Etiket arşivi: kulluk

Abd (Kulluk) – Rüştü TAFRALI

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

وَ بِهِ نَسْتَعِينُ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ

Ehemmiyetli bir kaide-i Kur’aniye

“Bazan Kur’an, Cenab-ı Hakk’ın fiillerini tafsil ediyor. Sonra bir fezleke ile icmal eder. Tafsiliyle kanaat verir, icmal ile hıfzettirirbağlar.” S:418

ABD

1-Allahın emirlerine bağlı ciddî bir âbidin tarifi ve sahib olduğu tevekkül kuvveti şöyle beyan ediliyor:

“Âbid, namazında der: اِلهَ اِلاَّ اللّٰهُ اَشْهَدُ اَنْ لاَ Yani: “Hâlık ve Rezzak, ondan başka yoktur. Zarar ve menfaat, onun elindedir. O hem Hakîm’dir, abes iş yapmaz. Hem Rahîm’dir; ihsanı, merhameti çoktur” diye itikad ettiğinden her şeyde bir hazine-i rahmet kapısını bulur. Dua ile çalar. Hem her şeyi kendi Rabbisinin emrine müsahhar görür, Rabbisine iltica eder. Tevekkül ile istinad edip her musibete karşı tahassun eder. İmanı, ona bir emniyet-i tâmme verir. Evet her hakikî hasenat gibi cesaretin dahi menbaı, imandır, ubudiyettir. Her seyyiat gibi cebanetin dahi menbaı, dalalettir. Evet tam münevver-ül kalb bir âbidi, küre-i arz bomba olup patlasa, ihtimaldir ki, onu korkutmaz. Belki hârika bir kudret-i Samedaniyeyi, lezzetli bir hayret ile seyredecek. Fakat meşhur bir münevver-ül akıl denilen kalbsiz bir fâsık feylesof ise; gökte bir kuyruklu yıldızı görse, yerde titrer. “Acaba bu serseri yıldız Arzımıza çarpmasın mı?” der; evhama düşer. (Bir vakit böyle bir yıldızdan Amerika titredi. Çokları gece vakti hanelerini terkettiler.)” S:19

Evet, yukarıdaki ibarede geçen Allah lafzı, ism-i câmi’ olduğundan bütün esma-i İlahiyeyi tazammun eder. Şöyle ki:

 “”Lâ ilahe illallah” kelâmı, esma-i hüsnanın adedince kelâmları tazammun ediyor. Bu itibarla, şu kelime-i tevhid kelâmı, delalet ettiği sıfatlar itibariyle bir kelâm iken bin kelâm oluyor. “Lâ Hâlıka illallah”, “Lâ Fâtıra, Lâ Râzıka, Lâ Kayyume illallah” gibi… Binaenaleyh terakki etmiş olan zâkir bir zât, bu kelâmı söylerken içindeki binlerce kelâmları söylemiş oluyor.” Ms:236

2- Allah’ın Rububiyet-i âmmesine karşı en ehemmiyetli bir abd olan insanın muhtelif evsafını beyan eden şu veciz ifadeye dikkat gerek:

“Hiç mümkün müdür ki: Cenab-ı Hak ve Mabud-u Bilhak, insanı şu kâinat içinde rububiyet-i mutlakasına ve umum âlemlere rububiyet-i âmmesine karşı en ehemmiyetli bir abd ve hitabat-ı Sübhaniyesine en mütefekkir bir muhatab ve mazhariyet-i esmasına en câmi’ bir âyine ve onu ism-i a’zamın tecellisine ve her isimde bulunan ism-i a’zamlık mertebesinin tecellisine mazhar bir ahsen-i takvimde en güzel bir mu’cize-i kudret ve hazain-i rahmetinin müştemilâtını tartmak, tanımak için en ziyade mizan ve âletlere mâlik bir müdakkik ve nihayetsiz nimetlerine en ziyade muhtaç ve fenadan en ziyade müteellim ve bekaya en ziyade müştak ve hayvanat içinde en nazik ve en nazdar ve en fakir ve en muhtaç ve hayat-ı dünyeviyece en müteellim ve en bedbaht ve istidadça en ulvî ve en yüksek surette, mahiyette yaratsın da, onu müstaid olduğu ve müştak olduğu ve lâyık olduğu bir dâr-ı ebedîye göndermeyip, hakikat-ı insaniyeyi ibtal ederek kendi hakkaniyetine taban tabana zıd ve hakikat nazarında çirkin bir haksızlık etsin!” S:87

3- Abd-i azizin hususiyetleri de şöyle tarif ediliyor:

“Amma hikmet-i Kur’anın hâlis tilmizi ise; bir abd’dir. Fakat a’zam-ı mahlukata da ibadete tenezzül etmez. Hem cennet gibi a’zamî menfaat olan bir şeyi, gaye-i ibadet kabul etmez bir abd-i azizdir. Hem hakikî tilmizi mütevazidir; selim, halimdir. Fakat Fâtırının gayrına, daire-i izni haricinde ihtiyarıyla tezellüle tenezzül etmez. Hem fakir ve zaîftir, fakr ve za’fını bilir. Fakat onun Mâlik-i Kerim’i, ona iddihar ettiği uhrevî servet ile müstağnidir ve Seyyidinin nihayetsiz kudretine istinad ettiği için kavîdir. Hem yalnız livechillah, rıza-i İlahî için, fazilet için amel eder, çalışır… İşte iki hikmetin verdiği terbiye, iki tilmizin müvazenesiyle anlaşılır.” S:132

