Etiket arşivi: mütevazi

Biz dahi başta onunla mı başlarız?

“Bismillah her hayrın başıdır.”

Bu cümle Risale-i Nur’un omurga ifadesidir. Felsefi tabirle ‘tractatus’udur. Eksen cümledir. Nüve fikirdir. Öyle ki, Risale-i Nur’un binlerce cümlesini bu sözün ipine dizebiliriz ve Risale-i Nur’un her cümlesine buradan hareketle varabiliriz. Hakikatin her cümlesi bu omurga cümleye bağlanır ve hakikat buradan hareket alır.

Google’a “‘Bismillah her hayrın başıdır’ ne demek?” diye yazarsanız, şöyle bir cevap düşer önünüze: 

“… hayır olmayan şeylere başlarken “besmele” çekilemez. Mesela, bir hırsız yaptığı soyguna “besmele” ile başlayamaz. O halde, insan öyle işler yapmalıdır ki onlara “besmele” ile başlayabilsin; bunlar da ancak hayırlı işlerdir.”

Bu tür bir açıklama yanlış değil ama işi zahirinde bırakıyor, yüzüne hapsediyor.  Gerçeği yüzünden ibaret sanırsak, gerçeğin kalbine giden yol kapanır, özüne varan yürüyüş biter. Risale-i Nur’un kronolojik olmasa da metodolojik başlangıcı olan bu cümle, zahiren anladığımız gibi olsaydı, müellif bir sonraki cümleyi şöyle kurardı: “Biz dahi başta onunla başlarız.” Neredeyse ezbere biliyoruz ki öyle değil o cümle: “Biz dahi başta ona başlarız…”

Yakın geçmişte malum örgüt, elebaşının 70’li yıllardan beri kursağında sakladığı kültürel ihanet hamlesini, gücü ele geçirdiğini sandığı anda, “Risale-i Nur’u sadeleştirme” başlığı altında Risale-i Nur’u sahteleştirmeye ve gözden düşürmeye kalkarak başlatınca, ilk işim, rengini sarıya açtıkları ‘imitasyon Sözler’in ilk cümlelerine bakmak oldu. Tahmin ettiğim üzere ukala projeciler ‘düzeltmişti’ metni. “Biz de onunla başlarız” diye konuşuyordu güya Said Nursi ‘sarı kitaplar”da. Güya Risale-i Nur anlaşılsın diye çırpınan ama aslında Risale-i Nur’u  miadı geçmiş diye paketleyip kendi ‘büyükleri’ne alan açmaya çalışan bu muhteris ve hasudlar, kaderin cilvesine bakın ki, Risale’nin henüz ikinci cümlesinde savruluyor, niyetlerini ele veriyordu. (Belki de Üstad’ın ne yapmak istediğini çok iyi biliyorlardı da, taklidi tahkike yoğuran bu esaslı metni pasifize etmek istiyorlardı. Tek parti döneminde Mevlana’nın Mesnevi’sine de aynı şey, Abdulbaki Gölpınarlı’nın sadeleştirmesi’ ile yapılmış ve Mesnevi-yi Şerif tüm Kur’ânî telmihlerinden arındırılmıştı.) 

Müceddid diye bildiğimiz Said Nursi’nin “Bismillah her hayrın başıdır” sözünü, hem de henüz ilk temel cümlede, öteden beri bilinen anlamıyla, hep söylenegelmiş imasıyla anlıyorsak, ‘müceddid’den, yani ‘yenileyiciden,‘yeni bir şey’ anlamıyoruz demektir.  Böyle anlıyorsak, yazarı ‘müceddid’ biliyoruz ama yazdığını ‘müceddid’/’yenileyici’ saymıyoruz demektir. Yazdığını yorumlarken yazdığında tecdid bulmayı ümit etmiyoruz demektir. (Kabul edelim ki yine de Üstad zahirin hatırını gözeterek iner derine. Batını anlatırken zahire takılanları incitmeyecek bir şefkatle konuşur.)

Şu cümleleri şuraya mıh gibi çakalım:

Bediüzzaman Said Nursi, Sözler’i zaten bilinenleri tekrarlamak için yazmadı. Risale-i Nur’u öteden beri söylenenleri yinelemek için kaleme almadı. Yeni şeyler söylemekti Said Nursi’nin muradı… Yeni şeyler duyacak muhataplar aradı. “Acele ettik kışta geldik…” derken, gelecek baharın kuşaklarından, belki de bizden, umutlandı.

İşte o Said Nursi, “onunla başlıyoruz” değil de, “ona başlıyoruz” demeyi tercih ederken, ne dediğini bilir. Dalgın değildir. Kafası karışık değildir. Türkçesi kıt değildir. Özensiz yazıyor değildir. Şimdiye kadar söylenenleri tekrarlamakla yetinecek de değildir.

