Etiket arşivi: kapanmak

“-ALLAH’IN SİZE LANETİNİ İSTER MİSİNİZ?”

Bu soru kime sorulursa sorulsun, hemen kesin bir ifadeyle “Hayır, asla..” gibi cevaplar alınır. O cevabı verenlerden bilhassa nisa taifesinden bazıları, acaba o sözleriyle umumî yerlerdeki giyimlerinin tezat halinde olduğunun farkında mıdırlar?
Osmanlı Devleti’nin son dersiâmlarından olan meşhur İskilip’li Muhammed Âtıf Efendi, o zamanki takvime göre 1339 tarihinde, İstanbul Matbaa-i Âmirane’de basılmış ve üzerinde “Ahkâm-ı tesettüre vakıf olmak isteyen erkek ve kadın Müslüman’a bir nüsha lâzımdır” ibaresi yazılı “Tesettür-ü Şer’î” adlı ve daha sonra günümüz Türkçesi’ne de İslâmî Tesettür” adıyla aktarılıp neşredilmiş olan mühim risalesinde, İslâm’a uygun şekilde örtünüp-giyinmelerinin nasıl olabileceğini Müslüman hanımların dikkatine sunmuştur.   
Ülkemizde ve bazı İslâm ülkelerindeki Müslüman hanımların bir kısmı umumi yerlerdeki kıyafetleriylevücutlarının elleriyle yüzleri haricindeki azalarının tenini örtmüş olsalar bile maalesef hattını örtmeyen giyimleriyle, o mühim risalede nakledilen,  Peygamberimiz’in (s.a.v.):
“Surette elbiseli, hakikatte çıplak kadınlara, Allah lanet etsin” hadisini belki de bilmediklerinden, Allah’ın kendilerine lanet etmesini isteyen bir hal sergilemektedirler!
Müslüman ülkelerin Türkiye gibi bazılarının bilhassa büyük şehirlerindeki “Umumî yerler”, günümüzde maalesef o kıyafetlerdeki Müslüman hanımlarla doludur. Onlara belki de bilmedikleri bu mevzuda gerekli ve yeterli dinî irşad, tebliğ ve ikaz vazifesi yapılmadığından, bunların sayıları her gün artmaktadır.
Bu halin ortaya çıkışının sebebi merak konusu olabilir; belki “Gizli Dünya Devleti”nin piyonu olan “kadın giyimi modasını belirleyiciler”, belki Bediüzzaman’ın “Lem’alar” adlı eserinde hanımların tesettürü ile ilgili “Yirmidördüncü Lem’a”nın “İkinci Nüktesi”nin ilk cümleleri arasında bahsettiği “…Bildim ki: Nasıl, İslâmiyetin hayat-ı içtimâîyesine ve dolayısıyla dîn-i İslâma zarar vermek için gençleri yoldan çıkarmak ve gençlik hevesatıyla sefahete sevketmek için bir iki komite çalışıyormuş. Aynen öyle de; biçâre nisâ tâifesinin gafil kısmını dahi yanlış yollara sevk etmek için bir iki komitenin te’sirli bir sûrette perde altında çalıştığını hissettim. Ve bildim ki: Bu millet-i İslâma bir dehşetli darbe, o cihetten geliyor” cümleleriyle mi ilgilidir, başka sebepleri de var mıdır ve o sebeplerin tümü bir araya gelmekle mi bu netice hâsıl olmaktadır?  
Fakat bu hal, Türkiye’nin ve bazı İslâm ülkelerinin bilhassa büyük şehirlerinin umumî yerlerinde görülen “manevî bir yangın”dır ve büyük manevî zararlara sebeb olmaktadır! Herhangi bir maddî bir yangının çıkış sebebi de merak edilmekle birlikte, bunun araştırılmasını yapmaktan önce, o yangını durdurarak vereceği zararının önlenmesine çalışıldığı gibi, bu manevî yangınlarda da ayni şekilde davranmak icap eder. Bu manevî yangınların durdurularak  vereceği zararın büyümesinin önlenmesi ise, bu işi yapabilecekler tarafından ve usulüne göre İslâmî irşad, tebliğ ve ikazın yapılmasıyla olabilir.
Bu mevzuda gereken dinî irşad, tebliğ ve ikazı yapmak vazife ve mükellefiyeti, Türkiye’de öncelikle ve bilhassa, Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilatımızın ilgili personelinin üzerindedir. Buna rağmen, şimdiye kadar bu teşkilatımızın ilgili personelinin bu mevzuda gerekli ve yeterli görevi ifa ettiğine rastlamamak, bu yazının yazılarak neşredilmek için teklif edilmesi ihtiyacının doğuş sebebi olmuştur.
