Etiket arşivi: Mehmet Abidin Kartal

Beyza

Mehmet Abidin Kartal

Beyza;  beyaz, daha beyaz, çok temiz, lekesiz, parlak, günahsız.

Günahtan kaçınmış, günahla kirlenmemiş.

Sevilen, el üstünde tutulan manalarına gelmektedir.

Cennetteki bir bahçenin ismi olan Beyza kız çocuklarına da isim olarak  verilmektedir.

Beyza isminin Kur’an’daki anlamı: Beyazdır.

Araf suresi 108. Ayette ve Neml suresi 12. Ayette geçmektedir.

“Ve elini çıkardı. Bir de ne görsünler, o da seyredenlerin gözleri önünde bembeyaz oluvermiş ” Araf suresi 108. Ayet (Firavun, Hz. Mûsâ’nın tebliğinde gerçeği söylediği ve sağlam ispatlara dayandığı şeklindeki açıklamalarını yeterli bulmayıp kendisinden doğruluğunu ispatlayacak bir mucize göstermesini isteyince Hz. Mûsâ iki mucize sergiledi: Asanın bir anda yılana dönüşmesi ve –esmer tenli olduğu halde– elini cebinden çıkarınca renginin, olayı takip edenlerin gözleri önünde ve onları hayrete düşürecek şekilde bembeyaz hale gelmesidir)

“ Şimdi elini koynuna sok da kusursuz bembeyaz olarak çıksın. Dokuz mucize ile Firavun ve kavmine git. Çünkü onlar yoldan çıkmış bir kavim oldular.”Neml suresi. 12.ayet

Beyza isminin özellikleri şöyle ifade edilmektedir.

Dost canlısıdırlar, dost canlısı oldukları için arkadaş edinmede sıkıntı çekmezler.

Güzel konuşurlar . Maddiyattan ziyade maneviyata önem verirler.

Eleştirmekten ve eleştirilmekten kesinlikle hoşlanmazlar.

İnsanları  severler ve kalpleri herkese açıktır.

Gezmeyi, eğlenmeyi severler. İnce fikirli  ve zariftirler.

İş hayatında başarı için enerjik özellikleri barındırırlar.

Mücadeleyi seven bir yapıları vardır.

Kişiye Beyza ismiyle hitap edildiği zaman harflerin titreşimleri hem toplumda hem de hitap edilen kişide kişiliğine ait anlamalar yüklenildiği ifade edilmektedir.

B : Hisleri kuvvetlidir. Yardımsever ve merhametlidir.

E : Sıkıntılardan kurtulmak için mücadele etmeyi çağrıştır, soyadınız da dahil bir tane e harfi olabilir.

Y : Geçmişten iyi ders alan manası uyandırır, duruma göre konabilirse de olmaması daha iyidir. İsminde Y bulunan kimse zorluklardan kolaylıkla sıyrılır.

Z : Bilimsel açıdan, okumayı seven birini çağrıştırır, bir tane z harfinin isminde olması iyidir.

A : Atılgan-enerjik anlamı uyandırır, ikiden fazla bu harften olmamalıdır.


Beyza kız ismi olarak ülkemizde çok kullanılan isimler arasında yer almaktadır. Araştırmalar Beyza isminin Türkiye’de 86.921, İstanbul’da 17.387, Ankara’da 6.696, İzmir’de 3.787 kişinin ismi olduğunu söylemektedir.

Benim tanıdığım Beyza Ahirzaman  müceddidine talebe olan bir anne ve babanın kızıdır.

Babası Cenab-ı Allah’ın Şafi isminin tecellisi olan mesleği yapıyor.

“Ya Öğreten, ya öğrenen, ya dinleyen , ya da ilmi seven ol. Fakat sakın beşincisi olma (yani bunların dışında kalma) helâk olursun”  (Taberani)

Annesi öğreten yani öğretmen.

Ne diyor Ahirzaman  Müceddidi:  “İnsanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun validesidir… Validemin ders ve telkinâtını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esâsiye müşahede ediyorum. ”

Beyza’nın birde abisi var. Mehmet Kerem.  Bilgisayar mühendisi. İnşallah marka olacak yerli yazılım programlarına imza atacak.

Beyza, babasının mesleğinden dolayı ilk, orta, lise eğitimini Türkiye’nin değişik şehirlerinde yaptı.

Üniversite öğrenimini Gaziantep’te yaptı.

Beyza üniversitede okurken bir gün sokakta hasta simsiyah ölmek üzere olan bir kediye rastlar, ismi ile müsemma olan yardımsever ve merhametli  Beyza kediyi evine getirir. Onu veterinere götürerek, şefkatle bakarak sağlığına kavuşturur. Kedisine ‘Gölge’ ismini koyar. O günden sonra kedisinden hiç ayrılmaz.

Beyza’nın kedisi  saadet asrındaki şu olayı hatırıma getirdi.

Abdurrahman bin Sahr adlı bir sahabe (Ebu Hureyre) sokakta kalmış kedileri evine  götürür onları yedirir severmiş. Peygamberimizin (sav) bundan haberi yokmuş.

Sahabelerden biri bir gün Peygamberimize (sav) söylemiş:

Abdurrahman bin Sahr “Pis kedileri toplayıp kulübesinde bakıyor!” demiş. Peygamberimiz (sav)  o anda bir şey söylememiş. Peygamberimiz (sav) Abdurrahman bin Sahr’ı  daha sonra sokakta görmüş. Peygamberimiz (sav) bir şey der diye  elindeki kedi yavrusunu  hemen hırkasının içine saklamış. Efendimiz (sav) kendisine, hırkanın altında ne sakladın demiş. Hırkayı açmış küçük bir kedi yavrusu. Peygamberimiz (sav) yavruyu sevmiş, okşamış, ve Abdurrahman bin Sahr’a: “Ebu Hureyre utanma, öğün. Sen kedi babasısın” demiş.

