Etiket arşivi: kişisel gelişim

Kişisel gelişim ve başarı

Bir dostumu ziyarete gittiğimde gördüm ki, kitaplığının yarısını “kişisel gelişim”ve “başarı” kitapları teşkil ediyor. Daha önceki ziyaretlerimde aynı kitaplığın kültür-sanat kitapları ağırlıklı olduğunu bildiğim için, değişikliğin sebebini sordum.

“Şimdi herkes bunları okuyor” dedi, “başarılı olmayı öğrenmemiz lâzım.”

Gerçekten de son yıllarda herkes çok fazla başarıdan ve kişisel gelişimden söz ediyor (seminerler, kurslar, radyo-televizyon programları, kitaplar)… 

Bu konuda yazılmış kitaplar yok satıyor. O kadar ki, yalnız bu konuda yayın yapan yayınevleri kuruldu (başarılı olmak iyi de, bu salt konuya kilitlenerek olacak iş mi? Öncelikle temel kültürünüz ve birikiminiz olacak, detayları kavramış bulunacaksınız, konunuzda uzmanlaşacaksınız, her şartta diri durmasını bileceksiniz, v.s.)

Başarılı olmayı çok düşündüğümüz belli, ama acaba başarılı olmanın anlamını hiç düşündük mü? Nedir ki “başarı?..” 

Servete ve şöhrete kavuşmaksa, bunlar dünya hayatıyla sınırlı (fani) şeyler. Dünya hayatı ile sınırlı başarıların sadece geçici bir tadı var. Bittiği yerde yine elem başlar. Bediüzzaman’ın deyişiyle “Zeval-ı lezzet (lezzetin bitişi) elemdir.”

İnsan genel müdür ya da bakan olduğunda “başarılı” sayılır mı?

Soru şu: Başarı, herhangi bir yolla yüksek bir makama gelmek mi, yoksa gelinen makamın hakkını vermek midir?

Yani fen lisesi yahut üniversite sınavını kazanmak başarının göstergesi olmayabilir…

Hatta bakan-Başbakan filan olmak da başarının göstergesi değildir. “Başarı” ile “beceri” arasında kesin bir ilişki var.

Bugün mesleğinin en iyisi olan bir ressam vaktiyle üniversiteye girememişti…

Bugün parmakla gösterilen fotoğraf sanatçısı kaç kez sınıfta kalmıştı…

Bugünün en iyi romancılarından biri ortaokulu bile bitirememişti…

Şehirde parmakla gösterilen oto tamircisi ilkokul diplomasını dışarıdan almıştı…

Bunlar bugün kendi branşlarında başarılı insanlar.

Oysa ressam üniversiteye giremediğinde, fotoğraf sanatçısı sınıfta kaldığında, romancı ortaokulu bitiremediğinde, oto tamircisi ilkokulu kırdığında anneleri-babaları başta olmak üzere tüm çevre tarafından “başarısız” ilân edilmişler, hatta belki “adam olmaz” diye aşağılanmışlardı.

Şimdi gelin “adam olmak”la “başarılı olmak” arasında bir münasebet arayalım…

Varsayalım ki, başardık, şöhrete ve servete kavuştuk: Başarı insanı “adam gibi adam” yapar mı?

“Adam gibi adam” derken, insanları seven, işçisinin alın teri kurumadan ücretini ödeyen, etrafında aç komşu bırakmayan, ulaştığı imkânları saçıp savurmak yerine paylaşan “insan”ı kastediyorum.

Hepimiz biliyoruz ki, şöhrete ve servete kavuşan insan -çoğu dindarlar dâhil-maalesef, hızla değişiyor. Ne kendini tanıyor, ne başkalarını. Muhtaçlara yardım etmek şöyle dursun, “zekât” gibi zorunlu yardımları bile “kazanırken yanımda mıydı?” anlayışı içinde reddediyor.

Nice şöhret-servet sahibi “başarılı” örnekler var ki, daha çok kazanmak için kendinden güçsüzlerin emeğine ve yüreğine basıyor…

Demek ki başarı insanı “adam gibi adam” yapmıyor.

İkinci soru: Başarı mutluluk getiriyor mu? Mutsuz ama başarılı pek çok insan başarı ile mutluluk arasında doğrudan bir bağlantı bulunmadığının kanıtıdır.

