler bu gün 57 dile tercüme edilen eserler olabilmeri   Risale-i Nurlar harika eserler olduklarını gösteriyor. Evet, fen hakim olduğu bir devirde ispat hakim olduğunu kimse inkar edemez. Tabiatçilik fikri veren okullarda tahsil görüp ateist olan birine hangi ayeti okursun? Yok kardeş ona ayet okuyamazsın Onun karşısına 2×2=4 eder derecesine inkar edilemez delillerle çıkacaksın, ancak böylece vazifeni yapmış olursun. Ayeti kerimeler ve Hadisi şerifler yalınız imanlı insanlara okunur. Bu sebepten Risale-i Nurlardan faydalanmaya çalışanların % 80 ni fen tahsil etmiş kimseler olduğundan Bediüzzaman Hz. ri Zatın ortaya serdiği bu inkâr edilmez delilleri ortaya sermek kolay bir iş değildir. Risale-i Nur eserleri müstesna eserlerdir. Hapishanede, sürgünlerde, savaş esnasında yazılan eserleri muannidlerden başka herkes kabul etmesi harika eserler demek olduğunu gösteriyor.

9. Evet bütün mü’minler bizdendir. “Şu Müslüman bizden, bu Müslüman bizden değil…” gibi ayırımlar yapmak bizim için  tehlikelidir. Onun i’tikadında hata varsa Allahla kendisi arasında bir husustur

10. Sağlam imanlıda esas olan ilim, irfan, takva, ihlas, istikamet, ahlâk, edeb, fazilet, cömertlik, hayır ve hasenat, büyük ve küçük cihad yapmak ve bunlar gibi hasletlerdir. Mücerret (sadece) sakalla, sarıkla, cübbe ile, tac ve hırka ile, görünüşle, basit alametlerle, İnsanın fazilet, derece yüksekliği alamaz. Kimse kendini aldatmasın, kimse aldanmasın.

11. “Müslüman o kimsedir ki, diğer Müslümanlar onun dilinden ve elinden emîn (güvenlikte) olurlar.” (Hadîs-i şerif)

12. Nefs-i emmâresine (benliğine) tâbi bir Müslüman iyi, vasıflı, güçlü, üstün bir Müslüman olamaz.

13. Mü’min kişi, mü’min kardeşini hor ve hakir görmez.

14. İman kardeşliği, Allah’ın kurmuş olduğu bir kardeşliktir. Kur’ân’da “Hiç şüphe yok ki, bütün mü’minler kardeştir” mealinde ayet vardır. Bu kardeşlik, talakı olmayan (boşanmaları vuku bulmayan) bir nikâh gibidir. Hiçbir mü’minin, diğer bir mü’minle iman kardeşliği bağını kopartmaya hakkı yoktur. Yalınız i’tikadındaki bozukluğunu ortaya sermiş ise o başka meseledir 

15. Mezhep, meşreb, tarikat, görüş, tercih bakımından paralel olan mü’minler kardeştir; aralarında mezhep, meşreb, tarikat, tercih ihtilafı olan mü’minler ise “Has kardeştir”. Aksi taktirde şeytan onları istilâ eder de rezil olurlar, rezilliklerinden de haberleri olmaz. ( Bunuda unutmayalım ki: Her mümin işi ile ameli ile Müslümanlığının derecesini ortaya serer. Sokakta yürürken hanımından belli olur. Sokakta yürüyen kızları açık saçık mı örtülümü, bu erkeğin Müslümanlığı onları din ile bağlanma derecelerine göre  belli olur. Çükkü Alla Kur’anı Kerimde: “Ey iman edenler kendinizi ve âilenizi yakıtı insan ve taş olan cehennem ateşinden koruyun buyuruyor

16. Allah’ın birbirini kesin şekilde kardeş yapmış olduğu mü’minler arasında ihtilaf ve çekişme zuhur ederse onların aralarını bulmak, barıştırmak, kardeşliği pekiştirmek gerekir.