O günden sonra Abdurrahman bin Sahr’a artık Peygamber Efendimiz (sav)’in hitap ettiği gibi “Ebu Hureyre (Kedi babası)”diye  hitap edilir olmuş. 

Bediüzzaman Said Nursi, kediler için “Nasıl bu vazifesiz  canavarcıklara mübarek denilir?” sorusunu soruyor ve cevabını yine kendisi veriyor. İşte 24. Söz’ün Birinci Dal’ında yer alan o satırlar:

Hatta bir gün kedilere baktım. 

Yalnız yemeklerini yediler, oynadılar, yattılar. Hatırıma geldi: “Nasıl bu vazifesiz canavarcıklara mübarek denilir?” Sonra gece yatmak için uzandım. Baktım, o kedilerden birisi geldi, yastığıma dayandı, ağzını kulağıma getirdi, sarih bir surette “Yâ Rahîm, yâ Rahîm, yâ Rahîm, yâ Rahîm“ diyerek, güya hatırıma gelen itirazı ve tahkiri, taifesi namına reddedip yüzüme çarptı.

Beyza geçen günlerde evlendi. Evlendiği hayat arkadaşına şu şartı ileri sürmüştü. Kedim  Gölgede bizimle yaşayacak kabul ediyor musun? Alperen Beyza’ya da Gölgeye de Evet demişti.

Efendim bu vesileyle Beyza’ya ve Alperen’e Cenab-ı Allah’ta iki cihan mutluluğu diliyorum. Yolunuz ve bahtınız açık olsun inşallah…

Yeşilay hep benimle

Mehmet Abidin Kartal

Yeşilay, her yıl 1-7 Mart tarihleri arasında Yeşilay Haftası’nı   kutluyor. Türkiye’nin en köklü sivil toplum kuruluşlarından Yeşilay, Yeşilay Haftası dolayısıyla düzenlediği etkinliklerde, bağımlılıklardan uzak durmak ve sağlıklı yaşam için 2021 yılında  “Sağlıklı nesiller için, Yeşilay hep benimle” mesajını vurguluyor. Yeşilay, iyi ve sağlıklı hayat için tütün, alkol, madde, kumar ve teknoloji bağımlılığı ile mücadele etmektedir.

Yeşilay, 1920’de İngiliz işgal güçlerinin İstanbul Limanı’na gemilerle getirdiği binlerce kasa alkollü içkiyi gençlerimize bedava dağıtıp onları zehirlemesine, işgale karşı direnişi kırarak hürriyetlerini ve onurlarını  ellerinden almak istemelerine karşı alkollü içkilerle mücadele amacıyla dönemin Şeyhülislam’ı İbrahim Haydarizade’nin himayesinde Dr. Mazhar Osman ve arkadaşları tarafından Padişahın izniyle 5 Mart 1920’de İstanbul’da “Hilal-i Ahdar” adıyla kuruldu.“Hilal-i Ahdar” ismi daha sonra “Yeşil Hilal” ve “Yeşilay” olarak değiştirildi.

Yeşilay’ın kuruluşuna sebep olan  ortamı göz önüne getirecek olursak yapılanlar tam bir kurtuluş savaşıdır. İngilizler İstanbul’u işgalinden itibaren, gemiler dolusu içki getirerek Müslüman halka parasız olarak dağıtmaları savaşın bir diğer cephesin gösteriyordu. İngilizlerin beyin uyuşturan içkileri getirip İstanbul’a sokmaları uyuşturulmuş beyinli,  geleceği düşünmeyen, vatan savunmasına katılmayan, vatan elden gitmiş ne olur ki diyebilecek, duygusuz, ruhsuz, başıboş, serseri, aklı uçkurunda bir gençliğin oluşması düşmanın işini kolaylaştıracaktı.

İngilizlerin geçmişte cennet vatanımızı ele geçirmek için kurduğu bedava içki dağıtarak gençleri duygusuz, ruhsuz, vatan sevgisinden yoksun hale getirmek için, şeytani plana karşı, manevi savaşı kazanmak için, Hilâl-i Ahdar (Yeşilay) kurulmuştur. Kurucuları arasında, o zamanın meşihat diğer adı “Darül Hikmetül İslâmiye” azalarından Bediüzzaman, Fahrettin Kerim Gökay, Mazhar Osman, Eşref Edip gibi birçok ünlü isim yer almıştır. O dönemin vatansever aydınlarının hepsi neredeyse bu oluşumun içinde bulundular. Savaşlar sadece maddî anlamda olmaz asıl savaş maneviyat ile olanıdır.

Resmî kurucuları on yedi kişi olan ve günümüze kadar hala varlığını sürdüren Yeşilay’ın amacı, içki ve benzeri zararlı maddelerle mücadele edip, halkımızı bunlara karşı korumaktır. Bu konuda da büyük çaba sarf ederek içkinin yaygınlaşmasını önlemeye çalışılmaktadır. Zaman içerisinde sigara, alkol, uyuşturucu, kumar, fuhuş vs. bunlar Yeşilay’ın tüzüğüne giriyor. Son dönemde de internet ve TV bağımlılığı yine Yeşilay tüzüğüne girmiş bulunmaktadır. “Uyuşturucu kültürü”, nün amacı  egemen güçlerin toplum yapısının temelini teşkil eden manevî değerleri, inanç ve mukaddesleri yok etme faaliyetidir.