Ve üçüncü soru: Dünyevi başarıların sonunda cennet var mı?.

Hayır, başarının getireceği servetin şımarıklığa ve isyanıyla cennet yerine cehenneme yakınlaşmak daha kolay gözüküyor.

Şu halde dünyevi başarılara bu kadar kilitlenmenin ne anlamı kalıyor?

Asıl başarı zeval bulmayan, lezzeti (tadı) geçici (fani) olmayan başarıdır…

Bu da “kulluk şuuru”na ulaşmakla olur.

Yavuz Bahadıroğlu – Yeni Akit

“Ye Kürküm Ye”

Ünlü Halk Filozofumuz Nasreddin Hoca’ya atıfla söylenen bir sözdür , ye kürküm ye… Dış görünüşe göre insanların nasıl muamelele gördüklerine dikkat çeker fıkra… Bu hikayeyi tamamlayacı söz olarak Mevlana Hazretlerinin “ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol” sözünü hatırlayabiliriz. Bu iki sözü herkes çok iyi bilir bilmesine de iş bunu tecrübe etmeye geldiğinde çok az kişi bu sözlerin ağırlığını taşır . Özellikle kişisel gelişim kurslarında çok anlatılır ve hatırlatılır bu sözler.. .
Söz tam da kişisel gelişimden açılmışken biraz zülfiyare dokunalım isterim. Bir kişisel gelişim furyası var son on yıldır hem dünyada hem de ülkemizde. Gaz vermeler, sen aslansın, yapabilirsin, başarabilirsin türünden. Bu son on yıllık süreçte toplumda bazı olumsuz tepkiler ; özellikle de muhafazakar kesimden, yükselmeye başlayınca, hemen bunun bir İslami tarafı olduğu ve bununla ilgili olarak özellikle Mevlana ve Yunus Emre’nin dahil edildiği bir İslami Kişisel gelişim akımı başladı. Ve bu süreç değişik adlar altında devam etmektedir. Asıl vurgulamak istediğim nokta burada, bu kurslarda özellikle beden dili bağlamında anlatılanlar. Hele hele iş dış görünüş konusu olunca olay tamamen Nasreddin Hoca’nın yer kürküm ye hikayesini hatırlatacak olaylara yol açıyor. Hem insanlara olduğun gibi görün, kendin ol diye aforizmatik (slogan) cümleler telkin ediliyor diğer taraftan ise dış görünüş çok önemlidir, o yüzden giyime kuşama dikkat etmek gerekir tarzında tam zıddı olacak cümleler telkin ediliyor. Üstelik bu kurslarda amaçlanan ise kişinin kendine güvenini yani özgüvenini sağlamak.

Bu özgüven meselesine bir el atmak gerektiği kanaatindeyim, çünkü modern psikoloji anlayışı da bunu telkin ediyor. Özgüvenin salt bir giyim kuşam ve onun tezahürü olan beden dili ile neredeyse eşitlenmiş olarak anlatılması kavramın ruhunu hançerliyor zaten. Bu konu üzerine düşünürken ve okumalar yaparken bende şöyle aforizmatik (sloganik) bir cümleye – sonuca ulaştım; Özgüveni olan insanlar başkalarına göre değil, kendine göre giyinirken; özgüveni eksik insanlar başkalarına göre giyinirler. Daha sonra bu sonucun sadece bireyler açısından değil devletler ve toplumlar açısından da geçerli olduğu kanaatine vardım. Çünkü kendine güveni olmayan devletler ve toplumlar da başkaları gibi giyinmeye , düşünmeye , yaşamaya başlar. Amaç kendini gerçekleştirmek değil, başkalarının onayını almaktır. Bu sonucun siyasetten ekonomiye, psikolojiden sosyolojiye bir çok alanda geçerli olduğunu düşünüyorum. Tabi bu bizim düşüncemiz, katılmayabilirsiniz, eleştirebilirsiniz. Fakat tarihi okumalardan elde ettiğim sonuçlarda bunu destekler nitelikte. Özellikle iki önemli tarihi figür bana bu düşüncelerimi yazmakta cesaret verdi diyebilirim.

