Etiket arşivi: Mehmet Abidin Kartal

Elli altı yıl…

Mehmet Abidin Kartal

Zaman; bir işin, bir olayın içinde geçtiği, geçeceği veya geçmekte olduğu süre, vakit olarak tanımlanır. Saniye, dakika, saat, gün, gece, hafta, ay, mevsim,  yıl, yüzyıl… Zamanı ifade etmek için kullandığımız  kelimeler.  İnsana  bağlı olmayan zaman, her canlıda olduğu gibi insanın da başlangıçtan itibaren ihtiyaç duyduğu ve hayatını anlamlandıran  nimetin, fiilin en önemlisidir. İnsanın dünyaya gelebilmesi için belli bir zamana ihtiyacı vardır. Anne karında  dokuz ay bekleyecektir. Yürüme,  konuşma,  okula başlama,  işe başlama, evlenme ve dünyadan ebedi aleme göç etme, insanın hayat serüveni devam ederken belli zaman dilimlerinde olmaktadır.

Fiil failsiz düşünülemez. Belli bir zaman diliminde meydana gelen bir olay, bir fiil haber haline getirilirken  ilk olarak cevaplandırılan soru, “Kim?” sorusudur. Tarihe geçmiş her olayı,  eseri ve her başarıyı biz failleriyle hatırlarız: İstanbul’un fethini Fatih Sultan Mehmet ile, Mesnevî’yi Mevlana ile, elektrik ampulünü Edison ile, yerçekimini Newton ile hatırladığımız gibi…

Kainatta olup bitenlere sıra geldiğinde bu temel ilkeyi yok saymak ise, insanı yaratılış hakikatinden uzaklaştıran, yaratıcısından bağını koparan tedavi edilmesi gereken hastalıklı bir bakıştır. Bu hastalıklı bakış, bize kainattaki varlıkları ve olayları failsiz ve gayesiz gösterir. Bu kainatı ve Yaratıcısını tekzip etmek, tahkir etmek, tezyif etmektir.  En büyük zülumdur. Meselâ gökyüzünde bir Güneşin bulunduğunu, Dünyamızın da Güneş etrafında dönen bir gezegen olduğunu, gece ve gündüz ile mevsimlerin bu dönüş sırasında meydana geldiğini söyler.  Dünya’nın Güneş etrafındaki dönüş süresi olan 365 gün 6 saatlik zamanı “1 yıl” olarak kabul eder. Fakat Dünyayı kim döndürür, Güneşi kim semamıza yerleştirir, kim gece ile gündüzü ve mevsimleri, yılları ard arda getirir? Zamanı yaratan kim? Bütün bunları yapan, niçin yapar? Böyle sorular sorulmaz, sorulsa da cevabı verilmez. Kim sorusuna cevap vermeyen ilim eksiktir, kördür, topaldır. Kim sorusuna cevap vererek ilim adamları ilmin gerçek temsilcileridirler. Okullarda okutulan bütün dersler, ilimler kim sorusuna cevap verecek şekilde gerçek ilim adamları tarafından yeniden yazılması insanlığa yapılacak en büyük hizmet ve hayırdır. Başta bizim yetkililerimize duyurulur.

Zamanı ve bütün alemleri yoktan yaratan sonsuz ilim sahibi  Esmaül Hüsna olan Allah’tır. Bu nedenle O’nun katında geçmiş, gelecek ve şu an hepsi birdir. Allah’ımız,  zamandan ve mekandan münezzehtir. Bizim için yaşadığımız ve yaşayacağımız olayların bütünü, Allah’ın bilgisinde ve O’nun hakimiyetindedir.

İnsan yaratılmış canlılar içinde en üstün mevkide yaratılmıştır. Halife-i arzdır. Bu üstünlük onun yapısındaki özelliklerinden ileri gelmektedir. İnsan her şeyden önce aklı olan düşünen şuurlu bir varlıktır. Bu onu diğer varlıklar üstünde üstün kılan en önemli özelliğidir. İnsan aklını kullanarak düşünme faaliyetinde bulunur. Düşünerek, tefekkür ederek, okuyarak bilgiye, hakikate  ulaşır. Bilmediklerini öğrenir.