Bediüzzaman Hazretlerinin Hilâl-i Ahdar ile münasebetine gelecek olursak. Üstad  1897- 1898 yıllarında Van’da Tahir Paşa Konağında kalırken; Tahir Paşa, bir gazetenin haberini Bediüzzaman’a gösterir. Gazetenin haberi şu idi: William Ewart Gladstone Kur’ân’ı eline alarak İngiliz Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmada: “Bu Kur’ân  Müslümanların elinde bulunduğu müddetçe, biz onlara hakikî hâkim olamayız. Ne yapıp yapıp, ya bu Kur’ân’ı sükût ettirip ortadan kaldırmalıyız. Veyahut da Müslümanları ondan soğutmalıyız” der. Bu haberi okuyan Bediüzzaman ta o tarihte İngiliz siyasetçilerinin Müslümanlar için tertipledikleri oyunları bilmiş ve İngiliz siyaseti ile mücadelesini ta o zamandan başlatmıştır. Okuduğu bir haberden sonra İngiliz siyasetinin en azılı düşmanı olan Bediüzzaman, “İngiliz Muhipler Cemiyeti” (İngilizleri Sevenler Derneği) karşı, İngilizlerin İstanbul’u işgal günlerinde, büyük bir gayret göstererek İngilizlerin yaptıklarını gözler önüne sererek, aldatıcı ve koyu bir İslâm düşmanı olduğunu anlatıp, halkın büyük bir kısmını, özellikle âlimleri İngilizlerin aleyhine çevirmeyi başarmış. Yayınladığı “Hutuvat-ı Sitte” (Şeytanın Altı Oyunu) adlı eserini el altından dağıttırmış, böylece İngilizlerin oyunlarını büyük ölçüde bozup, uydurma fitnelerini deşifre etmiştir.

Türkiye’nin 81 ilinde toplam 120 şube ile hizmet veren Yeşilay’ın çalışmalarına destek veren yüzbinlerce gönüllüsü bulunuyor. Uluslararası Yeşilay Federasyonu’nun kurulmasına öncülük eden kurum, 81 ülkede faaliyet göstererek tüm dünyada bağımlılıklarla mücadelenin öncülüğünü üstleniyor.

Bu yıl 101’inci yaşını kutlayan Yeşilay, 1-7 Mart Yeşilay Haftasını ’Sağlıklı nesiller için Yeşilay hep benimle’ sloganıyla kutluyor.  Yeşilay Haftası’nda  halkımızın bağımlılık konusunda bilinç ve farkındalık düzeylerinin daha da artırılması hedeflemektedir. “Sağlıklı nesiller için, Yeşilay hep benimle.” konseptiyle kutlanan hafta, bağımlılıkla ve bağımlılığı teşvik eden güç ve odaklarla mücadele etmek konusunda tüm otoriteleri ve toplumu harekete geçirmeyi amaçlamaktadır.

Bu yıl İstanbul’un simge yapıları, Yeşilay Haftası boyunca kutlamalara dahil oluyor. Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü yeşil renkle aydınlatılırken; Galata Köprüsü’ne de Yeşilay logosu yansıtılıyor. Hafta boyunca Yeşilay’ın Genel Merkezi olan Sepetçiler Kasrı’ndan da gökyüzüne Yeşilay logosunu yansıtan lazer gösterisi yapılıyor. İstanbullular sokağa çıkma kısıtlamasının olmadığı saatlerde şehrin farklı noktalarından gösterilere tanıklık edebiliyor.

Zararlı alışkanlıklarla mücadelede sadece kanunlar, sadece yasaklar, sadece cezalar yeterli olmaz. Bunlar olacak ama asıl milletimizin her bir ferdinin bu mücadelede yerini almasını sağlamalıyız. Her bir ferdin, nasıl teröre karşı yekvücut olmak durumundaysak bağımlılıkla ve zararlı alışkanlıklarla da mücadelede aynı şekilde bir ve beraber olmalıyız. Bizler çocuklarımızın alkole, tütüne, teknolojiye veya başka bir şeye bağımlı olmasını istemiyorsak öncelikle kendi alışkanlıklarımızı gözden geçirmeli ve onlara doğru örnek olmalıyız. Çocuklarının fiziki ihtiyaçları yanında manevi ihtiyaçlarıyla da alakadar olmayan anne-babalar siperde bekleyen fırsat kollayan kötü alışkanlıkların ve terör örgütlerinin onlarla çok yakından ilgilendiklerini bilmelidirler. O dağlara götürülenlerin uyuşturucu verilerek götürüldüğünü hepimiz biliyoruz. Canlı bombaların uyuşturucu bağımlısı haline getirildiğini biliyoruz. Ruh ve beden sağlığı yerinde olan insan terörist olmaz. Bu konularda anneler, babalar, komşular, akrabalar, mahalle ve tüm toplum tam bir seferberlik ruhuyla hareket etmelidir. Sigara, alkol, uyuşturucu, internet  bağımlılığına karşı mücadele de en başta aileler uyanık olmalıdır. Sigara, alkol, uyuşturucu gibi kötü alışkanlıklar, huzuru, huzurlu aileyi yok eden bombalardır.

Bir aile, evladına sahip çıkmazsa, bütün dünya sahip çıksa ne işe yarar? Bir toplum kendi insanına sahip çıkmazsa, en müreffeh bir hayata kavuşsa ne işe yarar? Cinayetlerin, intiharların artmaması, gençlerimizin telef olmaması için, aileden hareketle  toplumun bütün birimleri üzerlerine düşen görevleri yapmalıdırlar.

Unutmayalım, gençlik damarı,  akıldan ziyade,  duyguları dinler.  Bundan dolayı ailenin çocuklarının yanlış yapmaması için,  sabırla iletişim kurarak,  gencin aklı ile  duygularının dengeli kullanmasına yardımcı olmalıdırlar. Gençlik çağının önünde tuzaklar ve ağlar vardır. Kötü arkadaşlar,  sigara, alkol, uyuşturucu, internet bağımlılığı, sınır tanımayan kız erkek arkadaşlığı…Gencin bu tuzaklara düşmeden hayat merdivenlerini çıkması,  başarılı ve huzurlu yaşaması için  en önemli  şartlardandır.