“İşte ey insan! Eğer yalnız ona abd olsan, bütün mahlukat üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer ubudiyetten istinkaf etsen, âciz mahlukata zelil bir abd olursun. Eğer enaniyetine ve iktidarına güvenip tevekkül ve duayı bırakıp, tekebbür ve davaya sapsan; o vakit iyilik ve icad cihetinde arı ve karıncadan daha aşağı, örümcek ve sinekten daha zaîf düşersin. Şer ve tahrib cihetinde; dağdan daha ağır, taundan daha muzır olursun.” S:319

“Ey insan! Madem hakikat böyledir; gururu ve enaniyeti bırak. Uluhiyetin dergâhında acz ve za’fını, istimdad lisanıyla; fakr ve hacatını, tazarru’ ve dua lisanıyla ilân et ve abd olduğunu göster.” S:328

 “Evet ey insan! Sen, nebatî cismaniyetin cihetiyle ve hayvanî nefsin itibariyle; sagir bir cüz, hakir bir cüz’î, fakir bir mahluk, zaîf bir hayvansın ki; bütün dehşetli mevcudat-ı seyyalenin dalgaları içinde çalkanıp gidiyorsun. Fakat muhabbet-i İlahiyenin ziyasını tazammun eden imanın nuruyla münevver olan İslâmiyetin terbiyesiyle tekemmül edip; insaniyet cihetinde, abdiyetin içinde bir sultansın ve cüz’iyetin içinde bir küllîsin, küçüklüğün içinde bir âlemsin ve hakaretin içinde öyle makamın büyük ve daire-i nezaretin geniş bir nâzırsın ki, diyebilirsin: “Benim Rabb-ı Rahîm’im dünyayı bana bir hane yaptı. Ay ve güneşi, o haneme bir lâmba; ve baharı, bir deste gül; ve yazı, bir sofra-i nimet; ve hayvanı, bana hizmetkâr yaptı. Ve nebatatı, o hanemin zînetli levazımatı yapmıştır.” S:328

4-Abd tabirinin üstünlüğü:

عَبْدِنَا : Abd lafzının nebi veya Muhammed (A.S.M.) lafızlarına cihet-i tercihi; abd tabiri, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın azametine ve ibadetin ulüvv-ü derecesine işaret olduğu gibi, اُعْبُدُوا emrini te’kiddir ve Resul-i Ekrem hakkında vârid olan vehimleri def’etmektir ki, o zât bütün insanlardan ziyade ibadet yapmış ve Kur’anı okumuştur.” İ:93

5- Allah’a hakiki abd olan, başkalara abd olamaz hükmünün hakikatı:

Evet “İmandan gelen hürriyet-i şer’iye, iki esası emreder:

اَنْ لاَ يُذَلِّلَ وَ لاَ يَتَذَلَّلَمَنْ كَانَ عَبْدًا لِلّٰهِ لاَ يَكُونُ عَبْدًا لِلْعِبَادِ لاَ يَجْعَلْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا اَرْبَابًا

مِنْ دُونِ اللّٰهِ نَعَمْ اَلْحُرِّيَّةُ الشَّرْعِيَّةُ عَطِيَّةُ الرَّحْمٰنِ

Yani: İman bunu iktiza ediyor ki; tahakküm ve istibdad ile başkasını tezlil etmemek ve zillete düşürmemek ve zalimlere tezellül etmemek. Allah’a hakikî abd olan, başkalara abd olamaz. Birbirinizi -Allah’tan başka- kendinize Rab yapmayınız!… Yani Allah’ı tanımayan; her şeye, herkese nisbetine göre bir rububiyet tevehhüm eder, başına musallat eder. Evet hürriyet-i şer’iye; Cenab-ı Hakk’ın Rahman, Rahîm tecellisiyle bir ihsanıdır ve imanın bir hassasıdır.” H:61

“Evet “Şeriat-ı garra, kelâm-ı ezelîden geldiğinden ebede gidecektir. Nefs-i emmarenin istibdad-ı rezilesinden selâmetimiz, İslâmiyete istinad iledir. O hablülmetine temessük iledir. Ve haklı hürriyetten hakkıyla istifade etmek, imandan istimdad iledir. Zira Sâni’-i Âlem’e hakkıyla abd ve hizmetkâr olanın, halka ubudiyete tenezzül etmemesi gerektir. Herkes kendi âleminde bir kumandan olduğundan âlem-i asgarında cihad-ı ekber ile mükelleftir. Ve ahlâk-ı Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) ile tahalluk ve Sünnet-i Nebeviyeyi ihya ile muvazzaftır.” H:85

Muhteva:

1- Allahın emirlerine bağlı ciddî bir âbidin tarifi ve sahib olduğu tevekkül kuvveti

2- Allah’ın Rububiyet-i âmmesine karşı en ehemmiyetli bir abd olan insanın muhtelif evsafı

3- Abd-i azizin hususiyetleri

4- Abd tabirinin üstünlüğü

5- Allah’a hakiki abd olan, başkalara abd olamaz hükmünün hakikatı

(Bakınız: İslam Prensipleri Ansiklopedisi Abd maddesi)

Demek mezkûr kelime-i şehadeti söyleyen, pek çok esma-i İlahiyenin tevhidini söylemiş gibidir.

Demek hakiki abd, ebedi saadete namzeddir.

Bu sebebledir ki, enaniyetli ve mağrur insan abdiyet sıfatından uzak kalıyor.

Demek hakiki abdiyeti bilen insan, çok külli bir mahiyet kazanıyor.

Yani, insan insana hâkim olamaz ve hakiki insan dahi kendini insana mahkûm görmez. Hâkimiyet yalnız Allah’ındır. İnsan eğer kâmil ise, İlahî isimlere mazhar olur ve bu mazhariyetine hürmet edilmelidir. Meşru resmî makamlar ise, İlahî hâkimiyeti icra etmek vazifedarlığı olup, ona itaat, Allah’a itaat sayılır.

