Etiket arşivi: Muhammed Numan Özel

Çocuğa Hakikat Aynasından Bakış

Çocuğa Hakikat Aynasından Bakış

Bir çocuğun gülüşü, bazen bir medeniyetin en derin hakikatlerini anlatır. Sessiz, masum ve fıtrî… İşte tam bu noktada Said Nursî’nin çocuklara bakışı, sadece bir eğitim öğretim meselesi değil; insanın varlıkla, kaderle ve ebediyetle kurduğu ilişkinin bir aynası hâline gelir.

Çocukların varlığı Kur’an-ı Hakîm’de ebeveynler için ilâhî bir “sınama vesilesi”[1] sayıldığından, onların terbiye ve eğitimlerine “bir imtihan” ciddiyetiyle bakmak ve onları yaşadığımız çağın zararlı ve tehlikeli alışkanlıklarına karşı korumak, neslin güvenliği açısından da önemli bir sorumluluktur

Risale-i Nur’un sayfa ve satırları arasında  çocuk, modern dünyanın çoğu zaman indirgediği gibi “geleceğin iş gücü” değil; aksine, bugünün kalbini, yarının ebedî saadetini ve toplumsal vicdanını taşıyan bir emanettir.

Bu bakış açısı, insanın sahiplik, idealistlik şuurunu kıvamında tutar. Çünkü çocuk, anne-babanın “malı” değil; bir emanettir. Hem şahsi hem de toplumsal olarak.

Çocuk, bir Hâlık-ı Rahîm’in mahluku, memlukü, abdi ve bütün heyetiyle onun masnu’u ve ona ait olarak ebeveyninin bir arkadaşı idi ki; muvakkaten ebeveyninin nezaretine verilmiş.”[2]

Bu hakikat, Kur’ân’daki şu ayetle de örtüşür:

Mallarınız ve evlatlarınız ancak bir imtihandır…[3]

Burada çocuk, sadece sevilen bir varlık değil; aynı zamanda insanın sorumluluğunu belirleyen bir imtihan unsurudur. İnsan kendini çocukta inşa eder. Her çocuk o ailenin ruhunu, edebini, ahlâkını ve ciddiyetini gösteren bir tablodur.

Ancak Bediüzzaman’ın yaklaşımı sadece metafizik tesellilerle sınırlı değildir. Lâhikalar’da karşımıza çıkan daha toplumsal ve pratik dil, meselenin diğer yüzünü açar. Bir toplum çocuklarını ihmal ederse, aslında kendi geleceğini ihmal etmiş olur.

Bu hakikat, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (asm) şu hadisiyle de teyit edilir:

Hepiniz çobansınız. Hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Âmir memurlarının çobanıdır. Erkek ailesinin çobanıdır. Kadın da evinin ve çocuğunun çobanıdır. Netice itibariyle hepiniz çobansınız ve hepiniz idâre ettiklerinizden sorumlusunuz.”[4]

Yani çocuk terbiyesi, sadece şahsi bir mesele değil; toplumsal bir sorumluluktur. Önce aile sonra da toplum, neslin maddî bakımdan korunması kadar, mânevî bakımdan da muhafazasına özen göstermeliyiz. Bu nedenle çocuklarımıza karşı “ilgili” ve “sorumlu” olmanın yanı sıra, onları “tanıyıp anlamak” ve sağlıklı, tutarlı ilişkilerin yaşandığı bir “çevre oluşturmak” gerekmektedir. Evlâtlarımıza bir birey olarak “saygı duymak“, onların kendi saygınlıklarını kazanmalarına da önemli katkı sağlayacaktır. Gittiğimiz sohbet ortamlarına onları götürmek ve orada onlara uygun programlar varsa onlara katılımı sağlamak da hem kişisel gelişimi hem de şahsiyet oluşumuna ciddi manada değer katacaktır.

Risale-i Nur’un eğitim anlayışı, dikkat çekici bir denge kurar. Bir tarafta sebepler dünyası vardır: anne-babanın sorumluluğu, eğitimin gerekliliği gibi lakin bu ehemmiyetli konuya dair Risalelerden ciddi manada derli toplu çalışma yapan pek görmedim.

Nitekim “İnsanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun validesidir.”[5]

Bu ifade, modern pedagojinin “ilk öğretmen annedir” ilkesini asırlar öncesinden dile getirir. Diğer tarafta ise neticenin Allah’a ait olduğu gerçeği vardır.

Kur’ân bu dengeyi şöyle ifade eder:

İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.”[6]

Hani derler ya tembel çocuk yoktur tembel ve ilgisiz anne-baba vardır. İşte tam da burası o nokta.

Yani insan çalışır, gayret eder; fakat neticeyi yaratan Allah’tır. Bu, Risale’nin tevekkül anlayışıyla tam bir uyum içindedir.

Öte yandan, Risale’de çocuğun psikolojik dünyasına dair incelikli tespitler de yer alır:

Deli adama ‘iyisin’ denilse iyileşmesi… iyi adama ‘fenasın’ denilse fenalaşması nadirdir.”[7]

Bu cümle, bugün psikolojide “etiketleme etkisi” olarak bilinen gerçeğin veciz bir ifadesidir. Peygamber Efendimiz’in çocuklara olan yaklaşımı da bu şefkat merkezli eğitimi destekler:

Çocuklarınıza ikram edin ve terbiyelerini güzel yapın.” [8]

Çocuğun hayata hazırlanması, ihtiyaç duyduğu insanî ve ahlâkî erdemleri kazanması, dinî ve sosyal yükümlülüklerini öğrenmesi ve ileride onları yaşaması, ancak anne babanın bu yönde harcayacağı çaba ile mümkündür.