Çağın ölüm tuzaklarına düşmemek, gerçek huzur ve mutluluğu yakalamak için, yapmamız gereken, Yeşilay’ın kurucularından Bediüzzaman’ın dediği gibi “Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve feraizle  zinetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz.” cümlesinin uygulanmasında yatmaktadır. Bir hayat, iman ile kemale erer ve canlılık kazanırsa, onu hemen ibadet takip eder; “feraizle ziynetlendirmek”, yani farzları işlemekle onu süslemek, daha da güzelleştirmek görevi başlar. Kazanılan bu nimetin kaybedilmemesi, bu süslerin bozulmaması, çirkinliğe dönüşmemesi, tuzaklara düşülmemesi için de takvaya, günahlardan çekinmeye ihtiyaç vardır.

Yeşilay’a ve Milli Eğitim’e  şu öneride bulunuyoruz. Yeşilay’ın kurucuları arasında bulunan, Bediüzzaman’ın eserleri insanlığın, gençlerin gerçek huzuru ve mutluluğu yakalamaları için yazılmış, insanlığın manevi yaralarını tedavi eden, sağlıklı, huzurlu bir toplumu hedefleyen Kur’an tefsirleridir. Milli Eğitim okullarda, Yeşilay  yaptığı faaliyetlerde, bu eserlerden faydalanırsa, okullarda imanlı, vatan ve millet sevgisiyle donatılmış nesiller yetişecektir. Yeşilay’ın  faaliyetleri daha tesirli olacaktır.  Yetkililere duyurulur.

İstanbul beyaz gelinliğini giydi

Mehmet Abidin Kartal

Kar beyazı, bembeyazı temsil eder. Kar saflıktır, kalp temizliğidir. Beyaz, saflığın ve temizliğin simgesidir. Soğukkanlılığı, asaleti, masumiyeti, istikrarı ve devamlılığı temsil eder. Huzur ve güven verir.

Renklerin içinde beyazın zihinlerimizde canlandırdığı ilk duygu şüphesiz; temizlik, safiyet, masumiyet duygularıdır. Beyaz, temizliğinin ve ruhi saflığın son sınırıdır. Saf ve temiz oluşun sosyal hayatta en net gözlendiği anlardan olan evlilikte gelinliklerdeki beyazlık masumiyetin, iffetin, namusun ve tertemiz bir ruhun temsili olarak kabul edilmekte ve şuur altlarına bu mesaj verilmektedir.

Bu yüzden olsa gerek pek çok kültürde gelinlikler beyaz renklidir. Evlenecek gelin adayları düğünlerinde beyaz gelinliklerini giyerler. Kainatın Efendisinin (sav) övdüğü İstanbul, 14 Şubat ve devam eden günlere bembeyaz gelinliğini giymiş, bembeyaz bir sayfa açarak giriyor. İstanbul gelinliğini güneşle görüşünceye kadar giymeye devam edecek. Ankara’dan İstanbul’a gelen kızım karı da beraberinde getirdi.

Pencereden İstanbul’u seyrediyoruz, gözümüzün gördüğü her yer bembeyaz karlarla kaplı… Beyaz gelinliğini giymiş İstanbul daha güzel, daha temiz. Bu güzellik ve temizlik düşüncemi aşağıdaki ifadelerle şekillendirdi.

Kar beyaz görüntüsüyle içimizi ferahlatıyor. Kar insana, her şeyi temizliyor gibi, hayatımızın olumsuzluklarını da temizlediğini hissettiriyor. Kar havadaki ve yerdeki maddi mikropları temizliyor. Uçsuz bucaksız beyazlık insana manevi temizlik olan, masumiyet, saflık, temizlik duygusunu hatırlatıyor. Kar bütün kainatı beyaza boyar, çirkinliklerin üzerini örterek bir güzellik meydana getirir. Bir beyaz örtüdür, beyaz sayfadır, kar; bütün çirkefleri, pislikleri örter. Kar, kainatın beyaz sayfası. Kar rahmetin habercisi…Kar rahmetin beyaz sayfası. Kar senesi var senesidir, berekettir.

Kar suyu topraktaki potasyum, kalsiyum, demir gibi mineralleri çözerek bitkilerin beslenmesini sağladığından; kar rahmettir, nimettir. 

Hepsinden önemlisi kar, beyaz sayfanın  ve sayfanın üzerine yazılanların  sahibini  hatırlatıyor. Bir defter sayfasına bir A harfinin yazıldığını görsek bunun bir yazanın olduğunu düşünürüz. Kendiliğinden yazıldığını hiç kimse söyleyemez. Böyle bir iddiada  bulunan gülünç duruma düşer.

Tevhid kelimeleridir kar taneleri. Semadan birlik için inerler bir bir. Kol kola girip, Bir O’lana şahitlik ederler.

Kışın beyaz sayfası olan kar, baharda mahlukatın dirilmesine, doğmasına vesile olan bembeyaz bir Rahmet’tir. Celal içinde Cemal’in tecellisinin sayfasıdır.

Karın soğuk ve üşütücü yüzünün arkasında, milyonlarca bitki ve hayvanların hayat kaynağı olan suya, dirilişe gebe olması vardır. Kar yağmasa bitkiler yeşeremez, bitkiler yeşermese canlılar yaşayamaz, daha bunun gibi sebep ve hikmetini bilmediğimiz sayısız rahmet ve hikmet incelikleri kara takılmıştır.

Manevi kirlerinden temizlenmek isteyen hacılar hac esnasında beyaz ihramlar giyerler.

İnsan beyaz kefenini giyerek ebedi aleme göç ederken, kar da, yeryüzünün kefenidir.

Kışın bembeyaz örtüsüyle bir kefen gibi kaplar tabiatı.

Kışın kefenini giyen tabiat baharda tekrar dirilir. Her kışın bir baharı vardır.