Derleme: Rüştü TAFRALI

Kişisel gelişim ve başarı

Bir dostumu ziyarete gittiğimde gördüm ki, kitaplığının yarısını “kişisel gelişim”ve “başarı” kitapları teşkil ediyor. Daha önceki ziyaretlerimde aynı kitaplığın kültür-sanat kitapları ağırlıklı olduğunu bildiğim için, değişikliğin sebebini sordum.

“Şimdi herkes bunları okuyor” dedi, “başarılı olmayı öğrenmemiz lâzım.”

Gerçekten de son yıllarda herkes çok fazla başarıdan ve kişisel gelişimden söz ediyor (seminerler, kurslar, radyo-televizyon programları, kitaplar)… 

Bu konuda yazılmış kitaplar yok satıyor. O kadar ki, yalnız bu konuda yayın yapan yayınevleri kuruldu (başarılı olmak iyi de, bu salt konuya kilitlenerek olacak iş mi? Öncelikle temel kültürünüz ve birikiminiz olacak, detayları kavramış bulunacaksınız, konunuzda uzmanlaşacaksınız, her şartta diri durmasını bileceksiniz, v.s.)

Başarılı olmayı çok düşündüğümüz belli, ama acaba başarılı olmanın anlamını hiç düşündük mü? Nedir ki “başarı?..” 

Servete ve şöhrete kavuşmaksa, bunlar dünya hayatıyla sınırlı (fani) şeyler. Dünya hayatı ile sınırlı başarıların sadece geçici bir tadı var. Bittiği yerde yine elem başlar. Bediüzzaman’ın deyişiyle “Zeval-ı lezzet (lezzetin bitişi) elemdir.”

İnsan genel müdür ya da bakan olduğunda “başarılı” sayılır mı?

Soru şu: Başarı, herhangi bir yolla yüksek bir makama gelmek mi, yoksa gelinen makamın hakkını vermek midir?

Yani fen lisesi yahut üniversite sınavını kazanmak başarının göstergesi olmayabilir…

Hatta bakan-Başbakan filan olmak da başarının göstergesi değildir. “Başarı” ile “beceri” arasında kesin bir ilişki var.

Bugün mesleğinin en iyisi olan bir ressam vaktiyle üniversiteye girememişti…

Bugün parmakla gösterilen fotoğraf sanatçısı kaç kez sınıfta kalmıştı…

Bugünün en iyi romancılarından biri ortaokulu bile bitirememişti…

Şehirde parmakla gösterilen oto tamircisi ilkokul diplomasını dışarıdan almıştı…

Bunlar bugün kendi branşlarında başarılı insanlar.

Oysa ressam üniversiteye giremediğinde, fotoğraf sanatçısı sınıfta kaldığında, romancı ortaokulu bitiremediğinde, oto tamircisi ilkokulu kırdığında anneleri-babaları başta olmak üzere tüm çevre tarafından “başarısız” ilân edilmişler, hatta belki “adam olmaz” diye aşağılanmışlardı.

Şimdi gelin “adam olmak”la “başarılı olmak” arasında bir münasebet arayalım…

Varsayalım ki, başardık, şöhrete ve servete kavuştuk: Başarı insanı “adam gibi adam” yapar mı?

“Adam gibi adam” derken, insanları seven, işçisinin alın teri kurumadan ücretini ödeyen, etrafında aç komşu bırakmayan, ulaştığı imkânları saçıp savurmak yerine paylaşan “insan”ı kastediyorum.

Hepimiz biliyoruz ki, şöhrete ve servete kavuşan insan -çoğu dindarlar dâhil-maalesef, hızla değişiyor. Ne kendini tanıyor, ne başkalarını. Muhtaçlara yardım etmek şöyle dursun, “zekât” gibi zorunlu yardımları bile “kazanırken yanımda mıydı?” anlayışı içinde reddediyor.

Nice şöhret-servet sahibi “başarılı” örnekler var ki, daha çok kazanmak için kendinden güçsüzlerin emeğine ve yüreğine basıyor…

Demek ki başarı insanı “adam gibi adam” yapmıyor.

İkinci soru: Başarı mutluluk getiriyor mu? Mutsuz ama başarılı pek çok insan başarı ile mutluluk arasında doğrudan bir bağlantı bulunmadığının kanıtıdır.

Ve üçüncü soru: Dünyevi başarıların sonunda cennet var mı?.

Hayır, başarının getireceği servetin şımarıklığa ve isyanıyla cennet yerine cehenneme yakınlaşmak daha kolay gözüküyor.

Şu halde dünyevi başarılara bu kadar kilitlenmenin ne anlamı kalıyor?

Asıl başarı zeval bulmayan, lezzeti (tadı) geçici (fani) olmayan başarıdır…

Bu da “kulluk şuuru”na ulaşmakla olur.

Yavuz Bahadıroğlu – Yeni Akit

Kendini dağlarken onları çağırıyorsun!

Hepsini denedim ama ancak bir derdim olduğunu kabullendikten sonra iyileşmeye başladım.” Paulo Coelho, Aldatmak’tan.

Kanaatimce mürşid ‘yarası olmayan insan’ demek değildir. Yaralarının ve devalarının farkında olan veya en azından arayan, çoklukla buldurulan ve yenilerini çağıran insandır. Kulluğun yaraları hiç geçmez çünkü. Acz bir yaradır. Fakr bir yaradır. Merhamet bir yaradır. Aşk bir yaradır. Bir yerde okuduğum gibi: “Yaralarımız sonradan edindiğimiz duyu organlarımızdır.” Bunlar geçerse azgınlaşırız. (Şüphe yok ki insan elbette azar. Kendisini ihtiyaçtan kurtulmuş görünce… buyuran Alâk sûresi bu dersi ne güzel verir.)