Birinci Söz’den başlayarak, muhatabına şu gerçeği hatırlatır Said Nursi. Dile gelen her ayetin bir varoluş karşılığı vardır.  Kur’ân’ı, kâinat kitabının tercümesi olarak okuyacağımız bir dergâha çağırır bizi. Her hecesinde şu gerçeği belletir: “Kevn”de/varoluşta karşılığı olmayan hiçbir şey söylemez Kur’ân. Varoluşsal temeli olmayan hiçbir şeyi dilimize yerleştirmez, ağzımıza koymaz.

Mesela, ben şimdi buraya şunu yazabilirim: “Ben usta bir terziyim.” İnanın, hiç zorlanmadım yazdım bu cümleyi. Hatta bu cümle makalenin en kolay cümlesi oldu diyebilirim. Ne var ki, bende bu cümlenin varoluşsal karşılığı yok. Terzi değilim. Terzi olmayanın terziyim deme hakkı yoktur.

“Terziyim” cümlesini kevnî karşılığı olmadan ağzıma almama razı olmayan Allah, her defasında dilimde olmasını istediği, ‘vird-i zeban’ diye öğrettiği “Bismillah” cümlesinin kevnî karşılığını bende var etmiş olmalı değil midir? Ben “Allah adına…” demesi gereken bir halde olmayayım! Laf olsun diye “Terziyim” dememi istemeyen,  laf olsun diye “Allah adına başlarım…” dememi ister mi hiç? Nerede o varoluşsal/kevnî karşılık?

Birinci Söz, bizi, tam da, o varoluşsal gerçeğimizle tanıştırır, anlayana eşsiz bir iyilik yapar. “Dünya çölü”ndeki konumumuzu açık eder. Hadsiz acz, nihayetsiz fakr içinde olduğumuzu hatırlatır. Hadsiz düşmana ve sınırsız türden engele karşı elimizden bir iş gelmiyordur. Sınırsız ihtiyaç ve isteklerimize karşılık elimizde de bir şey yoktur. İşte bu varoluşsal gerçeğimizi açıklarken, dilimize “Bismillah” demeyi bir ihtiyaç olarak koyar.

Bu dünya çölünde, kendi başına ‘düşmanlar’ına karşı koyamayan, kendi imkânlarıyla temel ihtiyaçlarını karşılamayan insan başına buyruk yaşamayı mı tercih edecektir? Eğer tercihi bu olursa, kendi gerçeği hakkında aldanır. Birinci Söz’de bu aldanış ‘mağrur’ kelimesiyle kodlanır. Yoksa insan aciz ve fakir olduğu gerçeğini kabullenip Bir Başkası adına hareket etmeyi mi tercih edecek? Eğer tercihi bu olursa, kendisini doğru yere koyar, olması gereken yerde olur. Birinci Söz’de bedevi Arap çöllerinde seyahat eden iki adamdan ikincisini  ‘mutevazı’ diye nitelenmesi bu esasa dayanır. (Bu yüzden “tevazua niyet tevazuu bozar” Tevazu biricik gerçek halimizdir zaten; ayrıca tevazu yapmaya gerek duyan, kendini yanlış yerde görüyor demektir. )

Bir parantez daha açayım izninizle.

(Farkında değilizdir belki ama Said Nursi, vahyi anlama çabasındaki aklımıza iki Kur’ân kavramı ‘gurur’ ve’ tevazu’yu adeta yedirir. O ‘iki adam’dan biri olmaya çağırır bizi. Varoluşsal bir tercihin eşiğine getirir. Bu tercihin eşyaya bakışımızı da belirlediğini ima eder. Taş ve ateşin de hal diliyle ‘başlarına buyruk olmadığı’ dersini ‘aza-yı İbrahim [as] ve Asa-yı Mûsa [as] mucizelerinin şimdi ve buradaki yorumu olarak takdim eder. Artık taşa ve ateşe bakışımız dönüşmelidir. Artık, İbrahim Aleyhisselâm’ın hatırına ateşin serin ve selametli olmasına ve Mûsa Aleyhisselâm’ın asâsıyla taşların yumuşamasına dair algımız ebediyen değişmelidir. Demek ki Birinci Söz dersi, taşa her bakışımızda, ateşin yakıcılığını her tadışımızda yenileniyor, yeni baştan başlıyor. Ateş kendi adına mı yakar? Taş kendi başına mı katıdır? Bakın işte, ‘Allah adına…” başlama bilincinin bizi getirdiği bıçak sırtı çıktı ortaya… Ne sadece “Bismillah” deyince biter sınavımız ne İkinci Söz’e geçince geride kalır Birinci Söz dersimiz.)

Deyişimizin hakkını verecek bir oluş bekler bizden Allah. Tıpkı “terziyim” diyenden “terzi olma”yı beklemesi gibi.

