Etiket arşivi: Muhammed Numan Özel

Ümmet-i Muhammedin derdiyle dertlenen adam 

Ümmet-i Muhammedin derdiyle dertlenen adam 

1938’de doğan Ünal Şaşmaz, 1960’ta Risale-i Nur Külliyatıyla tanışır Ankara’da. Ve o zamanlarda hayatta ve hizmetin lokomotifliğini üstlenen Zübeyir Gündüzalp ile mülaki olur.  

Bir gün Ankara kalesinde Zübeyir, Bayram ve Said Ağabeylerle beraber ders okurlar. Ders sonrası inerken kaleden derste okunan mebhaslar zihninde yankılanmaya devam eder. 

“Şeytan kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi; yarım çıplak hanımlardır ki, açık bacağıyla dehşetli bıçaklarla ehl-i imana taarruz edip saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamağa, fuhuşhane yolunu genişlettirmeğe çalışarak; çokların nefislerini birden esir edip, kalb ve ruhlarını kebair ile yaralıyorlar. Belki o kalblerden bir kısmını öldürüyorlar.”

Ankara’nın en müstesna terzisi olan Ünal Şaşmaz o günden sonra Risale-i Nur hizmetinde her vesile ve zamanda koşturmaya başlar. “Ben safdilane inanmadım. Aklım, kalbim, ruhum her şeyiyle bu davayı kabul etti” der Terzi Ünal. Çevresindekiler Şaşmaz’ın bu haline bir anlam verememektedir: Oturmuş bir iş hayatı ve sanatkarlığı bir kenara bırakıp Risale-i Nur hizmetinde koşturmasına… 

Ankara’da Risale-i Nur hizmeti sebebiyle bir çok defa tevkif edilir. Bir defasında azılı suçluların bulunduğu koğuşta kendini bulur. Komunist, ateist, katillerin bulunduğu bir ortamda Şaşmaz davasını anlatmaya başlar. 

Esrarkeş birisinin yanında yerde yatan Şaşmaz, onun o serkeş haline bakmayarak herkese olduğu gibi ona da anlatır. Mahkumlardan ateist olan birisinin diğer mahkumları tahrik ve manen tahrip etmesine mukabelede bulunur.  

Fikri mücadele için gelen bir ateistle karşılaştığında Şaşmaz’ı hakir görmesi üzerine esrarkeş olan o mahkum bıçak haline getirdiği demirle Şaşmaz’ı müdafaa eder. Şaşmaz ise, “ben size demiyor muyum bu millet cibilli olarak İslamiyet’e taraftardır. Üzeri tozlanmış elmas gibidir” diyerek tebliğ faaliyetlerine hızını arttırarak devam eder. 

Tahliye olan Şaşmaz tebliğ hizmetlerine devam eder. Elinden tuttuğu kimseye doğrudan hakikatleri damardan enjekte eder yani hakikatleri pervasızca anlatmaya devam eder. 

Seneler bu şekilde geçer. Hemşehrilerinin de nurlarla tanışmasını arzulayan Şaşmaz soluğu Yozgat’ta alır. Ve imkanlarla Yozgat’ın ilk Risale-i Nur medresesini açar. Tabi dönem ve şartlar itibariyle lüks, konforlu bir mekan değildir Şaşmaz’ın vesile olduğu Risale-i Nur Medresesi. Yıkık, dökük bir evi adam eder ve davasının Yozgat merkezi olur.

Yaş itibariyle kiminin babası kiminin dedesi olan Şaşmaz, geleceğin Nur Talebeleri olacak gençlere adeta anne baba şefkati gösterir. Onlara su getirir, yemekler yapar, kendi evladlarından ayrı tutmadan belki daha da özverili bir şekilde yaklaşır medrese talebelerine. Evladlarından birisi buna bir anlam veremez ve annesine “neden babam bizden çok onlarla ilgileniyor. Onlara elbise, ayakkabı alıyor” şeklinde tatlı bir sitemde bulunur. 

Şaşmaz bu hizmetleriyle iman hakikatlerinin Yozgat’ta parlamasına vesile olur. Bugün Yozgat’taki her Nur talebesinin hasenatından bu yapılan hizmetler sebebiyle merhum Ünal Şaşmaz ağabey hissedar olmaktadır. 