Gaflet veya küfür dediğimiz şeyler ‘yarasızlık’ değil ‘yaralarının farkında olamamak’ veya ‘kabul edememek’tir. ‘İhtiyaçtan kurtulmuş görünce’dir yani. Kurtulma değildir. Bu noktada, irşad olunan da, mürşidinin karşısına yaralarının farkına varmış olarak geçer. Mutsuzluğunu kucağına almış olarak gelir. İrşad olanın mürşidden farkı derdini biliyor ama devalarını bilmiyor oluşudur. Devaların cinsi de muhteliftir. Bazısı hava gibidir. Solur gibi muhtaçsındır. Bazıları su gibidir. İçer gibi muhtaçsındır. Bazıları nur gibidir. Aydınlanır gibi muhtaçsındır. Bazılarına duyulan ihtiyaçsa daha seyrektir.

Hem cismânî ihtiyaç gibi, mânevî hâcat dahi muhteliftir. Bazısına insan her nefes muhtaç olur: cisme hava, ruha Hû gibi. Bazısına her saat: Bismillâh gibi ve hâkezâ… Demek, tekrar-ı âyet, tekerrür-ü ihtiyaçtan ileri gelmiş ve o ihtiyaca işaret ederek, uyandırıp teşvik etmek, hem iştiyakı ve iştihayı tahrik etmek için tekrar eder.

Yaranın cinsine göre devanın kullanım sıklığı da değişir. Fakat yine altını çizmek istiyorum: Yarasızlık diye birşey yoktur. Yara hastalık değil kendimizdir. Sınırlarımızdır. Faniliğimizdir. Varlık şeklimizdir. Hem mürşid adına hem mürid adına. Yani mürşid bütün yaralarını iyileştirmiş ve aşkın insan olmuş (veya Niçe’nin tabiriyle ‘üst insan’ olmuş) bir canlı olarak nirvadan konuşmaz sizinle. (İnsan-ı kamil asla bu anlama gelmez bizde.) Yanınızda ve yaralarıyla ‘içinizden birisi’ olarak konuşur. ‘İçinizden birisi’ kalarak konuşur. Kendi yaralarının farkındalığı, sizin acınızı anlaması ve merhamet etmesini sağlar. Tevbe 128 ‘mülkün güzelliği’ aleyhissalatuvesselam ile bize bu dersi ne güzel aktarır:Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir. Elbette merhametlidir. Yaraların acısı nicedir biliyor çünkü. O bizim en çok imtihan olanımız. En diri sabırlımız. En yaralımız. Bu yüzden şifalarına bizim de kavuşmamızı istiyor.

George Orwell, Kitaplar ve Sigaralar’da bir çocuğun dünyasına girmenin ancak anılar vasıtasıyla olabileceğini söyler:

İnsan bir çocuğun gerçekte ne hissettiğini ve düşündüğünü bilmenin müthiş zorluğuyla karşı karşıya. Oldukça mutlu gözüken bir çocuk aslında açığa vurmayacağı ya da vuramayacağı korkunç şeylerden mustarip olabilir. Çocuklar, yalnızca anılarımız ya da tahminlerimiz aracılığıyla içine girebileceğimiz, bize yabancı bir sualtı dünyasında yaşar. Başlıca ipucumuz bizim de bir zamanlar çocuk olduğumuz gerçeği; ancak çoğu insan, kendi çocukluklarındaki ortamı neredeyse bütünüyle unutuyor gibi gözüküyor.

Ben Orwell’ın bu düşüncesinin irşad faaliyeti için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Bir mürşidin başarısı irşad ettiği insanla yaşayabileceği empatiye bağlıdır. İrşad zaten budur. Onun gibi olan yanlarını/yönlerini, belki insandan insana uzanan dertten ve yaradan yollarını keşfedip, kendininkini deşerken ona da dokunmaktır. Bediüzzaman’ın “Nefsini ıslah edemeyen başkasını ıslah edemez…” cümlesini böylesi bir ‘gönülden gönüle yol’ olarak da anlayabiliriz.

Hadi biraz bilim kurguya sapalım: Yaralarımız birer karadelik gibi ‘ben’den ‘ona’ sıçrama yapmamızı sağlar. İçimizde solucan delikleri gibi çalışırlar. Nefsinde ıslah, başkasında da o nefse benzer bir nefis bulunduğu için, senden ona uzanan yoldur. Kalemi kendine batırdıkça karşındakinin de kalbine dokunursun. Ne kadar derine batırırsan o kadar yaralı insan inleyişini işitip etrafında toplanmaya başlar. Bu can yanması tanıdıktır çünkü. İçindeki insana dokunmak ‘asl-ı insan arşına’ dokunmaktır.

Hem deme ki, ‘Halk içinde ben intihap edildim. Bu meyveler benimle gösteriliyor. Demek bir meziyetim var.’ Hayır, hâşâ! Belki herkesten evvel sana verildi; çünkü herkesten ziyade sen müflis ve muhtaç ve müteellim olduğundan en evvel senin eline verildi.

Yaralarını bu yönüyle sevebilirsin. Onlar sayesinde herkesleşiyorsun. Daha çok insan oluyor ve daha çok insanı anlayabiliyorsun. Ve yine o dolmayan boşluklar seni Allah’ı aramaya itiyor. Yazdıran da onlar, düşündüren de. Kendi içindeki o boşluğa düştüğün zaman dalgınlığa kapılıyorsun. En güzel cümleler o zaman yazılıyor. Onsuzluğun boşluğundan Onun varlığına kaçış, ‘istiaze/sığınma’ sırrı, böyle birşeyin ifadesi biraz da belki. Kış Günlüğü’nde “Hiç kuşkusuz sakat ve yaralı bir insansın, ta başından beri içinde yara taşıyan birisin, yoksa ne diye bütün ömrünü sayfaların üzerine o yaranın kanını akıtırcasına sözcükler dökerek geçiresin?” diyen Paul Auster da buna dokunuyor fakat tanımlayamıyor. Tanımlayacak inanç onda yok.

