Etiket arşivi: ısparta

Said Nursi’nin Doğduğu İlçe ve Barla Kardeş Şehir Oldu

Isparta Valiliği ve Bitlis Valiliği öncülüğünde iki il arasındaki tarihten gelen köklü ilişkileri ve karşılıklı anlayışı en derin şekilde yoğunlaştırmak amacıyla, “Nurs’tan Barla’ya Gönül Kardeşliği” protokolü imzalandı.

İmzalanan protokol kapsamında her iki il kendi imkanları çerçevesinde, sakinleri arasında kalıcı bir dostluk ve işbirliğine katkıda bulunulacak ve ortaklık ilişkileri teşvik etmeye çaba gösterilecek.

Ayrıca iki ilin çeşitli etkinlikleri halka tanıtılarak, kültür ve sanat faaliyetleri, müzik ve tiyatro gösterileri, sanat eserleri, fotoğraf ve çizimlerin gösterilmesi ve bu alanlarda uzman ve sanatçı değişimi ile il sakinlerinin karşılıklı işbirliği geliştirilecek

Isparta Haberleri

Gül ve Nur Diyarında Kur’an-ı Anlatan Adam Anıldı

Vefatının 53. yılında Bediüzzaman Said Nursi Nur ilim ve Eğitim vakfının tertiplediği programla Isparta’da anıldı. Programa Konuşmacı olarak yazar İhsan Atasoy ve Cemil Tokpınar katıldı.
Program İhsan Atasoy’un Ku’ran-ı i Kerim tilavetiyle ve Halil İbrahim Ertunç’un açılış konuşmasını yapmasıyla başladı. Ve yazarların Kur’an-ı anlatan adamı anlatmasıyla devam etti.

İhsan Atasoy sözlerine “Ispartalılara bin senedir beklenen zat bu asırda gelmiştir. Siz şanslısınız çünkü Bediuzzamanın hizmete başladığı Isparta da bulunuyorsunuz.” diye başladı ve devamında “Bediüzzaman Said Nursi’nin hayatının yüzde yetmişi yazılmış anlatılmış değildir. Bediüzzaman hicret etmiştir. Ama nemrut ateşlerinin içine hicret etmiştir. Bediüzzaman nur olduğu için ateş onu yakmadı. Çünkü nar nuru yakmaz.”

“Tek başına Taife giden Rasulullah (sav) gibi tek başına Barla ya gitmiştir. Risale-i Nur sıradan kitaplardan bir kitap değildir. Bediüzzaman da sıradan biri değildir. Risale-i Nurların bolca okunması gerekir” diye belirtti.

Cemil Tokpınar ise konuşmasının başlarında Ispartalılara “Eğer kapıda polisler olsa bu programa gelenlerin isimlerini yazsalar idi bu programa gelirmiydiniz?” diye sordu. Kahraman Isparta halkı da geçmişte Said Nursi ve eserlerini kucakladıkları gibi cevap verdiler. “Yine gelirdik” diye seslendiler.

Ve Cemil Tokpınar da Kur’an-ı anlatan adamı şöyle anlattı.

“Said Nursi’yi asıl olarak arşivler tam açıldığında tanıyacağız. Onun azametinide en iyi ahirette anlayacağız. Mehmet Akif’in söylediği Kur’andan alıp ilhami asrın idrakine sunmalıyız dizeleri Bediüzzamanda inkişaf etmiştir.

Onu hayatı “fezkurini ezkurini” ayetinin açılımıdır. Allah Risale-i Nurları hakkıyla mutala etmeyi nasipetsin. Risale-i Nur bir tefekkür poragramıdır. Bundan dolayı çokca okumalıyız. Nur Talebeleri karanlık günlerde çok acı çektiler biz ise şimdi rahat içindeyiz. Bizim imtihanımız “rahatla”.. Zaman hizmet etme vakti koşmak zamanıdır.

Rahatımızı terk edip yeni atılımları yapmalıyız. Asrı saadetin iz düşümü olan bu asırda Rasulullah (sav)’in arkasından giden adamın davasına her şeyimizi feda etmeliyiz diye anlattı. ”

Program Mehmet akça Nil nurlu ezgileri seslendirmesiyle sona erdi.

Risale Ajans

Ahde Vefa Nedir?