Bir zor zaman dava adamı olan Şaşmaz kim olursa olsun muhakkak hizmetle irtibatını kurmak için zekice davranırdı. Nefse ve şeytana esir olan insana karşı adeta çok usta bir satranç oyuncusu gibi esiri olduğu nefis ve şeytanın desiselerine karşı hamle üzerine hamleler yapardı. 

Zaman içerisinde Yozgat’ta cevval, mücahid, gayyur Risale-i Nur Talebelerinin de yetişmesiyle artık Risale-i Nurlar Yozgatta kök salmaktaydı. Yozgat’ın o çetin kış gecelerinde akşam derselere ailecek az gitmemiştir. Birkaç çocuk elden tutulmuş, bir kaçı battaniyeye sarılmış halde. Tabi bu dönemler eski kışlar gibi zor ve çetin geçmekteydi.

Yozgat’ta Ramazan ayına bir gün kala yani ilk teravih kılındığı gün Şaşmaz tevkif edilir. Yozgat’ın eşraf ailelerinden bir aile Şaşmaz’a yatak, yorgan ve ramazan ayı boyunca da sahur vakti yemek götürür. Bunun sebebi Şaşmaz’ın kara kaşı kara gözü değil elbette ki, hakikatleri zor zamanda haykırmasıydı. 

Her zaman ve mekanda Kur’an hakikatlerini anlatma gayretindedir Şaşmaz. Zamanın ilerlemesiyle sosyal mecralarda da Risale-i Nurun müşterilerine daha kolay ulaşma imkanı olduğunu gören Şaşmaz, evladları vesilesiyle de sosyal mecralarda nurları yayma gayretinde bulundu.

Şaşmaz’ın hapishaneden önce söylediği sözü anlamayanlar çeşitli kulplar takmayı da ihmal etmedi tabi. Elinden gelse dünyanın gezilmedik, ayak basılmadık toprağı bırakmayacak kadar bir emeli, ümidi ve heyecanı vardı Şaşmaz ağabeyin. Bu heyecanını hiç kaybetmedi. 

Kısa bir hatıram: Yatsı namazından camiden çıkarken Ünal Şaşmaz ağabeye tevafuk ettim. Dedim “abi derse gidiyoruz seni de götürelim.” Bizi kırmadı hemen bizimle geldi adeta bizden önce gitti medresemize. Ders okunurken sessizce dinledi ve dersten sonra var olan o şevkini gayretiyle bize hizmetin kutsiyetini elzemiyetini ve hizmet etmemiz, gayretli olmamız gerektiğini anlatmıştı. 

Bunlardan mesela, kalp krizi geçirdiği zaman ceplerine doldurduğu Risale-i Nurları daha ambulanstayken dağıtmaya ve anlatmaya başlamasıdır. Yani bu halde bile davasını anlatmaktan geri durmamıştır. 

Yozgat–Saray’da Risale-i Nur hizmetinde dava adamı yetiştirmek ve Saray’dan iman hakikatleri fışkıran bir Nur Medresesi yapmayı hedeflemişti. Medresesini inşa etti ve hizmete açtı. 

Bir zamanların genç delikanlısı, zamanla şevkini, gayretini kaybetmeden zaman içerisinde ihtiyar ama delikanlı ruhuyla hayata devam ederken 8 Şubat 2022 tarihinde takvim yaprakları durdu Şaşmaz için.   

Elbette bir çok nakil daha yapılabilir. Belki bizler de Ünal Şaşmaz ağabeyle alakalı bir yazı serisi yazabiliriz. 

وَ مِنَ اللّٰهِ التَّوْفِيقُ 

Ruhu için el Fatiha 

Selam ve dua ile.

Kaynak: RisaleHaber

ÂMİL KUVVELERİNİ EĞİTMELİSİN 

ÂMİL KUVVELERİNİ EĞİTMELİSİN 

“..zîşuurun en câmii insandır.. ve bütün kâinat ise, hayata müsahhardır ve onun için çalışıyor..”[1] 

 “..kâinat sultanının ism-i a’zamına mazhar ve bütün esmasına en câmi’ bir âyinesi ve hitabat-ı Sübhaniyesine ve konuşmalarına en anlayışlı bir muhatab-ı hâssı..”[2] 

 

         Fakat insan, bu halleri kendi dünyasında yaşamadan, kelimeler de, duygu ve hislerine tercüman olamıyor. Mânevi âlemlerde kalbin keşfiyâtına lisan daima tercüman olamıyor. Çünkü kalb, hem mânevi âlemlerin merkezi hem de fiziki hayatın temelini teşkil ediyor. Lisan da istidadına göre bunları telaffuz ediyor. İnsan kalbi mülk ve meleküte bakan zarf ve mazruf şeklinde farklı manaları ifade etmektedir. Nasıl ki, kalbimiz maddi hayatımızın merkeziyse aynı şekilde maneviyatın yani on sekiz bin âlemin de merkezidir.  