Göklere ve yerlere sığmam, mümin kulumun kalbine sığarım…” sırrınca, kalbinde, ancak bir sonsuzluk sahibinin marifetiyle dolacak kara delikler var. Ne kadar dünya, hatta dünyalar bastırsan; ne kadar kanını akıtsan, bağırsan, çağırsan ‘oh’ demez, dolmaz, bıkmaz o. Cehennem gibi “Daha yok mu?” diye sorar.

Sahabilerin irşad başarısını biraz da bu şekilde anlayabiliyorum. Cahiliyeden sonra İslam’ın sadasıyla uyanan o güzel insanlar ehl-i şirkin yaralarını ve şirkin psikolojisini çok iyi bildikleri için irşadları da bu kadar güçlüydü belki. Muhataplarının yaralarını çok iyi biliyorlardı. O yaralarla bir zamanlar kendileri de yaralıydılar.

Bediüzzaman’ın bir Kur’an tefsiri olarak tanımladığı Risale-i Nur’da kendi hatıralarını bu kadar çok anlatmasını da biraz buna bağlıyorum. Kendi kalbine kalemini batırmak bu. Önce kendi yaranı kanatmak. Kanının kokusunu alan diğer yaralılar toplanıyorlar etrafına. Kendini dağlarken onları çağırıyorsun. “Ben yaramı böyle iyileştirdim!” demek aslında biraz da yaralarından bahsetmektir. Yaralarının varlığını kabul edip yüzleşmektir. Zaafını görmekten korkmamak, ‘mış gibi’ yapmamaktır. İçimizden biri olmaktır yaralarıyla. Yarasını kabul etmeyenin bu yerde yeri yok. Ne boşuna yazsın, ne de dinlesin/okusun. Irvin Yalom’um Bugünü Yaşama Arzusu’nda dediği gibi: Tedavi suçlamanın bitip sorumluluğun kabul edildiği noktada başlar.

Ahmet AY – Risale Haber

İnsan Külli Ubudiyet İçin Yaratılmıştır

İbadet, Cenab-ı Hakk’ın varlık ve birliğini, azamet ve kibriyasını tasdik ederek emrine itaat ve kulluk etmektir. İbadet, Hâlik ile abd arasında pek yüksek bir nisbet ve şerefli bir rabıtadır.”1

İbadet, İslâm dininin ruhu ve temelidir. İman edip hakkıyla ibadet eden insan, kâmil manada Müslüman olur ve Cenab-ı Hakk’ın muhabbet ve rızasını kazanır.

Cenab-ı Hakk’ın bizlere emrettiği ibadetlerin bir kısmı malî, bir kısmı da bedenîdir. Bunlar namaz, oruç, zekât, hac ve tefekkür gibi ibadetlerdir. Hastalıklara ve musibetlere sabır ve tahammül etmek ise menfi ibadetlerdendir.

Cenab-ı Hak, insanı kendisine itaat ve ibadet için yaratmıştır. Nitekim Kur’an-ı Kerimin’de:

“Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”2

buyurarak bu hakikati ifade etmiştir. Bazı müfessirler liya’budun kelimesini liya’rifun olarak da tefsir etmişlerdir. Yani insanın yaratılmasından asıl maksat, Halık’ını bilmek, O’na itaat ve ibadet etmek ve böylece O’nun rızasını kazanmaktır.

“O’nun muhabbetiyle kendinden geçmektir. Kalbin göz bebeğinde aks-i nurunu yerleştirmektir.”3

Evet, insanın yaratılışındaki asıl gaye, Allah’a iman etmek ve ona gönül hoşluğuyla ibadet edip rızasını kazanmaktır. Şu ayetlerde de aynı hakikat şöyle zikredilmektedir:

“Ey insanlar! Hem sizi, hem de sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz. Böyle yapmakla her türlü zarardan korunmayı ümit edebilirsiniz.”

“O Rabbiniz ki, yeryüzünü size bir döşek, göğü de bir kubbe yaptı. Gökten yağmur indirip, onunla size rızık olarak çeşitli mahsuller çıkardı. Öyleyse siz gerçeği bilip dururken, sakın Rabbinize eş koşmayın.”4

Bediüzzaman Hazretleri bu ayet-i şöyle izah etmektedir.

İbadet, şükürdür. Şükür, mün’ime edilir; yani nimetleri veren zâta şükretmek vâcibdir. Yani: Rabbinize ibadet yaptığınızda şerik yapmayınız. Zira Rabbiniz ancak Allah’tır. Sizi, nev’iniz ile beraber halkeden odur. Ve Arz’ı size mesken olarak hazırlayan odur. Semayı sizin binanıza dam olarak yaratan odur. Ve sizin rızık maişetinizi tedarik için suları gönderen odur. Hülâsa, bütün nimetler onundur; öyle ise bütün şükürler ve ibadetler de ancak onadır.”5

Öyleyse insan, vazife-i asliyesi olan ibadeti kendi saadet ve selametine vesile yapıp, Allah’ın ibadetten müstağni olduğuna itikat etmelidir. Yani insan, Cenab-ı Hakk’ın hiçbir mahlukun ibadetine muhtaç olmadığının şuurunda olmalıdır.