Tarihimizden gelen bu iki isim bilim – düşünce tarihimizde derin yer etmiş olan fikirleri sadece İslam coğrafyasını değil bütün insanlığı etkilemiş olan iki alim. Biri Ali Kuşçu , (Matematik alanında öne çıkmakla birlikte bir çok alanda düşünceler ve eserler vermiştir) diğeri ise İbni Haldun …( Tarih ve Sosyoloji biliminin ilk öncüsü sayılmakla beraber bir çok alanda eserler ve düşünceler öne sürmüştür.) Bu iki alimin ben yaşayışlarını özellikle de giyim tarzlarını öğrendiğimde işte özgüven budur dedim kendi kendime. Ali Kuşçu hayatı boyunca üzerinden Türkmen kıyafetini hiç çıkarmamış hatta kıyafeti yüzünden alay konusu bile olmuştur. Ancak o bu konuyu hiç kafasına takmadan işine bakmıştır. İbni Haldun ise, yine hayatı boyunca üzerinden berberi kimliğini ifade eden kıyafet tarzı dışında giyim kuşam ile dolaşmamıştır. Bu iki insan hep padişahların, sultanların yanında bulunmuş hep ilim meclislerinde ön saflarda yer tutmuşlardır.
Şimdi bu iki alimin günümüzde yaşadığını düşünün ve kıyafetlerinden ötürü nasıl eleştirilebileceklerini hayal edin. Bu durum her toplumda değişik tür ve sıklıkla ortaya çıkmıştır. Sosyal medya da bununla ilgili bir sürü video var. Onlara da bakılabilir. Fakat ben burada ulaştığım sonuç cümlesini tekrar hatırlatarak sözlerimi bitirmek istiyorum, özgüveni eksik bireyler, başkalarına göre giyinirken, özgüveni tam bireyler kendisine göre giyinir…

Aykut Karahan

cocukaile.net

Tuhaf Bir Doğu-Batı Sentezi Çabası: Kişisel Gelişim

Kişisel gelişim sektörünün dayandığı temel felsefeye bakıldığında batı paradigmasının (tanrı-evren-insan tasavvurunun) bir sonucu olarak ortaya çıktığı ve Batı düşüncesinin son yüzyıllarda içine düştüğü hümanist, sekülerist, pozitivist ve materyalist girdabın modern zamanlara mahsus bir yansıması olduğu görülür.

Öte yandan, bu tatsız ve lezzetsiz batı yemeğine kadim doğu bilgeliğinden bazı alıntıların ketçap, mayonez suretinde boca edildiği de dikkatlerden kaçmıyor.

Bizim lezzet anlayışımıza ve damak zevkimize hiç de uymayan kişisel gelişimi birkaç kelimeyle özetlemek gerekirse: modern zaman büyücülerinin göz boyayıcı dünyasının aldatıcı ışıkları altında yükselmek, zengin olmak, şöhret, kariyer, başarı, mutluluk merdivenine imaj, gösteriş, gevezelik, şarlatanlık, yalan, yapmacıklık vb. basamaklarla çıkma çabası. Derinleşme yok. Malumatfuruşluk ön planda.

İmana, dine, kalbe, ruha, manevi boyuta, seyr-i süluka, terbiyeye, nefis tezkiyesine, arınmaya, incelmeye, zerafete, yardımlaşmaya, diğergâmlığa kısaca insan olmaya sırt dönülürken nefsi azdırmaya, benlik ve enaniyeti ön plana çıkarmaya, yükselmek için her yolu mübah görmeye, ne pahasına olursa olsun kariyer yapmaya, yalana, aldatmaya pirim veriliyor.

Hak, hakikat, iyi, doğru ve güzelin yerini ne idüğü ve nasıl olacağı tanımlanamayan başarı, motivasyon, kariyer vb. kavramlar almış durumda. Ahiret yok. Her şey bu dünyada ve sadece maddi başarıya endeksli. Doğallık, güvenilirlik, dürüstlük, kişilik, şahsiyet, ehliyet, liyakat, ilke ve benzeri kavramlar “out”. Beden dili, imaj, demagoji, görünüş, prezantasyon “in”.

