Etiket arşivi: islamiyet

Münâcât-ı Üveys El-Karanî’nin Tercümesinin Tekmiline Bir Nümune

  • Bir tane Nur Talebesi Ağabey bana dedi ki; “Üstâd’ın Mektubat’ta bir kısmını tercüme ettiği Veysel Karanî’nin münâcâtının keşke hepsi aynı tarzda tercüme edilse idi..”
  • Bende bu tercümenin tekmil edilmesi işi için çok ciddi bir iştiyak vardı.  “Münâcât-ı Üveys El-Karanî”nin Üstâd Bediüzzaman Hazretleri’nin üslûb ve tarzında tekmilini can u gönülden talep ediyordum. Daha sonra bu tekmil işlemi için Kadıyü’l-Hacat olan Cenab-ı Hakk’a niyazda buldum ve bunun üzerine, Üstâd Bediüzzaman Hazretleri’nin bir kısmını tercüme ettiği Mektubat’ta geçen kelimelere yoğunlaştım. “Tarz-ı Üstâdane”nin nasıl olduğuna hasr-ı nazar ettim. Daha sonra da Münâcât-ı Üveys El-Karanî’nin tarz-ı alîsine yoğunlaştım. Kur’ân-ı Kerîm’den ve O Kitabullah’ın tefsiri olan Risale-i Nurlar’dan kalbime gelen tuluât, sünuhât ve mânâlar ile tekmil etmeye çalıştım. “Fihriste-i Mektubat”ta Üstâd Bediüzzaman Hazretleri’nin sözlerinden ilhamen biz de diyoruz ki;
  • “Tekmiline bir nümune olarak kaleme aldığımız bu tercüme-i Münâcât-ı Üveys El-Karanî kalbe doğan mânâların ani ve def’i bir sûrette geldiği bir zamanda olduğu için tanzimsiz, müşevveş bir sûrette kaldılar. Gelen mânâlar ne hal ile yazılmış ise öyle kalmasına gayret ettik. Sonradan tashih ve tanzim etmeyi ihtiyar etmedik.

Bu tekmil-i tercüme, şairlerin ve ehl-i aşkın, zülf-ü perişanı sevdikleri ve istihsan ettikleri nevinden, bu münâcâtın tercümesi de –zülf-ü perişan tarzında– soğuk tasannu karışmadan, hararet ve halâvet-i asliyesini muhafaza etmek niyetiyle kendi halinde bırakılmıştır.”

Üstâd Bediüzzaman Hazretleri’nin Münâcât eseri olan 3. Şua’nın sonunda geçen niyazında ilham alarak diyoruz ki;

“Kur’ân-ı Kerîm’den ve Risale-i Nur’dan istifade ile tekmiline bir nümune için kaleme aldığım tercüme-i münâcat-ı Üveys El-Karanî’yi, bir ibadet-i tefekküriye olarak, Rabb-i Rahîm’imin dergâhına arz etmekte kusur etmişsem, kusurumun affı için Kur’ân-ı Kerîm’i, Risale-i Nur’u ve Münâcât-ı Üveys El-Karanî’yi şefaatçi ederek rahmetinden affımı niyaz ediyorum. Âmin.”

“Evet bütün mevcudat, güya lisan-ı hal ile Veysel Karanî gibi şöyle münâcat ederler, derler ki:

Yâ İlahenâ! Rabb’imiz sensin! Çünkü biz abdiz. Nefsimizin terbiyesinden âciziz. Demek bizi terbiye eden sensin.

Hem sensin Hâlık! Çünkü biz mahlukuz, yapılıyoruz.

Hem Rezzak sensin! Çünkü biz rızka muhtacız, elimiz yetişmiyor. Demek bizi yapan ve rızkımızı veren sensin.

Hem sensin Mâlik! Çünkü biz memlûküz. Bizden başkası bizde tasarruf ediyor. Demek mâlikimiz sensin.

Hem sen Aziz’sin, izzet ve azamet sahibisin! Biz zilletimize bakıyoruz, üstümüzde bir izzet cilveleri var. Demek senin izzetinin âyinesiyiz.

Hem sensin Ganiyy-i Mutlak! Çünkü biz fakiriz. Fakrımızın eline yetişmediği bir gına veriliyor. Demek gani sensin, veren sensin.

Hem sen Hayy-ı Bâki’sin! Çünkü biz ölüyoruz. Ölmemizde ve dirilmemizde, bir daimî hayat verici cilvesini görüyoruz.

Hem sen Bâki’sin! Çünkü biz, fena ve zevalimizde senin devam ve bekanı görüyoruz. 

Hem cevap veren, atiyye veren sensin! Çünkü biz umum mevcudat, kàlî ve hâlî dillerimizle daimî bağırıp istiyoruz, niyaz edip yalvarıyoruz. Arzularımız yerlerine geliyor, maksudlarımız veriliyor. Demek bize cevap veren sensin. Ve hâkeza… (*)

Bütün mevcudatın küllî ve cüz’î her birisi birer Veysel Karanî gibi bir münâcat-ı maneviye suretinde bir âyinedarlıkları var. Acz ve fakr ve kusurlarıyla, kudret ve kemal-i İlahîyi ilan ediyorlar.”

(Mektubat, s. 269-270)

(*)
(Buradan sonrası tarafımızdan tekmil edilmiştir. A. Ç.)

Hem Sen Kerîm’sin! Sahib-i şeref ve ihsansın, a’la olan sensin. Çünkü biz seyyiat ve masiyet içinde bocalıyoruz; demek şeref ve haysiyet Senden geliyor. Demek Kerîm olan Sensin, bize ikram eden Sensin.

Hem Sensin Muhsîn! Ebedî ihsan sahibisin. Biz ise seyyata düçâr olan abdleriz. Biz nedâmet edip Sana tevbe edince bize kapıları açan Sensin. Demek ihsan-ı muazzamanla bizleri affeden, ebedî hüsünler bahşeden Sensin.

Hem sen günâhları af u mağfiret eden Ğafur’sun! Biz ise hatiatı ve seyyiatı kesrette olan muznibleriz. Eğer bizleri huzuruna kabul etsen, mağfiret edip rahmet etsen zaten o senin şanındır. Çünkü Sen Erhamü’r-Râhimîn’sin. Eğer kabul etmezsen senin kapından başka hangi kapıya gidelim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki dergâhına gidilsin. Senden başka hak Mabud yoktur ki ona iltica edilsin! Bizi affedecek olan yalnız sensin!

Hem Sensin azamet ve kibriya sahibi olan Azîm! Sensin ki her şeye kâdir. Çünkü azamet-i İlâhiyen ile biz hakîr ve âsi olan kullarına Rahîm ismin ile tecellî edip bizleri huzuruna alan sensin.

Hem Sen Kavî’sin! Havl ve kuvvetin kainatı teşmil etmiş, bütün mahlukatı zabt ve idare altına almış olan sensin. Çünkü biz aciz ve zayıfız; fakat bu acziyet ve za’fiyetimize rağmen bizde bir kuvvet tezahür ediyor. Demek havl ve kuvvet Senden geliyor.

Hem Sensin kâinatı hediye-i rahmeti ile dolduran ve matlubları en ahsen sûrette karşılayan Mu’tî! Çünkü biz ahval ve akvalimiz ile daima Sana yalvararak Senden istiyor ve Sana dua ile iltica ediyoruz. Demek i’ta eden ve hediye veren Sensin.

Hem Sen va’dinde hulf etmeyen, kavlinde sâdık olan ve Sana güvenenlerin güvenini âtıl bırakmayan Emîn’sin! Çünkü biz havf ve adem-i emniyet içindeyiz; Sana güvenip, dayandığımızda bütün korkulardan emîn oluyoruz. Demek emn ü emanet veren Sensin. Bizi korkulardan emîn kılan hiç şüphesiz Sensin.