İbadet yalnız ve yalnız Cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanmak için yapılır. Çünkü

Ubudiyet, emr-i İlahîye ve rıza-yı İlahîye bakar. Ubudiyetin dâîsi emr-i İlahî ve neticesi rıza-yı Hak’tır. Semeratı ve fevaidi, uhreviyedir. Ubudiyetin esası olan, acz ve fakr ve kusur ve naksını bilmek ve niyaz ile dergâh-ı uluhiyete karşı secde etmektir.”6

İnsanın en mükemmel fiili kendi vicdanın sesiyle riyasız olarak aşk ve muhabbetle yaptığı ibadettir. Zaten ibadetin hakikatı da budur. Bir kulun aşk, muhabbet ve hürmetle halıkını sevip O’nu tazim etmesi, cidden şerif ve nezif bir ibadettir.

Ubudiyet insanın kulluğunun şuurunda olup ona göre hareket etmesidir. Her şeyde olduğu gibi, ubudiyet ve kullukta da rehber ve önder Hazret-i Peygamber’dir (sav).

Rabb-ül Âlemîn, meyve-i âlem olan insana, âlemi içine alacak bir vüs’at-i istidad verdiğinden ve bir ubudiyet-i külliyeye müheyya ettiğinden ve hissiyatça kesrete ve dünyaya mübtela olduğundan, bir rehber vasıtasıyla, yüzlerini kesretten vahdete, fâniden bâkiye çevirmek istemesine mukabil; en a’zamî bir derecede, en eblağ bir surette, Kur’an vasıtasıyla en ahsen bir tarzda rehberlik eden ve risaletin vazifesini en ekmel bir tarzda îfa eden, yine bilbedahe o zâttır.”7

Ubudiyet-i külliyenin bir vechesi de Cenab-ı Hakk’ın insana verdiği nihayetsiz istidat ve kabiliyet ile O’na ayinedarlık etmesidir. Mesela gözüyle Cenab-ı Hakk’ın kainattaki asarına bakıp temaşa etmesi, kulağıyla ibretli şeyleri dinlemesi, dilinin taamlar için bir müfettiş olması ve aklıyla en büyük ibadet olan tefekkürü yapmasıdır.

Ulema-i Kiram Hazretleri ibadeti dörde ayırmışlardır:

1. Cenneti kazanmak için yapılan ibadetler,
2. Cehennem azabından kurtulmak için yapılan ibadetler,
3. Allah’ın rızasını kazanmak için yapılan ibadetler,
4. Muhabbetullah için yapılan ibadetler.

Bütün kullar Cenab-ı Hakka ibadet etmeye borçludurlar. Bundan hiç kimse hariç kalamaz. İnsanın yaptığı ibadetler Cenab-ı Hakk’ın vermiş olduğu geçmiş nimetlere bir şükürdür, gelecek nimetlere mazhar olmak için değildir.

“Evet biz ücretimizi almışız. Ona göre hizmetle ve ubudiyetle muvazzafız.”8

Zira Cenab-ı Hak, bizi kendisinin bir ihtiyacı olduğu için yaratmadı. Ancak kemal-i kereminin icabı olarak halkedip, bütün nimetler ile perverde etti.

İşte insan, şu kâinata geldikten sonra iki cihet ile ubudiyeti var: Bir ciheti; gaibane bir surette bir ubudiyeti, bir tefekkürü var. Diğeri; hazırane, muhataba suretinde bir ubudiyeti, bir münacatı vardır.”

“Birinci vecih şudur ki: Kâinatta görünen saltanat-ı rububiyeti, itaatkârane tasdik edip kemalâtına ve mehasinine hayretkârane nezaretidir.”

“Sonra, esma-i kudsiye-i İlahiyenin nukuşlarından ibaret olan bedi’ san’atları, birbirinin nazar-ı ibretlerine gösterip dellâllık ve ilâncılıktır.”

“Sonra, herbiri birer gizli hazine-i manevîye hükmünde olan esma-i Rabbaniyenin cevherlerini idrak terazisiyle tartmak, kalbin kıymet-şinaslığı ile takdirkârane kıymet vermektir.”

“Sonra kalem-i kudretin mektubatı hükmünde olan mevcudat sahifelerini, arz ve sema yapraklarını mütalaa edip hayretkârane tefekkürdür.”

“Sonra, şu mevcudattaki zînetleri ve latif san’atları istihsankârane temaşa etmekle onların Fâtır-ı Zülcemal’inin marifetine muhabbet etmek ve onların Sâni’-i Zülkemal’inin huzuruna çıkmağa ve iltifatına mazhar olmaya bir iştiyaktır.”

“İkinci Vecih, huzur ve hitab makamıdır ki; eserden müessire geçer, görür ki: Bir Sâni’-i Zülcelal, kendi san’atının mu’cizeleri ile kendini tanıttırmak ve bildirmek ister. O da iman ile marifet ile mukabele eder.”

“Sonra görür ki: Bir Rabb-ı Rahîm, rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek ister. O da ona hasr-ı muhabbetle, tahsis-i taabbüdle kendini ona sevdirir.”

“Sonra görüyor ki: Bir Mün’im-i Kerim, maddî ve manevî nimetlerin lezizleriyle onu perverde ediyor. O da ona mukabil; fiiliyle, haliyle, kaliyle, hattâ elinden gelse bütün hasseleri ile cihazatı ile şükür ve hamd ü sena eder.”

“Sonra görüyor ki: Bir Celil-i Cemil, şu mevcudatın âyinelerinde kibriya ve kemalini ve celal ve cemalini izhar edip nazar-ı dikkati celbediyor. O da ona mukabil: ‘Allahü Ekber, Sübhanallah’ deyip, mahviyet içinde hayret ve muhabbet ile secde eder.”

“Sonra görüyor ki: Bir Ganiyy-i Mutlak, bir sehavet-i mutlak içinde nihayetsiz servetini, hazinelerini gösteriyor. O da ona mukabil, ta’zim ve sena içinde kemal-i iftikar ile sual eder ve ister.”