Kerameti kendinden menkul kişisel gelişim dünyası zaten yanılsamalar üzerinde yükseldiği için varlığını da yanılsamalarla devam ettirmeye çalışıyor. İnsanların önce kendilerini kötü hissetmeleri sağlanıyor, ardından buradan bir sektör oluşturuluyor. Sen başarısızsın, cahilsin, gelişmemişsin, eğitilmen lazım, şu konularda sertifikan olmalı, bunları elde edersen şöyle yükselirsin, herkesin gözbebeği olursun gibi kuruntularla aldatılan yığınlar ve bu yığınların “kişisel gelişimcilerin gelişmesine” aktardığı milyarlar.

Cahil, eğitimsiz, yeteneksiz, ehliyetsiz, yetersiz olduğunuzu kabul ediverin yeter! Nasıl olsa her köşe başında size neyi nasıl yapmanız gerektiğini söyleyecek uzmanlar var ve siz hayatınızı idame ettirebilmek için bu uzmanlardan destek almak zorundasınız.

Kendisi himmete muhtaç 25-30 yaşındaki dedelerden(!) bilgelik, yaşam tecrübeleri, öğütler, nasihatler, hayatın ve insanın derinliklerine dair engin tecrübeler dinlemelisiniz ki başarılı ve mutlu olabilesiniz. Aile kurumundan bihaber (ve bazen de bekar) aile koçlarına başvurmadan aile içi iletişim kuramazsınız. Eşinizle ve çocuklarınızla nasıl geçineceğinizi sizi ve ailenizi hiç de tanımayan bu uzmanlardan öğrenmelisiniz. Yaşam koçları olmadan yaşayamazsınız. Ne yiyeceğinizi, ne içeceğinizi, nasıl giyineceğinizi, ne şekilde davranacağınızı, nasıl mutlu olacağınızı mutlaka size birilerinin söylemesi lazım. Bu “üstün insanlar” olmasa zaten siz zavallı insancıklar başarı ve mutluluk yüzü göremezsiniz!

Bu sektörün gurularına inanıp, elinizde avucunuzda ne varsa kişisel gelişiminize yatırdınız. Tüm kitaplarını okudunuz, seminerlerini kaçırmadınız, elinizde onlarca sertifikanız var artık. Sonuçta ulaşılan ne?

Mutluluk mu?
Bilakis: hayal kırıklıkları, ümitsizlikler, aşırı yüklenme sonucu ortaya çıkan sağlık sorunları, büyük hedeflerin altında ezilmeler, beceriksizliğin kabullenilmesi ve içe kapanmalar.

Başarı mı?
Ne gezer! Alınan sertifikalara rağmen içi boş, derinliği olmayan, ne yapacağını bilemeyen, kişiliksiz, gelişememiş, tatmin olamayan bireyler. Başaracağına inandırılmış olmanın ama başaramamanın getireceği sıkıntılar da cabası.

Bir insan nasıl mutlu olur, ne zaman başarılı sayılır? Dinlerin ve kadim felsefelerin yüzyıllardan beri cevap vermeye çalıştığı ve insan hayatının tamamını kuşatan bir konuda üç-beş kitap okuyup, ezberlediği klişe cümlelerle show yapan şarlatanlar birkaç seminerle sizi mutlu ve başarılı kılabilir mi?

Bereketi, haramı helali, Allah rızasını, “hayırlısı ne ise o olsun” anlayışını, başarıyı Allah’tan bilmeyi, rızayı, tevekkülü görmezden gelen bir yaklaşımla kim, nereye gidebilir?

Tüm bunların yanında bu konuda belki de en çok düşünülmesi gereken nokta: klasiklerinin önsözleri daima “başarı Allah’tandır” ifadesiyle biten bir medeniyetin mensuplarının da maalesef yine “bunun da en iyisi bizde”, “yüzyıllar öncesinde bunlar zaten bizde vardı” mantığıyla hareket etme yanlışına düşmesi.

İçinde taşıdığı batıl itikatlar, yanlış felsefi telakkiler göz ardı edilerek kişisel gelişimi İslamîleştirme, yerlileştirme ve millîleştirme çabalarına dikkat edilmeli ve böylesi konularda “ince eleyip sık dokuyan” bir yaklaşım sergilenmelidir.