17. Kendi şahsî ihtirasları, menfaatleri, nüfuzları, çıkarları,  uğrunda mü’minleri birbirine düşman edenler çok şerli, çok kötü kişilerdir. Böylelerinin tuzaklarına düşmemek gerekir.

18. Peygamber aleyhissalatü vesselama üç kere peş peşe “Din nedir?” diye sorulmuş, o da cevaben üç kere “Nasihattir…” buyurmuştur. Tashih-i itikad, namaz, cemaat, ahlâk, fazilet, takva, azgınlıklardan kaçınmak gibi hususlarda Ümmet-i Muhammed’e devamlı şekilde nasihat edilmesi gerekir. Bu nasihat terk edilirse büyük bozukluklar fitneler, fesatlar zuhur eder, İslâm toplumunun düzeni bozulur. Evet Mü’minin vazifelerinden biri de: “Emri maruf nehyi anil’münkerdir” 

19. Bir insanda, öncelikle iman alametlerine bakılır. Mü’min olduğuna delalet eden tarafları varsa mü’mindir, artık küfür tarafına bakılmaz.

20. Akıllı, terbiyeli, firasetli, hikmetli, edebli mü’minlerin, meşreb ve tarikat konusunda bazı kardeşlerini üzecek, öfkelendirecek şekilde konuşmamaları gerekir.

21. Peygamberler dışında herkes hatâ edebilir, yanılabilir.

22. Başkalarını tenkit eden, ayıplayan, kendisini hatasız sanan kimselerde hayır yoktur.

23. Gerçek müftüler, kendilerinden bir fetva istendiği vakit, şayet o konuda çeşitli fetvalar varsa, soranın durumuna en uygun ve en şefkatli olan fetvayı ve ruhsatı vermelidir. Kolay, eşfak, evfak fetva varken, kişiyi kaldıramayacağı bir zora sokmak münasip olmaz. Dinimiz, kolaylık dinidir.

24. Ahir zamanda yaşıyoruz. Herkes azimet yolundan gidemez.

25. Birbirlerini tanıyan mü’minler telefonla, mektup yazarak, kart atarak aralarındaki iman kardeşliğini pekiştirmelidir. Rahatsız etmemek şartıyla telefonla hal hatır sormalıdır. Yine rahatsız etmemek şartıyla birbirlerini ziyaret etmelidir. Zamanımızda telefon yaygın hale gelmiştir. Mutlaka önceden randevu alınmalı, haber verilmelidir.

26. İman kardeşliğini pekiştirmek için, maddî ve malî imkânlar derecesinde küçük, fakat değerli hediyeler verilmelidir. En değerli hediyeler faydalı kitaplardır. (Dikkat edilecek husus: Hediye edilecek kitaplarda İslâm dininin esaslarına, itikada, ahlâka aykırı hususlar bulunmamalıdır.

27. İslâm dini tecessüsü yasaklamıştır, yani mü’minler birbirlerinin gizli ayıplarını, kusurlarını, günahlarını araştıramazlar. Biz ancak açıkta olan kötülüklerle mücadele ederiz, kardeşlerimizin gizli ayıplarını araştırmayız. Hadîs-i şerifte “Bir din kardeşini, bir ayıbından dolayı ayıplayıp kötüleyen kimsenin canını almaz, ta ki ayni ayıbı kendisine vermeden Allah almaz” buyrulmuştur.

28. Din ve iman kardeşliği hukukuna riayet etmeyen Müslüman toplumlar bozulur, içlerinde tehlikeli ihtilaflar zuhur eder, birlikleri yıkılır ve çeşitli afet, azap şeklini alır.