İnsanın toplum hayatı yaşamaya muhtaç yaratılışa sahip olması, onu bazı sosyal olayları yaşamaya yönlendirmektedir. İnsanların taife taife, millet millet, kabile kabile olarak sosyal gruplar halinde yaratılmasının sebebi, Kur’an’da insanların birbirlerini tanımaları, sosyal ilişkilerini bilmeleri ve aralarındaki yardımlaşmayı temin etmeleri şeklinde bir mana ile açıklanmıştır.

Sosyal gruplar arasında gruplaşmaya ve ihtisaslaşmaya doğru gidişin ilk belirtisi, adımı, aile şeklinde kendini göstermektedir. Aile, bütün dünya toplumları tarafından kabul edilen evlilik bağıyla bağlı anne-baba ve sonra çocuklardan meydana gelen en küçük toplum birimidir. Bu bakımdan aile toplumun temel taşı sayılmıştır. Anne-baba ve çocukların yanında nine, dede, amca, hala, dayı ve teyzeler de aileden sayılır.

İnsanın bu dünya da en önemli mutluluk kaynaklarını,  bir eve sahip olmak, gıda ihtiyaçlarını gidermek ve  nikah yoluyla evlenmek olarak sıralayabiliriz. İnsanın bir ev ve yemekten sonra, en ziyade muhtaç olduğu eşidir. İnsan nikah yoluyla bir eşe, hayat arkadaşına kavuşur.

“Saadetin esaslarından nikah ise: Evet, insanın en fazla ihtiyacını tatmin eden, kalbine mukabil bir kalbin mevcut bulunmasıdır ki, her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini mübadele etsinler ve lezaizde birbirine ortak, gam ve kederli şeylerde de yekdiğerine muavin ve yardımcı olsunlar.

Evet, bir işte mütehayyir kalan veya bir şeye dalarak tefekkür eden adam, velev zihnen olsun, ister ki, birisi gelsin, kendisiyle o hayreti, o tefekkürü paylaşsın. Kalblerin en latifi, en şefiki, “kısm-ı sani” ile tabir edilen kadın kalbidir. Fakat kadın ile ruhi imtizacı (geçimi) ikmal eden, kalbi ünsiyet ve ülfeti itmam eden, suri ve zahiri olan arkadaşlığı samimileştiren, kadının iffetiyle, ahlak-ı seyyieden (kötü ahlaktan)  temiz ve pak bulunması ve çirkin arızalardan hali olmasıdır.

Evet insan, bir refikaya veya bir refike muhtaçtır ki, tarafeyn, aralarında, hayatlarına lazım olan şeyleri muavenet suretiyle yapabilsinler. Ve rahmetten neş’et eden muhabbet iktizasıyla, yekdiğerinin zahmetlerini tahfif etsinler.( hafifletsinler)  Ve gamlı, kederli zamanlarını, ferah ve sürura tebdil edebilsinler. Zaten dünyada insanların tam ünsiyeti, (birlikte olması)  ancak refikasıyla olur. ”  ( İşârâtü’l-İ’câz)

İnsan hayatının  belli yılında, yaşında aile kurmak için nikah yoluyla evlenir. Nikah kıyılırken eşler, ” iyi günde, kötü günde; hastalıkta ve sağlıkta” sorusuna evet diyorlar. Bu sözlere sadık kalınmadığında,  bazı evlilikler kısa sürerken, bazıları ise uzun yıllar devam etmekte, ebedi aleme göçle sona ermektedir. Birbirini gerçekten seven, bu sevgiyi geçici güzellik ve yakışıklılığa bina etmeyen, birbirine güvenen, saygı duyan, sorumluluk sahibi, vazifelerini yapan eşlerin evliliğinin mezara kadar devam ettiğini görürsünüz. Bu sevginin devamında en önemli unsur iman özelliklede ahiret inancıdır.

Hadis-i şerifte “Eşler birlikte cennete girmişlerse, orada da bu evlilikleri devam edecektir. Dünya kadınları, eşler hurilerden daha güzel olacaktır. (Mecmau’z-Zevaid, h. no: 11396).” buyrulmaktadır.

Evlilikte sevgiyi zenginliğe,  kısa zamanda yok olacak dış güzelliğe değil de yaşlandıkça daha da artacak olan iman, ahlak, ihlas, sevgi, saygı  ve sadakat gibi güzel vasıflar üzerine inşa etme halinde, ailenin geleceği garanti altına alınır. Sevginin ömür boyu sürdüğünü gören taraflar, aile bağını bir ömür boyu zayıflatmadan sürdürürler. Çünkü dindarlıktan kaynaklanan güzel ahlak, hanımla beyi cennette de birlikte kılar, dünyadan sonra ebedi hayatta da birlikte olmalarını sağlar, sevgilerini sanki ebedileştirmiş olurlar. Bu yüzden de ebedi hayat arkadaşını kırmamaya, incitmemeye burada daha çok dikkat ederler.