Daha ziyade olumsuz yönlerine işaret ederek bir tahlil denemesi yaptığımız kişisel gelişim alanıyla ilgili şöyle bir itiraz gelebilir: peki bu alanın hiç mi olumlu yönleri yok?
Kanaatimize göre zaten seyl-i huruşan halinde kapıp götüren bir sürecin zararlı boyutlarını nazara vermek, faydalı yönlerinden istifade edelim anlayışından önce gelir. Gerekli eleştirileri yapabilenler zaten istifade edilebilecek yönlerini de görüp değerlendirebilirler.

Veli Karataş / Zafer Dergisi

Nefis Bir Diyet!

Bediüzzaman Hazretleri, Ramazan Risalesi’nde nefsin inatçılığıyla Allah’a itaatsizliğinin boyutundan ve orucun nefis üzerindeki etkisinden bahsederken, bir konuşmayı aktarır. Buna göre:

Rabbimiz (c.c.) nefse sorar:

  • Ben neyim, sen nesin?
  • Ben benim, sen de sensin.

Azab vermiş, Cehennem’e atmış, yine sormuş. Cevap aynı:

  • Ene ene, ente ente.

Hangi nevi azabı vermiş, enaniyetten vazgeçmemiş. Sonra açlık ile azap vermiş, yani aç bırakmış. Yine sormuş: “Men ene vema ente?” Nefis demiş:

  • Sen benim Rabb-i Rahîm’imsin, ben senin âciz bir abdinim.

Demek ki nefsimizi kontrol altına almanın yolu onu aç bırakmaktan geçiyor.

Bu konuşma Ramazan Risalesi’nde geçtiği için, buradaki “aç bırakma” ifadesi sadece “mide açlığı” olarak algılanabiliyor. Elbette ki bu doğrudur ama acaba bakış açımızı biraz genişletsek neler görürüz?

Meselâ şu soruyu sorsak: Nefis nelerden beslenir?

Bu sorunun cevabı, “Nefis nelerden hoşlanır?” sorusunun cevabı ile aynıdır:

Oyun, eğlence, israf, isyan, kibir, gurur, inat, haset, dedikodu, gıybet, aldatma, yalan, laf taşıma; insanları kusurlu, hor, hakir görme; mal, mülk, makam, mevki, itibar, şöhret…

Bunlara kendimizi kaptırdığımız takdirde, nefsimizi besliyoruz demektir.

Yalnız burada bir parantez açmak icap eder. Mal, itibar, şöhret vb. sahipleri nefislerini besler demiyoruz. Zira Allah (c.c.) bunları istediği kuluna verebilir ve bunlarla imtihan edebilir. Ancak bu imtihana tabi olan kimselerin, her zaman, “Bu nimetler, Rabbimin ihsanı ve lütfudur.” demeleri gerekir. Bunları hedef alıp, asli vazife olan kulluğu ihmal edecek derecede bunların peşinde koşmak, nefsin hoşuna giden işlerdir.


Kabaca nefsin bazı özelliklerine de bakacak olursak, görürüz ki:

Nefis, fıtratı gereği, o andaki bir gram lezzeti gelecekteki bir ton lezzete, gelecekteki bir ton sıkıntıyı da o andaki bir gram sıkıntıya tercih etme eğilimindedir. Bu nedenle ahirette vaat edilen bir ödül veya karşılaşacağı bir ceza, onun için çok uzaktadır.

Nefis, başına buyruk hareket etme eğilimindedir. Emir almaktan hoşlanmaz. İbadetler de emir sınıfından olduğu için, onlar da lezzet aldıkları arasında değildir.

Nefis için önce kendisi vardır. Paylaşımcı değildir.

Nefis arzuları ile hareket eder. Aklı ile değil keyfi ile karar verir.

Bu özellikleri ile bakıldığı zaman nefsi insanlara değil, daha aşağı bir hayat mertebesinde bulunan hayvanlara benzetmek daha uygun olur.

Bir kediyi veya köpeği beslenirken hiç gördünüz mü?

Peki, beslenirken rahatsız edildiklerinde verdikleri tepkiyi hiç gördünüz mü?

Görmediyseniz uyaralım. Araya aşamayacakları bir engel koymadan bunu denemeyin.

Nefis de beslenirken aynı durumda olur. Dikkat ederseniz yukarıda saydıklarımızdan bir veya birkaçıyla beslenen bir nefis, rahatsız edildiğinde, aynı yemek yerken rahatsız edilmiş kedi, köpek gibi saldırganlaşır, asabileşir. Kendisini rahatsız eden neyse, ondan kurtulmaya çalışır.