Hem sensin Cevvâd-ı Müteâl! Çünkü biz miskiniz, hayat levâzımatını elde etmekten aciziz. Fakat bu acziyetimizle beraber bir Ğaniyy-i Ale’l-ıtlak’ın hazinesinden gelenlerle zenginlik içerisindeyiz. Demek sehavet sahibi olan Sen bize ihsan ediyorsun.

Hem dualarımıza icabet eden Mucîb’sin! Çünkü biz ahval ve akvalimiz ile fiilî  ve kalî dua edip istiyoruz, niyaz edip yalvarıyoruz. Demek dua ve matlubumuza icabet eden Sensin. 

Hem Sensin maddî ve mânevî hastalıklarımıza her daim şifa veren Şâfî! Çünkü biz maddî ve mânevî hastalıklara düçârız. Her türlü hastalığımızdan şifa bulduğumuz zaman senin Şâfî isminin tecellilerini müşahede ediyoruz. Demek her türlü hastalığımıza şifa veren yalnız Sensin.

Abdulkadir Çelebioğlu

Dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslümandır…

“Türk milleti anâsır-ı İslâmiye içinde en kesretli olduğu halde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslümandır…” Devamıyla detaylıca izah eder misiniz?

Cây-ı dikkat bir hal: Türk milleti anâsır-ı İslâmiye içinde en kesretli olduğu halde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslüman’dır. Sair unsurlar gibi müslim ve gayr-ı müslim olarak iki kısma inkısam etmemiştir. Nerede Türk taifesi varsa Müslüman’dır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır (Macarlar gibi). Halbuki küçük unsurlarda dahi hem müslim ve hem de gayr-ı müslim var.”(1)

“Cây-ı dikkat bir hal…” Yani dikkat edilecek bir durum… Üstad Bediüzzaman Hazretleri, öncelikle dikkatleri konunun üzerine çekiyor. Devamında da neden böyle dediğini anlamamız mümkün. 

Burayı daha iyi anlamak için, bu cümlelerin geçtiği yeri iyi bir şekilde tahlil etmeliyiz. Eser, Mektûbat eseri. Çoğunluğunu Bediüzzaman Hazretlerinin talebesi Hacı İbrahim Hulusî Yahyagil’in sorularına verilen cevaplar oluşturuyor. İfadeler Yirmi Altıncı Mektûb’da geçiyor. Yirmi Altıncı Mektûb, Bediüzzaman’ın tabiriyle; “…iblisi ilzam ve ehl-i tuğyanı iskat eden, gayet mühim bir mektûbdur.”(2)

Kısaca anlamı: İnsanları Allah’ın yolundan çıkarmaya çalışan şeytanı susturan, söz ve fikirde galip eden ve yanlışlarını delilleriyle ispat eden ve zulüm, küfür, azgınlık ve taşkınlıkta ileri gidenleri aşağı düşürüp, hükümsüz bırakan pek çok önemi bulunan bir mektuptur.

Geçtiği bölüm, Üçüncü Mebhas. Müellif’in, yani yazarın tabiriyle; 

“… hayat-ı içtimaiye-i beşeriyenin münasebatına dair gayet mühim bir sırrını ve insanlar, millet millet ve kabile kabile yaratılmasının mühim bir hikmetini Yedi Mesele ile tefsir ediyor. 

Bu mebhas, milliyetçilere mühim bir tiryaktır. Bu zamanın en müthiş marazına gayet nâfi’ bir ilaçtır. Ve sahtekâr hamiyet-füruşların ve yalancı milliyet-perverlerin yüzlerindeki perdeyi açar, sahtekârlıklarını gösterir.”(3)

Yukarıda alıntı yaptığımız yer büyük oranda anlaşıldığı için fazla izaha gerek yoktur.

“…Türk…” diye yeni cümleye başlıyor. Burada bir hitap söz konusu. Bu kelimeyi kaynakları ile ele alıp, izaha başlayalım. Öncelikle hakiki söz sahibi olan “Kur’ân-ı Kerîm” ile başlayalım.

Kur’ân-ı Kerîm’in Mâide Sûresi’nin 54. Âyeti‘nden, birçok müfessir “Türklerle ilgili âyet” diye çıkarımda bulunmuştur.

“Ey îman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven, mü’minlere karşı alçakgönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getireektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.”(4)

Bu âyet-i kerîmeyi belirttikten sonra Bediüzzaman Hazretleri şöyle der; “(Mâide Sûresi 54.) âyetine güzel bir mâsadak oldunuz. Şimdi Avrupa’nın ve Frenk-meşrep münafıkların desiselerine uyup şu âyetin evvelindeki hitaba mâsadak olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız!”(5)

Mâide Sûresi’nin 53. Âyeti’nin sonunda ise şu ibareler geçer; “…Bütün çabaladıkları boşuna gitti de zarar içinde kaldılar.”(6)

Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz’in hadîs-i şerîflerinde de şöyle geçmektedir; “Türkler size dokunmadıkça siz de onlara dokunmayın!”(7)

Şimdi de şerhini yaptığımız metnin müellifi Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerine kulak verelim.

“Şarkın en cesur ve kuvvetli ve kesretli kavmi ve İslâmiyet’in en kahraman ordusu olan Türk milleti…”(8)

Bu cümleden Türklerin 4 özelliği ortaya çıkıyor:

– Şarkın (Doğu’nun) en cesur,
– Kuvvetli, 
– Kesretli (çok olan),
– İslâmiyet’in en kahraman ordusu.

“Türk denilen bu vatan ehl-i imanı…”(9)

“Türk milleti Kur’ân’ın bayraktarı ve sena-i Kur’aniyeye mazhar olduğu…”(10)

Buradan da 3 özellik daha göze çarpıyor.

– Bu Vatan ehl-i imanı, 
– Kur’ân’ın bayraktarı,
– Senâ-i Kur’âniyeye mazhar.

“…asil Türk milleti…”(11)

“Dindar, cengâver Türk milleti ve imanlı, cesur Türk gençliği korkmaz.”(12)

– Asil,
– Dindar,
– Cengâver,
– İmanlı,
– Cesur.

Burada da 5 özellik daha eklenerek toplam da 12 özellik ile Risale-i Nur’da geçen Türklerin hususiyetlerini belirttik.

Türklerin soyu ile ilgili şu anektodu verebiliriz:

“Türklerin soyu Tevrat’ın naklettiği ve İbn-i Haldun’un da kabul ettiğine göre Hz. Nuh (as)’un oğlu Yafes’ten gelir. Yafes’in büyük oğlunun adı ise Türk’tür.”(13), (14).

Türkler, İslâm ile şerefyâb olarak yeni bir karaktere bürünmüştür. Türkler, İslâm ile yükseldi ve yüceldi. Ve Bediüzzaman’ın tabiriyle İslâm ile “mezc oldu”. Türk kelimesi İslâm ile birlikte anılmaya başladı. Türkler bu “yeni” din ile “yeni” bir kimliğe kavuşmuş oldu. 

Konu ile ilgili; “Türkler, İslâm dinine girmeleri ile bu yeni din sâyesinde yepyeni bir hüviyete sahip olmuşlar…”(15) denilebilir.

Türkler aynı zamanda idarecilikte de maharetli idi. Ve bu nedenle komutanlık ve yöneticilik vazifelerini hakkıyla yapmışlardır. 

Konuyla ilgili bir anektod; “Artık Türkler her şeye hâkim oldular. Diğer bütün insanlara onların emirlerini dinlemek ve itaat etmekten başka ne kaldı?!”(16)

Türklerin “hâkim” olmasını ve “âmiriyet”ini yabancı yazarlar da dile getirmişlerdir.