Kayınpeder ve kayın validemin elli altıncı evlilik yıldönümlerini  kutlamanın meyvesi bu makale oldu. Benim ikametgahımda  yirmi dokuz yaşındaki en büyük torunun ve  on yedi günlük en küçük torunun,  çocuklarının, damatlarının bulunduğu mesafeye dikkat edilen ortamda elli altı yıllık mutlu evliliğin sırlarını  dinliyorduk… İşin sırrı;  sevgi, güven, hayatın zorluklarını yaşarken birbirlerine destek, iman, ibadet, kul hakkı hassasiyeti, merhametli olmak, adaletli olmak,  ailede kararların istişare yapılarak alınması… Tabi her evlilikte olduğu gibi bu evlilikte de olayın tuzu biberi olduğunu ve bu tuz ve biberleri de dinliyorduk.  Kayınpederimin, “varlığı da, yokluğu da beraber yaşadık. Çocuklarımızın hepsi hayırlı evlat oldu. Hepsini evlendirdik. Torunlarımız oldu. Haccımızı yaptık. Allah’ımıza çok şükür… ” sözleri elli altı yılın özeti oluyordu.

Miray Ece

Mehmet Abidin Kartal

Ay Yılı (Hicri) Takvimin 3. Ayı olan Rebiülevvel’in 12. gecesini (bu sene 28 Ekim Çarşambayı Perşembeye bağlayan geceyi ) Mevlid  kandili olarak idrak ettik. Hicri Rebiülevvel ayının on ikinci günü Peygamber Efendimiz ‘in (sav)  dünyaya geldiği tarihtir. Ülkemizde  sevgili Peygamberimiz (sav)’in dünyaya teşriflerinin içinde olduğu zaman dilimi günlerinin yıldönümünü Mevlid-i Nebi Haftası olarak idrak ediyoruz.

Mevlid-i Nebi Haftası vesilesiyle çeşitli etkinlikler tertip edilerek, sevgili Peygamberimizin evrensel mesajının dünya insanlığına ulaştırılması hedeflenmektedir. Bu yıl ki Mevlid-i Nebi Haftasının konusu, Diyanet işleri Başkanlığı tarafından “Hz. Peygamber ve Çocuk” olarak belirlenmiştir.

Çocuklar dünya hayatının süsü ve insanlara Allah’ın bahşettiği  en değerli hediyedir. Peygamber efendimiz (sav) insanlığa her hususta olduğu gibi, çocuklara karşı sevgi ve şefkatte de en mükemmel örnekleri insanlığa sunmuştur. Sevgili Peygamberimiz (sav) başta kendi çocukları olmak üzere muhatap olduğu tüm çocuklara mübarek yaşantısıyla iyi örnek olmuş, onların iyi bir insan ve Müslüman olmaları için dua etmiş, onları çok sevmiş, onlara çok değerli hediyeler vermiş, onlarla arkadaş olmuş, kuşu ölen çocuğa taziyeye gitmiştir. Hz. Peygamber bir hadisinde, “Eğer süt emen çocuklar, beli bükük yaşlılar, otlayan hayvanlar olmasaydı, üzerinize azap sel gibi inerdi.” buyurarak ilahi azabı  engelleyen  unsurlardan ilkinin, “sabiler” (süt emme çağındaki bebekler) olduğuna dikkat çekmiştir. O’nun, çocuklarla olan bütün ilişkilerinde, çocukları önemsediğini ve onlara değer verdiğini görüyoruz. Peygamberimizin çocuklara verdiği değerlerden ve tüm insanlığa sunmuş olduğu buyruklar ile O’nun bu konudaki bazı örnek hayatları şöyledir:

* Peygamberimiz (sav) kızı Zeynep’ten olan torunu Ümameyi namaz kılarken kıyam halinde omuzuna almış, rükû ve secde esnasında yere bırakmış, tekrar kıyama doğrulunca yeniden omuzuna almıştır.
* Sevgili Peygamberimiz bir defasında namaz kıldırırken çocuk ağlaması işitince namazı kısa surelerle biraz seri kıldırarak çocuğun daha fazla ağlamamasını arzu etmiştir.
* Peygamberimiz(sav.) namazda secdede iken torunları Hz. Hasan ve Hüseyin sırtına binmiş, onlar sırtından ininceye kadar secdeden kalkmamıştır.
* Peygamberimiz (sav) ashabının yanında bulunduğu bir sırada torunu Hz. Hasanı öpmüştü. Orada bulunan biri “Benim on tane çocuğum var, onlardan hiçbirini öpmedim.” deyince  Rasulullah (sav) adama hayretle bakıp “Merhamet etmeyen kimseye merhamet olunmaz. Allah senin kalbinden merhameti çekip aldıysa ben ne yapabilirim?” buyurmuşlardır.
* Babası Uhud savaşında şehit olan bir çocuğu sevgili Peygamberimiz(sav ) teselli ederken: “Ben senin baban olayım, Aişe de annen olsun istemez misin?” buyurarak onu evine götürmüş, onun gönlünü almış ve üzüntüsünü gidermiştir.
* Sahabeden Enes b. Malik on yıl peygamberimizin yanında kalmış, onun hizmetinde bulunmuş ve Peygamberimiz(sav) ile ilgili şunu söylemiştir: “Aile bireylerine karşı Hz. Peygamberden daha şefkatli olan hiç kimseyi görmedim.”
* Peygamberimiz (sav) kızı Fatıma için: “Fatıma benim yüreğimden bir parçadır; onu hoşnut eden beni memnun eder, onu üzen de beni üzmüş olur.” buyurarak kız çocuğuna verilmesi gereken en güzel değeri vermiştir.
*Hurma ağaçlarını taşlayan çocuğu yakalayıp  Hz. Peygamber’in (sav) huzuruna getiriyorlar. Küçük çocuk bir kusur işlediğini anlıyor, iki yanında iki adam, bir korku kaplıyor içini. Râfi b. Amr’ı yakalayanlar, Resulüllah’ın çocuk hakkında hüküm vermesini istiyorlar. Çünkü çocuk da olsa yaptığı şey suç. Bir başkasının malına zarar vermiş, ağaçları taşlamış. Hz. Peygamber ise onlar gibi acele etmiyor. Sakince dinliyor adamları. Sonra çocuğa dönüyor, yüzü mütebessim. Bakışları güven, sesi şefkat dolu. “Çocuğum, hurmaları neden taşlıyorsun?” diye soruyor. Onun müşfik tavrı Râfi’yi cesaretlendiriyor, az önceki korkusu büsbütün geçiyor. Râfi b. Amr, sadece yemek için cevabını verince Allah Resulü de karşısında boynu bükük mahcup bir hâlde bekleyen çocuğun başını okşuyor mübarek elleriyle ve “Hurmaları taşlama da altına düşenlerden ye.” buyuruyor. Ardından da “Allah’ım, onun karnını doyur.” diyerek niyazda bulunuyor.

Peygamberimiz (sav) çok sevdiği çocuklarla ilgili buyurduğu hadisi şeriflerden bazıları şöyledir:
“ Allah’tan korkun ve çocuklarınız üzerinde adaletli olun.”
“ Bir baba çocuğuna iyi terbiyeden daha değerli bir hediye vermemiştir.”
“ Küçüklerimizi sevmeyen büyüklerimizi saymayan bizden değildir.”

Peygamber Efendimiz ‘in dünyaya geldiği tarih olan Hicri Rebiülevvel ayının on ikinci günü bu yıl  Miladi olarak 28 Ekim 2020 Çarşamba Mevlid Kandilinde dünyada, ülkemizde birçok çocuk dünyaya teşrif ettiler. Teşrif eden bu bebeklerden biride bacım olmadığı için bacım olarak gördüğüm baldızımın dünya ya getirdiği Miray Ece adını  verdikleri  kız çocuklarıdır. İnşallah her yıl Mevlid kandilini kutlarken Miray Ece’nin  de doğum gününü kutlamış olacağız.

Bu vesileyle güneş ve  ay gibi ışık saçan parlayan manasına gelen Miray ve kraliçe, güzel kadın  manasına gelen Ece bebeğe bu ismin hayırlı olmasını, ismi ile her zaman mutlu olmasını, ana, babasına itaatli, sağlam imanlı, vatanına, milletine, insanlığa faydalı olarak yetişmesini  Allah’tan niyaz ediyoruz.