“Bismillah” sadece bir işe başlarken söylenip geçilecek bir lafız değildir. Sadece sevap alalım şevkiyle tekrarlanması mecburi olan bir söz değildir. Kendi gerçeğimizin dillendirilmesidir. Biricik hakikatimizin itirafıdır.  Söylenip geçilmez Bismillah. Geride bırakılamaz; hep önümüzde bekleyen bir sınamadır.

“Bismillah” diyerek kendi varlığımızı Allah’ın gerisinde tutarız. Varlığımızın bize ödünç verildiğini hatırlar ve hatırlatırız. Varoluşumuzun çerçevesini çizer, başına buyruk olmadığımızı seslendiririz. Bismillah, hayat tarzımızın özetidir. Varoluşsal bir ‘oruç tutma’dır. Var olunan her alanda var olma hakkını Allah’a teslim etmektir. Eşya üzerindeki tasarrufumuzun kendi adımıza olmadığına, Allah adına olduğuna dair kavlimizi tazelemektir. Ezelî akdi yenilemektir, yeni vesilelerle yeniden yazmaktır.

Eğer bize “Bismillah”ı demek yetseydi , “Bismillah’la başlardık…” Hayır, Bismillah’a başlarız sadece…

Bütün başlamalarımız Bismillah’ın ifade ettiği, “Allah adına” var kılınan varlık alanına girmek içindir. Aciz ve fakir olan insan, hiçbir işini sonuçlandırma kudretine sahip değildir. İnsan bir iş’te iken, her an’ında yeniden başlar; çünkü an’ı an’a ulama yetkisi yoktur. Bir an’dan bir sonraki an’a Allah’ın izniyle geçebilir. Şu an’da da bir sonraki an’da da Allah adına var olabilir. İki an arasında göç ederken Allah’lıdır, Allah’ladır. Bir an’dan bir sonraki an’a varlığını aktarırken Allah’a tutunur. Kendisi de var edilmektedir, içine geçtiği, içinde kaldığı zaman, mekân ve imkân da var edilmektedir. Sadece Var Edenin var etmesiyle an’larda ve mekânlarda bir bütün olarak var olabilir.

En kritik düğümü açma vakti geldi. “Hayır” kelimesini, Risale-i Nur’da ‘vücud’/’varoluş’la denk anlamda kullanır Said Nursî. Kur’ân’a talebe olanın emin olduğu bir gerçeğin izdüşümüdür bu: “Halk-ı şer şer değil, kesb-i şer şerdir!” Âlemde her ne varsa hayırdır. Çünkü var olan her bir şey var edilmektedir. ‘Şey’ dediklerimiz Var Eden’in dilemesinin, yani ‘şae’sinin göstergesidir. Var Edenin her tercihi ise hayırdır, hayırlıdır. Şer bile görünse bir ‘şey’, o şer halk edenin ‘şae’si, dilemesi olduğu için hayırdır. Şer gözükenin var edilmesi değildir şer olan, insan tarafından tercih edilmesidir.

“Bismillah her hayrın başıdır” cümlesinde ‘hayır’ yerine ‘var’ı koyarsak, şöyle anlamaya başlarız: “Allah adına vardır her var olan. Allah adınadır var olan her şeyin varlık sebebi/başlangıcı…”  O halde biz de var olduğumuz her alanda, Allah adına varız. Her varlık alanındaki çabamıza Allah adına başlarız.

“Bismillah” demek, Bismillah’ın kapı olduğu hayat tarzına dâhil olma niyetinin ifşasıdır.

Bu yüzden “Biz dahi hep baştayız…”, “Biz dahi hep başlamalardayız.” “Biz dahi Bismillah’ın ifade ettiği varoluşa adım atmaktayız.”

“Biz dahi başta ona başlarız.”

 

Senai DEMİRCİ – risalehaber.com

İltifat Kamburu

Elhamdülillah demek, nefes almak gibi, rahatlatıcı. Yahut ciğerlerine dolan havayı bir anda özgür bırakmak gibi, saadet vesilesi. Başkalarına da böyle geliyordur tahmin ederim. Çünkü çoklarının, içindeki manayı tefekkür etmeden, sırf rahatladıklarını beyan edebilmek; ciğerlerinde kalan havayı, kalplerindeki sıkıntıyı dışarıya atıp kurtulduklarını gösterebilmek için onu söylediklerine şahit oldum. Bunu ya ‘elhamdülillah’ diyerek, ya ‘oh’ çekerek, yahut da yalnız ‘Allah’ ism-i celilini telaffuz ederek yapıyorlardı.