Mesela, “Sadece Orta Doğu’da değil, hemen hemen dünyanın her yerinde genellikle Türkler, bir azınlık olmalarına rağmen daima hakim unsur olmuşlardır.”(17)

Bediüzzaman Hz. de Türklerin idareci yönlerine dikkat çekerek şöyle demiştir:

“Türkler bizim aklımız… Biz de onların kuvveti… Mecmuumuz bir iyi insan oluruz. Hodserane yapmayacağız.”(18)

Buradan da anlaşılacağı üzere Bediüzzaman Hz. Türkler ile Kürdlerin toplamının bir iyi insan olacağını ve dikbaşlılık yapılmamasını belirtmiştir. 

Yalnızca Türkler ile Kürtlerin değil, aynı zamanda Arapların da bir olması gerektiğine dikkat çeken Bediüzzaman şöyle demektedir:

 “İnşâallah yine Araplar yeisi bırakıp İslâmiyet’in kahraman ordusu olan Türklerle hakiki bir tesanüd, ittifak ile el ele verip Kur’an’ın bayrağını dünyanın her tarafında ilan edeceklerdir.”(19)

Osmanlı İmparatorluğu bu şekil bir ittihâd ve ittifâkın mücessem bir örneğidir.

“Osmanlı İmparatorluğu’nun (…) muharip gazilerin(in) gerek Arap olsun, gerek Türk, her iki lisanda aynı olan bir tek şiarı, parolası vardı. O da şüphesiz ‘Allahu Ekber – Allah Büyüktür’ idi.”(20)

Şimdi de diğer kelimenin izahı ile devam edelim.

“…anâsır-ı İslâmiye içinde…” cümlesinde geçen “anâsır” kelimesi; unsurlar, milletler, bir çok şeyden oluşanlar ve benzeri anlamlara gelmektedir. “anâsır-ı İslâmiye” ise makam bakımından dolayı şu anlama gelir; birçok milletten oluşmuş olan İslâm milleti. 

“…en kesretli olduğu halde…” diye devam eder. Tarihi ve demografik  (nüfus) olarak da bir hakikate işaret edilmektedir. Yani İslâm milletleri içinde en kalabalık ve çoklukta olan kavimdir. 

“…dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslüman’dır.” Burada ifade edilen mânâ; Nasıl ki İslâmiyet’in ilk yıllarında “Araplar geliyor!..” denildiğinde akla Müslümanlar geliyordu. Aynen onun gibi daha sonra İslâm’ın sancaktarlığı vazifesini alan Türkler de fetihlere gittikleri zaman, “Türkler geliyor!..” denildiğinde akla ilk gelen Müslümanların geldiğidir. Çünkü gaza-cihad anlayışı ile hareket eden ordulara sahip olup, İ’lâ-yı Kelimetullah uğruna çaba sarf ettikleri için artık mensup oldukları din ile bütünleşmişlerdir. Çok az sayıda da olsa başka dine mensup Türklerin bulunması bu kaideyi bozmadığı gibi, tarihi kayıtlar da Türkler ile İslâmiyetin bütünleştiğine şahit bir delildir. Diğer dinlere mensup olan Türkler şu şekilde sıralanabilir; Macar, Bulgar ve Gagavuz Türkleri, Hristiyan; Hazar Türkleri, Yahudi; Yakut Türkleri, Şamanist ve Tengricidir. Uygur Türklerinin bir kısmı da Budist ve Maniheisttir. Medeniyetten uzak olan bazı Orta Asya Türk kabileleri ise Gök Tanrı inancına bağlıdır. 

“Sâir unsurlar gibi müslim ve gayr-ı müslim olarak iki kısma inkısam etmemiştir.” diye de iddia güçlendirilir. Bu cümleden de anlaşılacağı üzere; Türkler, diğer Müslüman milletler gibi değildir. Onlarda şöyle bir hâsiyet ve durum vardır. Bu durum ise diğer Müslüman milletlerde görülmemektedir. O durum da bütün Türklerin Müslüman olmasıdır. Diğer Müslüman milletlerde Müslüman ve Müslüman olmayan diye bir ayrım vardır. Türklerde ise böyle bir ayrım, iki kısma taksim olma, ayrılma yoktur. Meselâ Araplarda hâtırı sayılır bir Hristiyan topluluk vardır. Kürdlerde Müslüman, Yezidî, Ezidî, Zerdüştlük gibi diğer din mensupları vardır. Farslarda Mecusî ve benzeri diğer dinlere inanan topluluklar vardır. Gürcülerin bir kısmı Müslüman diğer kısmı ise Hristiyandır. Diğer kavimleri buna kıyas edebiliriz. 

“Nerede Türk taifesi varsa, Müslümandır.” Bu cümlenin izahı yukarıda genişçe yapıldığından tekrara lüzum yoktur. 

“Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır.” diye ilmî bir tespit yapılmıştır. Ve Bediüzzaman bir örnek vererek iddiasının delilini ortaya koyar. (Macarlar gibi) Evet, Bediüzzaman ‘akla bir kapı açtı’ ve gerisini bizim aklımıza havale etti. Buna örnekler arttırılabilir. Macarlar, Bulgarlar; Slavlaşmıştır. Çünkü Hristiyanların arasında kalarak bir çeşit asimile olmuşlardır. Hazarlar da aynı şekilde Yahudi olarak kendi benliklerini unutmuşlar ve bir çeşit “Türklükten dahi çıkmışlardır.”

“Halbuki küçük unsurlarda dahi hem müslim ve hem de gayr-ı müslim var.” diye devam edilir. Burada geçen küçük unsur yani küçük milletler tabiri diğer bütün İslâm milletlerine şâmildir. Türklerde Müslüman nüfusun çokluğu tamamına yakın bir oran sayılabildiği içindir ki “Türk, Müslüman demektir.”(21) şeklinde yerleşmiştir. 

Türk kelimesinin lügat mânâsına bakacak olursak şu bilgiler yer almaktadır:

 Anavatanı Orta Asya olan, Türkçe’nin değişik lehçeleri ile konuşan millet ve bu millete mensup olan kişilere denir. Türkler, Asya’nın en büyük ve en meşhur milletidir. İki şubeye ayrılırlar: Türkistan’ın doğusunda kalanları “Uygur”, batısında kalanları “Türk” ve “Türkmen” adlarıyla anılmışlardır. Orta Asya’da iken Şamanizm, Tengricilik ve Gök Tanrı inançlarına bağlı idiler. Hicretten 350 yıl sonra Tağ Han neslinden olduğu rivâyet edilen Türkmen Hükümdarlarından, Karahanlı Hakanı Salur veya Saltuk Han; İslâm dinini kabul ederek Kara Han ve Abdülkerim ismini almıştır. Halkının çoğunun da Müslüman olmasını sağlamıştır. Bu şekilde Orta Asya’daki ilk Türk-İslâm Devleti, Karahanlı Devleti olmuştur. Abdülkerim Saltuk Buğra Han, daha sonra da devletin resmi dinini İslâm yapmıştır. Bu dönemde ilk Türk-İslâm eserleri olan geçiş dönemi eserleri verilmiştir. O devirde hilafet merkezleri olan Bağdat’a gidip gelmekle askerî cesaret ve kahramanlıkları ile Abbasî halifelerinin gözdesi olmuşlardır. Askerlik hizmetlerinde istihdam olunmuşlardır. Daha sonraları diğer devlet kademelerinde de görev almışlardır. Kumandanlık ve emirlik seviyesine kadar çıkmışlardır. Bu sebeple İslâm beldelerinde büyük bir şöhret ve nüfuza sahip olmuşlardır. Oradan Anadolu’ya ve Avrupa’ya yayılarak bir çok devlet kurmuşlardır. İslâmiyet’i dünyanın bir çok yerine ulaştırmışlardır. Tarihte 16 büyük devlet kurmuşlardır. Bediüzzaman’ın tâbiriyle “İslâmiyet’in Sancaktarı” olmuşlardır.(22)

Bediüzzaman Hazretlerinin bir cümlesi ve o cümlesine dair bir kaç anektoda geçelim.