Mektub-u Rabbani olan kar, biz şuur sahiplerine mesaj verir. “Bakın” der; “her kıştan sonra bahar nasıl geliyor ise, şu fani dünyadan sonra da Ahiret gelecektir, haşir olacaktır”…

“Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine: Ölümünün ardından yeryüzünü nasıl diriltiyor. İşte bu, ölüleri dirilten Allah’tır. Onun gücü her şeye yeter. ”(Rum suresi 50. ayet)

Patronum

Mehmet Abidin Kartal

İnsan yolcudur. İnsan dünyada yolcu olduğunu bilip ona göre hareket etmelidir. Yolcu olmak insanın yurdundan, evinden, işinden ayrı kalmasıdır. Yolcu olan yolda gördüğü güzelliklere bağlanmaz, biraz sonra bulunduğu yerden ayrılacağını bilir. Yolcu yolda oyalanmaz, en kısa zamanda yolculuğunu tamamlamaya çalışır. Yolcu olanın hedefi gideceği yere ulaşmaktır. Yolcu yolda uğradığı yerler için, buralar güzelmiş buralarda kalayım diyemez.

Adem (as) babamızla  başlayan ve binlerce yıldır dünyaya gelen her insan yolcu, yaşadıkları ise yol hikayesidir. Hayat yolda yaşananlardır. Aslında, yazılan bütün hikayeler ve romanlar bu yol hikayelerinden kesitlerdir…

Hayatta yolcularının yaşadığı yol hikayeleri tek düze değil… Kışı var, baharı var, yazı var, güzü var. Gecesi var, gündüzü var. Dünyada yaşayan insanlarda bir değil. İyisi var, kötüsü var, zengini var, fakiri var, işçisi var, patronu var… Dünyada karşılaşılan her durum, her olay imtihan sorusu… Hayat yolu hikayemiz, sorulara cevap vermekle geçiyor.. Hayat yolu düz değil, inişli ve çıkışlıdır.

İnsan bu dünyaya yolculuğu devam eden misafir olarak gelmiştir. Gözünü açtığı anda bir ziyafet sofrası içinde bulur kendisini. Yolcu olarak farklı istasyonlarda ziyafet sofralarından istifade eder. Misafirlik bittiğinde ebed memleketine yolculuğu devam eder.

“İnsan bir yolcudur. Sabâvetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder. Her iki hayatın levazımatı, Mâlikü’l-Mülk tarafından verilmiştir. “

Dünyadaki yolculuğum Hatay’ın Yayladağı ilçesinde başladı. Lise sonrası üniversiteyi kazanamadığım için can dostum halaoğlu  Ali ile İzmir’de Üniversite hazırlık kursuna gitmek için 1980 ihtilali sonrası Kasım ayında yolumuz İzmir’e uğradı.  Kayıt yaptıracağımız dershane  öğrencilerine kalacak yer de temin ediyordu. Adresini aldığımız dershaneye kayıt yaptırmak için gittiğimizde,  Ali ile beni ikamet için faklı adreslere göndereceklerini söylediler. Biz bunu kabul etmedik ve kayıt yaptırmadık. Kırk yıl sonra bu dershaneye kayıt yaptırmayışımızın hikmetini anlıyorduk. Cenab-ı Hak bizi muhafaza etmişti. Memleketken İzmir yolculuğuna çıkarken, İzmir’de Hukuk Fakültesinde okuyan ve kendisini tanımadığımız hemşerimiz Yakup Alkan’ın adresini almıştık. İlk defa geldiğimiz İzmir’de valizlerimizle ortada kalmıştık. Bir taksi tutarak Yakup Alkan’ın Bornova’daki adresine gittik. Yakup abi akşama geldi. Yayladağı’lı olduğumuzu kursa geldiğimizi, kalma yer hususunda anlaşamadığımızı anlattık. Yakup abi ben sizi tanımıyorum, gittiğiniz dershane dışında bir dershaneye giderseniz yardımcı olmaya çalışırım dedi. Meğer kayıt için gittiğimiz dershane içinde bulunduğu hizmete, anlayışa muhalifmiş. Biz hiçbir şey bilmiyoruz. Bunu çok sonraları öğreniyorduk. Sonuçta biz İzmir’de  dershane beğenemedik. Bu arada bir haftayı aşkın Yakup abi ve beş arkadaşının  yanında kalıyorduk. Yakup abi ve arkadaşları beş vakit namaz kılıyor. Beraber olduklarında cemaatle kılıyorlar. Kur’an okuyorlar, Kırmızı kitap okuyorlar. Bunlar bizim hoşumuza gidiyor, kendimizi muhabbetin zirvede yaşandığı bir ortamda buluyorduk. Yakup abi bir gün bize sizi kursa gitmek için İstanbul’a göndersem gider misiniz dedi. Gideriz dedik. Yakup abi notumuzu vermiş sınıfı geçmiştik. Meğer İstanbul’da hizmetin Üniversite hazırlık kursu varmış.

Ali ile valizlerimizi alarak İstanbul yoluna düştük. İstanbul’da adres Fatih (Kıztaşı) NURTAŞI. Nurtaşı’nda adresi buluyoruz. Kapıyı Mehmet Emin Birinci abi açıyor. Daha sonra öğreniyoruz ki Yakup abinin vesilesiyle biz Kur’an ve İman hizmetinin merkezine yolculuk yapmışız. Biz gelmeden merkeze gerekli bilgiler verilmiş. Burada kalan abiler kardeşler sanki bizi uzun yıllar tanıyorlarmış gibi yakınlık gösterdiler. Dershaneye giderek kaydımızı yaptırdılar. Fındıkzade’deki Isparta Talebe Yurduna yerleştirdiler. Artık biz muradımıza ermiştik. Kursa gidip geliyor, sabahlara kadar çalışıyorduk. Üniversiteyi mutlaka kazanmalıydık. Babam, ‘Kazanamazsanız kendinizi İstanbul’da denize atın’ diyordu. Yurdun alt katında mescid de haftanın belli günlerinde Risale-i Nur dersleri yapılıyor biz bu derslere katılıyorduk. Girdiğimiz üniversite sınavında Can dostum Ali İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Tarih bölümünü kazandı. Ben Ege Üniversitesi, İktisat Fakültesi, Kalkınma ve Planlama bölümünü kazandım.