Abdülkadir Haktanır

www.NurNet.Org

İslam “İmanı”nın ve “Ahlakı”nın Önemi

Bir ay kadar önce, Türkiye’nin en çok satılan gazetelerinden birinin ilk sayfasında “Kan donduran cinayetler” başlığı altındaki haber metni “Bolu, İstanbul ve Konya’dan peşpeşe gelen cinayet haberleri kamuoyunu şoke etti.” cümlesiyle başlamakta, onun yanındaki resimde de bir üniversitemizin dekanlık binasından çıkarılan bir tabut, tabut önlerinden geçerken ağlayan kız öğrenciler ve “Doçent, boğazı kesilerek öldürüldü, zanlı profesör” haber başlığı altında haberin özeti verilmekteydi. Ayni gazetenin “Gündem” sayfasında da, ilk sayfada çok kısa olarak bahsedilen Bolu, İstanbul ve Konya’daki “Kan donduran cinayetler”in haber detayları yer almaktaydı.

Üniversiteler, bir milletin beyni hükmündedir; beyindeki ârıza, bütün vücudu birinci derecede ve çok etkiler. En yüksek tahsil müessesesi olan üniversitelerimizden, halkının muhafazakârlığı ile tanınmış bir ilimizdeki bir devlet üniversitesinde, en yüksek akademik unvanıyla ve ayni zamanda bir bölümün başkanlığı idarî göreviyle ve özel hayatında da o üniversitenin bir fakültesinin dekanının eşi sıfatıyla bir profesörün, o üniversitedeki sekreter bir bayanla zina ilişkilerinin rekabetiyle kıskançlık paranoyasına girdiği kendi üniversitesindeki bir doçentin katil zanlısı olması ve o cinayetini itiraf ettiğinin de ayni haberde yer alması, kamuoyunu şiddetle şoke edebilecek bir mahiyet arzetmekteydi.

Kur’an’da Nisâ Sûresi’nin 93. Âyetinde “Kim de bir mü’mini (katlini helal sayarak) kasden öldürürse,artık cezası, içinde ebediyen kalıcı olarak Cehennemdir. Hem Allah ona gazap etmiş, ona lâ’net etmiş ve onun için (pek) büyük bir azâb hazırlamıştır!” hükmü vardır. Bahsedilen olayda o cinayetin helal sayılarak mı işlendiğini bilmiyoruz; adliyeye intikal etmiş bir konunun adlî yönü üzerinde fikir de beyan edilemez. Fakat, ayni tarihli bir gazetede “Kan donduran cinayetler”den birkaç tanesinin haberinin yer alması, alkol ve uyuşturucu kullanma yaşının ülke genelinde daha genç yaşlara doğru inmesi, ailelerde boşanmaların ve parçalanan ailelerin, kadına şiddet ve kadın cinayetlerinin artması, bunlardan başka hemen her gün hakikî insanlıkla bağdaşmayan çeşitli olayların haber kaynakları tarafından ardı arkası kesilmeden duyurulmağa devam edilmesi ve bütün bunlarla da ilgili olarak; o çok müessif olaydan bir ay kadar önce de başbakan yardımcısı ve hükümet sözcüsünün “Ekonomideki başarıyı manevî alanda gösteremedik” samimî itirafının sanki çok çarpıcı bir delilinin verilmiş olması, ülkemizde son on yıldır Batı ülkelerindeki gibi sathî ve yetersiz şekilde gündemde olan insanî değerler eğitimi yönünden çok ciddî uyarılar niteliğiyle, bizi “gerçek insanî değerler eğitiminin nasıl verilmesi gerektiği” konusunda çok iyi düşünmeğe ve hakikî, köklü çözümleri üretmeğe sevkeden sebebler olmaktadır.

Cemiyetlerin maddî ve manevî kalkınması, asâyişi, huzuru ve refahı, fertlerinin ahlâkî yapısıyla yakından ilgilidir.
İnsanların ferdî ve içtimaî meselelerinin odak noktasında bulunan ahlâk, çok geniş ve çok mühim bir konudur. İnsanlara ahlâk olarak neyi, niçin ve nasıl telkin etmek gerektiği, ferdî ve içtimaî hastalıkları önlemek ve gidermek için iyi bilinmeli ve iyi yapılmalıdır.