” Türkler hakkında sena-i Peygamberî muhakkaktır. Birkaç yerde Türklerden ehemmiyetle bahsetmiş. Hadîs var… Bir numunesi, Sultan Fatih hakkındaki hadîstir.”(23)

Burada İstanbul’un fethi ile ilgili hadîs örnek veriliyor. Hem komutan hem de ordu övülüyor, hadîs-i şerîfte. Şimdi de konu ile ilgili diğer hadîslere geçelim.

“Konstantiniyye (İstanbul) mutlaka feth olunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır. Ve o asker ne güzel askerdir.”(24)

“Türkler size ilişmedikçe siz de onlara ilişmeyin. Çünkü milletimin mülkünü ve Allah’ın ona ihsanını en evvel Kantura (Türk) nesli alacaktır.”(25)

“Habeşliler sizle uğraşmadıkça siz sizde onlarla uğraşmayınız. Hele Türkler size dokunmadığı sürece siz de Türkler’e (sakın) dokunmayınız!”(26)

“Hıfz on kısma ayrılmıştır. Dokuzu Türklerde, biri (de) diğer insanlardadır.”(27)

Burada geçen medih ve övgüler; Türkleri kavim olarak övmek değil, İslâm’a olan hizmetlerindendir. İslâm’a göre ölçü budur. Bu anlamda Arapları öven hadîsler de mevcuttur. 

Dipnotlar:

1. Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s.364.
2. Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 309.
3. Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, Fihrist, s.566
4. Mâide Sûresi, 54. Âyet.
5. Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 354.
6. Mâide Sûresi, 53. Âyet.
7. Ebû Dâvûd, Sünen-i Ebû Dâvûd, Mısır Tabı, c.4, s.112.
8. Bediüzzaman Said Nursî, Şualar, Beşinci Şua, s. 488.
9. Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat s. 477.
10. Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası-I, s. 281.
11. Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası-II, s. 206.
12. Bediüzzaman Said Nursî, Şualar, On Dördüncü Şua, s. 438.
13. bk. İbn-i Haldun, Tarih-i İbn-i Haldun, Mısır Tabı, c.1, s. 8.
14. bk. Zekeriya Kitapçı, Yeni İslâm Tarihi ve Türkistan, c.1, s. 34.
15. Lewis B., The Emergency of Modern Turkey, London, s. 325.
16. El-Mesudî, Mürucu’z-Zeheb, Bulak, 1383, c.2, s. 336.
17. Lewis, B., The Middle East and West, London, s. 20.
18. Bediüzzaman Said Nursî, Âsâr-ı Bediiye, s. 466.
19. Bediüzzaman Said Nursî, Hutbe-i Şamiye.
20. Zekeriya Kitapçı, Türklerin İslâm Medeniyetlerindeki Yeri, Ankara, 1972.
21. Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası-II, s. 222.
22. bk. Yeni Lügât, Abdullah Yeğin, s.1048.
23. Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası-II,  s. 39.
24. Buhârî; Tarihu’l-Kebîr, cilt 1, kısım 2, s.81; Ahmed bin Hanbel, Müsned 4/42; El-Hakîm, Müstedrek 4/42-422.
25. İmam Taberânî, Mu’cemü’l-Kebîr/Mu’cemü’l-Evsat.
26. Ebû Dâvûd, Sünen-i Dâvûd, c.4, s.112.
27. Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî, Ramuz El-hadîs, 4140 nolu hadîs.

 ABDULKADİR ÇELEBİOĞLU

www.NurNet.org

Hakikat ve Ünsiyet

En mühim hakikat, Allah  Resulü ve Son Peygamber Hz. Muhammed (a.v.s.)’ın bize tebliğ ve tâlim ettikleridir.
Bizim için hakikatin iki esas kaynağı, Kur’an ve Hadis’tir. Bu iki esas kaynağa kısaca “nakil” de denir.
İnsanların hakikati anlayabilmeleri için, hem akıla hem de “nakil”e ihtiyaçları vardır. Akıl olmazsa “nakil” anlaşılmaz. “Nakil” olmazsa, insan aklını iyi kullanmakla ancak Allah’ın varlığı ve birliği hakikatini kabul edebilir; bu Dünyaya gelişinin, yaşamasının,  ölmesinin sebeblerini ve hikmetlerini, bu dünyadaki vazifelerinin neler olduğunu, Allah’ın sıfat ve isimlerini yalnız aklını kullanarak, “nakil” olmadan öğrenemez. Bunun için ,“İslâmiyet akıl dinidir” denilmiştir; yoksa, herkesin inanış ve yaşayışını kendi nefsine hoş gelecek bir tarzda kendi aklına göre düzenleyebileceği manâda “akıl dini” (!) katiyyen değildir.
Hakikati bulabilmek için lüzumlu olan ilk şey: Hakikati bulmaya samimî bir istek göstermektir. “İsteyene verilir; arayan bulur, kapıyı çalana kapı açılır..” Onu tam yerinde ve iyi kullanabilse, akıl insana hakikati anlayabilmekte bir “mehenk taşı” olabilir.
Hakikat, bütünüyle Allah’ın ilmine aittir. Bizim öğrenebileceklerimiz, talebimize ve elde etmek gayretlerimize mukabil, O’nun tarafından bilmemize müsaade edilenlerdir.
O’nun, peygamberleri ve kitapları vasıtasıyla bize tebliğ ettiği hakikatleri talep etmekten, onları nefsimizde yaşamaktan ve başkalarına da tebliğ etmekten mesul olduğumuzu bilmeliyiz.                                                       
 