Hep derler eskide ahde vefa vardı, aslında vefanın eskisi yenisi olmaz, her nedense yaşlılarımız tarafından genel olarak kullanılan bir söz, işin hakikatine bakılırsa doğruluk payı elbette var, çünkü: Eski zamanlarda fen ve felsefenin cerbeze oyunları bu kadar yoktu, insanların çoğu avam olmasına rağmen kimi ailesinden kimi çevresinden aldığı İslami ve insani terbiyeyi sosyal ve içtimai hayatında da tatbik eder, anne baba, kardeş yakın akraba ve dostlarla ilgi alaka devam ederdi, halk arasında yapılan iyilikler kesinlikle karşılıksız bırakılmazdı. Dolayısıyla vefa: Sevgi saygı, hal hatır sorma, yardımlaşma ve dayanışmanın esası ve güvenin tesisidir.

Bediüzzaman Hazretleri, “Vefa asr-ı hazırın ihmal ettiği duygulardan biridir.” Diyor.

Vefa, her insanda özellikle Müslüman’da bulunması gereken bir özellik olmalı, ne yazık ki herkes bu güzel meziyeti taşıyamıyor, dolayısıyla şahsi menfaat öne geçince içtimai ve sosyal hayatın temel prensipleri de bozuluyor, neticede “ahde vefa” yani sözünde durma güveni ve itimadı kalkıyor,

Vefa, gerek Allah’ın (cc) yanında gerekse içtimai hayatta insanın itibarını ve şerefini artırır. Vefa, insana şeref veren, baş üstünde taşıyan elmas, yakut ve zümrütle bezenmiş bir taçtır. Vefa, Allah’ın takdirine ve insanların da sevgisine ulaştıran güzel bir meziyettir.

Kırkıncı hocanın vefa tarifi şöyledir:“Hayat-ı beşeriyenin ruhu ahde vefadır. Vefasızlar dünya ve âhirette kendilerine dost bulamazlar. İhtiyaç ve zaruret hallerinde de kimseden yardım görmezler.” diyor.

Vefa sadece insanlara mahsus yapılan bir incelik ve özellik değildir; Belki vefanın en birincisi insanın daha dünyaya gelmeden Halık’ına verdiği ahde sadık kalmasıdır, o’nun emirlerine bağlı olması, verdiği nimetlere şükürle mukabele etmesidir.

Cenab-i Allah (cc) şöyle buyrulur: “Allah’a verdiğiniz ahdi tutun.” 1

Mü’minler günde beş farz namaz öncesi “estağfurullah” diyerek, yaptıkları günahlardan tövbe eder, bundan sonra kötülük etmeyeceğim vaatte bulunur, her yapılan bir tövbe Allah’la kesin bir akit bir ahit ve bir sözleşmedir; Mü’min ne diyor? “Allah’ım, bundan böyle emirlerine bağlı kalacağım” diyor. İşte bu ahde bağlı kalma “ ahde vefadır.” Bağlı kalınmadığı zaman vefasızlık, sadakatsizlik ve yalancılıktır. Ayette de anlaşıldığı üzere; İnsan gerek Allah’a karşı gerekse başkasına karşı verdiği sözü en iyi şekilde yerine getirmelidir.

Sadakatte ve en güzel ahlakta numune misal olduğu gibi, vefada da en ileri olan Peygamberimiz (asm) sözüne, ahdine ve kefaletine de son derece bağlı ve vefalı idi, birine söz verdiği zaman mutlaka onu yapardı, daha Peygamberlik gelmeden önce, Abdullah B. Ebi’l-Hamsa (r.a.) ile bir yerde buluşmaya karar veriyorlar.

Abdullah (ra) verdiği sözü unutuyor, aradan üç gün geçtikten sonra hatırlıyor ve buluşacağı yere gidiyor. Bakıyor ki Hz. Muhammed (asm) orada bekliyor.

Efendimiz (asm) “Abdullah nerede kaldın? Üç gündür seni burada bekliyorum.” Buyrulur.

İşte Peygamberimizin üç gün boyunca her gün söz verdiği saatte gelip Abdullah’ı beklemesi, verdiği söz ve ahdi bütün mü’minlere de güzel bir vefa mesajıdır! Peygamberimize (asm) vefa ise sünet-i seniyesini hayatımızda tatbik etmek, o’nu her şeyimizden daha fazla sevmekle olur.