Ciğerdeki havanın vatan-ı aslîsi olan semaya dönüş coşkusuna en yakın harf gibi geliyordu, h. Hatta bu coşkunun şiddetindendir ki, önünde engel kalmıyor, sadece geliş yolunun kenarlarına sürterek çıkardığı ses birikiyordu kulaklarda: ‘hhhhhh…’ İlginçtir, ‘hayat’ kelimesi de bu harfle söyleniyordu. Allah’ın bu yönünü tarif için kullanılan ismi de ism-i Hayy’dı. Buna ilave olarak: Bediüzzaman’ın hava ayetinin sırlarını anlattığı nüktesinin ismi de Hüve Nüktesi’ydi.

elhamdulilahFakat durun, nerelere gittim ben! Bunu konuşmayacaktım aslında sizinle. Benim hakkında konuşmak istediğim, hüve’nin veya hayat’ın h’si değil; hamd’ın h’si idi. Zaten başta elhamdülillah ile de bu yüzden giriş yaptım. Dikkat gerek: Abes ile hikmet arasında mesafe yalnız bir israfçıktır. Mübalağa ile aşılır. Tâli olana aşırı vurgu, aslolanı abesleştirir.

‘Hamd’ın da tıpkı elhamdülillah derken verilen nefes gibi rahatlatıcı bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Neden mi böyle düşünüyorum? Zira biliyorum ki; övünülecek herşeyin asıl sahibine terki, aynı zamanda, insan için kalbini avuçlayan ağırlıkların da terkidir. Ve insanın canını en çok taşıyamadıkları, (yani ‘mış gibi’ yaptıkları) acıtır.

Sevmemeli insan iltifatları. Taşıyamadıklarını sevmemeli. Zaten iltifata evvelden beri bir miktar güvensizim. Kanaatimce iltifat, birtakım insanlar için sizi ‘borçlandırma’ yöntemidir. Dikkat edin, kim size azıcık iltifat etse, hakkını veremediğinizi açıklıkla beyan etseniz bile, bir süre sonra iltifatının hesabını sormaya başlar. Karşılığını ister.

“Çok iyi birisiniz!” dedi mesela. Veya “Çok cömertsiniz!” Siz de bunu bir gaflet anında kabullendiniz. Bundan sonra o kişi sizden iyilik istediğinde, yapmayacak olursanız, bu hanenize “Elinden gelmedi” olarak değil, “İyi adam değilmiş!” olarak yazılır. İnsanlar, iltifatları konusunda pek amansızdır. Ederken emin, meyvelerini almak noktasında pek acelecidirler. Neyi, kime atfederek övüyorlarsa, aslında sırtına yük atarlar. İltifat kamburu ederler başkalarını. Onlar da bu yükü kaldıramadıklarını açıkça beyan edecek kadar mütevazi değillerse (burada mütevazi yüce gönüllüye değil, gerçekçi olana karşılık geliyor) o vakit bir ömrü yapmacıklık ile yaşarlar.

Ben o yüzden, namaza başlarken, daha doğrusu Fatiha’ya başlarken, âlemlerin Rabbine hamdedilmesini çok hikmetli bulurum. Nihayetinde namaz, kulun, hayatın/kesretin içinde bir nefes almasıdır. Mülkün, melekûtun varlığını hissetmesi, soluklanmasıdır. İmanın ilk inşirahı budur. Elbette böyle bir nefes, bir rahatlama, önce üstündeki kurgu yükleri dünyada bırakmakla mümkün olabilir. Övgüye dair ne varsa hepsinin Allah’a ait oluşu, âlemlerin Rabbi sıfatını da zikretmekle, sadece yükünü değil, başkalarına yüklemekle kendine ve başkalarına yaptığın haksızlıkların da sıkletini bırakmaktır.

Kimi haddinden fazla övdün, bil ki; ona zulmettin. Kimi o övgülerine güvenip fazla sevdin, bil ki; kendine zulmettin. Onun olmayanı ona vermek ve kendinin olmayanı kendine almak, ikisi de hata. Bu hamdların hep iki yüzü var. Bir yanda üzerine yüklenen yükü bırakıyorsun, diğer yanda başkalarına haksızca yüklediğin yükleri omuzlarından alıyorsun. Tek âlem sen değilsin ki. Her insan başka bir âlem. Hatta insanlar sayısınca âlemler var da âlemlerin sayısı insanla sınırlı değil.

Akıllı olan adam görevi olduğu için değil yalnız, canı istediği için hamdetmeli. Çünkü zaten canı onu istiyor. Kâlubela bunu doğrular: Yani canın istediği de, mantıklı olan da, fıtrî olan da, mecbur olunan da Odur. Allah kime, neyi sevdirse; muhtaç olduğu için sevdiriyor. Şimdi anladın mı ‘elhamdülillah’ dediğinde neden rahatlıyorsun? Neden hava, hürriyetine uçan güvercin gibi coşkuyla ciğerden ellerini terk ediyor? Herşey ne kadar ahenkli aslında. Huzursa bu ahengin keşfi.

Ahmet Ay / Çocuk & Aile