                                                           * * *
Denizciler, denizi iyi bilmeyenler için bazen : “Denizi bardakta görmüş” derler. Bu istihzalı ifade,“HAKİKAT ve ÜNSİYET” meselesinin, misal dürbünüyle aklın anlayışına yakınlaştırılmasında kullanılabilir.
Bir tarihte, vazifeli bulunduğu Trabzon’dan memleketi olan Konya’ya izinle giden bir arkadaşımı yolcu edip uğurlarken, beraberindeki içi su dolu bir plastik bidon dikkatimi çekmişti. Yolda abdest alacak su bulamayacağı endişesiyle mi yanında su götürdüğünü ona sormuştum. Arkadaşım tebessüm ederek, bana “-Hayır” cevabını vermişti ve şöyle izah etmişti: 
Konya’da yaşlı bir komşusu varmış, o yaşına kadar denizi hiç görmemiş; sadece işitmiş. O yaşlı ve fakir haliyle denizi görmek için bir deniz sahiline seyahat imkânı da bulamadığından, “denizi ayağına getirmek(!)” istemiş. Bu komşusunun gönlü olsun diye de o Konya’lı arkadaşım beş litrelik bir plastik bidona doldurduğu Karadeniz suyunu Konya’ya o komşusuna götürüyormuş!.
Bu açıklamaya biraz hayret etmiş olmama rağmen, o yaşına kadar denizi görmemiş ve denizi görmek merakını giderememiş yaşlı Konya’lının, bu konuda son çare olarak, deniz sahilindeki bir şehirde görevli olan  komşusundan, memleketi olan Konya’ya gelişlerinden birinde getirmesini istediği bir miktar deniz suyunu görünce, ne yapmış ve ne söylemiş olabileceğini kendi kendime tahmin ve tasavvur edebilmeye çalışmıştım. 
O yaşlı Konya’lının asıl davranışının ne olduğunu, o arkadaşımla izinden dönüşünde tekrar karşılaşmadığım için sorup öğrenememiştim, fakat büyük bir ihtimalle, kendisine 5 litrelik bir bidonda getirilmiş olan deniz suyundan bir cam bardağa doldurup görünüşünü, tadını, kokusunu incelemiş ve sonra da büyük bir ihtimalle: “Bayağı tuzlu bir su imiş…” diye fikrini beyan etmiş olabilir. “Büyük bir ihtimalle böyle demiştir” diyorum, çünkü insanların böyle hallerde buna benzer bir tavır aldıklarının misallerini hepimiz çok görmüşüzdür.
Bu vak’ayı bir misal olarak alıp konumuz olan HAKİKAT ve ÜNSİYET” meselesine tatbik edersek, “HAKİKAT büyük bir umman ise, bu ummanın bir kaba doldurulmuş numunesi karşısına gelince, onun numunesi olduğu şeyi anlayabilmekten uzak, ona lakayt, hakir görücü bir nazarla  bakmak da “ÜNSİYET” halini ifade eder.
Gaflet içindeki insanlar, o Konya’lı yaşlı vatandaşın bir dünya denizine ömrü boyunca duyduğu merak ve alâkayı bütün kâinatı ihata eden hakikat okyanusuna duyabilselerdi; onu anlamaya çalışsalardı… Bütünüyle görmeye ve bizzat her tarafına seyahate imkanları olmadığı için, önlerine konulmuş numunelerini anlayıp takdir edebilmekten uzak, onlara lakayt ve hakir görücü bir “ÜNSİYET” nazarıyla bakmasalardı… Duyu organları ile müşahede edebildikleri mevcudatta ve her hadisede, büyük varlığın ve büyük kudretin tecellilerinin küçük numuneleri olduğunu düşünebilselerdi… Her şeyi bu numuneler ve misaller âleminden ibaret zannetmeyerek bunlar vasıtasıyla anlaşılması icab eden “asıl”lardan gaflet etmeselerdi… 
Fakat, yazıklar olsun ki, insanların ekseriyeti böyle bir gafletin içindedirler. Meraklarını, hayretlerini, hayranlıklarını tevcih edebilecekleri “asıl”lardan bîhaber, “numuneleri asıl gibi kabul eden” bir gaflet seline kendilerini kaptırmış olarak son menzillerine giderler… 
Alçalan bir meyilde ilerleyen bir selin akışı en aşağı seviyeye varıncaya kadar devam eder. Gaflet seline kapılmış olarak büyük bir felakete doğru gidenler, bu gidişlerini “karşılıksız bir seyahat” mı zannediyorlar ki, o yanlış zanlarından bir an evvel kurtulabilmek için hiçbir gayret sarf etmiyorlar?
 
                                             * * *
Lale Devrindeki Osmanlı Devletinde değiliz; “Sanat sanat içindir” sözünün reddedilmesi için çok sebeplerin bulunduğu bir devirde ve muhitte yaşıyoruz. Yazı yazarken de “tasannu” değil, “tebliğ” esas maksat olmalıdır.
Bilhassa edebiyatçılar tarafından yazılanları bu açıdan inceler; yazılarında tebliğe mi, yoksatasannuya mı daha fazla ehemmiyet verdiklerini teşhise çalışırım.
Merhum Prof. Dr. Ali Nihat TARLAN hocanın KUĞULAR” adlı kitabındaki “BİR TURİST KAFİLESİ” başlıklı kısım da, “HAKİKAT ve ÜNSİYET” bahsimizle alâkalıdır ve tebliği esas almış bir metindir.
Bu sebeble onu buraya alıyorum:
“BİR TURİST KAFİLESİ
Amerika’dan gelmiş bir turist kafilesi LOUVRE’u geziyorlardı. Tabloların önünden koşar adım halinde geçiyor, onları bir rüya gibi sisli ve müphem, güya görüyorlardı.
Güya onların sanat sırlarını keşfediyor, güya onlardan birşey görüp anlıyorlardı.
Bu turist kafilesi, o ziyareti belki beş dakikada bitirdi; otobüslere binip oradan ayrıldılar. Eh LOUVRE’u görmüşlerdi. Amerika’da bol bol övünebilirlerdi.
Halbuki bir tablonun önünde senelerce oturup incelemek belki kâfi değildi.
Her zerresi mucize olan bu kâinatı ben de o turistler gibi gaflet içinde gezdim.
Ne gördüm, ne anladım. Az sonra rehberimiz boruyu öttürecek:
-Haydi otobüslere!..”
Merhum Prof.Dr. Ali Nihat TARLAN’ın derin ilminin, kültürünün eşya ve  hadiselere bakışına kazandırdığı ihata ve anlayış kabiliyetine rağmen, ilerlemiş yaşında, “HAKİKAT ve ÜNSİYET”mevzuundaki böyle bir itirafını neşir ile ilân etmesi de, “HAKİKAT”a karşı “ÜNSİYET“halleriyle ÜNSİYET içinde olarak ömürlerini tüketen insanları ikaz etmeli; sarsmalı ve uyandırmalıdır!..
Prof. Dr. Mustafa NUTKU
(KÖPRÜ Dergisi, Aralık 1978)
 

İslâm’da Şiddet Yoktur

Bir kısım müsteşrikler ve İslamiyet’in mahiyeti hakkında araştırma yapmayan bazı kimseler, İslâm’ın yayılmasının kılıç ve kuvvetle olduğunu ileri sürerler. Buna delil olarak da gerek Peygamber Efendimizin (asm) hayatında gerekse ondan sonra meydana gelen harpleri gösterirler. Bunların iddiaları, İslâm’ın nuruna karşı duydukları haset ve kinlerinden kaynaklanmaktadır. 

İslamiyet’in ulvi hakikatlerine vakıf olan kimselere malumdur ki, İslâmiyet, kılıç ve kuvvetle değil, tebliğ ve irşad ile yayılmış, kendisini kalplere ve akıllara böylece kabul ettirmiştir. Dinde zorlama yoktur ki, şid­det ve cebir kullanılsın. Çünkü hak batıldan, doğruluk eğrilikten iyice ayrılmıştır. İslamiyet’in kudsi ve parlak hakikatleri ortadayken gerek din, gerekse başka konularda zorlama ve cebir olmamıştır ve olamaz da. 

İnanmak bir vicdan ve gönül işidir, kılıç ve silah ise vicdana hükmede­mez. Şayet cebir ve silahın vicdana tesiri olsaydı, İslâmiyet’in yayılmaya başladığı ilk yıllarda bütün kuvvet ve silah müşriklerin elindeydi, onlar cebir ve zorlamalarla İslâm’a girenlere mani olurlardı. Hatta Hazret-i Bilâl’i kızgın taşların altında işkence ve zorlamalara tabi tutmalarına rağmen onun “ALLAHU EHAD” demesi gösteriyor ki, cebir ve işkencenin vicdana hiçbir tesiri yoktur. Şimdiye kadar hiçbir insanın şiddet ve zorlamayla İslâm dinine girdiği gösterilemez. 

İslamiyet’in irşad ve tebliğ ile yayıldığına iki şahid-i sadık vardır. Birisi Kur’an-ı Kerim, diğeri de tarihtir. 

Kur’an’daki,

“Dinde ikrah (cebir) yoktur. Artık hak ile batıl iyice ayrılmıştır.”168

“Rabbinin yoluna insanları hikmetle, güzel nasihatle davet et.”169

“Sen nasihat et, esasen sen sadece bir nasihat edicisin. Onlara zor kullanacak değilsin.”170

gibi ayetlerden de açıkça anlaşılmaktadır ki, başta Peygamber Efendimiz (asm) olmak üzere bütün Müslümanlar Kur’an-ı Kerim’e uyarak irşad ve davetle İslâmiyet’i yaymışlardır. Bunun sayısız örneklerinden bir kaçını nazara verelim: 

Peygamber Efendimiz (asm) Mekke-i Mükerreme’de tek başına, silah­sız, kuvvetsiz olduğu halde Mekke’nin ileri gelenlerinden birçok insanın İslâmiyet’e girmelerine vesile olmuştur. Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Osman, Said İbn-i Ebi Vakkas, Hazret-i Talha, Hazret-i Zubeyir, Hazret-i Ömer ve Hazret-i Hamza bunlardandır. Bunların İslâmiyet’i silah zoruyla kabul ettiklerini söylemek mümkün değildir. Tarih kitaplarında Müslümanlar hakkında söyle yazılmıştır,

“Kılıç zoruyla Müslüman olmadılar. Fakat Müslüman olmaları sebebiyle kılıca hedef oldular ve Allah yolunda kılıç kuşandılar.” 

