Etiket arşivi: koşulsuz sevgi

Ruhsal Daralma ve Bir Pratik Çözüm Önerisi

Bir kişinin psikolojik sorunu olup olmadığını anlamak için, o kişinin çocukla ilişkisine bakmak yeterlidir.Duygu dünyasında sorun yaşayan kişiler, çocukla vakit geçiremezler. “Daralırlar…”

Kendilerini zorlayıp birkaç dakika vakit ayıracak olsalar, patlayacak gibi hissederler. Bırakamazlar çocuğa kendilerini.

Örneğin, oturup çocuğu ile ders çalışamaz böylesi kişiler. Bir süre sonra sinirlenir, bağırır, kızar. Ya kendine ya da çocuğa zarar verirler. Kimi zaman çocuğun kalem tutuşuna kafayı takarlar, kimi zaman yavaşlığına… Hiçbir şey bulamazlarsa “Sen yap ben geliyorum” diyerek terk ederler çocuğun bulunduğu ortamı.

Veya çocuk biraz oynamak istese, oyuna kendilerini veremezler, bir süre sonra “bunalırlar” hemen. Sanki zaman boşa geçiyormuş gibi hissederler. Yapılacak şeyler erteleniyormuş gibi bir hisse kapılırlar, çocuğun ruhsal atmosferinden dışarı atarlar kendilerini.

Ya da çocukla “insan-insana” güzel bir sohbet ortamı kurup sürdürmeyi beceremezler. Uzun uzun anlatılan şeyler daraltır böylesi kişileri. Çocuğun heyecanını duyamazlar içlerinde, bir an önce anlatılanlar bitsin diye, “istemsiz kas gerginlikleri” belirir yüzlerinde. Gözler sağa sola kaymaya, bir oyalanma gereci aramaya başlar.

Hâlbuki kendi çocuğu ile sohbet etmeyi beceremeyen kişilerin çoğu, dışarıda başkaları ile sohbet etmekten oldukça keyif alırlar.

Bu bir çelişki gibi gelir ilk başta…

Hâlbuki çelişki değil, bir işarettir. Kişinin çocukluk yıllarında yaşadığı sorunların, yıllar sonra kendi çocuğu ile dışa vurumunun işaretidir.

Zira çocukluk yılları, “ruhun genişlediği, iç derinliğin” elde edildiği yıllardır. Ruhsal genişlik, özgür bir ortam ve koşulsuz sevgi ile ede edilir.

Bir kişi, kendi anne babasından böylesi bir ruhsal genişliği elde edemedi ise, yetişkinlik yıllarında bu “dar ruh” ile yaşamak zorunda kalacaktır.

Böylesi kişiler “sosyal ilişkilerde” başarılı olsalar da “duygusal ilişkilerde” bir tahammülsüzlük hâli ile dikkat çekerler. Eşlerine tahammülsüz, çocuklarına tahammülsüz, kendilerinden duygusal ihtiyaç beklentisi olanlara tahammülsüzdürler.

Tahammülsüzlük, “ruhsal darlığın” ürünüdür. Ruhsal darlık, çocuklukta elde edilecek bir “genişliğin” kazanılmamasından başka bir şey değildir.

Bu bir kısır döngüdür. Kendi anne babasından ruhsal genişliği elde edememiş kişiler, kendi çocuklarının ruhunu dar bırakır da farkında bile değildirler.

Çocuklardaki ruhsal daralmanın ilk işareti “acımasız kardeş kavgaları” ve ergenlik döneminde “anneye karşı tepkiselliktir.”

Birçok acımasız kardeş kavgası, ruhsal darlığın bir dışa vurumdur. Kardeşin kardeşi ruhen taşıyamaması, onun duygusal yakınlaşma isteğine karşılık verememesi, çatışmaların ana sebebidir.

Ya da ergenlik döneminde baş gösteren anne babaya karşı gelmeler, “of”lamalar, yumruk sıkıp odaya çekilmeler, sebepsiz ağlamalar; “yeter ya yeter!” diye bağırışların kökeninde, “ruhsal darlık” hâli vardır.

Peki, ne yapmalı? Bu sorunun bir uzman yardımı almadan en pratik çözümü; ruhen geniş bir kişinin yanında bulunarak kendi genişliğini onun genişliğinin tesiri ile oluşturmaktır. Ruhen dingin ve sakin kişiler, bir psikoterapist gibi insan ruhuna genişlik verirler. Kendi de ruhen dar, tahammülsüz, huzursuz, hızlı ve kaygılı kişiler ise ruhsal daraltmayı artırır.

Pedagog Dr. Adem Güneş

“İyi de hocam nasıl seveceğim?”