Allah’ım, Miray Ece bebeği İslam fidanlığında biten güzel bir fidan olarak büyüt, İman ve  İslam güneşi ile  yolunu nurlandır. Amin.

Dostlar meclisinin iftarını  Fırıncı Ağabeyimiz  şereflendirdi

Mehmet Abidin Kartal

Fani dünya ya veda ederek, ebedi aleme göç eden  ve asıl sevdiklerine  kavuşan, Mehmet Fırıncı ağabeyimiz  4 Temmuz 2015’te Dostlar meclisi adı verdiğimiz arkadaş grubumuzun iftarına katılıyor, bizlere hizmet hakkında ilk defa duyacağınız  ölçülerden bahsediyordu.

Dostlar meclisinin 4 Temmuz 2015 tarihindeki iftarı  ve iftarı şereflendiren Mehmet Fırıncı ağabeyimizin sohbeti  6 Temmuz 2015 tarihli  makalede yayınlanmıştı. İyi ki bu iftarı ve Fırıncı abinin sohbetini  kayıtlara geçirmişiz. Bu vesileyle Cenab-ı Hak bize Fırıncı abiyi örnek alarak yaşamayı nasip etsin inşallah.

yazıyı okumak için tıklayın

Tebdil-i Mekan

Tebdil-i mekan (yer değiştirme) nasıl olur? İnsanın yaşadığı ülkeyi, şehri, ilçeyi, köyü, mahalleyi, oturduğu evi değiştirmesiyle olur.  Seyahat edenler devamlı tebdil-i mekan yapmaktadırlar. İnsan diğer canlılardan farklı olarak düşünen, iradesi ile doğruyu yanlıştan ayıran, hareketli ve gezen bir varlık olarak yaratılmıştır. Kainat insanın emrine sunulmuş¸ insan da merak sâiki ile dopdolu yaratılmıştır. İnsan muhteşem bir saray  güzelliğindeki  kainatta merakını gidermek için okuyarak, gezerek, tebdil-i mekan yaparak kendini eşref-i mahlukat olma yolunda geliştirir ve değiştirir.

İnsan hayatın her alanında değişimin faydaları çok fazladır. Bu değişim bazen gerçekten tebdil-i mekanla yani mekanı değiştirmek suretiyle, bazen de ortam değişikliği, arkadaş değişikliği, iş ve makam değişikliği şeklinde olabilmektedir. İnsan hayatında değişikliklere karar verir veya vermez. Bu kişinin tercihidir. İnsan dünyada tercihlerini yaşar.

Tebdil-i mekanda ferahlık vardır…

İnsan için tebdil-i  mekanda ferahlık var mıdır? Bu söz insanların bulunduğu ortamdan rahatsız olduğu zamanlarda ya da daha iyi ortamların hedeflendiği durumlarda kullanılmaktadır.

İnsan, sürekli yaşamak zorunda kaldığı mekanda kimi zaman bunalır. Bundan dolayı insan yer değiştirince ferahlar, tekrar yaşama sevinci bulabilir. Ferahlığı, huzuru yalnız mekan değiştirme şartına bağlamak eksik olur. Burada insanın olaylar karşısında tavrı ve inancı da  önemlidir. Gittiği her yerde kendisine sunulan imkan ve fırsatları değerlendirdiğinde, inancını davasını daha iyi ifade ettiğinde, yaşadığında, kendi hayat tarzını yaşayan insanlarla yeni dostluklar kurduğunda insan tebdil-i mekanda ferahlığı yaşar. İnsan geniş, ferah mekanlarda yaşasa bile imkan ve fırsatları değerlendirmezse, dostluklar kuramazsa hayat ona zindan olur.

Her mekan değişikliği, insana sunulan bir imkan ve fırsattır. Yeni mekanda hayata, yeniden  başlıyor gibi bir özellik  ve güzellik verilirse, yeni dostlar kazanılır ve insanın önüne yeni ufuklar açılabilir. İnsanın kendini yenileme imkanı doğar, kötü alışkanlıklarını iyileriyle değiştirme fırsatını yakalar.

İnsan sürekli yaşamak zorunda olduğu ortamda bazen sıkılır. Ortamı değiştirmek isteyebilir.

O zaman tebdil-i mekanda ferahlık olabilir.

Yeni bir yer, yeni bir mekan, yeni bir muhit insan hayatında değişik, güzel duygulara kapı açan bir dönemi de beraber getirebilir.