“Kalbden maksad; sanevberî (çam kozalağı gibi) bir et parçası değildir. Ancak bir latife-i Rabbaniyedir ki, mazhar-ı hissiyatı, vicdan; ma’kes-i efkârı, dimağdır.” [3] 

            Bu sebeple insan maddi ve manevi hayatının istikamet ve istirahati için kalb sağlığına azami derecede ihtimam göstermesi elzemdir. Sadece maddi veya manevi tarafına meyledip diğer tarafını ihmal etmek de abes bir tutumdur. Nasıl ki kelime-i şahadetin iki kelamı biri birisiz mükemmel olmuyorsa(*) maddi ve manevi hayatın sıhhat u istikameti de dengede olmazsa insana zarar verebilecektir.  

            Manevi kalbimizse vesvese ve günahlarla yıpranıp işlevselliğini kaybetmektedir.

işlediğimiz herbir günah, kafamıza giren herbir şübhe, kalb ve ruhumuza yaralar açar… Bizim manevî yaralarımız, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdid ediyor.. günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hasıl olan vesveseler, şübheler (neûzü billah) mahall-i iman olan bâtın-ı kalbe ilişip imanı zedeler ve imanın tercümanı olan lisanın zevk-i ruhanîsine ilişip zikirden nefretkârane uzaklaştırarak susturuyorlar. 

         Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor.”[4] 

            İçtimaiyat-ı beşeriyenin getirdiği hâller de insan hayatının tuzu biberi oluyor. Her ne kadar bu hallerin imtihan olup geçeceğini ve hikmetin iktiza ettiğini bilse de hayata geçirebilmek, hiç de kolay olmuyor. Çünkü insan ne sadece kalpten ne de akıldan ibaret basit bir şey değildir. Bilgilerin, okunan ve tecrübe edilen şeylerin tatbiki için sadece bilmek yeterli değildir. Dimağda meratib-i ilim muhtelifedir, mültebise”[5] iltibas edilmiş yani karıştırılmış olan bu sistemi öncelikle tekrar işlevsel hale getirmemiz ve sistemin sistematiğini kullanmamız lazımdır. Dimağ/zihne atılan bilgilerin tasnif edilmesi tatbikata kolaylık sağlayacaktır. İz’anda olan bir bilgi ile iltizamda olan aynı bilginin tatbiki ve kabul edilip ehemmiyet verilmesi aynı seviyede değildir. İtikada olanın hiç değildir. 

            Sadece dimağdaki bilgiyle insan tatmin olamaz bazen de tatmin olması için hissin tatmini gerekmektedir. His tatmin edilmezse insanın da tatmini söz konusu olamaz.  

       Hülasa, insan kendinde amil olan saika ve şahikalarını tanımak, bilmek ve eğitmek mecburiyetindedir. 

     Bu noktada ilim, iman kuvveti ile birlikte Risale-i Nur cemaatinin de manevi desteğiyle hareket etmek bu mezkur bahse kavi bir destek olacaktır. Aynı zamanda hadiselere de nasıl bakmak gerektiğini öğretmekle, hayatın dağdağasında rehberimiz ve mizanımız olan Sünnet-i seniyyeden de manevi istimdad ve nur almaya vesile olacaktır. 

   Adeta Risale-i Nur’u okumaya, anlamaya, dinlemeye başladığımızda, onun şahs-ı manevisine dahil oluyor, kardeşlerimizle, iki ceset, bir ruh hükmüne geçiyoruz. Birbirimize sahabe/sohbet arkadaşı oluyoruz. 

     Ölüm geldiğinde, diğer ruhlar bir anda duâ zinciri başlatıyor, Fatihalar sağnak sağnak kabirde Nur olmaya başlıyor. Hem de günahsız diller adedince. Fakat bu nurlardan istifade etmek, sırr-ı ihlâs,sırr-ı uhuvvet ile tesanüt ve sırr-ı İttihad ile teşrikü’l-mesai ile mümkün. 