Oyun ve eğlencedeyken duyulan ezan,

tam ziynetler dişe dokunur miktara geldiğinde istenen, fakirlerin kırkta birlik payı,

tam da işimizi halledecek sözü söyleyecekken karşımıza çıkan “yalan haramdır” yasağı,

bir tanıdığımızın yeni aldığı ama kendisine hiç yakışmamış olan giysisini tam anlatacakken karşımıza çıkan “gıybet edilenin ölüsünün etini yeme” ikazı…

Bu gibi durumlar, nefsi beslenmekte iken rahatsız eden durumlardır ve nefis bu durumlardan hiç de hoşnut olmaz.

Şu örnek de beslenmiş bir nefsin ne kadar ileri gidebileceğini gösteren, yaşanmış muazzam bir olaydır:

Binlerce yıl melekler arasında bile itibar görmüştü İblis. Onlara hocalık yaptığı bile söylenir.

Gel gör ki, bir gün Rabbi ona, ondan daha üstün bir halife yaratacağını bildirip, yaratacağı bu halifeye secde etmesini emretti.

O noktada nefsi devreye girdi. O zamana kadar beslendiği gıdalar tehlikeye giriyordu. Artık en itibarlı o olmayacaktı. Belki eskisi gibi kendisine hürmet edilmeyecekti.

Böylece, yemekte rahatsız edilen bir köpek gibi saldırganlaştı. İşin sonunu isyana kadar da götürdü. Sonuçta, hem Rabbine asi hem de kıyamete kadar Halifesine düşman oldu.

Görüldüğü gibi, mal, şöhret, makam, itibar vb. nimetler, eğer gerçekten Allah’tan (c.c.) geldiklerine inanılmıyorsa, nefis için besin kaynağı oluyorlar. Bu nimetleri kendinden bilen bir nefis, zamanı geldiğinde bunlardan ayrılmayı reddediyor ve direniyor. Son örnekte görüldüğü gibi de, besili bir nefis için bu direncin bir sınırı yok.

Özetle:

Nefis ne kadar besiliyse, verdiği tepki de o derece büyük olmaktadır. Aza kanaat etmeye alıştırılmış bir nefis daha uysal olabilir, fakat obez bir nefis başa beladır.

Bu yüzden nefislerimizi obeziteden korumalı, -terbiye için beslenen vahşi hayvanlar gibi- sağlıklı beslenmesine dikkat etmeliyiz.

Muhiddin Yenigün

http://yenigun.name.tr/

Cevherden Mücevhere..

Bir kuyumcu vitrinini süsleyen altın takıların nasıl yapıldığını, o güzel şekillere nasıl kavuştuklarını hiç düşündük mü?

En başta sadece kuyumcu ve cevher vardır. Sonra kuyumcu cevhere vereceği şekli belirler. Modele göre kullanılacak yöntem de farklılık gösterir. Bazı modeller için maden sıvı hale gelene kadar ateşle muamele edilip, yani eritilip kalıplara dökülür, bazı modeller için tabaka kesilip çekiç ve testere gibi aletlerle şekil verilir. Bazı modeller içinse altın haddeden geçirilip tel haline getirilir.

Bütün bu yöntemler cevhere zulümmüş gibi görünse de, neticede vitrinin önünden geçerken insanların (özellikle hanım kısmının) dönüp bakacağı bir mücevher olur.

Rabbimizin de bizim için belirlediği bir model var. Elimizdeki cevheri dönüştürmemizi istediği bir mücevher var.

Eninde sonunda da o şekle geleceğiz. Ya bu dünyada ya da öbüründe…

Önce, kendimizi biz şekillendirelim diye bizi bu dünyaya göndermiş. Nasıl bir şekil istediğini de 1400 yıl önce indirdiği kitapta tarif etmiş. Yetmemiş, örnek modelleri ve son mükemmel modeli de önümüze koymuş “buna benzeyeceksiniz” demiş.

Kuyumcuların altın cevherini şekillendirmekte kullandığı araçlar gibi araçları da ihmal etmemiş elbette.

Acaba içimizdeki cevheri bir mücevhere dönüştürmemizi sağlayacak bu araçlar neler olabilir?