Bilindiği gibi, dinî irşad, tebliğ ve ikaz usulüne göre yapılmalıdır; muhataplarına sosyal paylaşım sitesindeki hesabından veya başka şekillerde hakaret etmek, dinî irşad değil; tam aksine muhatabının yanlışında ısrarına sebeb olmaktır. Böyle yanlışlar yapan bazı diyanet görevlilerinin açığa alınması veya görev yerlerinin değiştirilmesi, Diyanet Camiası’ndaki diğer irşad görevlilerinin ayni âkibete uğramamak için bu mevzudaki vazifelerini doğru şekilde de yapmayışlarının haklı bir gerekçesi olamaz.
Eğer dinî irşad ve tebliğin mevcut durumda (konjonktürde) nasıl yapılabileceği mevzuunda din görevlilerimizin bilgi noksanlıkları ve kararsızlıkları varsa, Diyanet İşleri Başkanlığımızın “Hizmetiçi Eğitim Programları”nda, İl ve ilçe Müftülüklerinde yapılan toplantılarda, tertipleyeceği seminerlerde, konferanslarda ve “Hizmete Özel” neşriyatında  bu mevzu ele alınabilir.
Diyanet camiasındaki “vaize” kadrosundaki hanım görevlilerin ve onlarla ayni cinsiyetteki diğer görevlilerin kendi hemcinslerine kolaylıkla yapabilecekleri bu dinî irşad, tebliğ ve ikaz görevini, eğer yakın akrabalığı veya sözünü dinleyebilecek bir komşusu vb değilse karşı cinsten bir Müslüman’a herhangi bir erkek Müslüman, onu doğrudan muhatap alarak yapamaz. Diyanetin bir erkek görevlisi ise, kendi cinsinden (erkek) dostlarına ve cami cemaatından olan erkeklere, belli bir şahsı hedef göstermeden umumî olarak  bu mevzuda doğru bilginin aktarımında bulunabilir.
Çünkü, Peygamberimiz’in (s.a.v.) o hadisinde beddua ettiğ Surette elbiseli, hakikatte çıplak kadınlar”dan bazıları, o erkek din görevlilerinin vaazlarında ve özel sohbetlerinde doğrudan muhatap alabileceği cemaatindeki erkeklerden bazılarının kızı, gelini, torunu, yeğeni, nişanlısı veya hanımı, vd gibi, karşı cinsten muhatap alarak bu mevzuun önemine dikkat çekebilecekleri kişilerden olabilir ve o erkekler vasıtasıyla da, gereken irşad, tebliğ ve ikazda bulunmak mesuliyeti erkek din görevlisi tarafından yerine getirilmiş olabilir.
Diyanet camiasındaki ilgili erkek görevlilere bu mevzudaki mesuliyetlerini âyetlerden ve hadislerden kaynaklar göstererek burada hatırlatmak gerekmez; onları zaten bilirler, bilmiyorlarsa araştırıp öğrenebilirler. Sadece, onların bu mevzudaki dinî irşad, tebliğ ve ikazları halinde, bazıları tarafından kendilerine “özel hayata müdahale edildiği” şeklinde haksız bir suçlamanın yapılabileceği ihtimaliyle ilgili endişeleri varsa, ona cevap da olabilecek, sosyal paylaşım sitelerimde birkaç gün önce paylaşmış olduğum şu cümleleri burada nakletmek istiyorum:
“Peygamberimiz (s.a.v): ‘Surette elbiseli, hakikatte çıplak kadınlara Allah lanet etsin’ buyurmuştur. Halen, umumî yerler bunlarla doludur.
‘Özel hayat’, kişinin kendine has yaşayışı, yaşama tarzı, yalnız kendisini ilgilendiren halleri ve davranışlarıdır. Bu deyimin manası budur.
Toplum içinde herkese açık olarak gösterilen hallere ve davranışlara yanlış olarak ‘özel hayat’ denilmek suretiyle, onlar savunulamaz.” 
Prof. Dr. Mustafa NUTKU

Başörtüsünün hükmü nedir? Başı açık gezmek insanı nasıl bir tehlikeye götürür?