Mekke-i Mükerreme’de başta Peygamberimiz olmak üzere, diğer Müslümanlar son derce şiddetli işkencelere maruz kaldılar. Hatta ailelerini, yakınlarını, mal ve mülklerini dinleri için terk edip, Medine’ye hicret ettiler. Medineliler, Peygamber Efendimizin irşadıyla İslâmiyet’i kabul ettiler. 

Bütün Müslümanlar İslâmiyet’in kutsiyetini kabul ederek kendi iradele­riyle bu dini kabul etmişlerdir. Kur’an-ı Kerim sayesinde fikirleri tenevvür ederek şirk ve küfürden kurtulmuşlar ve tevhid akidesini kabul etmişlerdir. Yoksa bunların silah zoruyla İslâmiyet’e girdiğine hükmetmek, gerçekleri inkâr etmek demektir. 

İslam dininin tekamül ve inkişafının hiçbir zaman silah zoruyla olma­dığı tarihen de malumdur. Mesela, batı dünyasında birçok ilim adamının İslâmiyet’i kabul etmesi acaba silah zoruyla mı olmuştur? Haçlılar Anadolu’dan İslâmiyet’i kaldırmak için Doğu’ya geldiler ve birçok Müslüman’ı zulmen öldürüp katliam yaptıkları halde Hristiyanlardan bazıları İslâm’ın cazibesine kapılarak İslâm dinine girdiler. Bununla da kalmadı Müslümanların yanında yer alarak Haçlılara karşı harbettiler. Tarihçi Thomas Arnold bunu teyid ederek,

“Muhammed’in daveti, ilk devirlerde, yani on ikinci yüzyılda Haçlılardan bir çoğunu kendisine çek­miştir. Bu, sadece Hristiyanların halk tabakasına mahsus değildir. Bilakis bazı liderler ve komutanlar, Hristiyanların galibiyet elde edecekleri saatler­de bile Müslümanlara katılmışlardır.”

demektedir. Bazı Hristiyan tarihçile­ri de:

“Kudüs’teki haçlı reislerinden altı tanesini şeytan, Hıttin Savaşı gecesi emri altına aldı da Müslüman oldular ve hiçbir kimse tarafından zorlanmadan düşman saflarına geçtiler.”

diye yazmışlardır. 

Thomas Arnold İslâmiyet’in Hristiyanlar arasında yayılma sebeplerini şöyle açıklamaktadır:

“Şu bir gerçek ki, Selahaddin’in ahlakı ve kahraman­lık dolu hayatı, o asırda Hristiyanlarda sihirli bir tesir meydana getirdi. Öyle ki Hristiyan süvarilerinden birisi onun cazibesine kapılarak öteden beri inandığı dinini ve milletini terk edip Müslümanlara katıldı. Mesela, bir İngiliz süvarisi Hristiyanlığı bırakıp İslâm’a girdi ve daha sonra Selahaddin’in torunlarından birisiyle evlendi.” 

Bu da İslâm’ın yayılmasında temel unsurunun kuvvet olmadığını gös­teren başka bir tarihi olaydır. 

Hicri yedinci asırda Moğollar, İslâm dünyasına doğu tarafından hücuma geçtiler. Sert ve yıkıcı saldırılarıyla dereler gibi kan akıttılar. İslâm medeni­yetinin şaheserlerini tahrip ettiler. Sarayları, camileri yıktılar. Kitapları yakıp, ilim adamlarını öldürdüler. Ellerini halifeye uzatıp hem kendisini hem de aile fertlerini katlettiler. Hicri 656 (1258) yılında Abbasî hilafetini ortadan kaldırdılar. İdare Moğolların eline geçti. İslam kuvvetleri, hilafet merkezi dahil bütün cephelerde Moğollar karşısında yenik düştü. Ancak kısa süre sonra durum değişti. İslâm, Moğolları kendisine çekmeye başladı. İslâm’ı bütün müesseseleriyle yıkmaya yönelen Moğollar İslâm’a girdiler. İslâm’ın Moğollar arasında kılıç zoruyla yayıldığını söylemek için tarihî gerçekleri yok farz etmek gerekir. Thomas Arnold bu konuda şunları söy­lemektedir: 

“İslâmiyet, karşılaşmış olduğu tehlike ve musibetler içerisinde Moğollarla yaptığı harplerden daha şiddetlisini görmemiştir. Cengiz Han’ın orduları sürüler hâlinde gelmiş ve yolu üzerindeki İslam merkezlerini çiğneyip bütün medeniyet ürünlerini yerle bir etmişti. Ama İslâm kısa zamanda uykusundan uyandı, harabeler arasından ortaya çıktı ve bu barbar işgalci­leri kendisine çekmeyi başardı.” 

Tarihi bir hakikattir ki, İslâmiyet Kureyşlilerle Müslümanlar arasında yapılan Hudeybiye Antlaşmasını takip eden barış yıllarında çok daha fazla yayılmıştır. Bu barış devresi iki yıl sürmüştü. Tarihçiler bu iki yıl içersinde İslâm’ı kabul edenlerin, İslâm’ın başlangıcından itibaren yirmi yıla yakla­şan müddet içerisinde Müslüman olanlardan daha çok olduğunu kaydeder­ler. Bundan dolayıdır ki, İmam Zührî,

“İslâm tarihinde Hudeybiye kadar büyük bir fetih yoktur.”

demektedir. Bu ilgi çekici tespit de İslam davetinin savaşı değil, barışı aradığını ortaya koymaktadır. Sonunda mağluplar galiplere galip geldiler. Bu konu hakkında Sir Thomas Arnold’un “İnşirah-ı İslâm” adlı bir kitabı mevcuttur. Merak edenler bu kitaba müracaat edebi­lirler. 

Bütün İslâm alimleri ve mürşitleri, Peygamberimizi örnek alarak him-met ve gayretlerini insanların İslâmiyet ile şereflenmeleri için sarf etmişler­dir, kıyamete kadarda bu böyle gidecektir. 

Dipnotlar:

168 Bakara Suresi, ayet, 256.
169 Nahl Suresi, ayet, 125.
170 Ğaşiye, 21-22.

Mehmed Kırkıncı

Hükümet-i Hazıra ve Reis-i Cumhura

Bediüzzaman Said Nursi’nin 1. Meclise Hitabesinden Günümüze

Alem-i İslama asırlarca sancaktarlık yapmış olan bir ülkenin pay-ı tahtında kurulmuş ve bu millet manevi/kalbi olarak daima bu sancaktarlığı gönlünde hissetmiştir. Risale-i Nur Külliyatı ve Müellifi Bediüzzaman Said Nursi de daima müsbet hareket metodunu takip ederek gönüllerinde sancaktar-ı islamiye hissinin şuurunu sinelere nakşetmiştir.

Bu ülkede bu millette hükümet süren hal-i hazır Ak Parti Hükümeti ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’a Risale-i Nur Külliyatından 1923’te yazılmış lakin geçerliliğini muhafaza eden nutku nazara vermeyi ehemiyetine binaen derc ediyorum.

Bu Mektubun Tamamı Tarihçe-i Hayatta Geçmektedir.

Necib bir milletin torunları olan “Ey mücahidîn-i İslâm ve ey ehl-i hall ve akd!