Belki de en çarpıcı nokta, çocuk sevgisinin bile yönünün belirleyici olmasıdır. Risale’de şefkat, Allah’a yönlendirilirse insanı yükselten bir kuvvet hâline gelir:

Şefkat, çabuk Cenab-ı Hakk’a vusule vesile olur.”[9]

Bu, sevgiyi dünyevî bir bağ olmaktan çıkarıp, manevî bir köprüye dönüştürür.

Hevesli akılsız çocuklar..”[10]

Tabirine de dikkat çekmek istiyorum. Çocukta akıldan ziyade heves ve arzular hâkimdir. Çocuk âdetâ mücessem bir nefs-i emmaredir. Bu sebeple bunun farkında olup ona göre konuşmak ve ilgilenmek gerekir. Böylece “Firavunlar kucağında büyüyen çocuk Mûsâ’ları safına alacaksın.”[11] Eğer çocuk Musaları safına almazsan onlarda Firavun mizacı hâkim olup toplumun başına eşkıya olacaklar.

Sonuç olarak Risale-i Nur’da çocuk, bir pedagojik nesne değil; varoluşun, hilkâtin merkezinde yer alan bir hakikattir.

Onu anlamak, sadece eğitim yöntemlerini değil; hayatı, ölümü ve ebediyeti yeniden anlamlandırmayı gerektirir. Belki de bu yüzden, bir çocuğun sessiz bakışında hem dünyanın faniliği hem de ebediyetin müjdesi birlikte saklıdır.

Bu manada yazılarım devam edecek inşaallah.

Ne mutlu nesfini ve nesli ıslah edebilebe ve bu gayede olana.

Selâm ve duâ ile.

Muhammed Numan ÖZEL

 

[1] Tegabun, (64/15)

[2] Mektûbat – 79

[3] Enfâl, 8:28)»

[4] Buhârî, Cum`a 11, İstikrâz 20, İtk 17, 19, Vesâyâ 9, Nikâh 81, 90, Ahkâm 1; Müslim, İmâre 20. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, İmâre 1, 13; Tirmizî, Cihâd 27

[5] Lem’alar (200)

[6] Necm, 53:39)

[7] Mektûbat (474)

[8] İbn Mâce, Edeb (3)

[9] Mektûbat (79)

[10] Emirdağ Lâhikası-1 (199)

[11] Bir Dâvâ Adamından Notlar (53)

Kaynak: RisaleHaber

Rabbenağfir Lî Duası Hakkında

Rabbenağfir Lî Duası Hakkında

Bir Duanın İçinde Esmâların Nefesi

İnsan için çok defa kullanıyoruz ya 18.000 âlemin kesişim noktası diye. Bu sebeple bazen uzun uzun konuşamaz. Kelimeler kifayetsiz kalır, cümleler dağılır, niyet kalpte sıkışır. Anlıyorum, hissediyordum ama anlatamıyorum deriz ya hani.. İşte.. O anlarda dil, özüne döner; kısa ama derin bir yakarışla Rabbine yönelir:

“Rabbenağfir lî…”

Bu duâ, Kur’an-ı Kerim’de[1] yer alan, kökü İbrahim (as) Peygamber’e dayanan bir niyazdır. Lâkin bu kısa ifade, sadece bir bağışlanma talebi değildir. Âdetâ Cevşen makamında, esmâların ruhunu içinde taşıyan bir duâdır.

Çünkü “Rabbena” dediğin anda, sadece bir hitapta bulunmazsın. O kelimenin içinde terbiye eden, büyüten, koruyan, gözeten, merhamet eden bütün ilahî tecellilere yönelmiş olursun. “Rab” ismi; Esmaül Hüsna’nın âdetâ merkezi, bir anahtarı gibidir. Burada “Rububiyet” tecellileri başlıyor çünkü. Kul bu isimle seslenirken aslında şu hakikati dile getirir:

Ey beni yoktan var eden,

Ey beni her hâlimle bilen,

Ey hatalarımı örten,

Ey merhameti gazabını geçen…”

Ve ardından gelir: “ğfir lî” — beni bağışla.

Burada dua, Cevşen’deki gibi isim isim saymasa da mana itibarıyla bir esmâ tadadına dönüşür. Çünkü kul bu tek kelimeyle affın bütün mertebelerine iltica eder:

Affeden olarak Gafûr,

Tekrar tekrar bağışlayan olarak Gaffâr,

Günahı kökünden silen olarak Afûv,

Merhametiyle muamele eden olarak Rahîm…

Demek ki kul, tek bir “ğfir” ile aslında bütün bu isimlerin kapısını çalar. Az sözle çok isimlere yönelir. Âdetâ bir bast-ı zaman tecellisi yaşanır ve bu da duânın derûnunu artırır. Bu duâ, sadece “ben” ile sınırlı kalmaz; daire genişler bu sûretle.