Benim için 1981’de İzmir yolculuğu başlıyordu. İzmir Bornova’da Barla apartmanında Yakup abinin yanında buluyordum kendimi. Okulum Alsancak’ta bugünkü Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlük binasıydı. Yakup abiyle hemşerilik bağımızın yanına bir de kardeşlik bağı ekleniyordu. Ben Yakup abiye Patronum diyordum. Yakup abi kendisine  Patron diye hitap etmemden hoşlanırdı. O bana kardeşim ben ona Patronum  diye hitap ederdim. Aramızdaki iletişimin şifresi böyleydi. Patronum bana bilhassa okula giderken, ‘vatana sahip ol kardeşim’ derdi. En büyük vatan insanın kendisiydi… Barla nur dershanesine geldiğimde birinci katta  patronumla, Tıp Fakültesine giden Akhisarlı Ali İhsan ve Hasan  abilerle, İktisat fakültesine giden Çorumlu  Emre abi ve Eğitim fakültesine giden Elazığlı  Fethi abi ile kalmıştım. Bir ara Hukuk Fakültesinde okuyan Mersin Mut’lu İbrahim Ünal  kardeşim de yanımızda kaldı. Dershanenin en küçüğü bendim. Daha sonraki yıllar mezun olan abilerin yerine yeni kardeşler geliyordu. Şimdi bakıyorum da hayatımın en güzel, huzurlu, verimli geçen yılları üniversite yıllarıydı…

İnsan hayat yolculuğunda karşılaştığı bazı olaylar ve kişiler hayatının yönünü iyi veya kötü yönde değiştirebilir. Patronum hayat yolculuğumda bana doğru ve nurlu yolu gösteren pusulam olmuştur. Barla apartmanında birinci katta  Yakup abimle yaklaşık beş yıl beraber kaldık. Bunun üç yılında aynı odada kaldık.  Üniversiteyi dört yılda bitirdim. Bir yılda başında Hasan Şen abinin bulunduğu Yeni Nesil İzmir temsilciliğinde çalıştım. Patronumla şu fani hayatta çok güzellikler yaşadık. Hafta sonları Barla apartmanı çevresinde çocuklarla top oynar, onlara Can Kardeş dergisi verir, derslerinde yardımcı olurduk. O yıllarda Barla apartmanı çevresinde hiç apartman yoktu. Koca arazinin ortasında yalnız Barla apartmanı vardı.  Yakup abimin muhabbetinden bilhassa nur sohbetlerinden keyf, lezzet  almayan kişi yoktur. İzmir’den ayrıldıktan sonra yüz yüze veya telefon görüşmelerimizde Patronum muhakkak Risale-i Nurdan bir konuyu anlatırdı. Ben sorular sorarım o cevaplandırırdı. Bir defasında Bediüzzaman’ın siyasete bakışını sormuştum. Biz bir partinin tarafı olamayız demişti. “Nur şakirdleri, hiç siyasete karışmadılar, hiçbir partiye girmediler. Çünkü iman, mâl-i umumîdir. Her taifede muhtaçları ve sahipleri var. Tarafgirlik giremez. Yalnız küfre, zındıkaya, dalâlete karşı cephe alır. Nur mesleğinde, mü’minlerin uhuvveti esastır.” (Emirdağ Lâhikası-I) ölçüsünü hatırlatmıştı. Patronumla Barla apartmanında kalırken tatillerde hızlandırılmış üniversite hazırlık kurslarına gelen gençler  nur dershanemize gelerek kursa giderlerdi. Memleketimiz Yayladağı’ndan MHP il başkanının oğlu ile CHP il başkanının oğlu bir tarihte yanımıza gelerek kursa gittiler ve sınavlarda başarılı oldular. (Bu gençlerin ikisinin de ismi Mehmet idi) Eğer bu satırları bu gençler okursa bu olayı hatırlayacaklar. Patronum bu gençlere sen şusun, busun demedi, kucağını açtı. Onları Kur’an’la, nur risaleleriyle, iman hakikatleriyle   tanıştırdı.

Çünkü, İman hakikatleri, dünyada her cereyanın fevkinde bulunması ve umumun malı olması cihetiyle, bir tarafa tabi ve dahil olmaz. Bu düsturlara istinaden iktidar veya muhalefette yer alan herhangi bir siyasi parti ya da siyasetçi ile anılmak  iman hakikatlerine perde olmaktır. Bu dehşetli bir tehlike ve azim bir cinayettir.

Her insan ebede giden yolcudur. Dünyaya gelen her insan Allah’ın (c.c) verdiği ömür kadar yaşadıktan sonra bu dünyadan ahiret alemine göçüp gitmektedir. Ayet-i kerimede belirtildiği üzere: “Her nefis mutlaka ölümü tadacaktır” hükmü mutlaka gerçekleşmektedir. Hepimizin dünyadan ayrılış biletleri hazırdır. Bilet bize verildiğinde, ebedi aleme göç edeceğiz. Patronum avukat olduğu için zaman zaman İstanbul’da davaları olurdu. İstanbul’a geldiğinde mutlaka görüşür uzun uzun muhabbet ederdik. En son görüşmemiz Şirinevler meydanında olmuştu. Çay içip, simit yemiştik. İkindi namazını kıldıktan sonra Patronumu İzmir’e yolcu etmiştim. Patronuma 5 Aralık 2020’de ebedi alem yolculuğu biletinin verildiğini  eşi muhterem  yenge hanımdan ‘Yakup beyi kaybettik’ ifadesiyle öğrendim. Patronum ebedi alem yolculuğuna 8 Aralık 2020 de İzmir’de Hacılarkırın da çıkıyor. Patronuma ebedi alemde yerinin cennet mekan olmasını Allah’ımdan niyaz ediyorum. Patronum  bu fani alemde Üstadının verdiği  müjdenin, nereye gideceğinin  inancı ve imanıyla yaşadı.