Şu muzafferiyetteki harikulâde nimet-i İlâhiyye bir şükür ister ki devam etsin, ziyade olsun. Yoksa, nimet böyle şükür görmezse, gider. Madem ki Kur’anı, Allahın tevfikiyle düşmanın hücumundan kurtardınız. Kur’anın en sarih ve en kat’î emri olan “salât” gibi feraizi imtisâl etmeniz lâzımdır; tâ onun feyzi, böyle harika suretinde üstünüzde tevali ve devam etsin.[1]” Allahın izniyle 15 senedir hüküm sürmektesiniz. Buna şükür olarak Allah’ın farzlarına riayet etmeniz bu millet namına boynunuza borçtur. Muvaffakiyetin yolu budur.

İslamiyet namına yaptınınız icraatlarla ve islamiyetin onurunu savunmak gayretinizle “Âlem-i İslâmı mesrur ettiniz. Muhabbet ve teveccühünü kazandınız; lâkin o teveccüh ve muhabbetin idamesi, şeair-i İslâmiyeyi iltizam ile olur. Zira müslümanlar, İslâmiyet hasebiyle sizi severler.[2]” Bu muhabbetin devamı ise islamiyeti tatbik etmeniz ve şeair hükmünde olan manaları kuvvetlendirmenizdir. Zira milletimiz sizi İslamiyet namına sevmektedir. Sizler de İslamiyeti ihya etmenizle milletimiz daha da etrafınızda kenetlenecektir.

Şanlı tarihimiz zaferlerle ve şehametle kahramanlıkla doludur ve şimdi sıra sizde “Bu âlemde, Evliyaullah hükmünde olan gazi ve şühedalara kumandanlık ettiniz!.. Kur’anın evamir-i kat’îsine imtisâl etmekle, öteki âlemde de o nuranî güruha refik olmaya çalışmak, âlî himmetlilerin şe’nidir. Yoksa, burada kumandan iken, orada bir neferden istimdad-ı nur etmeye muztar kalacaksınız. Bu dünya-yı deniyye, şan ve şerefiyle öyle bir meta’ değil ki, aklı başındaki insanları işbâ etsin, tatmin etsin ve maksud-u bizzat olsun.[3]” Mazisi Şüheda ve Gazi ile dolu olan bu milletin mümessili sizlersiniz. En elzem vazifeniz İslamiyetin emirlerini tahkim ve Rasul-ü Zişan efendimiz (a.s.v.) sünnet-i seniyyesini imtisaldir.

Bu millet-i İslâmın cemaatleri, her ne kadar bir cemaat namazsız kalsa, hattâ fâsık da olsa, yine başlarındakini mütedeyyin görmek ister.[4]” Milletimiz fıska da düşse kebaire de düşse sizler asla fısk ve sefahet ile meşgul olmamalı veya onları öyle idare etmemelisiniz. Çünkü milletimiz din ve diyanetine ne kadar fasıkta olsa hürmetlidir.

Tarihe baktığımızda “Enbiyanın ekseri Şarkta ve hükemanın ağlebi Garbda gelmesi Kader-i Ezelinin bir remzidir ki, Şarkı ayağa kaldıracak din ve kalbdir; akıl ve felsefe değildir. Madem Şarkı intibaha getirdiniz.. fıtratına muvafık bir cereyan veriniz. Yoksa sa’yiniz ya hebaen-mensurâ gider veya sathî kalır.[5]” 80 küsür sene boyunca ihmal edilen şark vilayetlerine tabir-i caizse geçmişin kazasını yaparcasına maddi yatırımlar yaptınız. Bunlar gelip geçici hükmündedir lakin milletin kalbine yapacağınız yatırımlar ilelebed kalacaktır. Çünkü “O Vilâyât-ı Şarkiye, Âlem-i İslâmın bir nevi merkezi hükmündedir; fünun-u cedide yanında, ulûm-u diniye de lâzım ve elzemdir. Çünkü: Ekser enbiyanın Şarkta, ekser hükemanın Garbda gelmesi gösteriyor ki; Şarkın terakkiyatı dinle kaimdir. Başka vilâyetlerde sırf fünun-u cedide okuttursanız da, Şarkta her halde; millet, vatan maslahatı namına, ulûm-u diniye esas olmalıdır. Yoksa, Türk olmayan müslümanlar, Türke hakikî kardeşliğini hissedemiyecek. Şimdi, bu kadar düşmanlara karşı teavün ve tesanüde muhtacız.[6]” seksen küsür senedir ihmal edilen şarkta sosyalist ve komunist ve ateist fikri ve misyonelerin faaliyetleri yayıldı bu ihmalle beraber. Sizler laakal seksen senelik bir ihmali devraldınız. Tabiri caizse enkaz haline gelmiş olan bir ülkeyi devraldınız ve ihya etmek gayretindesiniz. Allah yardımcınız ve yardımcımız olsun inşaallah. Şark vilayetlerinde fıtratlarına muvafık olan İslamiyet cereyanını vermeniz ve bunun için de mevcud STK’ler ve Diyanet işbirliğiyle ve okullarda Değerler Eğitiminin kapsamını genişleterek muvaffak olabilirsiniz.

“Sizin muzafferiyetinizi ve hizmetinizi takdir eden ve sizi seven cumhur-u mü’minîndir ve bilhassa tabaka-i avamdır ki, sağlam müslümanlardır. Sizi ciddî sever ve tutar ve size minnettardır; ve fedakârlığınızı takdir ederler; ve intibaha gelmiş en cesim ve müdhiş bir kuvveti size takdim ederler. Siz dahi, evamir-i Kur’aniyeyi imtisâl ile onlara ittisal ve istinad etmeniz, maslahat-ı İslâm namına zaruridir. Yoksa, İslâmiyetten tecerrüd eden bedbaht, milliyetsiz, Avrupa meftunu, frenk mukallidlerini avam-ı müslimîne tercih etmek, maslahat-ı İslâma münafi olduğundan; Âlem-i İslâm, nazarını başka tarafa çevirecek ve başkasından istimdad edecektir.”

“zarurî vazifeniz, şeairi ihya ve muhafaza etmektir. Yoksa şuursuz olarak, şuurlu düşmana yardımdır. Şeairde tehavün, za’f-ı milliyeti gösterir. Za’f ise, düşmanı tevkif etmez, teşçi eder.”

Tarihten gelen “hasmınız ve İslâmiyet düşmanı İngiliz, dindeki kayıdsızlığınızdan pek fazla istifade ettiler ve ediyorlar. Hattâ diyebilirim ki; Yunan kadar İslâma zarar veren, dinde ihmalinizden istifade eden insanlardır. Maslahat-ı İslâmiye ve selâmet-i millet namına bu ihmali, a’mâle tebdil etmeniz gerektir.” Dinden uzak ve tavizkar bir şekilde olmanız halinde ise İslamiyet namına ve sizden şeairlerin ihyasını bekleyen bu millete için büyük bir tehlikedir. Malumdur ki tavizler tavizi getirir. Bu sebeple azimet ve ruhsatlarla amel etmelisiniz.

Son dönem Osmanlıya bakınca “ittihatçıların o kadar azm ü sebat ve fedakârlıklariyle; hattâ, İslâmın şu intibahına da sebeb oldukları halde, bir kısmı dinde lâubalilik tavrını gösterdikleri için, dahildeki milletten nefret ve tezyif gördüler. [7]” Sizler inşaallah onların bu hatasına düşmeyecek ve düşmemek gayretinde olmalısınız. Yoksa “Hariçteki İslâmlar, dindeki ihmâllerini görmedikleri için, onlara takdir ve hürmet verdiler ve veriyorlar.[8]” İdi ittihadçılara. Sizler de şeairle amel etmelisiniz.