“li” — ben,

“li-vâlideyye” — anne-babam,

“lil-mü’minîn” — bütün müminler…

Burada ince bir duâ mimarisi vardır. Duâ, bencillikten başlayıp diğergâmlığa doğru, yani empatiyle genişleyen bir kalp terbiyesidir murâkabedir.

İnsan önce kendi kusurunu görür, sonra kendisine vesile olanlara yönelir, ardından bütün ümmeti kuşatır. Bir kalp, tek bir cümlede üç ayrı halkayı içine alır.

“Dergâh-ı İlahîde abd, kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp kemal-i rububiyetin ve kudret-i Samedaniyenin ve rahmet-i İlahiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde eder.”[2]

Bu, aynı zamanda vefanın da ifadesidir. İnsan sadece kendisi için değil; kendisini yetiştiren, büyüten, duâ eden anne-babası için de rahmet ister. Sonra o rahmeti tanımadığı müminlere kadar ulaştırır. Böylece duâ, ferdî olmaktan çıkar, ümmetin ortak sesi hâline gelir.

“Abd, kendi kusurunu görüp istiğfar ile ve Rabbını bütün nekaisten pâk ve müberra ve ehl-i dalaletin efkâr-ı bâtılasından münezzeh ve muallâ ve kâinatın bütün kusuratından mukaddes ve muarra olduğunu; tesbih ile Sübhanallah ile ilân etsin.” ²

Ve nihayet:

yevme yekûmul hisâb” — hesap gününde…

İşte bu ifade, duaya ağırlık kazandırır. Çünkü mesele sadece bugün değildir. Asıl ihtiyaç, o büyük günde ortaya çıkacaktır. İnsan, dünyada günah işler; ama affın en hayati tecellisi ahirette belli olur.

Bu yönüyle bu duâ, zamanı aşar ve geçmişin günahını, şimdinin pişmanlığını, geleceğin korkusunu tek bir cümlede toplar.

Kul artık bundan sonra şöyle

aczini bilip kudret-i İlahiyeye iltica, zaafını görüp kuvvet-i İlahiyeye istinad, fakrını görüp rahmet-i İlahiyeye itimad, ihtiyacını görüp gına-i İlahiyeden istimdad, kusurunu görüp afv-ı İlahîye istiğfar, naksını görüp kemal-i İlahîye tesbihhan olmaktır.”[3] deyip

“Ya Rabbi, beni şimdi affetmekle kalma; o gün de yüzümü kara çıkarma.” âmin der.

Bu hakikat, Risalelerde ifade edildigi “acz ve fakr” meselesiyle de derinden alakalıdır.

İnsan, kusurunu fark ettiği anda ubûdiyetin kapısına girer. Çünkü hata, insana kendi sınırını gösterir. Ve o sınırı gören kalp, Rabbine yönelir, teveccüh ve ilticâ eder.

“..mana-yı ubûdiyetin esası olan: “Kusurunu bilmek, fakr ve aczini anlamak, tezellül ile dergâh-ı İlahiyeye iltica etmek” noktalarından geliyor..”[4]

“Şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez; görse de, yüz tevil ile tevil ettirir.”[5]

Rabbenağfir lî” diyen bir insan, aslında kendi hiçliğini derk edip ilan eder. İşte bu ilan, rahmetin kapısını açan en güçlü anahtarlardan biridir. Çünkü kul küçüldükçe, rahmet büyür.

“nefis ne kadar mağrur da olsa, kendisi kendi kusurunu derk eder.”[6]

Bu duâ sadece metinlerde, lisanda ve namazda kalmamalıdır. Namazlardan sonra, yalnız kaldığımız anlarda, anne-babamız hayatta iken de vefat ettikten sonra da dilimizden düşmemelidir. Çünkü bu duâ, hem şahsi hem de toplumsal merhameti besler, kuvvet verir ve tahkim eder.

Belki de en dikkat çekici yönü şudur:

İnsan bu duâyı en samimi şekilde, sadece kendisini düşündüğünde değil; başkalarını da hatırladığında yapar. Diğerkamlık dediğimiz empati devreye giriyor burada.

Rabbenağfir lî…

Kısa bir cümle… Ama içinde bir insanın bütün hayatı saklıdır.

Bir yönüyle acz, bir yönüyle ümit, bir yönüyle vefa, bir yönüyle ümmet şuuru… Sanki bu duâ bir şefkât ve merhamet pınarı gibi..

Ve bütün bunların üzerinde, esmâların ince ince hissedildiği bir niyaz…

Bir gün herkes susacak… Ameller konuşacak… İşte o gün, belki de bir köşede fısıldadığın “Rabbenağfir lî…” senin en güçlü savunman, müdafaan olacak.

Şeytanın mühim bir desisesi: İnsana kusurunu itiraf ettirmemektir.

Tâ ki, istiğfar ve istiaze yolunu kapasın.”[7]

Üstâd’ın şu ikazına kulak verelim:

“Nefsini ittiham eden, kusurunu görür.

Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder.

İstiğfar eden, istiaze eder.

İstiaze eden, şeytanın şerrinden kurtulur.

Kusurunu görmemek o kusurdan daha büyük bir kusurdur.

Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır.

Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar; itiraf etse, afva müstehak olur.”⁴

Haydi o zaman şimdi istiğfar, istiaze ve duâ vakti..