Batı dillerinde biraz farklı yazılışlarla karşılığı sathî ve yetersiz açıklamalarla “moral” kelimesiyle verilen ahlâk, İslâm’da kaynağı Kur’an ve Sünnet-i Seniyye olan ve geniş açıklamaları yapılan çok mühim bir dinî terimdir.

Gazete havadisleri veya bizzat karşılaşılan hadiseler vesilesi ile, cemiyetteki bazı insanların ahlâkî zaaflarından sadece “dert yanmakla” kalınır ve gereği yapılmazsa, şikayet sebepleri ortadan kalkmaz ve şikayetler devam edip gider. “Kırk gün karanlıktan şikayet etmektense, bir gün bir mum yakmak daha hayırlıdır.

İnsanların maddî hastalıkları için nasıl mütehassıs hekimlere müracaat ediliyorsa, manevî hastalıkları için de, bu sahada ulaşılabilecek en iyi mütehassıs araştırılmalı; onun teşhis ve tedavi usulleri dikkate alınmalıdır.

Beşeriyetin en yüksek temsilcisi olan Peygamberimiz (a.s.m.), ahlâk hususunda da en önde gelen rehberimizdir. “Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim“, “İslâm güzel ahlâktan ibarettir” gibi hadis-i şerifleriyle ahlâkın asıl mahiyetine ve bunun büyük ehemmiyetine dikkatimizi çeken Resulullah’ın ahlâkının nasıl olduğu sorulduğunda Aişe validemiz; “Onun ahlâkı Kur’an ahlâkıydı” şeklinde kısa ve tatminkâr bir cevabı vermeyi kafi görmüştür. Bediüzzaman da, “Yaşayan Kur’an” olan Peygamberimizi anlayabilmemiz için, onu “Rabbimizi bize tarif eden üç büyük küllî muarriften biri” olarak tanıtmağa çalıştığı Risale-i Nur eserlerinde (Bediüzzaman, Sözler), aynı zamanda bize en mühim ahlâk derslerini de vermiş olmaktadır.

Ahlâkı çeşitli bakış açılarından ele alan çok sayıda kitap vardır. Ahlâkın temeli semavî dinler ve onlar arasında da asliyetini bozulmadan muhafaza etmiş olan İslâm dinidir. İnsanı kâinatın misal-i musağğarı (kâinatın küçültülmüş bir misali), eşref-i mahlukât ve arzın halifesi olarak yaratan Allah (C.C.), elbette uyması için ona yapması ve yapmaması icap edenleri de bildirmiştir ki, bunlar da âyetler ve hadisler başta olmak üzere, İslâmî kaynaklarda mevcuttur. Bu sebeple, ahlâk mevzuundaki İslâm dışı çeşitli felsefî görüşlerde boğulmamalı; İslâm ahlâkı üzerinde durulmalı, İslâm ahlâkının bilhassa Peygamberimizin (a.s.m.) örnekliğinde lâyıkı ile tanıtılması yolunda mesai sarf edilmelidir.

Bediüzzaman, âyet ve hadislerden süzülmüş manâlar halinde İslâm ahlâkından Risale-i Nur Külliyâtı eserlerinde geniş olarak bahsetmiştir. Onun bu zamanda en mühim mesele olarak üzerinde büyük ehemmiyetle durduğu İslâm imanıyla ilgili Risale-i Nur Külliyâtı kitaplarını okumak, onların okunduğu sohbetlere iştirak etmek, onları anlamağa ve usulüne göre anlatmaya çalışmanın cemiyetimizin içinde bulunduğu içtimaî ve ahlakî problemlere nasıl çözüm olabileceğini –bazılarının bu mevzudaki haksız tenkitlerinin de yanlışını daha iyi anlamağa çalışır gibi– biraz daha iyi düşünmeğe çalışalım:

Peygamberimiz (a.s.m.) başlangıçta tek kişi olmasına rağmen, bugün onun getirdiği dine bağlı olanların sayısı 2 milyara yaklaşmıştır. Allah (C.C.) peygamberlerin görevinin ancak tebliğ olduğunu Kur’an’da bildirmektedir. O tebliğe muhatap olan insanlar, Allah’ın (C.C.) kendilerine verdiği aklı ve cüz’î iradeyi iyi kullanarak hakikate meylederlerse, Allah (C.C.) onlara hidayeti nasip eder. “Hidayet Allah’tandır” sözü bu manâdadır.