   Rabbimin nihayetsiz rahmet ve merhametini umarak, bizleri Risale-i Nur’un şahs-ı manevisinden ayırmamasını, istikamet üzere kalmayı niyaz ediyoruz.  

  Risale-i Nur’un yazılan ve kıyamete kadar okunacak

harfleri adedince ölmüşlerimize rahmet etmesini diliyorum.

Amin… 

Selam ve dua ile.. 

Muhammed Numan ÖZEL 

 

[1] Şualar (54) 

[2] Şualar (218) 

[3] İşarat-ül İ’caz (77) 

(*) Bkz. Sözler (702), Mektubat (740-34-336), i. İ’caz (86) 

[4] Lem’alar ( 8 ) 

[5] Sözler (706) 

 

Kaynak: RisaleHaber

 

www.NurNet.org

Sana yakışan da budur

Sana yakışan da budur

İnsan olan her yerde fikri ve metoda dayalı ayrılık ve farklılıklar bulunur. Bunun olmaması mümkün değildir. Nasıl ki denizde tek tür balık yoksa, teşrik-i mesai yapan insanlar arasında da tek tip söz konusu değildir. Tek tip dayatması yapan kimseler de insan fıtratından anlamayan kimselerdir.

Manevi hizmetlerde mazeretler üreterek dâvâ arkadaşlarına küsüp, bulunduğu makamı ve mekânı terk ederek çekip gitmek, kenarda durmak da netice itibariyle davaya ve özde insanın kendine vereceği en büyük zararlardan birisidir. Çeşitli sebeplerle kenarda kalan insan zamanla hizmetlerden ve okumadan da uzaklaşacak ve neticede terk edecektir. Tabiî burada iblis, şeytanlığını yapacak ve kendinin yaptığı her yanlış işi haklı gösterecek argümanlar üreterek bu uzaklaşmayı daha da perçinleyecektir. Bir süre sonra okumalar ve şevkli koşturmalar mazide hatıra olarak kalacaktır.

Küsme ve darılıp köşeye çekilmeler neticesinde insanın atıl kalması şeytanı memnun edecektir. Çünkü şeytan bu. Huzur ve uhuvveti bozarak iman hizmetine zarar vermek ve hayırlı neticelerin ortaya çıkmasına engel olmak onun işidir, emelidir.

Onun için her Nur Talebesi, akl-ı selimle hareket ederek nefsine, hissiyatına uyarak gaflete sebep verecek, hizmetten ve okumadan uzaklaştıracak şeylerden tecerrüt ederek hizmette pür şevk devam etmekle beraber küsmemek ve darılmamak için sebepler bulmalıdır.

Şayet böyle bir hata vaki olursa da nedamet ederek kusurumuzu da görmeliyiz. Çünkü “Şeytan, kusurlu insana kusurunu itiraf etmemek ile istiğfar ve istiaze yolunu kapayıp, enaniyeti tahrik ederek, avukat gibi, nefsini müdafaa ettirir.”[1]

Bizler böyle durumlarda “Eğer iyilikle mukabele etsen, nedamet eder; sana dost olur”[2] serlevhasını daima hatırlamalıyız. Mazide yaşanan ihtilafların ve bugün meşrep olarak karşımıza çıkan ayrılıkların temelinde yatan sebeplerden birisi bu serlevhanın göz ardı edilmesi ve insanların birbirini enaniyetle ittiham etmeleri olduğu da yadsınamaz bir gerçektir. Kaderin hissesi mevzu haricidir.

“Nefsini ittiham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiaze eder. İstiaze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar; itiraf etse, afva müstehak olur.”[3]

İnsan hatasını anlayarak enaniyetini ayakları altına almadığı ve buz parçasını eritmeye gayret etmediği zaman çok büyük maddî ve manevî tehlikeler ile karşı karşıya kalabilir.

Bu asırda Risale-i Nurlar ile “siyaset âleminde, diyanet âleminde, saltanat âleminde, cihad âlemindeki çok dairelerde”[4] hizmet eden ve semeradar filizler veren, çiçekler açan, meyveler veren bu hizmeti çocuk bahaneleriyle terk etmek potansiyel olarak nelere manen mal olduğunu görebilmeyi gerçekten çok görmek isterdim.