“Sizlere müjde! Mevt idam değil, hiçlik değil, fenâ değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in’idam değil. Belki, bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır. ”

“Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun? Dünyanın bin sene mes’udâne hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının; ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rüyet-i cemâline mukabil gelmeyen bir Cemîl-i Zülcelâlin daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun.”

Patronum, Yakup abim bana gönderdiği bir mesajında söyle diyordu, ‘Bazı müminler cennete hasret yaşar. Bazı müminler de vardır ki cennet onları hasretle bekler. Cennetin hasretle beklediği müminlerden olmak duasıyla.’  Amin Patronum. Patronum ben seni çok sevdim…

Yazımı tam noktalamışken dinlediğim radyoda şu ilahi çalıyordu.

Ben bir Yakup idim kendi halimde
Mevla’mın Kelamı vardır dilimde
Yusuf’u kaybettim Kenan elinde
Ağlar Yakup ağlar Yusuf’um deyu
Gitti de gelmedi vah yavrum deyu…

Elli altı yıl…

Mehmet Abidin Kartal

Zaman; bir işin, bir olayın içinde geçtiği, geçeceği veya geçmekte olduğu süre, vakit olarak tanımlanır. Saniye, dakika, saat, gün, gece, hafta, ay, mevsim,  yıl, yüzyıl… Zamanı ifade etmek için kullandığımız  kelimeler.  İnsana  bağlı olmayan zaman, her canlıda olduğu gibi insanın da başlangıçtan itibaren ihtiyaç duyduğu ve hayatını anlamlandıran  nimetin, fiilin en önemlisidir. İnsanın dünyaya gelebilmesi için belli bir zamana ihtiyacı vardır. Anne karında  dokuz ay bekleyecektir. Yürüme,  konuşma,  okula başlama,  işe başlama, evlenme ve dünyadan ebedi aleme göç etme, insanın hayat serüveni devam ederken belli zaman dilimlerinde olmaktadır.

Fiil failsiz düşünülemez. Belli bir zaman diliminde meydana gelen bir olay, bir fiil haber haline getirilirken  ilk olarak cevaplandırılan soru, “Kim?” sorusudur. Tarihe geçmiş her olayı,  eseri ve her başarıyı biz failleriyle hatırlarız: İstanbul’un fethini Fatih Sultan Mehmet ile, Mesnevî’yi Mevlana ile, elektrik ampulünü Edison ile, yerçekimini Newton ile hatırladığımız gibi…

Kainatta olup bitenlere sıra geldiğinde bu temel ilkeyi yok saymak ise, insanı yaratılış hakikatinden uzaklaştıran, yaratıcısından bağını koparan tedavi edilmesi gereken hastalıklı bir bakıştır. Bu hastalıklı bakış, bize kainattaki varlıkları ve olayları failsiz ve gayesiz gösterir. Bu kainatı ve Yaratıcısını tekzip etmek, tahkir etmek, tezyif etmektir.  En büyük zülumdur. Meselâ gökyüzünde bir Güneşin bulunduğunu, Dünyamızın da Güneş etrafında dönen bir gezegen olduğunu, gece ve gündüz ile mevsimlerin bu dönüş sırasında meydana geldiğini söyler.  Dünya’nın Güneş etrafındaki dönüş süresi olan 365 gün 6 saatlik zamanı “1 yıl” olarak kabul eder. Fakat Dünyayı kim döndürür, Güneşi kim semamıza yerleştirir, kim gece ile gündüzü ve mevsimleri, yılları ard arda getirir? Zamanı yaratan kim? Bütün bunları yapan, niçin yapar? Böyle sorular sorulmaz, sorulsa da cevabı verilmez. Kim sorusuna cevap vermeyen ilim eksiktir, kördür, topaldır. Kim sorusuna cevap vererek ilim adamları ilmin gerçek temsilcileridirler. Okullarda okutulan bütün dersler, ilimler kim sorusuna cevap verecek şekilde gerçek ilim adamları tarafından yeniden yazılması insanlığa yapılacak en büyük hizmet ve hayırdır. Başta bizim yetkililerimize duyurulur.

Zamanı ve bütün alemleri yoktan yaratan sonsuz ilim sahibi  Esmaül Hüsna olan Allah’tır. Bu nedenle O’nun katında geçmiş, gelecek ve şu an hepsi birdir. Allah’ımız,  zamandan ve mekandan münezzehtir. Bizim için yaşadığımız ve yaşayacağımız olayların bütünü, Allah’ın bilgisinde ve O’nun hakimiyetindedir.

İnsan yaratılmış canlılar içinde en üstün mevkide yaratılmıştır. Halife-i arzdır. Bu üstünlük onun yapısındaki özelliklerinden ileri gelmektedir. İnsan her şeyden önce aklı olan düşünen şuurlu bir varlıktır. Bu onu diğer varlıklar üstünde üstün kılan en önemli özelliğidir. İnsan aklını kullanarak düşünme faaliyetinde bulunur. Düşünerek, tefekkür ederek, okuyarak bilgiye, hakikate  ulaşır. Bilmediklerini öğrenir.