Bilinmesi gereken önemli bir vefa de anne ve babaya karşı vefadır. Onlara itaat ve hürmet etmektir. Anne babaya itaat etmek, hürmette bulunmak ve ihtiyaçlarını temin etmek dinîn gereğidir, insaniyettir, vicdanî bir görev ve mesuliyettir. “Maişetim dardır, görev icabı onlardan uzağım, hanım engeldir, yatalak olduğu için bakamıyorum, malını kime yedirmişse, bu gün de o baksın” dememeli, evladın şartları ne olursa olsun anne ve babaya yardım etmek, hizmet edip ihtiyaçlarını gidermek ve onlara yardımcı olmak evlat için farzdır.

Bir ayette Allah (cc) mealen şöyle buyurur:

“Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi ana babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine “of!” bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.” 2

Rabbul âlemin (cc) önce zatından başkasına kulluk etmemeyi ve ardında da ana babaya ihsanda bulunmayı emir ediyor. “Annenin doğum sancısında çektiği acıyı, evlat annesini hayatı boyunca sırtında taşımasına mukabil gelmez.” Anne ve babadan sonra elbette akraba, komşu ve dostların hak ve hukukuna riayet etmek gelir, onları zaman zaman ziyaret etmek, hal hatırlarını sormak, hayırlı dualarını almak güzel bir kadirşinaslık ve vefadır.

Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin birçok vefa ve sadakatlerinden üç tanesini arz edeceğim:

Tenekeci, Abdullah Gayretlioğlu 1910 yılında Emirdağ’da dünyaya gelir, Çalışkanlar hanedanıyla akrabadır. Aslen Kerküklüdür. Üstadın, kaşık meselesini şöyle anlatır.

“Bir gün Zübeyir, ortasından kırılmış bir kaşık getirdi. Bu kaşığı tamir etmem için Üstad göndermişti. Kaşık alüminyum olduğu için kaynak tutmuyordu. Kolayından gidip, on kuruşa bir çay kaşığı aldım, bunu Üstada götürdüm. Üstad bana, ‘Kardaşım sen bilmiyor musun? Bu kaşık benim kırk yıllık arkadaşımdır.” dedi.

Bu defa çaresiz tekrar dükkâna gelip, küçük bir saç keserek kıvırdım ve kaşığın içine geçirip iyice sıkıştırdım. Sağlamlaşınca götürüp Üstada verdim. Çok memnun oldu ve bu tamirat için bana yirmi beş kuruş verdi. Tarassutların, takibatların çok sıkı olduğu günlerde, risaleleri çuvala kor ve eve taşırdım. Bilahâre çıkarıp, isteyenlere gönderir veya verirdik.” 3

Bediüzzaman Tatarları çok severdi: “Ben Tatarları beş vakit duama dâhil etmişim. Bir zamanlar esarette iken, Kosturma’da iki ihtiyar Tatar kadını bir küçük pencereden benim yiyeceğimi getirip, bana yardım ediyorlardı. Belki de onlar, benim kurtulmama, Risale-i Nur Külliyatını yazmama vesile olmuşlardı.

Bütün Tatar kabilelerini beş vakit duama dâhil etmişim. Hatta 1948’de bana zehir veren Afyon Savcısı da tatardı. Abdülvahid, sen neredeyse onu bul, mektup yaz. Cehennemin azaplarını çekeceğimi bilsem, ondan hak talep etmeyeceğim. Hakkımı helal ettim.” der,

Fedakâr nur kahramanlarının membaı olan Isparta hakkında da şöyle diyor:

Bediüzzaman, “Isparta’yı ve havalisini, taşıyla, toprağıyla seviyorum. Hatta diyorum ve resmen de diyeceğim: “Isparta hükümeti bana ceza verse, başka vilâyet beni beraat ettirse, yine burayı tercih ederim.” 4

İşte vefanın ve sadakatin tarifi bu olsa gerek.

Rüstem Garzanlı /DİYARBAKIR

Kamu Görevlisi

KAYNAKLAR

1-En’am Suresi, ayet, 152.

2-İsra Suresi 17/23

3-son şahitler

4- (Şuâlar, 263

İstihbarat İl İl Nurcuları Fişlemiş!