Şartlar benim tebdil-i mekan yapmama sebep oldu. Yeni tebdil-i mekanım Küçükçekmece.

Küçükçekmece, Osmanlı döneminde, Çekme-i Küçük (Küçük-Çekme) adını alan kasaba olarak, camiler, medreseler, hanlar, hamamlar ve çeşmeleriyle önemli bir konaklama yeri olmuştur.

Cumhuriyetin ilk yıllarında Yeşilköy nahiyesinin bir köyü statüsünde bulunan Küçükçekmece, 1956 yılında nahiye merkezi oldu. 1981’de Avcılar, Halkalı, Sefaköy Belediyeleri’ni bünyesine alan Küçükçekmece, yeni bir belediye şube müdürlüğü olarak İstanbul Belediyesi’ne bağlandı. Küçükçekmece İlçesi 04.07.1987 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan 3392 Sayılı Kanunla 21 mahalle olmak üzere, Bakırköy ilçesinden ayrılarak kurulmuş bir ilçedir. 

Bayramlarda kendisini ilk ziyaret ettiğimiz Şen abla ve çocuklarının, bacanağımın, baldızımın Küçükçekmece’de ikamet etmeleri, mahallenin sakinliği ve sessizliği yeni mekanımıza kısa sürede alışmamıza sebep oluyordu.

Burada Şen ablanın cömertliğinden bahsetmeden geçemeyeceğim. Şen abla yemek yapmaktan ve yaptığı yemekleri ikram etmekten zevk alan, mutlu olan vefakar bir şahsiyettir. Efendimiz (sav) “Cennette öyle güzel köşkler vardır ki, bunlar, yumuşak, tatlı konuşan, yemek yediren ve herkes uyurken namaz kılanlar içindir.” Hz. Ali  (ra) “Dostlara yedirdiğim bir ekmek, fakirlere verdiğim beş ekmekten daha kıymetlidir. demektedirler. Şen abla sanki bu mübarek sözleri hayatına ölçü yapmıştır. Yemek yapmaktan ve ikram etmekten zevk alan Şen abla aile efratlarını ve  bizi leziz yemeklerini ikram etmek için davet etti. Davetine icabet edemedim. İnşallah en kısa zamanda kendilerini ziyaret edeceğim.

İnsan,  akrabalarını, dostlarını ziyaret etmek, ilim öğrenmek, yeni yerler görmek,  davasını  başkalarına anlatmak için de  seyahat ederek tebdil-i mekan yapar.

İmam Şâfiî¸ divanındaki şu dizeleriyle tebdil-i mekan etmenin en önemli yollarından biri olan seyahate çıkmanın önemini veciz bir biçimde anlatmaktadır.
“Akıl sahipleri için bir yerde oturup kalmakta rahat yoktur. O halde odunu ocağını bırak da gurbete çık. Yolculuk et¸ ayrıldığın bazı şeylere karşılık yeni ve güzel şeyler bulursun. Yorul¸ çünkü hayatın tadı çekilen yorgunluktadır. Ben durgun suların bozulduğunu bilirim. Ama su akarsa temiz ve güzel olur. Aslan bile inini terk ederse avlanır. Ok yayından ayrılmadan hedefini bulabilir mi hiç? Güneş hareketsiz dursaydı yörüngesinde¸ insanlar bıkardı ondan! Yerinde¸ yatağında duran altın topraktan farksızdır. Ûd yerinde kalsaydı bir çeşit odun olarak kalırdı. Yurdundan yuvandan ayrılırsan¸ işte o zaman muradına erer altın gibi aziz olursun.”

Hedefi ve davası büyük insanlar seyahat ederek devamlı  mekanlarını değiştirirler. Gittikleri her yerde davalarını anlatarak daha çok kişilere ulaşırlar. Gittikleri her yerde manevi bir inkılap gerçekleştirirler.

Kainatın Efendisi, Efendimizin  (sav) Mekke’den Medine’ye hicreti beşer tarihinde en önemli tebdil-i mekandır. Efendimiz (sav) Medine’de insanlığı cehaletin, sapıklığın karanlık çukurlarından çıkararak,  Kur’an’ın nuruyla buluşturan inkılabın temellerini atarak, beşere eşref-i mahlukat olmanın yollarını göstermiştir. Kıyamete kadar bu yolda gidenler dünya ve ahiret saadetini elde edeceklerdir.