“Rabbenâğfirlî ve li-vâlideyye ve lil-Mu’minîne yevme yekûmu’l hisâb[8]

Selâm ve duâ ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] İbrahim Suresi (41)

[2] Sözler (41)

[3] Sözler (540)

[4] Mektûbat (320)

[5] Lem’alar (88)

[6] Mektûbat (447)

[7] Lem’alar (87)

[8] İbrahim Suresi (41)

Kaynak: RisaleHaber

Atsız’ın Yanılgıları

Atsız’ın Yanılgıları

Fikir dünyamızda bazı metinler vardır ki, üzerinden onlarca yıl geçse de taşıdığı “hüküm” değil, “itham” yüküyle tartışılmaya devam eder. Hüseyin Nihal Atsız’ın 1964 yılında Ötüken dergisinde neşrettiği “Nurculuk Denen Sayıklama” başlıklı makalesi, bu türün en keskin örneklerinden biridir. Ancak bir fikri çürütmek; ona sıfatlar yakıştırmakla değil, o fikrin ana kaynağına inip tutarsızlıklarını ispat etmekle mümkündür.

Atsız’ın kaleminden dökülen ağır ithamları, Said Nursi’nin bizzat kendi eserleriyle teraziye koyduğumuzda, karşımıza ideolojik bir körlükten körkütük bağnazlıktan öteye geçemeyen bir “isnad hatası” çıkmaktadır.

Atsız yazısının hemen hemen tutulacak bir yeri yoktur. Çünkü Atsız ve Nursî farklı ideolojilerin isimleridir. Ama birisinin omurgası olmayan diğeriyse omurgalı bir duruş sergileyen isimleri. Atsız kendinden sonra itham ve iftiralarla örülmüş yazısının neticelerini görmeyeceğini bildiği için nasılsa öldükten sonra bir şeyi duymam mantığıyla hareket ettiği kalem oynattığı her yerinden belli. Tıpkı Turan Dursun, Neda Armaner gibi. O zaman ceplerini doldurup kendi mahallelerinden taktir ve taltif gördüler. Her neyse mevzuya dönelim. Omurgasızlarla işimiz şimdi mevzu bahis değil.

Atsız yazısında pardon ithamlarında diyor ki: Milliyetçilik: Bir Bayraktarlık Meselesi…

Atsız’ın en temel iddiası, bu hareketin yani Nurculuğun Türk milliyetçiliğine düşman olduğudur.

Oysa Said Nursi, Mektubat’ta (26. Mektup) [1] milliyetçiliği “müspet” ve “menfi” olarak ikiye ayırırken; Türk milletini “Kur’ân’ın bin yıllık bayraktarı”[2] olarak tavsif eder. Hatta daha önceleri isyan etmek için gelenlere de “Türk Milleti asırlardan beri İslâmiyet’e hizmet etmiş ve çok veliler yetiştirmiştir. Bunların torunlarına kılınç çekilmez, siz de çekmeyiniz; teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Millet, irşad ve tenvir edilmelidir!” diye cevab gönderiyor.” [2] diyerek cevap veriyorum. Bunu görmeden okumadan kalem oynatan Atsız kendi bindiği dalı kesmiştir.

Nursi’ye göre Türklük, İslam ile öylesine mezcolmuştur ki, bu iki ruhu birbirinden ayırmaya çalışmak aslında Türk’ün tarihsel misyonuna ihanettir. İslâmiyet’in ilk zamanlarında Türklerin İslâmiyet’e girmesiyle Türkler Türklüğünü muhafaza ederek İslâmiyet’in adâlet ve cihad kılıcını devralmıştır. Tabi işine gelmediği için bunu görmeyen ve bu sahaya bakmayan Atsız’ın etnik merkezli dar kalıbı, Nursi’nin Türk milletine biçtiği cihanşümul hamiyet libasına dar gelmektedir. Böyle olunca hasmını tanımadan maça giren adam gibi gülünç duruma düşmüştür. Türklük ve İslâmiyet konuları Risalelerde derinlemesine işlenmiştir o sebeple burada yazıyı uzatmak istemiyorum.

Atsız’a devam edelim.
Dil ve Üslup: Kelimelerin Hafızası
Atsız’ın eserlerdeki dili “Türkçe dışı” ve “sayıklama” olarak nitelemesi, aslında kendi dil tasavvurunun sığlığını ele verir. Otobüse, oturgaçlı götürgeç demeyi sanırım Türkçe olarak düşünüyor.

Risale-i Nur külliyatı, Anadolu Türkçesinin ve medeniyetlerin birikimini, kavramsal derinliğini ve irfan dilini muhafaza eden bir kaledir. Mazi ile hâl’in Bir köprüsüdür Risale-i Nur Külliyatı’ndaki üslup.

Bir dili sadece yaşayan birkaç yüz kelimeye hapsetmek yerine; onu Arapça, Farsça ve Osmanlıca mefhumlarla zenginleşmiş bir “hikmet lisanı” olarak korumak, dile yapılan en büyük hizmettir.

Nitekim bu eserler, halkın kelime hazinesini çoraklaşmaktan kurtarmıştır. Yamyam diline zengin Türkçe’yi çevirmek isteyen zihniyetin uşaklığına soyunan Atsız gene baltayı taşa vuruyor burada.