Bediüzzaman Said Nursi’nin mezar yerinin Isparta Şehir Mezarlığı’nda yeni adıyla Doğancı Mezarlığı’nda olduğunun ortaya çıkması kamuoyunda geniş yankı buldu. Ancak Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu’na gelen evraklar arasında sadece Bediüzzaman Said Nursi’nin mezar yerini gösteren belgeler yok! Emniyet, Jandarma ve MİT tarafından Said Nursi’nin hayatı boyunca takip edildiğini gösteren pek çok belge de mevcut.

Belgelerden anlaşıldığına göre; 1925’ten itibaren istihbarat birimleri Said Nursi’yi adım adım takip etmiş. Nursi, ziyaret ettiği il ve ilçelerde yakın takibe uğramış, gittiği bakkaldan, ziyaretine gelen isimlere kadar birçok kişi fişlenmiş. Bu fişlemeler doğrultusunda fikirleri ve yaşam tarzları nedeniyle pek çok kişi mağdur edilmiş. Öyle ki; istihbarat birimlerinin raporları haricinde neredeyse her ay il valileri düzenli olarak İçişleri Bakanlığı’na Said Nursi ve o illerdeki Nurcuların faaliyetleriyle ilgili bilgi notları yollamış. Bu notlarda yazılanların uygulanması için emniyet ve jandarma birimlerine gönderilerek yüzlerce insan tutuklanmış…

Belgeler arasında en ilginci 1950’li yılların ortalarında hazırlanmış dört sayfalık bir evrak. Dönemin istihbarat kurumu MAH tarafından hazırlanan belge ‘Nurcuların Muhtelif Vilayetlerdeki Temsilcileri ‘ başlığını taşıyor. Bu belgede il il Nurcuların temsilcilerinin adı mevcut. Bugün çoğu hayatta olmayan bu isimler listesinde Said Nursi’nin en yakınındaki talebelerinin adları yazıyor. Belgede Nurcuların İstanbul temsilcisi olarak Şair Necip Fazıl Kısakürek’in adı da dikkat çekiyor! Yine belgelerde Said Nursi’ye sempati duyan Demokrat Partili milletvekilleri, il ve ilçe başkanları da fişlenmiş.

Komisyona ulaşan belgeler arasında Said Nursi’nin TSK’ya sızmaya çalıştığı da vurgulanıyor. İstihbarat birimleri bu görüşlerini desteklemek için, astsubay rutbesinden albay rutbesine kadar TSK’da görevli birçok subay ve astsubayın adını da ‘Nurcu’ şeklinde fişlemiş!

1958 yılında hazırlanan bir belgede Sid Nursi’nin Nakşibendi tarikatına mensup olduğu, 1925 yılındaki Şeyh Said isyanına destek vermese de Kürt milliyetçiliği fikir ve gayesini, din ve tarikat kisvesi altında yaymaya çalıştığı belirtiliyor.

‘Çok Gizli’ damgalı bir başka belgede ise şunlar yazılı:

Adı: Saidi Kürdi, Said Nursi, Bediüzzaman

Kayıtlı bulunduğu kısım ve sıra numarası: A fişinin 5 sayısına kayıtlıdır

Yaptığı iş: Boşta gezer

Alınması lazım gelen durum: Kürtçülük mevkuresi taşıdığı, dini hassasiyetleri buna alet ettiği, Nurculuk teşkilatı kurmak istediği görüldüğünden… Dini hassasiyetleri alet ederek devletin emniyetini bozacak hallere halkı teşvik etmek ve Nurcular adında gizli bir cemiyet kurmak… Fırsat düşkünü, sinsi ve kurnaz bir şahıs olan adı geçenin kötü emellerini gizli gizli tahakkuk ettirmek istediği görülmüştür. Durumun denetlenmesi lüzumu görülmüştür.