Bu hizmet sahalarındaki meselelere dair reçeteler sunun Üstad Hazretleri, Deccalizm ve Süfyanizme karşı mücadele vererek “Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var?”[5]

Bu cümleler ile Risale-i Nur dâvâsının ehemmiyetini anlatıyor ve çekilen meşakkatlerin de bir ehemmiyetinin olmadığını ifade ediyor. Böyle bir iman ve Kur’ân’a hizmet dâvâsının içinde bulunmak, nefes tüketmek, kalemle, kelamla, kıraatle mücadele etmek her insana nasip olmaz. Bizler hizmetlerle müşerref olmuşsak buna şöyle bakmamız ve bilmemiz gereklidir ki;

“Gayet az ve zaîf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gayet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur’aniye omuzumuza ihsan-ı İlahî tarafından konulmuş; elbette herkesten ziyade bütün kuvvetimizle ihlası kazanmaya mecbur ve mükellefiz ve ihlasın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız. Yoksa hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye kısmen zayi’ olur, devam etmez; hem şiddetli mes’ul oluruz.

وَلاَ تَشْتَرُوا بِآيَاتِى ثَمَنًا قَلِيلاً âyetindeki şiddetli tehdidkârane nehy-i İlahîye mazhar olup, saadet-i ebediye zararına manasız, lüzumsuz, zararlı, kederli, hodfüruşane, sakil, riyakârane bazı hissiyat-ı süfliye ve menafi’-i cüz’iyenin hatırı için ihlası kırmakla; hem bu hizmetteki umum kardeşlerimizin hukukuna tecavüz, hem hizmet-i Kur’aniyenin hizmetine taarruz, hem hakaik-i imaniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.”[6]

Zaten bu mücahede beş türlü ibadet içinde yer alır. Birçok asılsız evhamlara kapılıp çekip gitmek kar-ı akıl değildir. Şevki kırılmadan ve zerre kadar taviz vermeden hizmete devam eden kardeşlerimizi tebrik ediyoruz, onlara duâ ediyoruz. Nur Talebeliğine de yakışan budur, yoksa çekip gitmek, kenarda durmak değildir…

Bahtiyar o kimsedir ki, ihlasın sırrını kendisinde yerleştirmek ve azami sadakat ve ihlasla ve tesanüdü netice verecek surette şevkengizane hizmette devam edendir.

“Cenab-ı Hak bizi ve sizi, bu zamanın cazibedar fitnesinden kurtarsın ve muhafaza eylesin, âmîn…”[7]

Selam ve dua ile

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Lem’alar (387)
[2] Mektubat (265)
[3] Lem’alar (88)
[4] Şuâlar (590)
[5] Tarihçe-i Hayat (13)
[6] Lem’alar (159)
[7] Sözler (147)

Kaynak: RisaleHaber

Kırık testinin peşinde koşan insan

“…Zîşuurun en câmii insandır… ve bütün kâinat ise, hayata müsahhardır ve onun için çalışıyor…” [1] 

“…Kâinat sultanının ism-i a’zamına mazhar ve bütün esmasına en câmi’ bir âyinesi ve hitabat-ı Sübhaniyesine ve konuşmalarına en anlayışlı bir muhatab-ı hâssı…” [2] 

Bir kavram olarak “İnsan”’ı ele aldığımızda hangi açıdan bakacak olursak sayısal olarak fazla tahliller karşımıza çıkmaktadır. Çünkü kompleks bir yapıda olması pek çok tabir ve tahlillere sebep olmuştur. 

İnsan, şuur sahibi olan diğer mahlûkata (melek, cin, hayvan) göre fıtratı en mükemmel olanıdır. İnsanı tam manasıyla anlamak mümkün olmamış ve olmayacakta. Ama anlamak için yapılan tahliller de devam edecektir.  

Fıtratı mükemmel olan insanın maddi ve manevi ihtiyaçları için mahlukat seferber edilmiştir. Yumruk kadar midesi olan insan ömrü boyunca bu en şerli kabı doldurmaya çalışmaktadır. Ama bu kadar hacmi olmasına rağmen kırık bir testi gibi dolmak bilmemektedir. Belki de dolmaması sebebiyle insan, doldurmak uğruna dünyayı fesada vermektedir. Bunun farkında değil. Hayat o kadar kıymettar bir sermayedir ki, bunun çar çur edilerek iflas etmemek için en üstün çaba sarf edilmelidir.  

Hayatın müddeti kısa, sermayesi az olması sebebiyle, sermayesine kuvvet verecek şeylerden bir tanesi de şefkat ve mehabetidir. Bunlar nispetinde, insan mutluluğu elde edebilir. Affedici, müsamahalı, hürmetkâr olacaktır. Kırık testiyi doldurmaya çalışan insan o testiyi ancak ve ancak bu yollarla tamir edebilecektir. 