“Sonra görüyor ki: O Fâtır-ı Zülcelal, yeryüzünü bir sergi hükmünde yapmış. Bütün antika san’atlarını orada teşhir ediyor. O da ona mukabil: ‘Mâşâallah’ diyerek takdir ile, ‘Bârekâllah’ diyerek tahsin ile, ‘Sübhanallah’ diyerek hayret ile, ‘Allahü Ekber’ diyerek istihsan ile mukabele eder.”

“Sonra görüyor ki: Bir Vâhid-i Ehad, şu kâinat sarayında taklid edilmez sikkeleriyle, ona mahsus hâtemleriyle, ona münhasır turralarıyla, ona has fermanlarıyla bütün mevcudata damga-i vahdet koyuyor ve tevhidin âyâtını nakşediyor. Ve âfâk-ı âlemin aktarında vahdaniyetin bayrağını dikiyor ve rububiyetini ilân ediyor. O da ona mukabil; tasdik ile, iman ile, tevhid ile, iz’an ile, şehadet ile, ubudiyet ile mukabele eder.”

“İşte bu çeşit ibadat ve tefekküratla hakikî insan olur, ahsen-i takvimde olduğunu gösterir. İmanın yümnüyle emanete lâyık, emin bir halife-i arz olur.”9

Mabud-u Hakk’ın emrettiği ibadetler, insanların gücünün yetmeyeceği şekilde değil, hatta insan takatinin çok altındadır. Müfessirler, Cenab-ı Hakk’ın emrettiği ibadetlerin insan takatinin son sınırı olmadığını ifade etmişlerdir. Yani bunun sınırı orucu bir ay tutmak ve namazı beş vakit kılmak değildir. Öyle ise, O’nun emirlerini yerine getirmede tembellik göstermek, hatta hiç yapmamak mümin kullarına yakışmadığı gibi, hem de bir cinayet-i azimedir.

Zerrelerden yıldızlara kadar, canlı cansız her şey Allah tarafından vazifelidir. Onların vazifeleri ibadetleridir. Her şey ibadet ile mükellef iken, elbette insan gibi mükerrem, şuurlu bir mahluk bundan müstesna olamaz.

Cenab-ı Hak, âhirette bizlere:

Ey Kullarım! Ben sizleri yoktan var ettim. Sizin nihayetsiz ihtiyaçlarınızı yerine getirmek için bütün kainatta olan enfusi ve afaki nimetlerimle size teveccüh ettim. Yani size ihsan ettiğim bu hadsiz maddî ve manevî nimetleri başınızdan aşağı döktüğüm halde siz kimin huzurunda eğildiniz, kime secde ettiniz, kime hizmet eylediniz ve nimetlerin şükrünü kime ettiniz? Şükür ve ibadet bana layık iken, beni unutup kimlere el açıp boyun eğdiniz?”

dediğinde, o huzurda hâsıl olan hayâ ve utanma ateşi, cehennem ateşine nisbeten daha ağır ve şiddetli olmaz mı?

Öyle ise her insan, şu ulvi hakikatı her türlü kötülüğü isteyen nefs-i emaresine söylemelidir:

“Ey nefs-i emmarem! Sana tabi değilim. Sen istediğin şeye ibadet et ve istediğin şeyin peşine düş; ben ancak ve ancak beni yaratıp, şems ve kamer ve arzı bana müsahhar eden Fâtır-ı Hakîm-i Zülcelal’e abd olurum.”10

Tevhid bülbülleri unvanına layık olan müezzinler, şairin ifade etttiği,

“Emr-i Bülentsin ey ezan-i Muhammedî!
Kâfi değil sadana cihan-ı Muhammedî!”

ulvî hakikatını minarelerden yükselen lâhuti bir sada ile mü’minlerin kalplerine sürur ile doldururlar. İşte o müezzinler seher vakti “Es-selatü Hayrun Min ennevm” nidası ile insanları uyku gafletinden uyandırarak, dergâh-ı ilâhiyeye kulluk vazifeleri için davet ederler. İlahi feyizlerin sağnak sağnak yağıp tecelli ettiği o seher vaktinde, azamet-i subhaniyeyi temaşa eden ve O’nun vahdaniyetini ve kudretini müşahede eden hakiki neşe erbabı için, bundan daha büyük bir lezzet ve mazhariyet tasavvur edilemez. Hakiki aşk ile gark olan bir mü’min, o vakitte abdest alıp ubudiyetini ilan etmekle ebedi bir saadete kavuşur ve o vaktin letafetini zevk eder.

Allah’ın rızasını kazanmak kadar büyük bir saâdet düşünülemez. Bunun en büyük vesilelerinden biri ibadettir. İbadetle insan, kalbini Allah’a bağlar; tevekkül ile O’na istinad eder, hadiselerin tazyikinden kurtulur, huzur ile yaşar. İbadet, insanların kalplerinden uzaklık perdesini kaldırır ve onları daimî bir huzura kavuşturur, tâ ki gaflete dalarak Allah’ı unutmasınlar.

İnsan ibadetsiz olmaz. Zira ibadet insanın,

“Bu misafirhane-i dünyada, aciz ve fakir kalbine kut ve gıda ve elbette bir menzili olan kabrinde gıda ve ziya ve herhalde mahkemesi olan mahşerde senet ve berat ve ister istemez üstünden geçeceği sırat köprüsünde nur ve buraktır.”11

Dipnotlar:

1 İşarat-ül İ’caz, s. 83.
2 Zariat Suresi, ayet, 56.
3 Sözler, s.129.
4 Bakara Suresi ayet, 21-22.
5 İşaratül İcaz, s. 95.
6 Lem’alar, s. 132.
7 Sözler, s. 578.
8 Sözler, s. 360.
9 Sözler, s. 329-330.
10 Mesnevi-iNuriye, s. 109.
11 Sözler, s. 271.