Peygamberler bile insanlara karşı sadece hakkı tebliğle vazifeliyken, Peygamber olmayanların diğer insanlara karşı bu mevzudaki vazifesi de hakkı tebliğden daha ötesi değildir. Bilhassa Risale-i Nur Külliyâtı kitaplarından aldığımız derslerle, hakkı ve hakikati insanlara anlatmaya çalışarak, çok kişiye tebliğ yapsak da bir yılda ancak bir kişinin hakkı ve hakikati kabulüne ve yaşamasına vesile olabilsek, bir yıl sonra onunla birlikte iki kişi oluruz. Bu çalışmamıza ayni şekilde iki kişi olarak devam etsek ve bir yıl sonra ancak birer kişinin daha hakkı ve hakikati kabulüne ve yaşamasına vesile olabilsek, ikinci yılın sonunda dört kişi oluruz. Bu dört kişi ayni şekilde bir yıl çalışmakla ancak birer kişinin hakkı ve hakikati kabulüne ve yaşamasına vesile olabilsek, üçüncü yılın sonunda sekiz kişi oluruz. Ayni şekilde yıllar ard arda geçtikçe, hakkı kabul ederek ona uygun şekilde yaşayan insanların sayısı da her yıl iki misli artar: 1, 2, 4, 8, 16, 32, 64, 128, 256, 512, 1024, 2048, 4096, 8192, 16384, 32768, 65536, 131072, 262144, 524288, 1048576, 2097152, 4194304, 8388608, 16777216, 33554432, 67108864, 134217728, …

Bu hesap şekli ile, halis niyet, sabır, sebat ve gayretlerle böyle bir çalışmanın yapılması halinde, çok kişiye tebliğ yapılsa da bir yıllık çalışmayla ancak bir kişinin hakikati anlaması, kabulü ve yaşamasına vesile olunsa bile, yıllar bu şekilde birbirini takip ederse, katlanarak artışlarla ortaya çıkabilecek hesabın neticesi olarak hakkı kabul eden ve ona göre yaşayan insanların sayısı çok büyük rakamlara ulaşabilir.

İnsanların ebedî hayatlarını kurtarmakla ilgili bu çalışmanın semeresi her yıl böyle ikiye katlanırsa, bunun zahmet ve meşakkatine katlanılmaz mı?

Bu basit matematik hesabı ile, meselenin kesin çözümü gayet açık bir şekilde göz önünde olmasına rağmen, bilhassa “sekülerizm” (dünyevîleşme) hastalığına tutulmuş olan insanların büyük bir kısmı, kendi ailesi içinde bile bu kesin çözümle ilgili gereğini yapmamakta; bu çözümden uzak yaşayışın neticesi olan eşleri veya çocukları ile ilgili istenmeyen bir hadiseyle karşılaştıklarında da, bunun sebebini merak etmekte, başka yerlerde aramakta ve ekseriya da yanlış yorumlara saplanmaktadırlar.