beyazgazete

Cumhuriyet Döneminde Bediüzzaman

Sürgün-Hapis yılları içinde yazılan Risale-i Nurlar

 9 Kasım 1922 Perşembe günü TBMM’de Bediüzzaman için kapsamlı bir karşılama merasimi yapılır ve verilen bir önerge üzerine de kürsüde gaziler için kısa bir tebrik konuşması yapar ve ardından da dua eder. Bediüzzaman Ankara’da bulunduğu altı aylık süre içinde, hayatının gayesi olarak gördüğü ”ŞARK ÜNİVERSİTESİ PROJESİ” için bir çok girişimde bulunur ve önemli görüşmeler yapar. 163 milletvekilinin imzası ile teklif onaylanır ve 2 Şubat 1923’te Meclis Başkanlığına sunulur. 17 Şubat’ta komisyona gönderilen ve o yılın bütçesinden yüz elli bin liranın tahsis edilmesini öngören bu kanun tasarısı, Eğitim ve Şeriat komisyonuna gönderilir ama bir netice çıkmaz. Ankara’da M. Kemal’ le geçen olaylı görüşmeden sonra ayrılıp Van’a gitmeye karar verir.Van’a gidiş biletinin üzerindeki tarih 17 Nisan 1923’tür. Bu biletin  en önemli özelliği özelliği, ESKİ SAİD’İ YENİ SAİD’E GÖTÜREN BİR BİLET” olmasıdır…

Bediüzzaman,  Van’da bir süre kalır, bir müddet sonra da  insanlardan uzakta olmak için  birkaç talebesini yanına alıp Erek dağına çıkar ve oradaki bir mağarada hayatını devam ettirmeye başlar. Hz. Muhammed’e peygamberlik gelmeden önce Hira Mağarası’nda bir süre insanlardan uzak kalması, ondan sonra gelen ümmetinin içindeki maneviyat dünyasının ileri gelenleri tarafından da uygulama alanı bulmuştur. Yaşadıkları ortamdan rahatsızlık duyanlar, insanlardan uzakta Rabbiyle baş başa kalacakları mekânları tercih etmişlerdir.

14. ve 15. yüzyıllarda Anadolu’da yaşayan bilim ve tasavvuf alimi Hacı Bayram-ı Veli ise Ankara’da adıyla anılan caminin altında bir Çilehane yaptırır. Çilehane, manevi olgunluğu elde etmek üzere 40 gün süreyle insanlardan ayrılıp kalınan  küçük bir  odadır.  Orada yalnızca Allah’ı düşünmek, ona ibadet etmek,  onun isimlerini anmak, susmak, az yemek, az içmekten başka bir şeyle meşgul olunmazdı.

Bediüzzaman Erek dağında tam bir inziva hayatı geçirirken Şeyh Sait İsyanı patlak verir. İsyandan önce kendisine başvuranlara nasihat eder, ’’ bu milletin çocuklarına silah çekilmez’’  diyerek isyana katılmayıp hatta yatıştırıcı rol de oynar. Buna rağmen, isyandan sonra doğu’daki nüfuzlu aileleri batı Anadolu’ya sürgüne gönderen hükümet, onu da inzivada bulunduğu Erek dağından alarak sürgüne gönderir. Ve Bediüzzaman Said Nursi’’nin  40 gün değil, bir ömür sürecek çilesi bundan sonra başlar. 1926-1954 yılları arası onun hayatındaki çileli yıllardır. Bu çileli ömürle beraber ileriki yıllarda bütün dünyaya dağılacak ve çeşitli dillere çevrilecek olan Risale-i Nurlar’ın yazılması da bu çileli ömrün meyveleri olacaktır.

1926 yılının şiddetli bir kış mevsimine rastlayan Ramazan ayında (15 Mart-12 Nisan), kızaklara bindirilerek, Trabzon’a, oradan deniz yolu ile İstanbul’a götürülen Said Nursi burada yirmi gün kadar sürecek bir sorgulanmaya tabi tutulur. Bediüzzaman Said Nursi’nin, Şeyh Said isyanı ile hiçbir ilgisinin olmadığı sonucuna varılmasına rağmen Ankara’dan gelen bir emir üzerine Bediüzzaman’ın Burdur’da zorunlu ikamete tabi tutulması emrediliyordu.

             İstanbul’dan İzmir’e, oradan Antalya‘ya ve nihayet oradan da kara yolu ile 1926 yılının Mayıs ayında Burdur’a getirilir. Ancak Said Nursi’nin  buradaki sohbetlerinden endişe edilince, sekiz ay sonra bu kez onu Isparta’ya sürgün ederler. ’Nurun ilk kapısı’’  ilk sürgün yeri Burdur’da yazılmıştır

 25 Ocak 1927‘de Isparta’ya getirilen S. Nursi, burada da sohbetlerine devam etti ve her geçen gün etrafında insanlar toplanmaya ve çoğalmaya başladı. Ancak  bu durum uzun sürmedi,20 gün sonra da Barla’ ya gönderildi. Van-İstanbul-Burdur-Isparta-Barla hattında İLK UZUN SÜRELİ SÜRGÜN HAYATI başladı.