Bu hususta Kur’an-ı Kerimde iki ayet mevcuttur. Bu ayetlerde Cenab-ı Hak gayet açık bir şekilde mealen şöyle buyurmaktadır:

“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına söyle, evlerinden çıktıklarında dış örtülerini üzerlerine alsınlar.”(1)

“Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, namuslarını da korusunlar, zinetlerini açmasınlar, bunlardan görünen kısmı müstesnadır. Başörtülerini de yakalarının üzerini kapatacak şekilde iyice örtsünler.”(2)

Ayetlerde mü’min kadınların nasıl örtünecekleri, hangi yerlerini açabilecekleri açıkça belirtilmiyor. Fakat şu mealdeki hadis-i şerif ayetleri tefsir ediyor. Peygamberimiz (a.s.m.) baldızı Hz. Esma’ya hitaben, “Ey Esma! Bir kadın adet görmeye başlayınca el ve yüzünden başka yerini yabancılara göstermesi caiz değildir.”(3)

Demek ki, büluğ çağına gelmiş olan Müslüman bir hanımın başını kapatması hem Allah’ın hem de Peygamberin emridir. Yani yüz kısmı açık kalacak şekilde başın kalan kısmını, boyun ve göğüsleri örtmek farz-ı ayndır. Açmak ise bir farzın terki sayıldığından haramdır. Allah ve Resulünün emrini dinlemediği için günahkar olmakta büyük bir mes’uliyet altına girer. Günahkar olan kimse, bu günahından kurtulmak için tevbe istiğfar eder, Allah’tan affını diler.

Ve bir günah işledikleri veya nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı anarak günahlarının bağışlanmasını isteyenler, hem de yaptıkları günahta bile bile ısrar etmemiş olanlar. İşte onların mükafatı, Rablerinden bir mağfiret ve ağaçları altında ırmaklar akan Cennetlerdir. Orada ebedi olarak kalacaklardır. Güzel amel yapanların mükafatı ne güzeldir.”(4)

Demek ki, bir tevbenin kabul olması, bir günahın affa liyakat kazanması için hiçbir mazeret yokken o günahta ısrar edilmemesi şartı aranmaktadır.

Bu husustaki bir hadisin meali şöyle:

Mü’min bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta belirir. Eğer o günahtan el çeker, Allah’tan günahının affını dilerse, kalbi o siyah noktadan temizlenir. Eğer günaha devam ederse, o siyahlık artar. İşte Kur’anda geçen ‘günahın kalbi kaplaması’ bu manadadır.”(5)

Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol vardır” sözü mühim bir gerçeği dile getiriyor. Şöyle ki, bir günahı işlemeye devam eden insan zamanla o günaha alışır, terk edemez bir hale gelir. Bu alışkanlık onu gün geçtikçe daha büyük manevi tehlikelere sürükler. Günahın uhrevi bir cezasının olmayacağına inanmaya, hatta Cehennemin bile olmaması gerektiğine kadar gider. (6)

Böyle bir tehlikeye maruz kalmamak ve şeytanın telkinlerine kanmamak için bir an önce tövbeyi icap ettirecek günahı terk ederek insanın kendine çeki düzen vermesi gerekir.

1) Ahzah Suresi, 59,
2) Nur Suresi, 31,
3) Ebu Davut, Libas 33,
4) Al-i İmran Suresi, 135-136,
5) İbn-i Mace Zühd 29,
6) Lem’alar s7, Mesnevi-i Nuriye s115.

Mehmet Paksu

Kaynak: Sorularla İslamiyet