Prof. Dr. Mustafa Nutku

www.NurNet.Org

Defterimden Notlar: Psikolojik Şiddet

Uzun zamandır alemimi meşgul eden birkaç önemli konudan biri: Psikolojik şiddet. Bu kavramla tanışalı birkaç sene oldu ancak ahir zamanda kaybolma derecesine gelen “güzel ahlak” kavramından uzak cereyan eden bütün insanî münasebetler türlü türlü yara ve hastalıkları netice verdiği için gözlemlerimde en sık tesbit ettiğim problem oldu. Psikolojik şiddetin bilimsel tanımını işin ehline havale ederek gözlemlerimden yola çıkmak istiyorum. Hiç farkında olmadan karşımızdaki insana hak etmediği bir muamele ile cevap verivermek.. Ölçmeden, tartmadan, onu içinde bırakacağımız durumu veya halet-i ruhiyeyi hesap etmeden, sadece kendi cihetimizden bakarak davranmak.. Belki hayatımızın çoğunu paylaştığımız yakınlarımıza, en sevdiğimizi düşündüklerimize karşı her gün biraz daha inciten, yıpratan muameleler içinde olmak ve bunları gözden geçirme ferasetini bir türlü kendimize düstur edinememek..

Neden kaynaklanıyor bu ölçüsüz, fevri davranış şekli? Öncelikle karşımızdakini anlama gayretimizin olmayışından, demek ki insanlara fazla önem vermiyoruz. İkincisi, o insana yardımcı olma gibi bir niyet taşımadığımızdan. Manevi eğitim almış insanlarda öne çıkan özelliklerden biridir: almadan vermeye çalışırlar, azami yardımcı olayım, Allah namına ne verebilirsem vereyim, ikram edeyim. Bu peygamber ahlakı kaybolduğu ya da bilmediğimiz için karşımızdaki insanlara da uygulayamıyoruz. Üçüncüsü, karşımızdakinin talebini anlasak bile o talebi karşılamak için gireceğimiz maddi veya manevi külfetin altına girmek istemiyoruz. (Bunlar olması gereken nezaket ve anlayışın olmamasının sebepleri idi. Bundan sonra sebepler biraz daha menfi anlamda şiddetlenip karşımızdakini güç durumda bırakan neticeler ortaya çıkıyor.)

Dördüncüsü, bir menfaat tercihinde karşımızdakinin hakkını çiğnemek bahasına kendimizinkini öne çıkarmak isteğinden karşımızdakini haksız, suçlu ya da başka bir sıfatla itham etmekten. Bu durumda karşımızdaki insan neyi yapıp neyi yapmadığını bilecek bir sağlamlıkta değilse haklı olduğu halde haksızlığı kabul edip çekilebilir. Ya da hakkını savunmak için bizimle olan muamelesinde ciddi bir mesafe koyar. Beşincisi, çok daha dehşetli ve nefsî bir maraz ki kendi kafamızdaki bir plan veya programa uymadığı için muhatabımızı itham etmek. Oysa o insan bizim planımızın ne olduğunu nereden bilebilir, hem insanları kendimize göre yönlendirmeyi beklemek mevhum bir idarecilik vasfı takınmak değil midir? Neden insanlar bize göre kendini ayarlasın ki? Altıncı tip de –telaffuzu bile çok korkunç- kendi egosuna hizmet etmeyen bir davranışı sebebiyle muhatabı rencide etmek. Sözle olabilir, bakış, mimikle de olabilir. Kendi egosunu yüksek gören birinin hak ettiğini zannettiği “tazim” ifade eden sözleri, davranışları, karşısında eğilip bükülmemeleri görememekten gelen serzenişine değişik dozlarda muhatap olmak da psikolojik şiddetin görüldüğü alanlardan biri. Kendini olduğundan daha değerli ve yüksek görmek kibirdir. Psikolojik şiddetin en sık sebeplerinden biri budur. Yedicisi, muhatabımızın bir hata veya kusuruna karşı ölçüsüz bir tepki vererek onu rencide etmektir. Masum bir kılıfa sarılmış bu şiddet türünün de hakikatte zulüm olduğunu her insan vicdanen hisseder. Adalet mekanizması nasıl ki suçun derecesine göre ceza takdir ediyorsa, biz de ikaz, uyarı, tekdir aşamalarından sonra fiilî bir tepki verebiliriz. Yoksa henüz ikaz etmeden en son gösterilecek sertlikte cevap vermek adaletsizliktir, insani ilişkilerdeki güveni kıran bir ölçüsüzlüktür.