Birçok ebeveyn, çocuk terbiyesinin davranış öğretmek olduğunu sanıyor. Bu nedenle birçok evden “düzgün dur, düzgün otur, dişlerini fırçala, erken yat, erkek kalk” bağırtıları duyuluyor…

Hâlbuki çocuk terbiyesi demek çocuğa “davranış öğretmek” değil, onlara “irade” kazandırmaktır. Ve kazandığı bu iradeyle de “doğru ve yanlış” seçimler yapabilmesi için ona kültürünü, değerlerini, din ve ahlak kurallarını öğretmek için rehberlik yapmak demektir.

Bakın isterseniz, bugün anne babaların çocuklarından şikâyet ettikleri birçok olumsuz özelliklerin, onların “irade yoksunluğu”ndan kaynaklandığını göreceksiniz.

-“Bu çocuk neden akşamları oturup bir saat boyunca ders yapamıyor?”

Çünkü kendisini bir saat boyunca bir masada tutabilecek güçte iradesi yok.

-“Peki bu çocuk neden sabahları vaktinde kalkamıyor?”

Çünkü kendisini yataktan kaldırabilecek iradesi yok.

-“Ya bu çocuk neden bir türlü namaz kılamıyor?”

Çünkü kendisine gücü yetmiyor, iradesi yok da ondan.

Aslında anne babalar, çocuklarına baskı ve zorlamayla davranış öğretmeye çalışırken onların iradelerini kırdıkları gibi, kendileri ile arasındaki büyülü bir bağ olan “aidiyet” duygusuna da zarar veriyor.

Çocuk, kendisini zorla yataktan kaldıran, söylene söylene servise bindiren, odasını toplamadığı için aşağılayan, ödevler yüzünden her gün vaaz veren ebeveynine karşı bir süre sonra sağır oluyor, ne söylerse söylesin ebeveyn çocuğa tesir edemediğini görüyor.

Hâlbuki çocuk ancak kendisini güven ve emniyet içinde hissettiğinde ebeveyn yanında duygu dünyasını geliştirir ve aidiyet hisseder.

Çocuk, kendisini sözle inciten, tehditle aşağılayan ebeveyni ile aidiyet duygusu kuramaz. Böylesi çocuklar ya dışarıda kendilerine bir güvenli liman arar ya da kendi duygu dünyalarını sevgiye ihtiyaç duymayacak kadar “bastırırlar.”

Bu bir çocukluk dramıdır. Çocukluk döneminde duygularını bastırmayı öğrenmiş bir çocuk, yetişkinlik döneminde eşine ve çocuklarına karşı kendini bırakmışlık içinde sevgi veremez.

Bir gün aile içi sorunlarına çözüm arayan genç bir çift ile görüştüm. Kadın, eşinin kendisine karşı ilgisiz olduğundan şikâyetçi: “Eşim, akşam işten gelir gelmez televizyon kumandasına yapışıyor ve uykusu gelene kadar televizyondan gözünü ayırmıyor.”

Sonra beyefendi ile konuştum. “Bakın eşiniz nasıl da sizin ilgi ve sevginize muhtaç.” dedim… Aldığım cevap çok ilginçti: “İyi de hocam, ben eşimi nasıl seveceğimi bilmiyorum ki seveyim…”

Bugün, aile içi sorunların temelinde, “sevebilme yeteneği” elde edememiş ve birbirine karşı neredeyse sevgi dilencisine dönmüş eşlerin itirafları yatıyor.

Bu genç beyefendiye çocukluk döneminin nasıl geçtiğini sordum. Aldığım cevap duymaya çok alışkın olduğum cevaptı: “Annem hep iş güç telaşında bir kadındı. Kendisini ya mutfakta veya evin içinde bir yerlere koşturmaca içinde görürdüm. Babam ise her zaman yorgun ve uyuyan bir adamdı. Onlar beni çok sevdiklerini söylerler ama ben o sevgiyi içimde hiç duyamadım.  En zor durumlarımda anne babam beni hiç anlamadı. Çocuk diye geçiştirdiler. Geceleri tek başıma yatmaktan korkar, anneme seslenirdim. Annemin cevabı hep aynı olurdu: ‘Gelmeyeyim yanına! Fena yaparım, yat çabuk!”

Evet, yanına gelinmeyen çocukların fena yetiştiği bir ülkede yaşıyoruz.

Eğer çocuklarınızın vefasız, hayırsız olmasını, anormal davranışlarda bulunmasını istemiyorsanız, onları sevin. Hem de çok sevin.  Koşulsuz sevin…

Adem Güneş / Aksiyon Dergisi