Bu araçlar, başta nefsimiz ve tabi tutulduğumuz imtihanlardır.

Nefsimizle mücadelemizde başarılı olup imtihanları da geçebilir, sonunda kendimizi kuyumcuya beğendirebilirsek güzel ve değerli modellerin bulunduğu vitrin ve tezgâhlarda kendimize bir yer bulabileceğiz. Yalnız burada birinci şart kuyumcunun beğenmesi.

Ya model eğri, yamuk ve bozuk olursa?

O zaman, hurdaların arasında yeniden işleme tabi tutulmaya…

Ama bu defa kendini düzeltme şansı yok, o fırsat gitti. Düzeltme kuyumcunun yöntemleriyle…

Kâh potada erimeye kâh çekiçle ezilmeye kâh haddeden geçmeye. Ama sonuçta o şekle gelinecek. Cennete girecek olgunluğa ulaşmadan cennete giriş yok.

Cennetle ilgili düşünüp hayal kurarken çoğumuzun gözden kaçırdığımız bir nokta vardır. Bu dünyada yasak olan şeyleri orada serbestçe yapabileceğimizi düşünürüz. Hatta buradaki bazı hesaplarımızı, kinlerimizi oraya taşıyacağımızı zannederiz.

Düşünmeyiz ki bu dünyaya o kinleri, o kötü düşünceleri budamak için gelmişiz.

Düşünmeyiz ki o özellikler cennete lâyık özellikler değil ve cennete giremez.

Düşünmeyiz ki cennetin yolu onlardan kurtulmaktan geçiyor.

Düşünmeyiz ki o eğrilikler ya burada düzelecek ya da orada düzeltilip öyle gidilecek cennete.

Nasıl düzeltileceği de malûm. Ateşle, çekiçle, haddeyle.

Evet, çeşit çeşit azaplar var cehennemde. Hani herkes ateşini dünyadan kendisi getirir denir ya! Bazen dünyada düzeltilmeyen eğrilikler, orada bizatihi azap olur insana.

Meselâ, sadece cennetin varlığı bile cehennemdeki insan için azaptır. Cennet olmasa cehennem azap vermez (*)

Nasıl mı?

Bilir ki, kendisinin içinde bulunduğu sıkıntılı hâle karşılık bazıları cennette sefa sürmektedir. Bu dayanılacak bir şey değildir onun için. Hâlbuki bu haset düşünce cennette bulunamayacağı için belki sahibinin orada olma sebebidir. Dünyadayken kendinde olmayan şeylere sahip kimselere karşı sabır ve tevekkül yerine kin güttüğü için ve bu vasfını dünyada bırakmayıp ahirete taşıdığı için oraya atıldığını anlayana ve bundan vaz geçene kadar azap devam edecektir.

Ayrıca başka suçlardan orada olan için de cennetin varlığı azaptır. Orada olmasına sebep olan suçu neyse, eğer zamanında o suçu işlemese veya tövbe etse belki cennette olacağını bilmek ve bunun yol açtığı pişmanlık, insan için hafife alınamayacak bir azap olsa gerektir.

Yukarıda bahsettiklerimizden, eğrilikleri düzeltilen, suçlarının cezasını çeken insanın eninde sonunda cennete gideceği gibi bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Bu sonuca şöyle bir düzeltme gerekir ki: Bu bahsettiğimiz durum dünyada iken doğru şekilde iman edenler için geçerlidir.

İmanı olmayanlar için maalesef cevherden bahsedemiyoruz. Dünyada oldukça gösterişli bir takıya dönüşseler bile kuyumcu vitrininde yer alamazlar. Çünkü orada ancak altın takılar sergilenir. Onların yeri seyyar tezgâhlar ve ucuz mal satan dükkânlar olabilir ancak. Yani bu güzel vasıflarından dolayı mutlaka bir karşılık elde etseler bile dünyada iken Allah’ı inkâr eden için dünya hayatı bittikten sonra hiçbir şekilde cennete giden bir yol yoktur.

Rabbimiz bizi ve sevdiklerimizi doğru ve kâmil imandan ayırmasın.

(*) Hutbe-i Şâmiye Hikmet Pırıltıları #78

Muhiddin Yenigün

http://yenigun.name.tr/