Hangi sebeple olursa olsun psikolojik şiddete maruz kalan insan kendisini değersiz, önemsiz veya ezilmiş hisseder, dahası işe yaramaz, mantıksız, suçlu vb. gibi sıfatların bir veya birkaçı ile de kendini itham edebilir, kendini ezebilir. Oysa hangi durum olursa olsun dinimiz bize karşımızdakini tahkir hakkı veya yetkisi vermemiştir. Kişileri alçaltarak muamele yoktur, ancak kötü sıfat veya davranışları akla izah edip kötü neticelerini göstermek vardır. Hatadan ötürü insanı külliyen alaşağı edip vurmak yoktur; kötü olan davranış veya sıfatı vurmak vardır. O da peygamberimiz(ASM)’ın usulüyle, isim vermeden “Bir kısım insanlara ne oluyor ki şöyle şöyle yapıyorlar..” şeklindedir. Çünkü bütün insan ve mevcudat dinimize göre mahlukiyet noktasında eşittir, müsavidir, altlık üstlük yoktur. Nerde kaldı ki tahkir ile gizli bir kibir hali davranışlarda hoş görülsün..

İslam ahlakını yaşamak isteyen hepimize ders olmalı, ne büyüğe ne küçüğe rencide edici bir muamele etmemeliyiz, yaptıysak derhal içimizden gelerek özür dilemeli, bizi rahatsız eden durumu sakince ortaya koymalı, ölçülü tepki vermeye kendimizi alıştırmalıyız. Elbette içimizde bu adalet mekanizmasını daim canlı tutmak bir mücahede ve eğitim ister. Bu eğitimin içinde olma niyetiyle yaşamalıyız. Psikolojik şiddete ne kadar maruz kalmak istemiyorsak o kadar başkalarına olan muamelelerimizde dikkatli olmalıyız. Huzurlu ve mutlu olmak istiyorsak başkalarının huzur ve mutluluğuna yardım etmenin Allah’ın rahmetini üzerimize celbeden büyük bir hazine olduğunu fark etmeliyiz..

Nabi

Nurnet.or

Kandil Yürüyüşü

HİKMETİ HİÇ unutulmasın, müminler ondan her daim yeni dersler alsın, yolunu kaybettiğinde yol göstericisi olsun diye her yıl yeniden andığımız bir miracın gölgesi üzerimdeyken en sevgilinin ayak seslerini düşlüyorum.. Mekke’nin havasının, insanının, bir araya gelmiş tüm şartlarının sıktıkça sıktığı bir nebinin ayak seslerini yani.

En güzel bir yol arkadaşını, aynı zamanda en büyük destekçisini kaybetmek, hayır umduğu zorlu bir yolculuktan büyük hayal kırıklığı ve hakaretlerle dönmek, döndüğü yerde alaya alınmak, her daim canına kast edilmek diğer yandan. Ne maldan, ne dosttan, ne destekleyiciden yana güçlü olmak şöyle dursun, elindekileri de yitirmek, yitirdikçe yitirmek..

İşte bu yorgun ayaklar, bu hüzünlü kalbi taşıyan bedenin sahibinin narin ayaklarıydı ki gök kapılarına dayanmıştı. Nasıl olmuştu da en yalnız, en karanlık, en zor günlerden cennet sevinçleri yağmıştı?

Bunu düşünmek istiyorum çünkü çok hüzünlüyüm. Hüzünlüyüz. Hüzün yılı değil, hüzün asrı yaşıyoruz ümmetçe. Ve zorluğun ardından gelecek olan kolaylığı, ‘rabbin sana darılmadı, seni unutmadı’ hitabını, Cebrail’in yoldaşlığını en çok beklediğimiz zamanlardayız. ‘Bir binanın tuğlaları’ gibi olan müminlerin tüm duvarlarına başka yerden saldırıyor birileri. Birini öremeden diğeri yıkılıyor. Kudüs’e ağlarken, Suriye kanıyor. Onun yarasını saramamışken Patani inliyor. Irak gün yüzü göremiyor. Afganistan unutuluyor, Afrika ölüyor..