İnsanın toplum hayatı yaşamaya muhtaç yaratılışa sahip olması, onu bazı sosyal olayları yaşamaya yönlendirmektedir. İnsanların taife taife, millet millet, kabile kabile olarak sosyal gruplar halinde yaratılmasının sebebi, Kur’an’da insanların birbirlerini tanımaları, sosyal ilişkilerini bilmeleri ve aralarındaki yardımlaşmayı temin etmeleri şeklinde bir mana ile açıklanmıştır.

Sosyal gruplar arasında gruplaşmaya ve ihtisaslaşmaya doğru gidişin ilk belirtisi, adımı, aile şeklinde kendini göstermektedir. Aile, bütün dünya toplumları tarafından kabul edilen evlilik bağıyla bağlı anne-baba ve sonra çocuklardan meydana gelen en küçük toplum birimidir. Bu bakımdan aile toplumun temel taşı sayılmıştır. Anne-baba ve çocukların yanında nine, dede, amca, hala, dayı ve teyzeler de aileden sayılır.

İnsanın bu dünya da en önemli mutluluk kaynaklarını,  bir eve sahip olmak, gıda ihtiyaçlarını gidermek ve  nikah yoluyla evlenmek olarak sıralayabiliriz. İnsanın bir ev ve yemekten sonra, en ziyade muhtaç olduğu eşidir. İnsan nikah yoluyla bir eşe, hayat arkadaşına kavuşur.

“Saadetin esaslarından nikah ise: Evet, insanın en fazla ihtiyacını tatmin eden, kalbine mukabil bir kalbin mevcut bulunmasıdır ki, her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini mübadele etsinler ve lezaizde birbirine ortak, gam ve kederli şeylerde de yekdiğerine muavin ve yardımcı olsunlar.

Evet, bir işte mütehayyir kalan veya bir şeye dalarak tefekkür eden adam, velev zihnen olsun, ister ki, birisi gelsin, kendisiyle o hayreti, o tefekkürü paylaşsın. Kalblerin en latifi, en şefiki, “kısm-ı sani” ile tabir edilen kadın kalbidir. Fakat kadın ile ruhi imtizacı (geçimi) ikmal eden, kalbi ünsiyet ve ülfeti itmam eden, suri ve zahiri olan arkadaşlığı samimileştiren, kadının iffetiyle, ahlak-ı seyyieden (kötü ahlaktan)  temiz ve pak bulunması ve çirkin arızalardan hali olmasıdır.

Evet insan, bir refikaya veya bir refike muhtaçtır ki, tarafeyn, aralarında, hayatlarına lazım olan şeyleri muavenet suretiyle yapabilsinler. Ve rahmetten neş’et eden muhabbet iktizasıyla, yekdiğerinin zahmetlerini tahfif etsinler.( hafifletsinler)  Ve gamlı, kederli zamanlarını, ferah ve sürura tebdil edebilsinler. Zaten dünyada insanların tam ünsiyeti, (birlikte olması)  ancak refikasıyla olur. ”  ( İşârâtü’l-İ’câz)

İnsan hayatının  belli yılında, yaşında aile kurmak için nikah yoluyla evlenir. Nikah kıyılırken eşler, ” iyi günde, kötü günde; hastalıkta ve sağlıkta” sorusuna evet diyorlar. Bu sözlere sadık kalınmadığında,  bazı evlilikler kısa sürerken, bazıları ise uzun yıllar devam etmekte, ebedi aleme göçle sona ermektedir. Birbirini gerçekten seven, bu sevgiyi geçici güzellik ve yakışıklılığa bina etmeyen, birbirine güvenen, saygı duyan, sorumluluk sahibi, vazifelerini yapan eşlerin evliliğinin mezara kadar devam ettiğini görürsünüz. Bu sevginin devamında en önemli unsur iman özelliklede ahiret inancıdır.

Hadis-i şerifte “Eşler birlikte cennete girmişlerse, orada da bu evlilikleri devam edecektir. Dünya kadınları, eşler hurilerden daha güzel olacaktır. (Mecmau’z-Zevaid, h. no: 11396).” buyrulmaktadır.

Evlilikte sevgiyi zenginliğe,  kısa zamanda yok olacak dış güzelliğe değil de yaşlandıkça daha da artacak olan iman, ahlak, ihlas, sevgi, saygı  ve sadakat gibi güzel vasıflar üzerine inşa etme halinde, ailenin geleceği garanti altına alınır. Sevginin ömür boyu sürdüğünü gören taraflar, aile bağını bir ömür boyu zayıflatmadan sürdürürler. Çünkü dindarlıktan kaynaklanan güzel ahlak, hanımla beyi cennette de birlikte kılar, dünyadan sonra ebedi hayatta da birlikte olmalarını sağlar, sevgilerini sanki ebedileştirmiş olurlar. Bu yüzden de ebedi hayat arkadaşını kırmamaya, incitmemeye burada daha çok dikkat ederler.

Kayınpeder ve kayın validemin elli altıncı evlilik yıldönümlerini  kutlamanın meyvesi bu makale oldu. Benim ikametgahımda  yirmi dokuz yaşındaki en büyük torunun ve  on yedi günlük en küçük torunun,  çocuklarının, damatlarının bulunduğu mesafeye dikkat edilen ortamda elli altı yıllık mutlu evliliğin sırlarını  dinliyorduk… İşin sırrı;  sevgi, güven, hayatın zorluklarını yaşarken birbirlerine destek, iman, ibadet, kul hakkı hassasiyeti, merhametli olmak, adaletli olmak,  ailede kararların istişare yapılarak alınması… Tabi her evlilikte olduğu gibi bu evlilikte de olayın tuzu biberi olduğunu ve bu tuz ve biberleri de dinliyorduk.  Kayınpederimin, “varlığı da, yokluğu da beraber yaşadık. Çocuklarımızın hepsi hayırlı evlat oldu. Hepsini evlendirdik. Torunlarımız oldu. Haccımızı yaptık. Allah’ımıza çok şükür… ” sözleri elli altı yılın özeti oluyordu.