Asayiş ve Devlet: Müspet Hareketin Gücü
Atsız, bu Nurculuğu devlet otoritesine bir tehdit gibi sunsa da, Nursi’nin hayatı ve eserleri “asayişi muhafaza”, “müsbet hareket” düsturu üzerine kurulu olduğunu da Nurları okumadığı için nereden bilecek ki dimi?

Bizzat talebelerine verdiği en büyük ders şudur:
“Bizim vazifemiz müspet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı ilâhîye göre Sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır; vazîfe-icilâhiyeye karışmamaktır.”[4] “Mesleğimiz müsbettir, menfî hareketten Kur’an bizi menediyor.”[5]

En zorlu hapis ve sürgün şartlarında bile devletine karşı tek bir fiili mukavemette bulunmamış bir şahsiyeti “bölücülükle” itham etmek, tarihi gerçeklerle bağdaşmaz. Mahkeme zabıtlarına geçen cümleyi de burada ifade edeyim Atsız bunu da görmemiştir eminim ki.

“Eğer Said Nursî, talebelerine musibet zamanında sabır ve tahammül ve itidal telkin etmemiş olsa idi; gönüllü alay kumandanı olarak harbe iştirak ettiği zaman topladığı talebeleri gibi hürmetkâr olan binler Risale-i Nur şakirdleri, Afyon tepelerine kuracakları çadırlar içerisinde, Afyon Ağır Ceza Mahkemesinin beraet kararını bekleyeceklerdi.” [6]

İrade ve İspat: Hurafeden Hakikate
Atsız’ın “sayıklama” dediği metinler, aslında aklın ve mantığın süzgecinden geçmiş birer ispat manzumesidir. Küçük Sözler’den Asâ-yı Musa’ya kadar her parça, kainattaki nizamı ve yaratılış gerçeğini pozitivist bilimlerin de onaylayacağı rasyonel bir dille ortaya koyar. Burada hurafe değil, “tahkiki iman” (araştırarak, delil getirerek inanmak) esastır. Bu, ferdin irade imtihanını kazanması için sunulmuş bir zihni disiplindir. Eminim Atsız bunu da görmemiş, anlamamış veya ne demişti “Sayıklama” tabirini kendi için kullanacakken Nursî için kullanmış. Atsız’ın sayıklamaları denilbilir.

Daha çok şey var söylenecek ve metinlerle Atsız’ı eleştirecek ama zaman kaybı olacağı için israf sayılır.

Bugün Atsız’ın makalesini birer kutsal metin gibi sahiplenen Atsızcıkların unuttuğu şudur: Bir fikri sadece hakaretle gömmeye çalışmak, o fikrin daha gür bir şekilde yeşermesine sebep olur. Sayıklama diye bir yazıyı yazmasaydı ben de bu yazıyı yazmayacaktım.

Atsız’ın hiçbir metinsel referans vermeden ortaya attığı iddialar, bugün milyonlarca insanın dimağında ve gönlünde yer bulan bir külliyatın “maddi ve manevi gerçekliği” karşısında hükümsüz kalmıştır, kalacaktır ve kalmaya da mahkûmdur.

İslami kavramların diliyle konuşanlar, tarihin her döneminde “isnad”ı sağlam, ahlâkı yüksek ve iradesi çelikleşmiş bir duruş sergiledikleri müddetçe; bu tür polemik rüzgarları ancak toz kaldırmaya yarayan rüzgar olacaktır. Bu sebeple Atsız, Armaner vs. sizlerin ithamlarına cevap verip zaman kaybetmek istemezdim ama sizin bu yazılarınızı okuyup da aklı karışacak olan kimseler bu yazımı görüp Delil yerine iddia, kanıt yerine hakaretle yazılan şeylerinize karşı bu yazımı görsünler.

Ermaner ve Atsız’ın, Nursî’ye hakaret ve ithamlarından oluşan “Sayıklama’sı” vb. İsimlerle yazı/kitap çalışmaları kağıt ve zaman israfı olup Allahsızlık tandasının ve İslâmiyet düşmanlarının boş hamleleridir.

Bu yazılarla karşılaşan kimseler sadece yazanların yazdıklarına inanmayıp ithamlarını araştırmak için kolları sıvamalarını tavsiye ederim.

Selâm ve duâ ile.

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Mektûbat (321)
[2] Tarihçe-i Hayat (27)
[3] Tarihçe-i Hayat (150)
[4] Emirdağ Lâhikası-2 (241)
[5]Tarihçe-i Hayat (702)
[6] Şualar (550)

Kaynak: RisaleHaber

Türkiye’de Sanat ve Düzenin Adamları

Türkiye’de Sanat ve Düzenin Adamları

Son dönemde hem dünya hem de Türkiye gündemi çok hareketli. Narkotik operasyonlarıyla bir kez daha gündeme gelen eğlence sektörü, aslında köklü bir yapısal sorunu gözler önüne seriyor. Bilineninden bilinmeyenine birçok isme uzanan gözaltılar, kamuoyunda “nihayet hesap soruluyor” sevincini olduğu kadar “sadece gösteri mi?” şüphesini de beraberinde getiriyor. Ancak meselenin aslı, sektördeki kültürel ve ideolojik dengesizlikte yatıyor.