Hal-i alem şahittir ki tarihten günümüze “Âlem-i küfür; bütün vesaitiyle ve medeniyetiyle, felsefesiyle, fünuniyle, misyonerleriyle; Âlem-i İslâma hücum ve maddeten uzun zamandan beri galebe ettikleri halde; Âlem-i İslâma dinen galebe edemedi. Ve dahilî bütün firak-ı dâlle-i İslâmiye, birer kemmiyye-i kalile-i muzırra suretinde mahkûm kaldığı ve İslâmiyet, metanetini ve salâbetini sünnet ve cemaatle muhafaza eylediği bir zamanda, lâubaliyane, Avrupa medeniyet-i habisesinden süzülen bir cereyan-ı bid’akârâne sinesinde yer tutamaz. Demek Âlem-i İslâm içinde mühim ve inkılâbvari bir iş görmek; İslâmiyetin desatirine inkıyad ile olabilir; başka olamaz, hem olmamış, olmuş ise çabuk ölüp sönmüş.[9]” Bu ülke Osmanlının pay-i tahtıdır ve jeopolitik konum gibi sebeplerle başı boş bırakmazlar ki siz de bunun farkındasınız. Bir şey nerede kaybolursa orada aranır. Gemi nerede battı ise batık oradan çıkartılır. Alem-i islamın başı, tahtı bu ülkedeydi ve tekrar bu ilkeden bu ittihad u ittifak çıkacak biiznillah lakin bu sadece siyasi faaliyetlerle olamaz. İslami ülkeler arasında istişare sistemini geliştirmek, alimler arasında istişare sitemini geliştirmek ve teknolojik ve ekonomik manada da birliktelikle mümkün olabilir. Unutmayın ki “Türkiye, İslâm dünyasının garbî kalesidir. Türkiye’siz ittihad-ı İslâm mümkün değildir.[10] ” sizler de “CEMAHİR-İ MÜTEFERRİKA-İ İSLAMİYE”yi tesis etmekle mükellefsiniz. Bu saik ile meşgul olmayı ihmal etmeyin. Alem-i islamın yek sada olması da sizin gayretinizle doğru orantılıdır. ” şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür sadâ, İslâm’ın sadâsı olacaktır!” [11]

AB’nin parçalanmaya yüz tutması gibi ve “Za’f-ı dine sebeb olan Avrupa medeniyet-i sefihanesi yırtılmaya yüz tuttuğu bir zamanda ve medeniyet-i Kur’anın zaman-ı zuhuru geldiği bir anda, lâkaydane ve ihmalkârane müsbet bir iş görülmez. Menfice tahribkârane iş ise, bu kadar rahnelere maruz kalan İslâm, zaten muhtaç değildir.[12]” Müsbet manada hadim-ül islam olmanın yolu müsbet ve ciddi hareket ile olabilir başka olamaz.

“Acaba, dine ve dünyaya zarar olan ihmâl ve feraizin terkine ne bahane bulunabilir? Hamiyet nasıl müsaade eder? Bahusus, bu mücahidîn kumandanlar ve büyük meclis taklid edilir. Kusurlarını, millet ya taklid veya tenkid edecek. İkisi de zarardır. Demek onlarda hukukullah, hukuk-u ibadı da tazammun ediyor.

Sırr-ı tevatür ve icmaı tazammun eden hadsiz ihbaratı ve delâili dinlemiyen ve safsata-i nefs ve vesvese-i şeytandan gelen bir vehmi kabul eden adamlarla, hakikî ve ciddî iş görülmez. Şu inkılâb-ı azimin temel taşları sağlam gerek… [13]” yol arkadaşlarınızı iyi seçiniz ki sağlam ve ciddi manada hizmetlere imza atasınız ve milletçe destek göresiniz.

Parlamentomuz ise Şu meclisin şahsiyet-i maneviyesi, sahip olduğu kuvvet cihetiyle, manâ-yı saltanatı deruhde etmiştir. Eğer şeair-i İslâmiyeyi bizzat imtisâl etmek ve ettirmekle manâ-yı hilâfeti dahi vekâleten deruhde etmezse, hayat için dört şeye muhtaç; fakat an’ane-i müstemirre ile günde lâakal beş defa dine muhtaç olan, şu fıtratı bozulmayan ve lehviyat-ı medeniye ile ihtiyacat-ı ruhiyesini unutmayan milletin hâcât-ı diniyesini Meclis tatmin etmezse; bilmecburiye, mânâ-yı hilâfeti tamamen kabul ettiğiniz isme ve resme ve lâfza verecek; ve o mânâyı idame etmek için, kuvveti dahi verecek. Halbuki Meclis elinde bulunmayan ve Meclis tarikiyle olmayan öyle bir kuvvet, inşikak-ı asâya sebebiyet verecektir. İnşikak-ı asâ ise,  وَ اعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمِيعًا Âyetine zıddır. [14]” Hilafetin ilgası ile o vazife meclisimize geçmiştir ve halen de  öyledir. Bu sebeple meclis eliyle İslami faaliyetlere ve STK’lere destek verilmelidir ki mecliste rahat etsin.

Şu zamanda hilafet şahs-ı manevi konumundadır şahıs değildir. Ama bu şahs-ı manevinin de bir mücessem mümessili vardır. Alem-i İslamın teveccühüne mazhar olan reis-i cumhurumuz bir mümessil gibidir. Zaten “Zaman, cemaat zamanıdır. Cemaatin ruhu olan şahs-ı manevî daha metindir ve tenfiz-i ahkâm-ı şer’iyyeye daha ziyade muktedirdir. Halife-i şahsî, ancak ona istinad ile vezâifini deruhde edebilir. Cemaatin ruhu olan şahs-ı manevî eğer müstakim olsa, ziyade parlak ve kâmil olur.[15]” Bu sebeple bir vazife alan kimse daha ziyade teyakkuz halinde olmalıdır. Ve bir iş hassaten islami hususlarda olacak ise mutlak surette enaz bir istişare heyeti şarttır. ve bir şahs-ı manevi teşkil ettirip yapmak en istikametlisidir.

“Bilirsiniz ki; ebedî düşmanlarınız ve zıdlarınız ve hasımlarınız, İslâmın şeâirini tahrip ediyorlar. Öyle ise zarurî vazifeniz, şeairi ihya ve muhafaza etmektir. Yoksa şuursuz olarak, şuurlu düşmana yardımdır. Şeairde tehavün, za’f-ı milliyeti gösterir. Za’f ise, düşmanı tevkif etmez, teşçi eder.[16]”

Risale-i Nurdan burayı okurken dedim burası halen güncel bir yer o sebeple bu tarz-ı nazarla tekrar edilmeli diye düşündüm bu yazıyı kaleme aldım.

Ülkemizi idarede eden hal-i hazırdaki hükümetimiz, hayırlı hizmetlerinizin tezyid edilmesi ve bu hususta muvaffakiyetinize dua ederiz ve Risale-i Nur külliyatının tamamının Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından neşredilip hutbeler ve vaazlarla ümmete ders verilip okullarda ders olarak okutulmasını niyaz ederiz.

Biz nur talebeleri olarak beklentimiz budur sizden.

Muhammed Numan özel

 


[1] Tarihçe-i Hayat ( 139 )

[2] Tarihçe-i Hayat ( 139 )

[3] Tarihçe-i Hayat ( 139 )

[4] Tarihçe-i Hayat ( 140 )

[5] Tarihçe-i Hayat ( 140 )

[6] Tarihçe-i Hayat ( 143 )

[7] Tarihçe-i Hayat ( 140 )

[8] Tarihçe-i Hayat ( 140 )

[9] Tarihçe-i Hayat ( 140 )

[10] Tarihçe-i Hayat ( 720 )

[11] Tarihçe-i Hayat ( 133 )

[12] Tarihçe-i Hayat ( 141 )

[13] Tarihçe-i Hayat ( 141 )

[14] Tarihçe-i Hayat ( 142 )

[15] Tarihçe-i Hayat ( 142 )

[16] Tarihçe-i Hayat ( 142 )

 

www.NurNet.Org