Yazar: Mehmed Kırkıncı

Kul Ne Demektir? Kulluk Nasıl Olur? Kime “Kul”uz?

Acaba şu anda bizler gerçekten sadece Allah’a mı kulluk ediyoruz?

Acaba bizim hayatımızda başka Rablerimiz, başka efendilerimiz, başka mâbudlarımız yok mu?

Acaba şu anda tüm hayatımızda sadece Allah’ı mı dinliyoruz?

Acaba hayatımızın tümünde söz sahibi Allah mı?

Yoksa hayatımızın bazı bölümlerinde Allah’ı, öteki bölümlerinde başkalarını mı dinliyoruz?

Bu konuda sıhhatli bir karar verebilmek için ibâdet kavramını tanımamız gerekecektir. İbâdet, itaat demektir. İtaat etmek de bir varlığın arzularını yerine getirmek, tevâzu göstermek ve itiraz etmeksizin onun isteklerine boyun bükmek demektir. Bakın Şuarâ sûresinde Rabbimiz bu hususu şöyle anlatır. Firavun Allah’ın elçisi Hz Mûsâ’yı sorgulamaya başlayınca Hz. Mûsâ da ona şöyle diyordu:

Başıma kaktığın bu nîmet, İsrail oğullarını kendine kul ettiğinden ötürüdür” dedi.” (Şuarâ 22)

Evet âyet-i kerimeden anlıyoruz ki, Firavun İsrail oğullarını zorla kendi arzularına itaat ettirerek, onları kendisine kul köle edinmişti. Demek ki bir varlığın emirlerine itaat, ona kulluk mânâsına gelmektedir. Yine Mâide sûresinde de şöyle buyurulur;

Allah katında bundan daha kötü bir karşılığın bulunduğunu size haber vereyim mi” de, Allah kime lânet ve gazap ederse, kimlerden maymunlar, domuzlar ve tâğutlara kullar kılarsa, işte onlar yeri en kötü ve doğru yoldan en çok sapmış olanlardır.” (Mâide 60)

Dikkat ediyor musunuz? Âyet-i kerimede Rabbimiz yeryüzünde en kötü, en şerli varlıkların özelliklerini sayarken “Ve Abedet tâ-ğut” buyuruyor. Yâni tâğutlara kulluk yapanlar, tâğutların, şeytanların kulu olanlar. Allah’tan başkalarının emirlerine itaat ederek, Allah’tan başkalarının yasalarını uygulayarak onlara kulluk yapanlar buyuruyor.

İmam Taberî tefsirinde tâğutu şöyle tarif eder: Allah’a isyan edip, Allah’a baş kaldırıp kendi arzu ve yasalarıyla insanlara hükmeden insan, şeytan, put ve her türlü sistem, her türlü otorite, her türlü kurum, her türlü hâkimiyet ve başkanlıktır.

Milletleri bize kul iken, bizim gibi iki insana mı inanacağız? ” deyip onları yalancı saydılar.” (Mü’minûn 47)

Mü’minûn sûresinin bu âyet-i kerimesinde de anlatıldığına göre; Rabbimiz, Hz Mûsâ ve kardeşi Harun’u, Firavun ve erkânına mûcizeleri ve apaçık delilleriyle göndermişti de onlar Allah’ın elçilerine karşı büyüklük tasladılar ve dediler ki;

Bu Mûsâ ve Harun’un milleti zaten şu anda bize kulluk yapıp dururlarken, biz onların Rabbi konumundayken kalkıp da bizim gibi iki insana mı iman edeceğiz? Onlar bize kul iken, onlar bizim egemenliğimiz altındayken, o toplumun, o köle toplumun iki üyesine iman edeceğiz ha? Bu olacak şey midir?” diyorlardı.

Bu konuda son olarak Yâsîn sûresinden de bir âyet okuyalım inşallah:

Ey insanoğulları! Ben size, şeytana ibâdet etmeyin, o sizin için apaçık bir düşmandır, Bana kulluk edin, bu doğru yoldur, diye bildirmedim mi? ” (Yâsîn 60,61)

Yâsîn sûresinin bu âyetinde de şeytana ibâdetten söz ediliyor. Rabbimiz diyor ki; “Ey kullarım! Ben size şeytana ibâdet etmeyin dememiş miydim?

Peki acaba şeytana nasıl ibâdet edilir? Biz biliyoruz ki yeryüzünde hiç kimse şeytana ibâdet etmez. Bütün insanlar tab’an, fıtraten ondan nefret ederler. Ama anlıyoruz ki burada kastedilen ibâdet, tapınma çok açıktır ki; ona itaat etmek demektir. Şeytana itaat etmek, onun sözünü dinlemek, fısıltılarına, vesveselerine kulak vermek, onun arzuları peşi sıra gitmek, onun istediği şekilde hareket etmek ve gösterdiği yolda yürümek demektir.

Öyleyse şu okuduğum âyetlerin tümünde anlatılan ibâdet, bu varlıklara secde etmek, bu varlıklara namaz kılmak demek değil; bu varlıkların arzularını yerine getirmek, bu varlıkların emirlerini dinlemek, bu varlıkların belirledikleri yasalar çerçevesinde hayatı düzenlemek, bu varlıkları hayatta söz sahibi kabul etmek demektir.

Demek ki; Allah’ın dışında hayata karışacak, yasa belirleyecek başka ilâhlar, başka rabler, başka efendiler belirleyip onların emirlerine itaat de ibâdettir.

İşte bizim bu duruma düşmemizi istemeyen, hayatımızın tümünde sadece kendisini dinlememizi, hayatımızın tümünde sadece kendisine kul olmamızı istiyor Rabbimiz…

Allah’ın Selamı, Bereketi, İstikameti Üzerimize Olsun…

Abdulkadir Haktanır

www.NurNet.Org