Türkiye’nin ana akım dizi, sinema ve müzik piyasası Tanzimat’tan başlayıp Cumhuriyet’te de devam eden laik-seküler, urban ve sosyal liberal bir profile dayanıyor. İstanbul’un sanat ve medya çevrelerinde şekillenen bu yapı, eğitim kurumlarından prodüksiyon şirketlerine, senaristlerden yönetmenlere kadar kendini sürekli yeniden üretiyor. Teknolojiyi de etkin kullanarak her şeyi lehviyat ve hevesâta hizmet ettirmek için kan ter içinde kalıyorlar.

Muhafazakâr kökenli, müspet, olumlu, ahlâkî değerlere sahip ve örnek alınabilir profildeki oyuncuların, şarkıcıların bu mainstream’de sayısı ise oldukça sınırlı. Orana vurduğunuzda tablo net: Laik-seküler kesim ağırlıkta. Hatta tamamen ipler ellerinde. Son dönemlerde dönem dizileri gibi projelerde bile oynayan aktörler karşı mahallenin laik-seküler adamları dikkat edilirse.

Başarıyı yalnızca “rejimin adamı olmak” ile açıklamak eksik kalır; yetenek, çalışma ve pazarlama da rol oynar. Fakat inkâr edilemez bir gerçek var: Network, ideolojik yakınlık ve “doğru çevre” hâlâ en büyük belirleyicilerden.

Hükümet 20 yılı aşkın iktidarına rağmen kültürel hegemonyayı tam olarak kıramadı, bu mümkün olmadı. Tabi kolay değil belki iki asırdır sular o taraftan akıyor yirmi senede bend yapmak kolay değil.

TRT ve bazı aile dizileriyle muhafazakâr taleplere kısmî yanıt verilmeye çalışılsa da, en çok izlenen, en yüksek bütçeli ve uluslararası pazara açılan yapımlar genellikle bilinen seküler star kadrolarıyla ilerliyor.

Daha da kritik nokta: Müspet insanlar bu dizilerde ya rol almıyor ya da çok küçük, marjinal rollerde yer alarak âdetâ düzenin adamları parlatılmaya çalışılıyor. Ana karakterler, romantik başroller, güçlü figürler genellikle laik-seküler profil ve yaşam tarzına sahip isimlere veriliyor. Muhafazakâr kökenliler ise ya sektörde tutunmak için imaj yumuşatmak zorunda kalıyor ya da yan rollerde kalıyor.

Üstelik sanatta helal-haram-mübah çizgisi olmadığı için işin gereği “parayı verenin düdüğünü çalıyorlar”. Bakıyorsunuz aynı şahıs bir dizide müspet, ahlâklı, örnek bir rolde parlıyor; diğer bir filmde veya dizide ise erotik obje figürüne dönüşebiliyor. Bu esneklik, sektörün ticari mantığından ve omurgasızlığından kaynaklanıyor.

Oyuncu için önemli olan senaryo değil, sözleşme ve ekran süresi. Bu durum, hem sanatın kalitesini düşürüyor hem de toplumun muhafazakâr değerleriyle derin bir çelişkiye yol açıyor. Gece hayatı, stres ve sosyal çevre ile birleşince uyuşturucu riski de artıyor hâli ile bu sektörde.

Bütün bunlar gösteriyor ki, toplumda bir toplum mühendisliği yapılıyor. Yeni yetişecek kuşağın beyin takımı daha küçük yaştan itibaren diziler, filmler, müzik videoları ve sosyal medya üzerinden farklı yönlere kanalize ediliyor. Potansiyel olarak çıkması mümkün olan, ahlâkî değerlere bağlı, müspet ve milletine faydalı beyinler sistematik olarak ifsat ediliyor. Rol modelleri laik-seküler yaşam tarzı, liberal ilişkiler ve tüketim kültürü üzerine kuruluyor. Bu, sadece bireysel yozlaşma değil; uzun vadede toplumun karakterini, aile yapısını ve gelecek nesillerin ufuklarını etkileyen bir mühendislik projesidir. Toplumsal krizlerin bir çok bedeninde köklere indiğimiz zaman bu toplum mühendisliği etkisini görebiliriz.

Sektör içinde LGBT temsiliyetine açık destek, liberal açıklamalar ve küresel akımlar (Netflix etkisi, sosyal medya gibi) bu tabloyu güçlendiriyor. Mabel Matiz gibi isimlerin yükselişi, ödül törenlerindeki vurgular ve dizilerdeki ara temalar, toplumun genel muhafazakâr çoğunluğundan ziyade İstanbul’un dar bir alt-kültürünün yansıması. Bu alt kültürü temsil edenlerin de soyadı kanunu ile Türk soy ismi verilenlerden olduğunu düşünüyorum.

Uyuşturucu operasyonları bu yapıyı daha görünür kılıyor. Hollywood’dan Bollywood’a her yerde benzer vakalar var. Türkiye’de operasyonların ağırlıklı olarak bu segmente yönelmesi bazılarına “eski elitleri temizleme” gibi gelse de, gerçek muhtemelen ikisinin karışımı. Kanıt temelli ve adil bir süreç şart. Sadece ünlüleri “armut gibi toplamak” yetmez; asıl uyuşturucu baronlarına, ithalat zincirlerine dokunulmalı.