Efendimizin (sav) varisleri devamlı tebdil-i mekan yaparak imanı, Kur’an’ı, sünneti anlatarak, yaşayarak insanların dünya ve ahiret saadetini elde etmelerinin yollarını göstermeye devam etmişlerdir.

Müceddid-i  ahirzaman Bediüzzaman’a devlet baskısıyla devamlı tebdil-i mekan yaptırılmıştır. Bu zorunlu mekan değişiklikleri şer gibi gözükse de  asrımızın insanlarının manevi hastalıklarının ilacı olan Kur’an tefsirleri Risale-i Nur eserlerinin yazılmasına sebep olmuştur.

İçinde tebdil-i mekan ifadelerinin geçtiği Risale-i Nur satırlarının bazılarını  okuyarak makalemizi nihayetlendirelim.

“Mevt, (ölüm)  vazife-i hayattan bir terhistir, bir paydostur, bir tebdil-i mekandır, bir tahvil-i vücuddur, hayat-ı bakiyeye bir davettir, bir mebde’dir. Bir hayat-ı bakiyenin mukaddimesidir….”

“Sizlere müjde! Mevt(Ölüm) idam değil, hiçlik değil, fena değil, inkıraz değil, (sönmek değil), firak-ı ebedi(ebedi bir ayrılış) değil, adem (yokluk) değil, tesadüf değil, failsiz bir in’idam (sahipsiz, idama gitme ,yok olma) değil; belki (bilakis), bir Fail-i Hakîm-i Rahim(Merhamet ve Hikmet sahibi, Rabimiz) tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekandır.(bir yer değiştirmektir) saadet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslilerine (Âdem babamızın memleketine ,cennete) bir sevkiyattır, yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı (toplantı yeri olan) olan âlem-i berzaha(Kabir alemine) bir visal(kavuşma) kapısıdır.”

“Ölüm, bir tebdil-i mekân ve bâki bir meyvenin sümbüllenmesidir. ”

“Mevt, ancak ruhun ceset kafesinden çıkmasıyla tebdil-i mekân etmesinden ibarettir.”

Kiracı

Mehmet Abidin Kartal

Bir bedel karşılığında herhangi bir menkul ya da gayrimenkul malın kullanım hakkını elde eden kiracıdır.

Evi olmayanların  bir evi belli bir bedel karşılığında kullananlar kiracıdır.

Kiraya veren, mal sahibine de,  kiralayan diyoruz.

İnsanlar dünyada kiracı olmak istemiyorlar. Hemen hemen herkes dünyada bir ev sahibi olmak için çalışır. Bunun için borçlanır, kredi, borç alır.

Ülkemizde insanları ev sahibi yapmak için sonu ‘…..evim’ ile biten birçok firma vardır.

Kiracı olmak zor iş, bir evi kiralayıp oturmak için emlakçı, kontrat, noter, peşinat, depozito, demirbaş tespiti, kefil engellerini aşmanız gerekir.

Geçen günlerde bir gazete ‘kiraya çalışıyoruz’ manşet haberiyle çıkıyordu.

Hane halkı bütçe araştırmasının 2019 yılı sonuçlarına göre; Türkiye genelinde hane halklarının tüketim amaçlı yaptığı harcamalar içinde en yüksek payı %24,1 ile konut ve kira harcamaları almaktadır.

Geçen günlerde bir gazete de ‘Kiralar şişiriliyor. Oturulacak ev bulunamıyor.’ Manşet haberiyle çıkıyordu.

Kiracı kiraladığı evin parasını ödediği sürece ev sahibinin istediği şartlar doğrultusunda, kira sözleşmesine  uyulduğunda oturma hakkına,  sahiptir.

Kira sözleşmesine uyulmadığında, kiranın bedeli ödenmediğinde noterden ihtarnameler gelmeye başlar.

İhtarnamenin gerekleri yapılmazsa olay mahkemeye intikal eder.

Sulh hukuk mahkemeleri başta kira sözleşmesinden kaynaklanan davalara bakarlar.

Kiracı olmak, filmlere, romanlara, tiyatrolara konu olan hayatın sosyal ve ekonomik gerçeğidir.

Memduh Şevket Esendal’ın  “Ayaşlı ile Kiracıları” romanı, cumhuriyetin ilk yıllarındaki Ankara’dan bir kesit sunar. Eğitimleri, uğraşları, dünya görüşleri farklı insanların ilişkilerini büyük bir ustalıkla sergiler; onların kişiliklerinde, dönemin bütün özelliklerini yansıtır.