Gök kapılarına dikiyoruz gözümüzü, Allah’ın ordularına.. Bu kadar hüzünden sonra, bunca gece yürüyüşünden sonra bir yükseliş istiyoruz. Bir cennet selamı almak. Ama sanırım bir yerlerde hata yapıyoruz. Ayaklarımızı yere mıhlayıp yükselmemizi engelleyen bir şeyler.. Galiba sadece ‘hüzün’ değildi miracı getiren. O yüzden bu kadar hüzünden bir miraç çıkmıyor belki. Bunun üzerinde düşünmek istiyorum çünkü hüzünlenmekten başka şeyler de yapılması gerektiğini düşünüyorum.

Benim için en kritik nokta efendimizin miraca kulluğuyla ulaşmış olmasıdır. Namazı müminlerin miracı yapan bu sırdır. Kendisinden başka nebi gelmeyecek olan son nebi, o makama peygamberliği vasıtasıyla çıksa kapı kapanacaktır. Fakat o, bu güzelliğe kulluğu vasıtasıyla ulaşmış ve tüm ümmetine kapıları açık bırakmıştır. Kul olabilmek, en önemli adım olsa gerek. Hakkıyla kul olabilmek.

İslamın en asli ve kesin hükümlerini yerine getirmeyen ama dünyayı kurtarmaya, dava adamı olmaya, o davayı da islam adına kullanmaya çalışan ne çok insan var değil mi. Ya da yerine getirilmesi borç olan ibadetlerini eksiksiz yerine getirdiği halde islam ahlakından nasiplenememiş olan. Oysa kulluk bir hal, bir ahlaktır ve miracı bir peygamber mucizesinden ibaret olarak algılamanın ötesinde dersler çıkarmak için biraz ahlaki bir okuma yapılmalıdır. Mesela belki de bu ‘teselli hediyesi’nin temelini atan efendimizin tevekkülü ve sabrıdır. Ama asla vazgeçmeden. Sonra mütevaziliğidir. Ama zulme ve küfre boyun eğmeden. Fedakarlığıdır elbet. Kalıp mücadele etmek. Ve sidre-i müntehaya kadar ulaşıp, rabbine kavuşup, Mekke çöllerine, düşmanların içine geri dönebilmek.. Kendini değil davayı, sonucu değil yolu, yoldaki yoldaşlarını düşünmektir belki.

Ümmetçe içine gark olduğumuz bunca hüzünden çıkmanın çaresi şüphesiz Allahın yardımı iledir. Rabbimizin rahmetini üzerimize celb etmenin yolu ise buna layık olabilme gayretimizdir. Ve bunun için yapmamız gereken kulluğa yakışmayan hallerimizi bir bir düzeltmektir. İslama rağmen Müslüman kılığından sıyrılmak gerek. İnsani yanı öldürülmüş bir islamdan bahsedilemeyeceğini yeniden hatırlamamız gerek. Belki de hayalimizde ürettiğimiz o büyük davaların peşinde koşarken ezdiğimiz çiçeklerden ötürü baharın gelmediğini fark edebilmek..

Büyük cihad için sefer yapmalı anlaşılan. İçsel bir yolculuğa çıkmak ve vicdanımızın merdivenlerinden gece yürüyüşleri yapmak. Ruhumuza yükselmek ve asıl düşmanı tespit edebilmek.. Ve bu yolculuklardan her defasında ‘gözümüzün nuru namaz’la dönebilmek..

Kulluk şuuruna ermiş fertlerden oluşan bir ümmet hüzne değil zafere yakındır elbet.

Hayırlı yolculuklar ve hayırlı kandiller.

Nuriye Çakmak

Karakalem.net