Peki çözüm? Torpili, ideolojik yakınlığı ve “pasaport”u bir tarafa bırakıp liyakatçi bir sektöre geçiş. Muhafazakâr yapımcı, senarist ve oyuncuların kaliteli işler üretmesi, alternatif starlar yetiştirmesi gerekiyor.

Eğitimde, konservatuvarlarda, medya fonlarında ve içerik denetiminde daha dengeli bir yaklaşım şart. Kültürel hegemonya, sadece siyasi güçle değil, eser kalitesiyle, toplumsal talebi karşılayan üretimle ve ahlaki çizgiyi koruyan bir anlayışla değişir.

Hiçbir kesim yasaların üstünde değil. Uyuşturucu kullanan veya ticareti yapan, laik de muhafazakâr da hesap verecek. Ama asıl mesele semptomları değil, kronik sorunları torpil, kalite düşüklüğü, bağımlılık kültürü, ahlâkî esneklik ve toplum mühendisliği ve omurgasızlık gibi şeyleri tedavi etmekte.

Türkiye’nin kendine özgü, muhafazakâr değerlerle barışık ama evrensel kalitede bir sanat ekosistemi kurması mümkün. Bunun için retorikten öte samimi, nitelikli ve cesur bir gayret lazım.

Sektördeki bu dengesizlik sürdükçe, operasyonlar da “seçici adalet” tartışmalarını besleyecek. Gerçek değişim, gözaltı listelerinden değil; sahnede, sette, ekranlarda ve yeni neslin zihinlerinde, müspet ve tutarlı rollerle kendini gösterecek. Şüphesiz ki sanat dünyasında söz alan, rol alan herkes eroin kokain bağımlısı değil fakat sanat dünyası içerisinde bu bağımlılık tavan yapmış durumda. Gözaltına alınıp gerekli analizler yapıldıktan sonra tutuklananlar ve serbest bırakılanlar bunu gösteriyor.

Gerek hükümete gerekse milli ve manevi değerlere sahip bütün insanlığa seslenerek şunu söylemek istiyorum milli ve manevi değerlerimizi muhafaza edip yeni nesile bu milli ve manevi değerlerimizle ilmek ilmek inşa edersek dünyada var olmaya devam edeceğiz şayet kültürümüzü değerlerimizi bir kenara atıp yozlaşacak olursak fiziken var olsak da ahlaken ve birçok alanda çökmüş olarak toplumumuz yaşamaya devam edecek fakat ne milli ne de manevi değerlerimizden söz edebilmemiz mümkün olmayacak adeta bir örf haline gelecek bu değerlerimiz. Bunun için müspet manada elden gelen her şey yapılmalı, senaryolar, çekimler bu şekilde ilerleyerek olumlu manada toplum mühendisliğine kuvvet verilmeli kimin elinde bir gayret varsa onun sırtı sıvazlanmalı öne açılmalı ve imkânlar sunulmalı.

Muhammed Numan ÖZEL

Kaynak: RisaleHaber

NurNet

Bugün Avukatlar Günü…

Bugün Avukatlar Günü…

Adaletin peşinde koşan, kalemini ve kelamını mazlumun zırhı yapanların günü. Fakat bazı isimler vardır ki, onlar sadece bir mesleği icra etmemiş, bir devrin vicdanı olmuşlardır.

İşte o isimlerden biri, cübbesini hakikatin bayrağı yapan Avukat Bekir Berk’tir.

Bekir Berk’i anlatmak, sadece bir hukukçuyu anlatmak değildir; bir “adanmışlık” destanını yad etmektir.

Annesiyle bir sabah Ayasofya’ya namaza gittiğinde Cami kapalı sözünü işittiği gün karar vermişti hukuk adamı olmaya.

1951’de İstanbul Hukuk’tan mezun olduğunda önünde parlak, konforlu bir kariyer vardı. O ise en zor olanı, ateşten gömleği giymeyi seçti. Mazlumların, masumların ve inandığı değerler uğruna zindanlara atılanların sesi oldu.

1958’de Is­par­ta mil­let­ve­ki­li Dr. Tah­sin To­la’nın tek­li­fiy­le ilk de­fa bir Nur da­va­sı­nın ve­kâ­le­ti­ni al­dı. Hem de “Zü­be­yir, Sun­gur, Ta­hi­ri, Bay­ram, Cey­lan…” gi­bi 12 ağa­be­yin maz­nun ol­du­ğu An­ka­ra da­va­sını… Bu dâvâda bir nefis müdafası değil İslâm müdadası yapılacaktı. Bunu gören Bekir Berk’in gönlü artık Bediüzzaman ile beraber çarpacak ve rüyasında Bediüzzaman hazretlerini görecek ve alnından öpecekti Bekir Berk’i.

Onu tanıyanlar bilir; Bekir Berk demek, kar yağdığında kızakla, yollar kapandığında eşek sırtında, uykusuz ve yorgun ama bir mahkeme salonuna tam vaktinde yetişen o “nefes nefese” gayret demektir.

O soğuk mahkeme salonlarına girdiğinde, sadece bir avukat girmezdi içeri; bir ümit, bir teselli rüzgârı eserdi. Çantasında kefeni vardı. Dosyalarını masaya koyuşunda bile bir vukufiyet, bir vakar vardı. Savcıların en sert ithamları karşısında yeri göğü inleterek yaptığı o savunmalar, mazlumun gözyaşını sevince çevirirdi.