Bütün insanı değil ama en mükemmel insanı miraç merdiveniyle insanlık namına bir vekil, bir mümessil olarak Eşref-i Mahlukat olarak Hz. Muhammed Mustafa’yı (asv) huzuruna almıştır. Ve “Ettehiyyatü” burada vuku bulmuştur. Diğer şuurlu mahlukatı değil insanı seçmesi elbette ism-i azama mazhar olan nakş-ı azam olmasıdır. Elbette ki, nakş-ı azam insan, sermayesini israf etmemeli en mükemmel ve verimli şekilde değerlendirmelidir. yoksa kırık testinin dolmasını beklemekle eceli gelecektir.

Selam ve dua ile 

Muhammed Numan ÖZEL

[1]Şualar (54) 
[2]Şualar (218) 

Kaynak: RisaleHaber

Farkındalık için

İnsan ve insanla alakadar olan şeyleri bir cümle ve kısa tariflerle izah etmek mümkün değildir. Risale-i Nur Külliyatında insan üzerine tetkik ve tahlil yapmak istediğimizde karşımıza iki yüz elli sayfa kadar derin bir kuyu çıktığını görüyoruz. Bu sebeple Risale-i Nur menbalı nice manalar sarf-ı kelam ve kalemler mürekkep sarf eder. 

İnsanı insan yapan temel şeylerden birisinin şuur olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Bu sebeple bu yazımız şuur üzerine olacaktır inşallah. 

Şuur; anlayış, idrak. Vicdan. Hiss-i zâhirle duymak. Nefsin mânâya ilk vusul mertebeleridir. Kendi varlığından haberi olma. Bir şeyi hoşça tanıma. İnceliklerini iyice idrak etme. 

Yapılan bir işin farkında olup neyin niçin yapıldığı şuur olarak ifade edilir. Bir yolda devam edebilmek ancak ve ancak şuur ile mümkündür. İlk adım ilk basamak şuurdur. İnsan şuur kazanarak vücudundan haberdar olmaya başlar. İşte bu farkındalıkla insan tenevvür etmeye başlar ve bazı sabitlerle münevverliğe adım atar. İşin incelikleri ve derinlik kazanma çabaları olarak da ifade edebiliriz. Şuur, farkındalık olarak da ifade edilmektedir.  

Şuur, insandaki sistemleri aktif edip en mükemmel verimi sağlamaktadır. Bir şeyden istifade edebilmek o işin inceliklerini bilmekle, şuurunda olmakla mümkündür. 

Şuur, insana mesuliyetler yükler. Mahlukatı hizmetkâr eden Sani-i Hâkim de insandan şuurlu olmasını istemektedir. Düşünmek, farkındalık, tefekkür etmek…

İnsan, iyi ile kötü, yanlış ile doğruyu ayırt edecek bir imtihana tabi tutulmuştur. Diğer mahlûkattan üstün yaratılması, yaptığı fiillerden mesul olduğunu ortaya çıkarır.  

Ahiret şuuru/farkındalığı olmayan insan günah ve sevap ile muhatap olmadığı için dünya imtihanını kazanıp kaybetmek gibi bir düşünce içinde de olmaz. Cennet ve Cehennem hayatı da gündeminde yoktur.  

Şuurlu bir insanın, mesuliyet şuuruyla dünyada rahat ve huzurla yaşaması tam manasıyla mümkün değildir. Çünkü yüklendiği mesuliyetin sıkleti daima vicdanını tahrik edecektir. İnsanı diğer mahlûkattan ayıran en büyük özelliklerden biri budur. 

Ama insan akıl ve şuurunu öteleyip, hissiyatına mağlup olduğu anlarda yanlış düşündüğü izzetine ve nefsine yenik düşer. Bu sebeple insan akl-ı selimin şarteli hükmünde olan şuurunu daima teyakkuzda tutmalıdır. 

İnsanın alakadar olduğu her şey şuur ve farkındalığına olumlu olumsuz etkilere sebep oluyor. Bu sebeple insan olarak bizler alakadar olduğumuz her şeye azami dikkat etmek mecburiyetindeyiz. 

Ne mutlu şuurunu kaybetmemek için teyakkuzda olana.

Selam ve dua ile

Muhammed Numan ÖZEL

Kaynak: RisaleHaber