Barla,  Isparta’nın merkeze bağlı küçük bir beldesidir.  Bediüzzaman  Said  Nursî,’nin insanlarla irtibatını kesmek için 1926′ da başlayan sürgün hayatının bundan sonraki yılları, 1934′e kadar  kuş uçmaz kervan geçmez misali bir dağ köyü olan Barla’da göz hapsinde geçecektir. Fakat bu süre içinde de Risale-i Nurların da büyük bir kısmı kaleme alınır.

Burada ilk yazdığı eser Haşir Risalesi oldu.‘’Sözler’’,’’ Mektubat’’ ın tümü ve ‘Lem’alar‘’kitabının da Yirmi Altıncı Lem’a’ya kadarki bölümleri  Barla’da yazılmıştır.

Hükümet, S.Nursinin Isparta valisine gönderdiği şikayet  mektubunu  bahane ederek 25 Temmuz 1934tarihinde onu Isparta merkezine getirtir. Böylece Barla-Isparta hattı ile sürgün hayatının 2. kısmı başlar. Isparta’da kaldığı dokuz aylık zaman diliminde ‘İhtiyarlar Risalesi, İktisat Risalesi ve Hastalar Risalesi’ adı ile bilinen üç tane uzun risale yazılır ve etrafa dağıtılır.

 Ancak yüz yirmi talebesi ile birlikte Mayıs 1935‘te tutuklanıp ESKİŞEHİR HAPİSHANESİ‘ne konur. Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi heyeti on bir ay sonra, son kez Bediüzzaman ve talebelerini muhakeme ederek, Bediüzzaman’a on bir ay hapis cezası ile Kastamonu’da mecburi ikamet cezası verir.

1936 Mart‘ında tahliye edilerek, Kastamonu‘ya gönderilir.BaştaAyetü’l- Kübra Risalesi olmak üzere Şualar kitabının Üçüncü Şua‘dan Dokuzuncu Şua‘ya kadarki risaleleri burada yazıldı . Kastamonu’daki  yine uzun yıllar sürecek olan 3.sürgünü de 1943 yılına kadar devam eder.

Kadir Gecesi’ne isabet eden 27 Eylül 1943 de, buradan alınıp önce Anakara‘ya, oradan da Isparta‘ya götürülür. Burada da bir ay nezarette tutulduktan sonra Denizli’ye götürülerek, civar illerden tutuklanarak getirilen talebelerinin olduğu Denizli Hapishanesinekonur. Kastamonu-Ankara-Isparta hattı Denizli hapishanesinde son bulur.‘’Eskişehir’de bana bir ayda çektirdiklerini burada bir günde çektiriyorlar’’ diye hapishane şartlarının kötülüğünü anlatır. Fakat her şeye rağmen hizmetine devam eder . On bir meseleden oluşan’’ Meyve Risalesi’nin dokuz meselesi ile On İkinci ve On Üçüncü Şualar ‘’burada yazılır.

Yargılama sonunda mahkeme heyeti, Bediüzzaman ve talebelerinin müdafaalarını dinledikten sonra, 16 Haziran 1944’te oy birliği ile tüm mahkumların beraatına ve hemen salıverilmelerine hükmeder. Buna rağmen savcı, mahkumları beraat ettirmeyerek cezalandırılmaları için diretir ve davayı Ankara’daki temyiz mahkemesine gönderir. Temyiz mahkemesi, 30 Aralık 1944’te bu başvuruyu reddederek Denizli Mahkemesi’nin beraat kararını onaylar.

Talebeleri ile birlikte tahliye edilen S.Nursi ‘yi, Denizli‘de halk büyük ilgi ile karşılar. Şehir Palas oteline yerleşen S.Nursi, burada bir buçuk ay kaldıktan sonra Afyon ilinin Emirdağ ilçesine mecburi ikamet etmek üzere ayrılır. Fakat burada yaşadıkları için de Bediüzzaman, talebelerine gönderdiği mektuplarda kendisine yapılanların “Denizli hapsini arattığını” ifade ediyor.