Mah­ke­me­ye Mut­la­ka Ye­ti­şi­yor­du

Be­kir Ağa­bey bu şe­kil­de yüz­ler­ce bin­ler­ce mah­ke­me­ye ye­ti­şi­yor­du. Ta­bir caiz­se ef­sa­ne­vî bir avu­kat­tı. Her tür­lü zah­met ve zor­luk­la­ra rağ­men Tür­ki­ye’nin her ye­ri­ne, her Nur da­va­sı­na ye­ti­şi­yor­du. 60’lı ve 70’li yıl­lar­da o ka­dar çok Nur da­va­sı açı­lı­yor­du ki, Bekir Ağa­bey ba­zen sa­at far­kıy­la bi­rin­den öbü­rü­ne ye­ti­şi­yor­du… O imkânsızlık içinde âdetâ bast-ı zaman yaşıyordu.

Mü­da­fa­a­la­rı­nı, hiç ta­viz verme­den, “Oku­mu­yo­ruz, oku­ma­ya­ca­ğız” de­me­den, de­dirt­me­den, bi­lâ­kis “Âhi­ret ha­ya­tı­mı­zı kurta­ran Nur Ri­sa­le­le­ri­ni oku­yo­ruz ve oku­ya­ca­ğız” di­ye sa­vu­na­rak hep be­ra­at­lar alı­yor­du.

Binlerce dâvâ, binlerce beraat…” Ama onun için rakamların bir önemi yoktu. O, “Seni bana Allah gönderdi” iltifatına mazhar olmuş bir davanın sadık bir eriydi. Cebinde çakı bile taşımayan masum insanların hürriyeti için kendi hürriyetinden vazgeçen, İzmir Sıkıyönetim mahkemelerinde tutuklandığında bile “Belki sustururuz” diyenleri hayal kırıklığına uğratan bir iradeydi.

Hayatının sonunda Cidde’ye, Kabe’nin gölgesine hicret ettiğinde bile kalbi hep o ulvi hizmetle attı. Yazdığı bir duada şöyle diyordu: “Ya Rabbi! İstihdam buyurduğun hizmetler için kâinattaki zerrat adedince sana hamd ü senalar olsun… Allah’ım! Sen beni ayıplardan koru, ihlâsla hizmetlerinde istihdam buyur, hüsn-ü hatime bahşeyle!”

Bir mektubunda:

“Ben içe dö­nük bir ha­yat ya­şı­yo­rum. Ev­den rad­yo­ya, rad­yo­dan eve, çar­şı­ya, her cu­ma ve haf­ta ara­sın­da bir-iki de­fa Mek­ke-i Mü­ker­re­me’ye gi­di­yo­rum. Bunun dı­şın­da pos­ta­ha­ne­ye, bir-iki ar­ka­da­şın evi­ne ve iki gün­lük ta­til ol­du­ğu za­man ise Me­dine-i Mü­nev­ve­re’ye gi­di­yo­rum… Al­lah’a il­ti­ca ve hic­ret et­miş olan kar­de­şi­niz Be­kir Berk-Cid­de”

Bugün, lüks ofislerin ve kalın dosyaların arasında, Bekir Berk’in o eski daktilosunun tuşlarından dökülen ihlası ve diz çökerek hürmet ettiği o yüksek edebi hatırlamak gerekiyor.

O, avukatlığın sadece yasaları bilmek değil, adaleti bir aşkla müdafaa etmek olduğunu kanıtladı.

İsminin ağabeylerin hatıralarında geçtiği halde risalelerde geçmemesinin bazı hikmetleri olabilir. Şöyle ki;

1. Risaleler bu haliyle 1956 yılında tamamlanmış olmasına rağmen, Bekir Ağabey, 1958 yılında hizmetlerle tanışmıştır.

2. Üstadımızın vefat yıllarına yakın tanıştığı için fazla birliktelik veya yazışma olmamıştır.

3. İsmi Risalelerde geçmemesine rağmen, hatıralarda hemen hemen bütün kadim ağabeylerin ifadelerinde yer almış bir kahramandır.

4. Risalede geçmediği halde Üstadımızın; “Se­ni ba­na Al­lah gön­der­di!” il­ti­fa­tı­na maz­har oluyor­du. Ki bu iltifat ve hitap herkese yapılmamıştır.

Hakikat ve ahval böyleyken, Bekir Berk Ağabey’in isminin Risalelerde geçmemesinin arkasında farklı manalar ve mülahazalar aramak, iyi niyetle bağdaşmaz.

Adaleti kendine dert edinen, cübbesini hiçbir maddi menfaate düğmelemeyen ve ömrünü hakikat yolunda tüketen tüm avukatların günü kutlu olsun.

Bekir Berk Ağabey gibi, “şehadet” ve “ihlas” özlemiyle yaşayıp bu dünyadan birer adalet yıldızı gibi geçenlere selam olsun…

Ruhun şad olsun, mazlumların dertli avukatı ruhuna el-Fatiha..

Selâm ve duâ ile.

Muhammed Numan ÖZEL

*Bu yazı yazılırken Ömer Özcan’ın Ağabeyler Anlatıyor serisinden istifade edilmiştir. Daha fazla malumat için bu eserlere bakılmasını tavsiye ederim.

Kaynak: RisaleHaber

NurNet