Eugéne Ionesco’nun “Yeni Kiracı”  tiyatro oyunu, bu oyunda kapitalizmdeki insan ilişkileri konu edilerek eleştirilmektedir. Kapitalizmin insana dayattığı tüketim mantığını eleştiren oyun, tüketimi dayatan bu sistemin, insan ilişkileri, değer ölçüleri, hatta gerçek aşkı ve sevgiyi yerle bir ettiği hayatlarımızın uyumsuzluğunu basit bir durumla anlatıyor. Tiyatroda  bir adam yeni kiraladığı eve eşyalarını taşımak için iki hamalla birlikte boş evine gelir…

Kemal Sunal’ın Kiracı filmini çoğunuz seyretmişsinizdir. Fakir ve evli bir adamın ev bulmak için verdiği mücadele komik şekilde anlatılmaktadır. Kaynanasıyla birlikte oturan evli ve üç çocuklu devlet memuru Kerim (Kemal Sunal) kıt kanaat geçinirken ve aylığının yarısını ev kirasına verirken, bir de ev sahibinin sürekli kira zammı istemesinden iyice bunalmıştır…

Esasında bu dünya da ev sahibi olsak da kiracıyız.  

Çünkü bir gün o evden girmemek üzere çıkacağız.

İnsan kendi taşıdığı bedenin ve hiçbir şeyin sahibi değil, emanet olarak duruyor.

Beden ruhun kiralık evidir. Ruh bedende kiracı.

İnsan yolcu, emanetçi,  kiracı…

 “Benim dünya ile ilgim, bir ağaç altında dinlendikten sonra, yoluna devam eden yolcu gibidir.”(Hadis-i Şerif)

“Mal sahibi, mülk sahibi/Hani bunun ilk sahibi?/Mal da yalan, mülk de yalan/Var biraz da sen oyalan…”

“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Müttaki olanlar için şüphesiz ki ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hala akıl erdiremiyor musunuz? ” (En’âm Suresi – 32 . Ayet)

“Mülk Allah’ındır, sende emaneten duruyor. O emaneti ibka edip, senin için muhafaza edecek; sende kalırsa, meccanen zâil olur, gider. “

İnsan bu dünyaya yolculuğu devam eden misafir olarak gelmiştir.

Gözünü açtığı anda bir ziyafet sofrası içinde bulur kendisini. Kiracı olarak bu ziyafet sofrasında istifade eder. Misafirlik bittiğinde ebed memleketine yolculuğu devam eder.

“İnsan bir yolcudur. Sabâvetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder. Her iki hayatın levazımatı, Mâlikü’l-Mülk tarafından verilmiştir. “

İnsan bu dünyada misafir, emanetçi, yolcu ve kiracı.

Fani olan dünyada sahip olduklarımızın hepsi bize Mâlikü’l-Mülk  tarafından verilen emanet,

Dünya da herkes kiracı…

Evi olan kiracı, evi olmayan tam kiracı,

İnsan sürekli yaşamak zorunda olduğu ortamda bazen sıkılır. Ortamı değiştirmek isteyebilir.

Tebdil-i mekanda ferahlık vardır.

Şartlar beni tebdil-i mekan yaptırarak  tam kiracı yaptı.

Ev sahibim ve ailesi iyi, güzel insanlar, bu yıl ilkokul 4. Sınıfta okuyacak kızları Berrin’e başarılar dilerim, kendilerine duacıyım.

Kimse değil ev sahibi, burada herkes kiracı,

Benim evim var diyenlerin esasında devre mülkleri vardır.

Devre mülkte, bedelini ödeyerek bir mülkü, evi yılın belli bir zamanı için kullanma hakkı elde ediyoruz.

Dünyada mülkümüzde olsa, kiracı da olsak,

Biletimiz kesildiğinde, misafirliğimiz bittiğinde mülkümüzü, kiralık evimizi devredip gideceğiz.

Kiracı bir gün, ruhun bedenden çıktığı gibi kiralık evden çıkacak.

Hepimizin kiracı olduğu şu dünyada ölçümüz.

“Sen burada misafirsin. Ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse, beraberce getiremediği bir şeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve keza, bu fâni dünyadan da çıkacaksın. Öyleyse, aziz olarak çıkmaya çalış. Vücudunu Mûcidine feda et. Mukabilinde büyük bir fiyat alacaksın. “