23 Ocak 1948′de başta Bediüzzaman olmak üzere, civar illerde bulunan çok sayıda talebeleri  de  tutuklanarak Afyon Cezaevine konurlar. Böylece, daha önceki mahkemelerin beraat kararları hiçe sayılarak, aynı iddialarla tekrardan dava açılır. Eskişehir ve Denizli hapishanelerinin şartlarını mumla aratacak Afyon hapishanesi ve mahkemesi süreci başlar. Mahkeme, nihayet 6 Aralık 1948’de kararını verir.  Bediüzzaman’a yirmi ay, bir çok talebesine de altı ve on sekiz ay aralığında değişen hapis cezasına hükmeder. Karar hemen temyiz edilir. Yargıtay altı ay sonra, 4 Haziran 1949 da Afyon Mahkemesinin ceza  kararını bozar. Bu karar üzerine Bediüzzaman ve talebelerinin derhal serbest bırakılması gerekirken, Afyon Mahkemesi ve özellikle gaddar savcısı, oyalama süreci başlatarak Bediüzzaman’ın yirmi ay hapiste kalması tamamlandıktan sonra serbest bırakır.

’Beşinci Şua’’ olan El Hücettüzzehra ‘’risalesini  burada telif etmeye başlamıştır.

 İnsanlık tarihi içinde hem yazarı hem de  eserleri, Risale-i Nurlar  kadar çile çeken, ömrü hapislerde ve sürgünlerde geçen yazdıklarından dolayı mahkemede yargılanan bir kişi gelmemiştir.

Yine Ankara’dan gelen emir üzerine Afyon‘da polis gözetiminde mecburi ikamete tabi tutulur. Yetmiş iki gün burada tutulan Bediüzzaman 2 Aralık 1949’da hapis öncesi ikamet ettiği Emirdağ‘a geçer. Demokrat Parti iktidarının ilk üç senesinde de Emirdağda ikamet etmeye devam eder.

Üç ay kadar İstanbul’da kalan Bediüzzaman tekrar Emirdağ’ına gelse de 23 Ağustos 1953’te Isparta‘ya yerleşmek üzere oradan da ayrılır. Bediüzzaman, bundan sonraki hayatını daha önce sürgün ve mahpus olarak gittiği yerlerdeki dostlarını ziyaretle geçirir. Merkez Isparta olmak üzere, sık sık kısa seyahatlerle Afyon, Emirdağ, Eskişehir, Eğirdir ve Barla’ya gider. Eski mekânlarını ziyaret eder, dostlarıyla görüşür, talebelerine “dersler” yapar. İstanbul, Ankara ve Konyaya gidip çeşitli ziyaretlerde bulunur. Kitapları için açılan mahkemelere katılır.

Bediüzzaman 23 Mart 1960 günü Urfa’daki İpek palas otelinin 27 numaralı odasında sabaha karşı vefat eder ve Balıklıgöl’deki  mezarlığa geçici olarak defnedilir.

                 DİĞER    ESERLERİN   YAZIM   TARİHLERİ

1-1911 ve 1912 yıllarında

Kızıl İcaz, Muhakemât, Münazarât, Hutbe-i Şamiye,  Deva-ül Yeis, Teşhis-i İllet, Divanı HarbiÖrfî ve Nutuklar.

2-Birinci Cihan Harbi esnasında da ‘’İşarât-ül İ’câz’ı-‘’ adlı eseri  Arapça telif etmiştir.

3-1948-1949’da ‘’Elhüccet-üz Zehra’’ risalesinin telifi ile eserler tamamlanmıştır.

1946’ ya kadar telifat orijinal olarak elle, Osmanlıca yazılıp çeşitli şekil ve tarzlarda etrafa gönderilmiş ve elle çoğaltılarak yayılmıştır.

1946’ da üç teksir makinesi alınarak, risaleler kolayca çoğaltılıp halkın istifadesine sunulmuştur.

1950 yılına kadar teksir makineleriyle çoğaltılan risaleler; 1950’den sonra yeni harfle Türkçe olarak matbalarda basılmaya başlanmıştır. Yeni harflerle matbada ilk basılan eser, Üstadımızın’’KüçükTarihçe-ihayat‘ı’’dır.

1954’ den itibaren de külliyatın matbalarda Latin harfleriyle bastırılması ve dağıtımı en yoğun biçimde gelişmiştir.

Dr.Selçuk Eskiçubuk

Kütahya